
Bu yazımın blogda ilk yayınlanma tarihi 29 mART 2008 aradan üç buçuk sene geçmiş.Dün kemoterapi aldığım odada göğüs kanseri gencecik bir kızın elinde 14.7.2011 basım tarihli Beki İkala Erikli'nin "Meleklerle yaşamak" kitabı vardı ve kitap sayfaları arasında biriktirilmiş tüyler.Kitaba göz gezdirdiğimde gördüm ki ben meleklerle yaşamaya ve onların attıkları kartvizitleri toplamaya yıllar önce başlamışım meğer.Şükürler olsun işaretlere mesajlara ve onları bizlere gönderenlere...
Bu gün aralayıp kendimi, kendime dışardan baktım. Yüzleşmelerimden kaçmayıp ben bende sürdürürken yaşamımı sorunları ertelemeden, başkalarında aramadan suç ve hataları
kendimi kendime akort edip affettim kendimi. Rulosundan yeni çözülmüş dünya haritası gibiyim şimdi. Günlerin sürükleyiciliğinde emanet edilen yaşamdı, bu etten elbisemdeki. Felsefem: bir nevi saman çöpü oluştu ırmakta sürüklenip giden. Pişmişliğim acıların etimden et, kanımdan kan çekmesindendi.......
Sac üstünde kavrulmuştum, çiğnenmiştim, öğütülmüştüm belki de çeşitli enzimlerle. Lime lime olmuş bu elbisem her gün yeniden yamanıp eski haline getirilmeye çalışılsa da yamalar bazen uymuş bazen sırıtmıştı elbisenin gerçek yüzünde. Kendimce nostaljik takılarım olmuştu bunlar.
Acılardan ve hatalardan yamalı bohça olan benliğime birileri gelip de kendi acılarından harf harf söz ettiğinde, elbiselerinin kumaşı “değil yama” iplik çekiği gibi bile görünmezdi bana . Benimki yanmaksa onlarınki sanki tütsülenme dağlanma.
Bu biriktirilmiş pişmişlikle kim bilir ne gönüller kırdım ne vurdumduymaz göründüm acılı çileli insanlara bilinmez. Ama ben yine bugün beni affettim.
Şu anda deniz üstünde yüzdürülen gemideyim, köpükler içinde giden.9 EYLÜL gemisi Konak’tan Karşıyaka’ya süzülmekte. Geçmişe yol alıyorum sanki. Çilenin yani yamaların kıyısına. Kimine bal, bana zehir olan kıyıya, Karşıyaka’ya…
Bir mahcup ve hüzünlü görünüyor bu kıyı bana. Üzülüyorum ama yine de koşa koşa gidemiyorum oraya. Sanki bana yapılan hatalardan o sorumlu gibi… Sanki hayatımın içinden geçen bir bölümde, her köşesinde kalan anıların acısı dimdik bulundukları yerden bana el sallarken o kıyıyı sevmek günahmış gibi. Tek umudum yoluma her gün gökyüzünden salınarak düşen kuş tüyleri.2 yıl boyunca sanki görünmez bir göz benim evden çıkışımı bekliyor, görünmez elinden kuş tüyünü bırakıveriyor hemen üstümden. Beyazlığına, büyüklüğüne küçüklüğüne hatta alacalı ve çift renkli oluşuna göre o günümün nasıl geçeceğine dair yorum yapıyorum kendi kendime ve İzmir’e giden 8.05 vapuruna yürüyorum koşar adımlarla.
Her gün KUŞ tüylerimi biriktiriyorum. Artık kitaplarımın arasında çekmecelerimde ceplerimde her yerde sanki içime kendi yumuşak ılık okşayan imajlarını dolduruyorlar. Zaman içinde biriken tüylerin kanatlarım olup beni karşı kıyıya taşıyacağını nereden bilebilirdim o zamanlar. Bir gün güvercin kumru ya da diğer haberci kuşlarımın tüylerinin bu hikâyesini bir arkadaşıma anlattığımda “Hadi canım, yani şimdi önüme bir kuşkanadı da düşse onu da alacak mıyım?” Demişti de yüz adım geçmeden önünde bir kanat bulunca ürküp almak zorunda kalmıştı onu yerden. Kanattan mı ürkmüştü benden mi bilemem ama o kanadı yıllarca o da sakladı biliyorum.
Harfler birleşir, kelime olur. Kelimeler birleşir söz olur, çoğalır, yayılır. İnsan dağarcığında ne çok harf kelime varsa ona göre yazar konuşur. Ya yoksa azsa boşsa dağarcık, bu demektir ki yaşanılmışlık harfleri noksandır. Senden seni alıp götüren yıllar değildir bu cepheden baktığında seni sana veren, seni sen yapan tezgâhtır bu acı yaşanılmışlıklar. Sana uçman için kanat olan biriktirilmiş tüyler gibi, biriktirilmiş kelimeler de senin hayatın ortasındaki DURUŞ’unu uçuşunu belirler. Sevgiyle açın kanatlarınızı ve bırakın rüzgârın tatlı esintisine kendinizi, aşkla süzülün karşı kıyılara.Sevgilerimle. Dilek@tontini....
Devamı Buradan ...>>
30 Eylül 2011 Cuma
BİRİKTİRİLMİŞ TÜYLERİM KANAT OLDU
Gönderen
sufi
zaman:
12:00
28
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Eylül 2011 Salı
KÜLÜNG SESLERİ
"Herşeyin bir zamanı vardır" derler... Derler de; Ben de "bu söz ancak, güneş batıdan doğmadıkça." geçerlidir derim.Bir de derler ki: "her ses kayıtlıdır evrende."
Zamanın katmanları eğer varsa ve üst üste, iç içe birikip sıkışmışsa birbiri arasına; dinlemek gereklidir kulaklarını dayayıp zamana... Kapı aralamalıdır dumanı tüten hiçliğe ve yokluğa ... Şahinkaya'da belgelidir Ferhat'ın, tam tepesine attığı zamanki külüngün vınlayan sesi. Lanetler okunmuştur asırlarca; "Ne vurursun kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü, bak sana helvasını getirdim" diyen cadıya. "Şirin'in öldü" diyene inattır FERHAT'ın başını tutuşu, işte o katil külüngün altına.FERHAT bu: tepeleri aşamasa da, deldi dağları, suyu akıttı ya Amasya şehrine, ŞİRİN'in aşkı uğruna...Kulak vermek gerek aşkın çağıltısına adı geçen o dağlarda.Hangi dağı deldi, attığı hangi külüngdü
bunlar herbiri ise bir simge anlayana...
Sert, kesik kesik bir ses var şuan kulaklarımda. AHh!..Herhalde taşı taşla yontuyorlar taaa o eski çağlarda. Çamurdan iki saplı testi yapıyor diğerleri ırmak başlarında. Taş balta bir mağara adamının avucunda ansızın saplıyor onu dinazorun karnına. Görseniz siz de gülersiniz, o sevinçten çıldırmış ilkel adama. Şövalyeler zırhlarını kuşanmışlar at üstünde, kılıç seslerinden yer gök inliyor üstüne üstlük aynı zaman ve aynı sırada.Bombaların biri düşüp biri kalkıyor o sıra, aynı mekana aynı yere...Bu nasıl bir hengâme? Biri hititçe sesleniyor, diğeri sanskritçe, ibranice bir nida duyuyorsun, arabın biri maval okuyor o sıra,nal seslerine kudüm bendir zil ve lir sesleri dolanıyor, haykırıyor Ferhat ve Şirin türkçe, grekçe, rumca...
Acının lisanı tek; Nemrut'un gökyüzüne attığı o melûn okla diller değişse de... Bu nasıl bir arbede?? Fırtına alıyor yerden aldıklarını koyuyor evirip çevirip başka bir köşeye...Şimdi buradayken: rüzgarın ritminde gidiyor gözün gördükleri, başka bir köşeye...Pervazlar ıslık çalıyor, yer yarılıyor, bir uğultu bir gürleme tüm zamanlar bu zamanda çiçeğe durmuş kaktüs gibi varoluyor işte.
Ah nakkaş Ferhat, bak Şirin'in de can verdi duyduğu haberle...
Onlar can verse de kıskanç bir kara gönüllü uğruna, ırmaklar çağıldadıkça AŞK için serden ve benlikten geçenlerin efsaneleri duyulacak hep zamanda. Batıda Kırklar dağı, Ferhat dağı doğuda ; Yeşilırmak,ikisinin arasında süzülür yeşil yeşil,akar gider Amasya'nın Yamaçlarında...Ferhat'la Şirin olmasa da, yine akacak ırmaklar şehirlerin tam orta yercağızında, binlerce birbirini seven genç-yaşlı varoldukça...
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:07
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

