.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

20 Eylül 2008 Cumartesi

DİNLENESİ / Enigma - Seven Lives Many Faces


Sufi-saja'nın bu ara dinlerken zevk aldığı yeni bir albüm, mutlaka dinlemeye çalışın tavsiyemiz.
Devamı Buradan ...>>

19 Eylül 2008 Cuma

BLOG DOSTLARIMIZ



İşte biz. Bize dair bizler:

Daha sufi saja’yı yaratmadan evvel bir yerde okuduğumuz yazının şimdi ne kadar anlamlı olduğunu hissediyoruz. "Nette yazı yazmak, içine yazınızı koyduğunuz bir şişeyi denize bırakmaktır" diyordu. Gerçektende öyleymiş, çok kısa zamanda bu dünyada da sesimizi duyurabildiğimiz blog emekçileri suya yazı yazan dostlar edindik.Bu su, yazılarımızla birgün sevgi okyanusuna dönüşecek inşaallah. Bunların bazılarını sizler sufi saja içerisinde bulunan takip ettiklerimizden biliyorsunuz fakat onların isminin ve yazdıklarının duyulması ve bize verdikleri destek babında isimlerini burada yayınlıyoruz. Ve onlara teşekkür ediyoruz. İşte blog dünyasının yazı ve düşünce savaşçıları. Mutlak sizde ziyaret edin deriz bizden söylemesi.sufi
GAYKEDİ
TÜTÜ
AYDAN ATLIYAN KEDİ
BEYAZ ÇİKLET
FASULYENİN GÜNLÜĞÜ
YAŞAMIN KIYISINDA
BLOG MANİA EDİTÖRÜ
BİRDEN BİRE
KIRMIZI GÜNLÜK
FİKRİMİN İNCE GÜLLERİ
ŞİMDİ O KANATLATINI RÜZGARA AÇMIŞ
YILDIZ YAĞMURLARI
İLHAM PERİSİ
SESSİZ SAYFA
ÖYKÜ ATOLYESİ
KOZA
SEVİL
TATLI ŞURUBUM
VLADİMİR
Devamı Buradan ...>>

18 Eylül 2008 Perşembe

O ADAM SEN DEĞİLSİN


Buddha bir ağacın altında öğrencileriyle oturmaktadır. Bir adam gelir ve yüzüne tükürür. Buddha yüzünü siler ve adama sorar, "Başka? Başka ne söylemek istiyorsun?" Adam şaşırır, çünkü bir insanın yüzüne tükürülünce "Başka?" diye sormasını beklememiştir. Böyle bir deneyimi yoktur. Daha önce insanları hep aşağılamıştır ve onlar da kızarak tepki vermiştir. Ya da korkudan gülümsemiş ve adama yaranmaya çalışmışlardır. Ama Buddha ikisini de yapmamış, ne öfkelenmiş, ne de korkmuştur. Sadece düz bir şekilde "Başka?" diye sormuştur. Tepki vermemiştir.
Ama Buddha'nın öğrencileri öfkelenir, tepki verir. En yakın öğrencisi Ananda der ki: "Bu çok fazla, buna tahammül edemeyiz. Sen öğretine devam et, biz de şu adama bunu yapamayacağını gösterelim. Cezalandırılması gerekiyor. Yoksa herkes aynı şeyi yapmaya başlar."
Buddha konuşur:"Sesini çıkartma...

O beni kızdırmadı, ama siz kızdırdınız. O bir yabancı, buralara yeni gelmiş. Benim hakkımda bir şeyler duymuş olmalı; 'bu adam tanrıtanımaz, tehlikeli, insanları yoldan çıkarıp yanıltıyor' gibi şeyler. Benim hakkımda bir fikir edinmiş. O bana tükürmedi, kendi fikrine tükürdü; beni tanımıyor ki, bana nasıl tükürmüş olabilir? Eğer düşünürseniz, o kendi zihnine tükürdü. Ben onun bir parçası değilim, ve görüyorum ki bu zavallı adamın söyleyecek başka bir şeyi olmalı. Çünkü bu, bir şey söylemenin bir yolu; tükürmek bir şey söylemenin bir yolu. Bazen dilin yetmediğini hissettiğin anlar olur; derin sevgide, yoğun öfkede, nefrette, duada. Dilin yetmediği yoğun anlar olur. O zaman bir şey yapman gerekir. Derin sevgi duyduğunda, birine sarılırsın; ne yaparsın orada? Bir şey söylersin. Çok öfkelendiğinde birine vurursun, tükürürsün, bir şey söylüyorsundur. Bu adamı anlayabiliyorum. Söyleyecek başka bir şeyi daha olmalı. O yüzden 'Başka?' diye sordum."
Adam daha da çok şaşırır! Ve Buddha öğrencilerine der ki: "Siz beni daha çok kızdırdınız, çünkü siz beni tanıyorsunuz, benimle yıllarca yaşadınız, ama yine de tepki veriyorsunuz."
Şaşıran, kafası karışan adam evine döner. Bütün gece uyuyamaz. Bir buddha gördükten sonra artık eskisi gibi uyumak zordur, mümkün değildir. Bu deneyim tekrar tekrar aklına gelir. Ne olduğunu kendine açıklayamaz. Titreme, terleme nöbetleri geçirir. Böyle bir adama hiç rastlamamıştır; bütün zihni, bütün kalıpları, bütün geçmişi dağılır.
Ertesi sabah geri döner. Buddha'nın ayaklarına kapanır. Buddha sorar: "Başka? Bu da sözle söylenemeyeni söylemenin başka bir yolu. Ayaklarıma dokunduğun zaman, sözcüklere sığmayan, sıradan dille anlatılamayan bir şey söylüyorsun." Buddha devam eder: "Bak bu adam yine burda, bir şey söylüyor. Çok derin duyguları olan bir adam bu."
Adam Buddha'ya bakar: "Dün yaptığım şey için beni affet."
Buddha cevap verir: "Affetmek mi? Ama ben, dün o hareketi yaptığın adam değilim ki. Ganj nehri sürekli akıyor, o hiçbir zaman aynı Ganj değil. Her adam bir nehirdir. Senin tükürdüğün adam artık burada değil; aynı onun gibi görünüyorum, ama aynı değilim, bu yirmidört saatte öyle çok şey oldu ki! Nehirden çok su aktı. O yüzden seni affedemem, çünkü sana kızgın değilim."
"Ve sen de yenilendin. Görüyorum ki sen dün gelen adam değilsin, çünkü o adam kızgındı. O kızgındı, ama sen önümde eğilip ayağıma dokunuyorsun, nasıl aynı adam olabilirsin? Sen o değilsin, o yüzden bunu unutalım. O iki adam; tüküren adam ve tükürülen adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım."
....
Devamı Buradan ...>>

16 Eylül 2008 Salı

9 EYLÜLDE DOĞMALISIN ATA



Hani neyse kaçındığın, hoşlanmadığın şey; o gelir ya başına, Ben de sevmem:
Birini beklemeyi,
Maaş gününü,
Mevsimlerin dönüşünü,
Gidenin gelişini,
Gecenin örtüsünü,
Güneşin doğuşunu,beklemeden gelsin herşey isterim.
Zaman denen izafi kavram: beklerken uzar da uzar çünkü.
Beklenen geldi mi saatler koşar dörtnala Arap atı gibi. Sayamazsın günleri geceleri. Takvim yaprakları bir bir üst üste kapanır da hangi mevsim, hangi ay hangi boyuttasın fark edemezsin.
Hamile olup bebek bekleyen gelinlerimin yüzlerine meraklı gözlerle bakışlarım, ya da saat başı bir şeyleri bahane edip telefon edişlerim kim bilir ne çok rahatsız etmiştir onları? Beklettiklerinden dolayı suçlu bile hissetmişlerdir belki kendilerini..
Neyse o günler bir asır gibi uzun geliyordu bana o zamanlar. Telaşlı bir insan mıyım hayır! Sakinliğin ardında bir anne olmanın ne menem şey olduğunu takdir edenlerdenim o kadar. Çünkü bir anne ölümü göze almaktadır doğumhanenin kapısına geldiğinde, sadece bu özveri ve cesarettir beni bu kadar meraklı kılan şey. Babam;
“-Tabiatın kuralı bu,” kızım derdi.
”-Def-i tabii kadar kolay.”Sonra parmağını bala batırır,” baldaki çukurluk kaybolduğu gibi sendeki açıklıkta kaybolacak.”
ATA’nın yani 4.Torunumun babası, önce 30 Ağustos demişti doğum tarihi için bebeğin. Zafer bayramı ya o gün! Ata, o gün gelmedi. Bu sefer oğlum 9 Eylül de doğmalısın diye bir ültimatom patlattı.9 Eylül’e kodladı doğumu.8 Eylül gecesi sancılar ufak ufak başladı, burası İstanbul, ev Kemerburgaz’da. Evle” hastane “Avrupa Florance Nightingale Araştırma ve uygulama merkezi ” arası bir buçuk saat Gece 23.00 te yola çıkıldı, arabada marşlar çalınarak. Doğumu; Doktor Herman Bey yaptıracak. Doktorlar, hemşireler, arada sırada bebeğin yavaşlayıp duran kalp sesleri daha onlarca bitmek bilmeyen sancı dalgaları, gözle görülür bir telaş,her doktorun ayrı ayrı incelediği raporlar...vs.vs
Bir asır süren o arayı daha fazla anlatamayacağım. Siz tahmin edin.
Nihayet 9 Eylül sabaha karşı 5.57 de Ata’mız dünyaya geldi. Güzel annesinin onca mücadelesinden sonra bebeği kucağına verildi çok şükür. Beyaz bir tüy odamıza usulca seğirtti, bulutlardan süzülen yağmur, damlardan ağaçlardan tozu toprağı süzdü yıkadı. Hastaneden çıkış, eve varış aracımıza kanat takmışız gibi hoş bir akış içinde oldu. Annenin sütünü verebilme mücadeleleri, yetti yetmedi bilmecesi, doğduğundan bu yana her gün iki kez banyosu-artık bebekler göbek düşmeden yıkanabiliyor-gazının giderilmesi, gece-gündüz ayrımı, uyku düzeni bunların hepsi halledildi.
Şu anda bir haftalık bebeğimiz. Zaman zaman okula gideceği günü, hatta mezuniyet törenini, âşık olacağı, spordaki başarıları gibi şeyleri düşünüp ağlayabiliyoruz bile artık.
Yani hiçbir şey bizlere beklemek kadar zor gelmedi. Upuzun saatlere yayılmış zaman; kısaldı bir anın içine sığıverdi.
Beklerken; zaten gelecek olan, gelecekte gelmesi gerektiği anda gelecekti, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra. İşte Tanrı kendinden kendini yine en güzel surette yaratmıştı çok şükür.
Bir hikâye ile bitirmek istiyorum yazımı;
Anadolu’da köyün birinde kadının birinin 3 oğlu varmış. Tarlada, sabanda, biri sırtında biri karnında elinde yaba ayağında çarık onları büyütmüş. Yıllar sonra 3 oğul da meslek sahibi olmuş: biri doktor, biri mimar, biri ressam.
Ressam olan büyük şehirde ilk sergisini açtığında anacığını da davet etmek istemiş açılışa Kadın köyünden çıkıp gelmiş, elinde küçük bir çarıkla.
“-Oğulcuğum, biriktirdiğin paraları bu çarıkcığa atasın, bir de sana ana nasihati: Dünyadaki 5000 insandan biri olasın.”demiş. Oğlan mahcup arkadaşlarından utanıp anasına eğilmiş;
“-Ana’cığım dünyada beş bin insan değil milyonlarca insan yaşıyor.”
“Haaayır, oğulcuğum ben insan olan insanlardan bahsediyorum, diğerlerinden değil.” Demiş.
Benim de torunlarıma Eren, Yasemin, Ege, Ata ve Tüm dünya çocuklarına nasihatim:
İNSAN olmaları. Kalın sağlıcakla.Tontini
....
Devamı Buradan ...>>

15 Eylül 2008 Pazartesi

MUSTAFA/ Can Dündar


Can Dündar, genç yaşlı herkesin hafızalarına kazınan “Sarı Zeybek”ten sonra bir Atatürk belgeseli daha yaptı. Adı: “Mustafa...”
Pek çoğu özgün fotoğraflar ve filmlerden oluşan mekânlara zaman zaman çizgi roman tarzı görüntüler de yerleştirilmiş.
Son yılların Batı filmlerinde bu teknik kullanılıyor ve gençler bu tadı tanıyor. Bazı mekânlarda tarih yeniden görüntülenmiş. Örneğin... Mustafa Kemal’in Ankara’da karşılanışının canlandırılışı.
Böyle sahnelerde kamera uzaktan çalıştırılmış. Filmin özünden uzaklaşan “Atatürk’e benzedi - benzemedi” gibi tartışmalar çıkmasına olanak verilmemiş.
Can Dündar, “Mustafa’da biz ..onun en yalın haline ulaşmaya çalıştık. O’nu sadece annesinin çağırdığı isimle hatırlamak ve hatırlatmak istedik” diyor.
Atatürk’ün Selanik’ten başlayan ilk yıllarını filmde Yunan bir çocuk (Yorgo) canlandırıyor. Kendi halkına bir dönem düşman belletilen Mustafa Kemal’in çocukluğunu nasıl da istekli oynamış.
Filmin afişinde yer alan ve muhacirliği, yurt arayışını temsil eden çalıdan ev sahnesinde ise Makedonyalı bir çocuk oynuyor.
Filmde Atatürk’ün 7 farklı dönemi için 7 farklı oyuncu yer alıyor.
Filmin müzikleri, Atatürk gibi Balkanlar’dan yetişmiş küresel müzisyen Goran Bregoviç’e ait.
Atatürk’ün doğduğu Selanik’ten Manastır’a, Şam’dan Berlin’e, Sofya’dan Karlsbad’a kadar her coğrafyaya gidilerek, doğduğu odadan öldüğü odaya kadar hayatı yerinde görüntüleniyor.
Atatürk’e dair yazılmış kitaplar, yerli-yabancı basının diplomatik yazışmaları taranıyor. Atatürk’ten kalan eşyalar, onu anlatan anılar, çalıştığı karargâhlar, yaşadığı evler, geride bıraktığı belgeler, sevdiği müzikler, söylediği sözler derleniyor.
Atatürk’ün daha önce görülmemiş fotoğraflarına, hatıralarını yazdığı not defterlerine, yakınlarına yolladığı çok özel mektuplarına, günlüğüne, el yazmalarına ulaşılıyor.
Selanik’ten Dolmabahçe’ye yolculuk tamamlanıyor.
Yolculuğun son durağı, 29 Ekim’de sinemalar...
Güneri Civaoğlu.
....
Devamı Buradan ...>>

KAKTÜSÜM ÇİÇEK AÇTI















3 yıl önce denize nazır, ailecek çok sevdiğimiz balkonumuzu çiçeklendirmeye heveslendim. Çocukluğumda annemin evimizin bir köşesinde yetiştirdiği o mis kokulu çiçekleri hep özlemiştim. Özellikle o mum çiçeğinin kokusunu hiç unutmam kapıyı açınca yüzüme vururdu, huzur verirdi bana.
Ha bugün, ha yarın derken bir bahçe çiçekçisine girip, derdimi anlattım. 'Ben balkonumun açan çiçeklerle dolu olmasını, hepsinin rengârenk çiçek açmasını istiyorum' dedim. Bir kaç saksı çiçek seçtik beraber. 'Abla' dedi sonra çiçekçi 'bak bunu al. Çiçeği açınca gelip bana teşekkür edeceksin, şaşıracaksın' elinde küçücük bir saksıda garip bir kaktüs duruyordu.
Bir adama baktım bir de kaktüse bu mu dedim içimden 'hadi be, bu açsa ne olur ki.' ..
Neyse çok sıcaktı ve yorulmuştum. Hayır demedim adamcağıza. Diğerleriyle beraber aldım getirdim eve. Büyük bir şevkle saksılarını, topraklarını değiştirdim hepsinin. Ama kaktüsün saksısı ve toprağı yeterli geldi gözüme. Güneş sever demişti adam o yüzden onu en çok güneş gören yere koydum. 1–2 ay geçti hepsi çiçeklerini açtı. Kimisi yerini beğenmedi değiştirdim. Suladım, onlara bakmayı çok sevdim, özellikle çiçekli olanları. Sevdiklerim de daha bir fazla büyüdü farkındaydım, sevgili Kaktüs hariç tabii. Sadece büyüdü o, ne taraftan geliyorsa güneşi o tarafa doğru büyüyordu. Pek fazla su da istemiyordu. Onun suyu güneşti...
3 yıl geçti gitti. Bu baharda topraklarını değiştirmek için işe kalkışınca elim ona gidiverdi. 'Ben bunu atacağım' dedim anneme. Boşu boşuna saksıyı işgal ediyordu. 'Görüntüsü de bi acayip'... Annem 'atma ben onun bir saksını değiştireyim' dedi. İtiraz etmedim. Neyse güzel! Çiçeklerimin arasında yerini aldı yine kaktüs. Diğerleri boy attı, çiçekleri o biçim... Nasıl mutlu oldum ama kaktüste hala tık yoktu işte. Ona öyle alışmıştım artık.
Geçen gün elimde su şişesi sularken çiçeklerimi gözüm kaktüsün saksısındaki kelebeğe ilişti aaaaaa dedim 'ne güzel kelebek'. Elimi attım hemen uçmadan görmek için. Aman tanrımmmm o da neee. Bu nasıl bir güzellik, Allahın bir mucizesi. Kelebek desem değil, denizyıldızı desem hiç değil.
'Kaktüsüm çiçek açtıııııı anneee bakkkkkkk.' Kendime gelmem 5 dakikayı buldu. Çocuklar gibi sevindim. Hemen çiçekçinin söylediği geldi aklıma 'abla çiçeğini görünce bana teşekkür edeceksin demişti şaşıracaksın'...
Hemde ne şaşırdım. O güzelliği görüp te şaşırmamak mümkün müydü? Baktım hatta bakmalara doyamadım, kıyamadım. Hemen resimledim, sizinle de paylaşmak istedim.
Veee hiç ummazdım ama onun sayesinde kendime bir hayat dersi bile çıkardım. Görünüşte hoşumuza gitmeyenler, inanılmaz güzellikleri de saklayabilir içlerinde dedim hemen . İnsanları güzel çirkin diye ayırt etmem asla ama hiçbir şeyi, hiçbir varlığı güzel çirkin demeden sevmek gerektiğini hatırladım sayesinde, o güzel kaktüs nasıl da ders verdi ama. Keşke açmadan görebilseydim içindeki güzelliğini. Onu daha önceden sevseydim daha önce açar mıydı sizce?
Bu arada bu yazımı aramıza yeni katılan ATA’ ya armağan etmek istiyorum. Umarım onunda içinde hep güzellikler açsın. Her mevsim.
Sevgiyle.
....
Devamı Buradan ...>>

11 Eylül 2008 Perşembe

KULAĞINDAN GİRENİ YÜREĞİNE GÖM















İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta
birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
armağanlar göndererek birbirlerine zekâ gösterisi yaparlardı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin
tıpatıp aynisi üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama
bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komsu ülke hükümdarına gönderildi.
Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Söyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: ..

"-Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynisi gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına
kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark
göremediler.

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm
bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana
attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akilli ve zeki olan bu genç,
hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de ayni işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak
telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye
gitmiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komsu hükümdara cevabi yazdı:

"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul
değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
....
Devamı Buradan ...>>

7 Eylül 2008 Pazar

MUHALEFETÇİLER


Her konuda söyleyecek bir sözü olanlar vardır. Bilsin ya da bilmesin mutlaka bir yorum yapabilir kendince. Nasıl da can sıkarlar bilirim. Öyle değil işte kardeşim bi susup dinlesene karşındakini. Neden kabul etmezsin ki?
Hele bu bilmişliği sadece muhalefet olmak için yapanlar vardır ki aman aman. Yaka silktirirler insana. Tuzluya tuzsuz derler, yanlışa doğru, güzele çirkin... Onların doğrularından başka, söylenileni kabul etmezler. Bir annenin bebeğine nasıl bakacağına karışırlar, işini nasıl yaptığına müdahale ederler, her şeyin iyisini onlar bilir, siz kendi kendinize bir şeyler anlatmaya çalışsanız da her bokologtur onlar. Bu konuda ihtisaslarını bile yaparlar hatta. Ortadan ikiye ayırırlar işte sizi. Sabır taşı olsanız çatlatırlar.....
Bir de her şeyi gerçekten bildiklerini zannedenler vardır ki onlar en tehlikelileridir. Kimsenin yaptığını beğenmezler, hep eleştirirler karşısındakinin fikirlerine değerlerine önem vermeden. Güzelini yererler, yemeklerini hazırlayıp getirene eline sağlık demek yerine bunu böyle yapsan daha iyi olur derler, ukaladırlar. Bütün gün çalışıp didinip bir şeyler yapmaya çalışanlara bir güzel söz söylemezler. Ama onlar hep beklerler pohpohlanmayı. Sizi gerip gerip çok gerginsin, sinir küpüsün diye sizi suçlu çıkarırlar, onlar halis muhlis zeytinyağıdır da suyun üstüne bile çıkarlar.
Nasıl zordur böyleleriyle uğraşmak. Derdinizi anlasınlar diye beklersiniz. Bir şeyler anlatıyorsunuz da kime! Dırdırcı olur çıkarsınız oysa bir derdiniz vardır onu anlatmaya çalışırsınız çaresizce. Sonucunda bir şeyin değişmeyeceğini bile bile konuşursunuz ya biraz da dırdırcı olursunuz o zaman ister istemez. Ya bu diyardan gideceğim ya da değiştiremediklerime katlanacağım dersiniz. Zira deveye hendek atlatmak daha kolaydır bilirsiniz.
Bütün pozitif enerjinizi çeker yutarlar bir çırpıda, yapmak istedikleriniz kursağınızda kalır, hayaller bir köşede... Karşınızdaki haklı olur her zaman siz de olmadığınız kalıplara sokulur ortada kalırsınız. En iyisi mi vazgeçersiniz halinizi anlatmaya çalışmaktan hayat denizinde akıntıya bırakıverirsiniz kendinizi. Anlatamazsınız ki "marifet iltifata tabiidir"i...
....
Devamı Buradan ...>>

2 Eylül 2008 Salı

ANNEYİM, ANNESİN, ANNE


"Anne olunca anlarsınız" derdi annem, en küçük bir tartışmamızda. Hep geçerli bir sebebi vardı çocukları için üzülmeye, sevinmeye, gurur duymaya ya da duymamaya. Çünkü o anneydi. "Çocuklarınız olunca göreceksiniz, o zaman anlayacaksınız."
O zamanlar anlamazdık tabii ya da anlayamazdık. Ama bu laf hep kulağımda yer etmişti. Anne olunca anlamak!. Neyi anlayacaktık acaba? Hep düşünürdüm o zamanlar anne olmak neyi farlılaştırabilirdi ki? Kızınca daha mı fazla kızılıyordu ya da üzülünce daha bir içine mi dokunuyordu insanın...
Vee yıllar geçti annesinin kızı büyüdü. Aşkının peşinden,..

bıraktı anacığının o hükümet gibi kucağını da evlendi sevdiğiyle. Zaman su gibi ya, o zamanlar çok uzak gelen ANNELİK bile kapısındaydı artık...
İnsan bebeğini içinde taşıyorken anneliğin tam olarak farkına varamıyormuş ben bunu anladım. Kolaymış meğer onu karnında beslemek, büyütmek. Ne zaman ki kucağına alıyormuşsun Anne oluyormuşsun işte o zaman...
Karnımda oradan oraya hareket eden varlık artık kucağımda. Hala, arada sırada kaRNIMda ki harekelenmeyle o günlerime dönüyorum sanki. Nasıl özlediğimi fark ediyorum hemen. Dokunuyorum karnıma okşamak geliyor içimden ama yanımda kucağımda olmasından o kadar memnunum ki Anne olduğumu onu sarmalayınca daha iyi anlıyorum Bakışlarını üzerimde hissetmeyi, arkamdan ağlamasını, uyanınca beni aramasını seviyorum. Karnımda olduğu günleri de asla unutmayacağımı biliyorum...
Anlıyormuşsun hakikaten. Onun tırnağını keserken minicik etine bir zarar gelip ağlasa, anne 3 gün ağlıyormuş. Küçücük bedeni virüslerle savaşırken, gözüne bir damla uyku girmiyormuş işte. Biraz huysuzlansa Annenin huzuru tümden kaçıyormuş, öksürünce annenin ciğeri acıyormuş, ağladıkça, döktükçe gözyaşlarını o güzel gözlerinden aslında annenin yüreği ağlıyormuş. Emmiyorsa memesini annenin karnı gurulduyormuş ve o mutluysa, gülücükler saçıyorsa etrafa, memnunsa dünyalar annenin oluyormuş.
Evet, anne olunca anlıyormuş insan.
Yavrusundan kötü bir söz duyunca neden çok gücüne gidiyormuş tahmin ediyorum artık. Her ne kadar istemesek de üzmüşüzdür annemizi zamanında, belki bir kırıcı söz, belki yersiz bir hareket. Öyle ya da böyle hak etmediği bir şeylere karışmışızdır mutlaka. Ve bütün anneler ANNE olunca pişman olmuşlardır sonuna kadar buna eminim.
Şimdi Annelerimi daha bir sever oldum, daha bir anlar oldum. Verilen emekleri az çok tahmin eder oldum. Onlara verilen en güzel emanetlerini nasılda şefkatle, sevgiyle büyütüyorlar, kısacık gelen bir ömürde neler bekliyorlar evlatlarından, hisseder oldum. Yeri geldiğinde hem anne hem de baba olabilmek gerektiğini, yeni bir birey, vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirecek olmanın ne kadar kutsal, ne kadar güzel, ne kadar zor olduğunu anlar oldum işte...
...
Devamı Buradan ...>>