.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

9 Aralık 2011 Cuma

KAYBOLUP GİTMEZ HİÇBİRŞEY

Kaybolup gitmez hiçbirşey aslında. DÖNÜŞÜR...Gece gündüze... Karanlıklar aydınlığa... Hastalıklar sağlığa... Keder mutluluğa... Kömür yanınca, enerjiye... Su ısınınca buhara dönüşür... Tavuk yumurtaya can verir, yumurta gün gelir tavuk olur...Ben de birgün babamın beşiğini sallar bulurum kendimi belki de. “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister. O İSE: her an bir şen-dedir (yaratma) halindedir işte...

Gece, üstünü örtüp bürüyünce Hz. İbrahim bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti.

Ardından ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.

"
Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım." (Enam Suresi, 75-78)
Mesele: o her an şende olan kaybolup gitmeyen HAK-kın varlığını her yaratılmışta bulup iman etmekte...Bize de nasip olur birgün inşaallah....Hepinize sevgilerimle.


resim:Tee Gee
Devamı Buradan ...>>

3 Aralık 2011 Cumartesi

YALNIZLIK


Analitik psikolojinin kurucusu İsviçreli psikiyatr,Carl Gustav Jung: "Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değil, kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramaması ve görüşlerini başkalarının olanaksız bulmasıdır." demiş, ya da onun gibi bir şey demiş...
Yalnızlık duyan insan terkedilmiştir belki. Toplumdan dışlanmış, depresyona girmiş, güvensiz, umutsuz kalmış, hayatın anlamsızlığına karar verip, değersizlik duygusuna esir olmuş ve kızgınlık ve öfkenin dikenli telleriyle çevrilivermiştir belki de.
SEZEN Aksu'nun dediği gibi:
"yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte
acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette."
Bu tür düşünce; Hüzün ve acıları zevk edinmek ve onları çağırmak oluyor hayatımıza gizlice. Ah bir bilsek asla yalnız olmadığımızı! Penceredeki bir kuş, dalından kopup avucumuza düşen bir sonbahar yaprağı, kırlardaki çiçekler, gökteki bir yıldız, okuduğumuz kitaptaki yüreğimize işleyen sözcüğü yazan, baharatçının tabelasındaki isim: "UMUT ET." Taksinin plakasındaki sayı: "35 DY 222" Biz istersek konuşur bizimle ve hayatımıza renk ve mesajlarını iletir biteviye...
Kuran'da HAŞR Suresi 7.Ayet:Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Dediğine göre TEK kişiysek; Tüm kainatın sahibiyle biraradayız demektir, yalnız değilizdir, hatta ölürken bile...Öyleyse bu nasıl bir YALNIZLIK, sorgunlamalı bence.
Hiçbir zaman ve hiçbir mekânda yalnızlık hissetmemeniz dileklerimle.

Hepinize sevgiler.Tontini.
Resim: Jenny Lind
Devamı Buradan ...>>

28 Kasım 2011 Pazartesi

NAR

Nar yemenin şimdi tam zamanı...Nar suyu içmenin, nar ekşisi, nar şurubu, nar çorbası, nar pekmezi yemenin, kapı eşiğinde bereket olsun diye nar kırmanın tam zamanı: ŞİMDİ...
Neden mi?
"Doğruluğun simgesi" Yahudi inancına göre..Hıristiyan ve Biz müslümanlarca ise "bereket"i temsil ediyor."Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane?" gibi bilmecelere konu olduğu için önemli...
Kurandaki Enam suresi 99-141. ayetler, Rahman:68. ayetlerle Allah'ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olduğu anlatıldığı için önemli bir meyve NAR yani "Punica granatum"...
Yetkililerce: NAR;

Prostat kanserine, prostat hiperplazisine, diyabete, lenfomaya, rinovirüs enfeksiyonuna, soğuk algınlığına, strese, koroner arter hastalıklarına iyi geldiği söylenen C vitamini ve potasyum kaynağı antioksidan çünkü.
dişeti iltihaplarını giderdiği,
Yüksek tansiyonu düşürdüğü,
Kalbimizi koruyup düzenli çalışmasına destek olduğu,
Enfeksiyona karşı vücut direncini koruyup arttırdığı,
Enerji verip, yorgunluğu giderdiği,
İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağladığı,
Bağışıklık sistemini güçlendirip hastalıklara karşı bizleri koruduğu,
Kolesterol ve kan şekerimizi regüle ettiği,
Bağırsak parazitlerinin düşmanı olup, iyi bakterilerin artmasını sağladığı,
İshali (diare) önleyip, tedavide destek sağladığı,
Ciltte olumlu katkılarından dolayı, pürüzsüz görünüm sağladığı,
Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı olduğu,
Böbrek iltihaplarının giderilmesinde etkisi anlatılmakta.

Mitolojiye göre ise;NAR acıklı bir efsaneye konu olmuş bir meyve...
Geçmiş zamanlarda Demeter'ken yeryüzündeki tarlaların tanrıçası(şimdi bu işlere kim bakıyor bilmiyorum)...O zamanlar bereketi, verimi temsil ederdi kendileri... Öncelikle bir ANA-ydı...Zeus'tan olma ak tenli ak gerdanlı güzel kızı Kore'yi çok severdi. Kore arkadaşlarıyla çiçek toplayıp, kırlarda oynarkeeen bir gün... Gök gürledi, Yer yarıldı ve arabasıyla yeraltı tanrısı Hades çıktı topraktan... Demeter'in güzel kızını kavradığı gibi belinden, ikisi birden kayboldu gözden kimselere görünmeden.Oracıkta Hades Kore'ye 4 nar tanesi (kimilerine göre 7 nar tanesi) yedirdi..Kızın adını da değiştirip Persephone koydu. Genç kız Yeraltında birşey yemenin cezasının, ölüler ülkesinden ebediyen çıkamamak olduğunu o an bilemedi ...

Küstü hayata Demeter ana.. Kızını kaybetmenin acısıyla kapattı kendini yaşama...Günlerden bir gün bir çığlık duydu... Bu kızının sesiydi sanki... Sesin nereden geldiğini aradı ama bulamadı. Yaşadığı acıyla dokuz gün boyunca dünyayı dolaşıp aradı biricik kızını. Onuncu gün güneşe rastladı. Güneş ona; "Kore'yi Zeus'un gizli rızasıyla Hades kaçırdı, onu ölüler ülkesi'nde ebedi karısı yaptı" dedi. Demeter duyduklarına isyan edip terketti Olimpos'u... İnsanlar arasında yaşamaya başladı. Yaşlı bir kadın kılığında Eleusis'e vardı. Bir kuyunun yanında zeytin ağaçlarının altında otururken, kuyudan su almaya gelen kral Keleos'un kızları yaşlı kadını alıp eve götürdü. Böylece Demeter kızların küçük kardeşi Demophon'un dadısı oldu. Demeter ölümsüzlük kazandırmak için geceleri çocuğun bedenini "tanrıların yiyeceği" AMBROSİA ile sıvayıp yanmakta olan ateşe tutmaktaydı. Bir gece çocuğun annesi olaya tanık olunca, dehşete düştü ve sorgu sual edinceee. Demeter şaşkınlıkla çocuğu elinden ateşe düşürdü. "Hiçbir kötü niyeti olmadığını çocuğu ölümsüzlüğe kavuşturmak için böyle bir işlem yaptığını" kadına anlatamadı bile.Demeter Eleusis'te kaldığı süre boyunca toprağı verimli kılmayı reddettiğinden ülkede açlık hüküm sürmekteydi.Demophon'u ateşe düşürmesini affettirebilmek için Demeter, (Kral Keleos ve eşi kendini bağışlasınlar diye) Persephone'un kardeşi olan oğlu Tripolemos'a kanatlı ejderhaların çektiği bir araba verdi ve ona buğday serpe serpe tüm dünyayı dolaşmasını emretti. insanların çektiği acılara üzülen tanrılar Demeter'e yakardılar, o da kızını görmek şartıyla onların isteklerini de yapacağına söz verdi... Ve böylece Persephone Hades'in ölüler ülkesinden yeryüzüne doğru yola çıkarıldı. Kızını görmenin coşkusuyla Demeter toprağı çiçekler ve yapraklarla kapladı. Ve ilkbahar yeryüzünde işte böylece başladı...

Konumuz NAR olunca, Kürdilihicazkar bir şarkının sözleriyle noktalayalım sözlerimizi:

"Kırk odanin kırkında da kırk güzel,
kırk aynada cengi cengi bir guzel,
çağlar otesinde bir avuc nota,
gunaydınım, NAR çiçeğim, sevdiğim.."

Hepinizin bildiği, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dizelerini de anmadan geçemeyeceğim:

Karadutum, çatal karam, çingenem
NAR tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın, ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koydugum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktin bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan NARımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın"

Hepinize sağlıklı ve mutlu, mevsiminde NAR sulu günler dilerim .Sevgilerimle Tontini.

Devamı Buradan ...>>

10 Kasım 2011 Perşembe

ATATÜRK 'ÜMÜN RESMİ VE İMZASI VAR















1931 Yılının kasım ayında Atatürk, başarılarından ötürü ünlü güresçi Kurtdereli'ye ödül olarak üzerinde kendi resmi olan 1000 liralik bir İŞ Bankasi çeki verir.Altını Kemal Atatürk diye imzalar. Pehlivan çeki İŞ Bankasi' na götürür, kendisine 1000 lira ödenir. O günün koşullarına göre muazzam bir paradır bu. Ama Kurtdereli hala gişenin önünde beklemektedir.
"Ne bekliyorsun pehlivan?" diye sorduklarinda çeki beklediğini söyler.
Görevliler:
"Parayi aldin ya, çek bizde kalacak" derler. Kurtdereli pehlivan gözü yaşlı:
"O zaman alın 1000 liranizi, verin çekimi geri" der.
"ONDA ATATÜRK'ÜMÜN RESMİ VE İMZASI VAR"
Pehlivan Parayi iade eder, Atatürk resimli ve imzali çekini sevgiyle cebine kor ve bankadan gider. Bu hikayeden sonra bize: "ATA'm GÖNLÜMÜZDESİN" demekten başka söylenecek söz mü kalır?
Devamı Buradan ...>>

17 Ekim 2011 Pazartesi

KA AL



















KAAL=kâl kelimesi pek yazı dilinde söylenmese de "seni hiç kaale almıyorum!" yani "sözlerinin benim için hiçbir değeri yok!" şeklinde dilimizde ifade bulmuş, sinirlendiğimizde boş laflarla dolu muhabbetlerin tam orta yerinde böyle hitap ettiğimiz olmuştur birbirimize. Gazın var lâmban var, ama kuru görüntüsün, heyhât ateş olup aydınlatmadıktan sonra. "ASLI-YOK yaylasında"bin koyunun olmuş bize ne fayda?

Bu kelimecik; Dedikodu, söylenti, rivâyet olarak düşünüldüğünden, kaal-e almamak:halk dilinde önem vermemek, sözünü etmeye değer bulmamak olarak nitelendirilmektedir günümüzde.Ünlü aşıklarımızdan Fuzuli'nin dediği gibi ilim bilim hepsi fasarya hepsi dedikoduyken... Geçerli akçe AŞK imiş bu âlemde, bence de...
"Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıl-ü kâl imiş ancak"
Söylencelere, o bunu dedi, bu bunu dedileri kaça alıp kaça sattıkları birtarafa bırakıp para ve mal yığmalardansa AŞKa gönül vermek ALLAH'ı kaale almak demek değil midir? Para da söz de biter, mal da tükenir ama: Ya aşk, Ya AŞKKKK??? Ey minel AŞK sen olmasan, döner mi bu dünya?

Resim:Dariusz Klimczak.
Devamı Buradan ...>>

30 Eylül 2011 Cuma

BİRİKTİRİLMİŞ TÜYLERİM KANAT OLDU



Bu yazımın blogda ilk yayınlanma tarihi 29 mART 2008 aradan üç buçuk sene geçmiş.Dün kemoterapi aldığım odada göğüs kanseri gencecik bir kızın elinde 14.7.2011 basım tarihli Beki İkala Erikli'nin "Meleklerle yaşamak" kitabı vardı ve kitap sayfaları arasında biriktirilmiş tüyler.Kitaba göz gezdirdiğimde gördüm ki ben meleklerle yaşamaya ve onların attıkları kartvizitleri toplamaya yıllar önce başlamışım meğer.Şükürler olsun işaretlere mesajlara ve onları bizlere gönderenlere...
Bu gün aralayıp kendimi, kendime dışardan baktım. Yüzleşmelerimden kaçmayıp ben bende sürdürürken yaşamımı sorunları ertelemeden, başkalarında aramadan suç ve hataları
kendimi kendime akort edip affettim kendimi. Rulosundan yeni çözülmüş dünya haritası gibiyim şimdi. Günlerin sürükleyiciliğinde emanet edilen yaşamdı, bu etten elbisemdeki. Felsefem: bir nevi saman çöpü oluştu ırmakta sürüklenip giden. Pişmişliğim acıların etimden et, kanımdan kan çekmesindendi.......
Sac üstünde kavrulmuştum, çiğnenmiştim, öğütülmüştüm belki de çeşitli enzimlerle. Lime lime olmuş bu elbisem her gün yeniden yamanıp eski haline getirilmeye çalışılsa da yamalar bazen uymuş bazen sırıtmıştı elbisenin gerçek yüzünde. Kendimce nostaljik takılarım olmuştu bunlar.
Acılardan ve hatalardan yamalı bohça olan benliğime birileri gelip de kendi acılarından harf harf söz ettiğinde, elbiselerinin kumaşı “değil yama” iplik çekiği gibi bile görünmezdi bana . Benimki yanmaksa onlarınki sanki tütsülenme dağlanma.
Bu biriktirilmiş pişmişlikle kim bilir ne gönüller kırdım ne vurdumduymaz göründüm acılı çileli insanlara bilinmez. Ama ben yine bugün beni affettim.

Şu anda deniz üstünde yüzdürülen gemideyim, köpükler içinde giden.9 EYLÜL gemisi Konak’tan Karşıyaka’ya süzülmekte. Geçmişe yol alıyorum sanki. Çilenin yani yamaların kıyısına. Kimine bal, bana zehir olan kıyıya, Karşıyaka’ya…
Bir mahcup ve hüzünlü görünüyor bu kıyı bana. Üzülüyorum ama yine de koşa koşa gidemiyorum oraya. Sanki bana yapılan hatalardan o sorumlu gibi… Sanki hayatımın içinden geçen bir bölümde, her köşesinde kalan anıların acısı dimdik bulundukları yerden bana el sallarken o kıyıyı sevmek günahmış gibi. Tek umudum yoluma her gün gökyüzünden salınarak düşen kuş tüyleri.2 yıl boyunca sanki görünmez bir göz benim evden çıkışımı bekliyor, görünmez elinden kuş tüyünü bırakıveriyor hemen üstümden. Beyazlığına, büyüklüğüne küçüklüğüne hatta alacalı ve çift renkli oluşuna göre o günümün nasıl geçeceğine dair yorum yapıyorum kendi kendime ve İzmir’e giden 8.05 vapuruna yürüyorum koşar adımlarla.
Her gün KUŞ tüylerimi biriktiriyorum. Artık kitaplarımın arasında çekmecelerimde ceplerimde her yerde sanki içime kendi yumuşak ılık okşayan imajlarını dolduruyorlar. Zaman içinde biriken tüylerin kanatlarım olup beni karşı kıyıya taşıyacağını nereden bilebilirdim o zamanlar. Bir gün güvercin kumru ya da diğer haberci kuşlarımın tüylerinin bu hikâyesini bir arkadaşıma anlattığımda “Hadi canım, yani şimdi önüme bir kuşkanadı da düşse onu da alacak mıyım?” Demişti de yüz adım geçmeden önünde bir kanat bulunca ürküp almak zorunda kalmıştı onu yerden. Kanattan mı ürkmüştü benden mi bilemem ama o kanadı yıllarca o da sakladı biliyorum.
Harfler birleşir, kelime olur. Kelimeler birleşir söz olur, çoğalır, yayılır. İnsan dağarcığında ne çok harf kelime varsa ona göre yazar konuşur. Ya yoksa azsa boşsa dağarcık, bu demektir ki yaşanılmışlık harfleri noksandır. Senden seni alıp götüren yıllar değildir bu cepheden baktığında seni sana veren, seni sen yapan tezgâhtır bu acı yaşanılmışlıklar. Sana uçman için kanat olan biriktirilmiş tüyler gibi, biriktirilmiş kelimeler de senin hayatın ortasındaki DURUŞ’unu uçuşunu belirler. Sevgiyle açın kanatlarınızı ve bırakın rüzgârın tatlı esintisine kendinizi, aşkla süzülün karşı kıyılara.Sevgilerimle. Dilek@tontini
..
..
Devamı Buradan ...>>

20 Eylül 2011 Salı

KÜLÜNG SESLERİ

"Herşeyin bir zamanı vardır" derler... Derler de; Ben de "bu söz ancak, güneş batıdan doğmadıkça." geçerlidir derim.Bir de derler ki: "her ses kayıtlıdır evrende."

Zamanın katmanları eğer varsa ve üst üste, iç içe birikip sıkışmışsa birbiri arasına; dinlemek gereklidir kulaklarını dayayıp zamana... Kapı aralamalıdır dumanı tüten hiçliğe ve yokluğa ... Şahinkaya'da belgelidir Ferhat'ın, tam tepesine attığı zamanki külüngün vınlayan sesi. Lanetler okunmuştur asırlarca; "Ne vurursun kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü, bak sana helvasını getirdim" diyen cadıya. "Şirin'in öldü" diyene inattır FERHAT'ın başını tutuşu, işte o katil külüngün altına.FERHAT bu: tepeleri aşamasa da, deldi dağları, suyu akıttı ya Amasya şehrine, ŞİRİN'in aşkı uğruna...Kulak vermek gerek aşkın çağıltısına adı geçen o dağlarda.Hangi dağı deldi, attığı hangi külüngdü


bunlar herbiri ise bir simge anlayana...

Sert, kesik kesik bir ses var şuan kulaklarımda. AHh!..Herhalde taşı taşla yontuyorlar taaa o eski çağlarda. Çamurdan iki saplı testi yapıyor diğerleri ırmak başlarında. Taş balta bir mağara adamının avucunda ansızın saplıyor onu dinazorun karnına. Görseniz siz de gülersiniz, o sevinçten çıldırmış ilkel adama. Şövalyeler zırhlarını kuşanmışlar at üstünde, kılıç seslerinden yer gök inliyor üstüne üstlük aynı zaman ve aynı sırada.Bombaların biri düşüp biri kalkıyor o sıra, aynı mekana aynı yere...Bu nasıl bir hengâme? Biri hititçe sesleniyor, diğeri sanskritçe, ibranice bir nida duyuyorsun, arabın biri maval okuyor o sıra,nal seslerine kudüm bendir zil ve lir sesleri dolanıyor, haykırıyor Ferhat ve Şirin türkçe, grekçe, rumca...
Acının lisanı tek; Nemrut'un gökyüzüne attığı o melûn okla diller değişse de... Bu nasıl bir arbede?? Fırtına alıyor yerden aldıklarını koyuyor evirip çevirip başka bir köşeye...Şimdi buradayken: rüzgarın ritminde gidiyor gözün gördükleri, başka bir köşeye...Pervazlar ıslık çalıyor, yer yarılıyor, bir uğultu bir gürleme tüm zamanlar bu zamanda çiçeğe durmuş kaktüs gibi varoluyor işte.

Ah nakkaş Ferhat, bak Şirin'in de can verdi duyduğu haberle...
Onlar can verse de kıskanç bir kara gönüllü uğruna, ırmaklar çağıldadıkça AŞK için serden ve benlikten geçenlerin efsaneleri duyulacak hep zamanda. Batıda Kırklar dağı, Ferhat dağı doğuda ; Yeşilırmak,ikisinin arasında süzülür yeşil yeşil,akar gider Amasya'nın Yamaçlarında...Ferhat'la Şirin olmasa da, yine akacak ırmaklar şehirlerin tam orta yercağızında, binlerce birbirini seven genç-yaşlı varoldukça...

Resim:Victor Bregeda

Devamı Buradan ...>>

25 Ağustos 2011 Perşembe

KİLİMCİ=VAN-5


İçimizden kaç kişi: üzerine bastığı, terliğinin ucuyla püsküllerine takılıp düşmekten son anda kurtulduğu, halı ve kilimlerin üzerine nakşedilmiş desen ve şekillerin ayırdına varmıştır? Hele bu üzerinde yürünen, zaman zaman duvarlara asılan kilim ve halılar örtü ve döşekler el emeği-göz nuruyla yapıldıysa? Farkedilmediğinde dokuyanın yüreği sızlamaz mı ki? Evrene ve evlerimize gönderilen imzasız mesajlar gibidir bu tür desenlerle dokunmuş halı ve kilimler bence.
Bereketi temsilen: buğday başakları,

Ölümden sonra yaşama inananın dokuduğu: hayat ağaçları,
İlahi mesaj ve uzun yaşama işaret eden: çeşitli kuş motifleri,
Bolluk ve üretkenlik için: pıtrak ve Hz.süleyman'ın yıldızı,
Dokuyanın ümitlerini yansıtan: sandık,haçlar, çengeller,
Güç ve kudreti temsilen:aslan gibi ayakları yılan gibi kuyruğu olan
ejderhalar,kartallar
Kem bakışlara karşı: göz motifi,
Evlenme arzusu için: tarak ve saç bağı.
Zehirden korunmak için:akrepler.
Ölümsüzlüğe kavuşacağına inananın: Saçından bir tutamı dokumaya katması. Kaynanasının acımasızlığına karşı; susan gelinin eli-belinde motifini dokuması.

Ve bunların yanısıra bizim anlamadığımız binlerce simge ve mesaj, halı ve kilimler yaratıldığından bu yana anlaşılmayı bekliyor (mağara resimleri gibi) değil mi?
Bu halı ve kilimlerdeki mesajları ben de farketmezdim geçmiş zamanlarda..Taa ki emekli olduktan sonra çalıştığımız anadolu hayat-sigorta acentasının iş için bizleri gönderdiği VAN seyehatinde profesyonel kilimcinin anlatımıyla efsunlanmamıza kadar... Adamcağız öyle anlatıyordu ki, sanırsınız heyecanlı bir dizi film izliyorsunuz. Bir köşesinden tuttuğu kilimi şöyle havada bir 360 derece çevirip indiriveriyordu ayaklarımızın dibine. "-Ah bir bilseniz bunu dokuyan kızın hikayesini lâl olurdu dilleriniz! buna paha biçemem derdiniz" diyordu. O gün muhteşem kilimci önümüze ne serdiyse hepsini aldık, parasının bir kısmını ödedik. "Adresimizi bilâhare size bildiririz" dedik,(dükkan arayıp bulacağız ya!) Oradan Konya'ya uğrayıp suzanneler, örtüler, elişleri, kanaviçe örtülerle dükkan çeyizimizi çoğaltıp Mevlana'nın ve Şems'in kutsal eteğinden İzmir'imize doğru hareket ettik. Sonrasında Kardeşim Tutsak ve sufi Cemle hiç gecikmeden İzmir/Kemeraltında kilimci dükkanımızı açtık. Adını da MİRAÇ koyduk büyük bir hevesle, miraca çıkacaktık dünya malı ve kazancıyla. Bakar körlerden (çoğu bakar ama görmez) olduğumuzu çok şükür 5 ay içinde anladık. Her kilimin bir hikayesi olduğunu bilmiyorduk ama, yazabiliriz sanıyorduk. Kilimleri havada çeviremiyorduk ama müşteri bizde beğeniyor aynı kilimi gidip karşı kilimciden alıyordu ya! Hem de bizim satış fiyatımızın iki katına...Aldık takkemizi önümüze, dükkan kirasından daha çok çay parası ödediğimiz otantik dükkanımızı gecikmeden kapattık. Yani Ticaret: her yiğidin yapabileceği bir şey değilmiş meğerse. Böylece anlamış olduk...

http://www.blogger.com/img/blank.gifrüyalarımın götürdüğüyer- VAN
http://www.blogger.com/img/blank.gifVAN-2
http://www.blogger.com/img/blank.gifVAN-3
http://www.blogger.com/img/blank.gifVAN-4
"İzler ve yansımalar" sevgili Esin yazarım dediğim "akdamar adası"ile ilgili yazmış zaten http://www.blogger.com/img/blank.gifburadan okuyabilirsiniz.
Hepinize sevgilerimle.








Devamı Buradan ...>>

17 Ağustos 2011 Çarşamba

ARŞİVCİ AKIL

Akıl: inançsızlık ve kuşkuyu tetikler. Ensemize yerleşmiş bir çift göz gibi eski başarısızlıklarımıza ve eskimiş yenilgilerimize bakar durur. Eski kütüphanenin tozlu raflarına dizilmiş fikrin: mürür-u zamana uğradığı, eski sınanmış duyguların yazılı olduğu sararmış sayfalara sahip kitapçıkların bekçisidir zat-ı Alileri. Çoğu çürümüştür kitaplarında yazılı bilgiler ve canlı-canlı utanmadan zamane yüreğine hükmetmeye kalkarlar. Böylece tozlu siyah kollukları olan, burnunun üstüne inmiş gözlüğünü elinin tersiyle bilmiş bilmiş itekleyen, arşivci Hüsamettin Efendi gibidir kendileri...Akılla; hayâl, yüce duygular,aşk, şefkat ve yaratıcılığın barındığı Yürek, başlar çatışmaya. Yürek alıp başını gitmek, akılsa onu durdurmak ister türlü bahanelerle. İkisinin çelişkisinin tam ortasında görünür görünmez yanıyla RUH kaldırır pankartını: "bu iş buraya kadar" der.Yeşil ışığını yakar yüreğe. Der; "bakma geriye.Aşkın uğruna kendini yakmak ve yıkmaktan yana tutum sergile. Aklın; hep fayda ve mantıkla yürümen önerisine kulak asma. Cebrail bile kanatlarını yakmadan girememişken o kapıdan içeriye, sendeki bu tereddüt niye? AŞK Akıl işi değil tamam, ama yürek işi değil de ne?
Aklını koy bir yere, KOŞ Aşkın menzilindeki o kutsal yere."
Ben demedim, ruh söyledi bu sözleri, hepinize sevgilerimle.

Resimler:
Maurizio Moro
Frederick dunn
Devamı Buradan ...>>