Desem ki;SEN'sin sözün sahibi...
Söz sahipliği şöyle dursun SEN'sin bu koca Dünya'nın sahibi ve tek hakimi...
Sen ne dersen o oluyor...
Kıble SEN, secdeler sana oluyor...
Desem ki; Bu DÜNYA'da yaşayanların dilleri lâl...Sanatçısı, edebiyatçısı,düşünürü, yazarı, yargısı, medyası, polisi, askeri, üretici-tüketici, amele, işçisi hepsi senin denetiminde...
Desem ki;SEN sınırsız sonsuzsun aynı ALLAH gibi...
Ölüme çare bulabilecekmisin peki?
Can bedenden yükselirken, tutup tekrar bedene geri verebilecekmisin?
Uzağa gitme;
Bugün geceye dur gelme, gündüze gitme, güneşe yakma, yağmura yağma diyebildin mi?
Küçücük mikroskobik bir VİRÜSe hükmedebilecekmisin peki?
Dünyayı sırtında taşıyabilecekmisin?
VAZGEÇ!
SEN; O, değilsin işte...
Sözüm yok sana bundan gayri..
Muktedir misin şimal yıldızının ışığını bir gecelik söndürmeye? Hadi SÖYLE!!!
Var SEN o babayiğitsen hadi taşa çiçek açtır.
Halkına dağıtmak için; Hadi gökyüzünden topla yıldızları bir-bir...
İşte bu sefer sana ve senin yasalarına EVET(eyvallah) değil HAYIR (maazallah) diyoruz.
İlk yayınlanma tarihi:7 ağustos 2010
Devamı Buradan ...>>
11 Eylül 2010 Cumartesi
RTE'ye
Gönderen
sufi
zaman:
11:55
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Eylül 2010 Çarşamba
HOŞ-BULDUK "HAYIR"LI BAYRAMLAR
Neredeyse 15 gündür tek bir kelime yazmıyorsam yorumlarınıza bile yanıt veremiyorsam aklımı ve ruhumu sizlerden çektim ve en en uzaklara çekildim gittim demek değildir bu...Yalan dünyanın aldatmacaları, sen-ben kavgaları, alış-verişlerinin,ak mı da-kara mılarının tarafsızlığında bitaraf olmadan yaşayıp gözlemleyip dağarcığımı deneyimlerle doldurmaktaydım.Bakmayın siz suskunluğuma! Çatışmaların tam orta yerinde ateşkes emrinin özlemindeydim o sıralar belki de.Kâh Dolmabahçe eteklerinde illa büyük fincanla içmek zorunda kaldığım çayımı yudumluyordum istemeden, kâh hiç istemeden gittiğim İzmir Ağamemnon kaplıcalarında jeotermal 50 derece suda gevşiyordum,kah İda dağı Zeus altarında bal kaşığı seçiyordum dostlarıma.Denize önü alınamaz tutkuyla bağlıyken ünlü feylesof Aristo'nun mekanı Assos'da denize girmemek için diretiyordum.Havuzda torunum Ata'ya yüzme dersleri vermem dışında bu sıralar kendi isteğimle cüzi irademle yaptığım bir uğraş olmadı desem yeri var doğrusu.
Ardından KAŞ seyahati öpülen koklanan torun yanakları,bir gözün görüp de öbürünün göz yaşlarının buğulamasından göremediği sevdiklerinle vedalaşmalar, Fethiye Kabak vadisi Naturallife'ta can dostlarımızla buluşmamız, ve bitmeyen sancılı gecelerin ardından hastanelerde erken doğan Güneşe şükranlarımızı sunuş sonunda işte şimdi evimizdeyiz.Sizlerleyiz.Herşey bir hayaldi dostlarım geldi ve geçti...Gözlerimiz dolmadı gönüllerimiz doymadı sevdiklerimize...Sadece hoş bir seda kaldı kulaklarımızda. Hoşbulduk, hepinize hayırlı ve mutlu bayramlar ve "HAYIR"lı referandum dileklerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:52
24
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Eylül 2010 Cuma
BİLGE SABUNCU VE DİN
Bilge ile sabun imalatı yapan bir adam yolda yürüyorlardı. Din ile arası pek iyi olmayan sabuncu, bir ara bilgeye döndü ve:
Hep aklıma takılan bir soru var. Size sorabilir miyim? dedi.
Bilge: “Elbette ki sorabilirsin” diye karşılık verdi.
söyler misiniz bana, din ne işe yarar? Bu kadar uzun zamandan beri din var, ama insanlar hâlâ birbirlerine kötü davranıyorlar. Zulümler işleniyor, insanlar öldürülüyor.”
Bilge hemen cevap vermedi. Sessiz kaldı. Yürümeye devam ettiler. Girdikleri sokakta oynayan kir pas içindeki bir çocuk gördüklerinde, bilge sabuncuya döndü ve şöyle dedi:
Söyler misin, sabun ne işe yarar? Bunca zamandır sabun diye bir şey var, ama bak insanlar hâlâ kirli kirli geziyorlar.
Sabuncu bu karşılaştırmaya hemen itiraz etti:
Tamam ama insanların temizlenmesi için sabunun kullanması gerekir.”
Bu tam da benim söylemek istediğim şey! dedi bilge.
İnsanların iyilik yapabilmesi için de, dinin uygulanması gerekir. Dini hakkıyla yaşamayan insanların yaptığı kötülüklerde, dinin ne suçu olabilir
Devamı Buradan ...>>
25 Ağustos 2010 Çarşamba
SEVGİLİYE ELMA
Bitmesini istemediğimiz zaman; en hızlı geçen zamanken, sevdiğini bekleyen insana; -en uzun geçen zamandır- beklenilen zaman. Demirparmaklıklar ardında saniyelerin bile lastik gibi uzatılabilmesi mümkünken, nedense mutlu geçen anların tutulmaz hiç çetelesi.Şafak sayar vatan bekçisi ne kadar onurlu ve başı dik de olsa zorunlu bir teslimiyetin ve emir komuta zincirinin bir neferidir çünkü kendisi.
İki sevgiliyken düşman olduysa birbirine iki kişi; sorgu suale başvurup birbirinin altında buzağı aramaya, "ayrılığa" sebep bulmaya çalıştıysa, bulur Vallahi..
Hatta tehdit ve tahrikle suçlu bile çıkarabilir karşısına aldığı kişiyi.
Ki zamanında el-ele kol-kolayken dudak-dudağayken, yaşanılmış en güzel anların, paylaşılmış en güzel zamanların okunmaz böyle durumlarda asla mesamesi.Çünkü kişi kendi yanıbaşından koparıp:" BU, ŞU! " diye hitab edebileceği bir mekana fırlatmıştır artık öbür yarısını.Duvardaki tablolar, albümlerdeki resimler soluklaşmış, silinmiştir hafızalardan. Karanlık nefretin karanlık pelerini örtmüştür tüm yılları.Gözler kör olmuştur artık, karşılıklı suçlamaların sonucu...Zamanın yaratıcısı nasıl BİZsek; yine bizizdir odun atıp aşkın kıvılcımlarını ve sevginin ateşini çoğaltacak kişi...
Ama nerde????
Ardından okuruz: "kaybolan yıllarım" adlı eserin baş kahramanını.
Oysa Sevgiliye elma götüren kadın; sepetindekilerin bilmez ki sayısını...
Dün gece kanal:D de, Meg RYAN'ın "ciddi ay ışığı" adlı filmini izledim.Seven bir kişinin sevgilisini yeniden kazanmak için neler yapabileceğinin en güzel örneğiydi film benim için.İzlemenizi tavsiye ederim.
Hepinize sevgilerimle.
1.Resim:Victor Bregeda
2.Resim:Rene Magritte
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:42
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Ağustos 2010 Pazar
NE İSTEDİM SENDEN EY YÂR

Ne istedim senden ey YÂR?
Altın varaklı saraylarım mı olsun, kapıları gümüş simli, elmas kakmalısından...
Kuştüyü yataklarda mı yatayım?
Sallanır tahtlara mı kurulayım boylu boyunca?
Her bucağında bir mekânım, her limanında demirli yatlarım, gemilerim mi olsun dedim?
Ne dedim sana?
Hizmetkârlarım mı yıkasın beni, sırtımı keselesinler jakuzili hamamlarda?
Saçlarımı, fildişi taraklarla esmer kölelerim mi tarasın?
Senden medet ummayı bırakıp da mutlu olmak için yakut, mercanları mı takındım eynime?
Ne istedim senden ey YÂR ne?
Ne dedim sana?
Ben istemeden senin verdiklerin dışında kanat mı istedim ?
Evet istedim..."O sana uçup gelmek içindi."
Sağlıksa; sen onu zaten verdin...
AŞK mı? O ateşi içimde hergün yeniden hep sen yaktın.
Hoşnutsam başıma gelen herşeyden; O bile hep senin eserin.
Yazıyorsa kalemim; ilhamım sen, secdem SEN oldun...
Yakmadıysan beni dünya cehenneminde,
Düşürmediysen gaflete ikiliğe,
Dil uzatamadıysa bana kimse,
Kör kurşunlara hedef olmadıysa bu beden,
YOktur benim hiçbir çabam...
Bunların hepsi SENden...
Ayırma beni kendözünden,
Vargel beni senin kapına bağla...
Bak kanıyorum her söze "hakkın kelâmıdır bu" diye...
Dön gel, al beni de içine, istersen ben bende ölüp, sende dirileyim bile...
SEvgimle...
Resim:Jeffrey Jones
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:45
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
17 Ağustos 2010 Salı
GÖNÜLE DAİR
Birgün bir aşık,sevgilisinin kapısını çaldı.Sevgilisi içeriden seslendi:
"Ey güvenilir kişi,sen misin?"
Kapıyı çalan:
"Benim !" deyince, sevgilisi:
"Git burdan!Sen henüz olgunlaşmış değilsin.Senin içeriye girme zamanın daha gelmemiş"dedi.
O zavallı aşık,kapıdan çekti gitti.Yollara düştü,ayrılık acısıyla yandı durdu.Tam bir yıl sonra geri döndü ve sevgilisinin kapısını yine çaldı.
Sevgilisi içeriden yine seslendi:
"Kapıyı çalan da kim?"
Aşık şöyle cevap verdi:
"Ey gönlümü almış olan!Kapıdaki de sensin sen!!!"
Bunun üzerine sevgilisi:
"Madem, şimdi 'sen' , 'ben' oldun.Ey 'ben' olan; benden ibaret olan şimdi gir içeriye!çünkü bu ev dardır.İki 'ben'i içine alacak yer yoktur burda.
Mesnevi'den alıntı.
Devamı Buradan ...>>
15 Ağustos 2010 Pazar
ESAS MESELE TAHTAYA ÇİVİ ÇAKMAMAKTA
Bir baba, birgün oğluna; "Her kırdığın insan için şu tahtaya çivi çak" demiş.Oğlu, babasının dediğini yapmiş sonra oğlu bakmış ki tahta çivilerle dolmuş taşmış. Sonra babası "Şimdi kırdığın insanların gönlünü al,her aldığın gönül için bir çiviyi sök" demiş. Çocuk babasının yanına çivileri söküp geri gelmiş ama tahta delik deşikmiş ve evladına şöyle demiş: "İnsan kalbi bu tahta gibidir oğlum, kırdığın kalbi düzeltirsin fakat izi kalır."
Devamı Buradan ...>>
7 Ağustos 2010 Cumartesi
ARK ANİMASYON
Animasyon - Nuh'un Gemisi (ARK) [HQ]
Desem ki;SEN'sin sözün sahibi...
Söz sahipliği şöyle dursun SEN'sin bu koca Dünya'nın sahibi ve tek hakimi...
Sen ne dersen o oluyor...
Kıble SEN, secdeler sana oluyor...
Desem ki; Bu DÜNYA'da yaşayanların dilleri lâl...Sanatçısı, edebiyatçısı,düşünürü, yazarı, yargısı, medyası, polisi, askeri, üretici-tüketici, amele, işçisi hepsi senin denetiminde...
Desem ki;SEN sınırsız sonsuzsun aynı ALLAH gibi...
Ölüme çare bulabilecekmisin peki?
Can bedenden yükselirken, tutup tekrar bedene geri verebilecekmisin?
Uzağa gitme;
Bugün geceye dur gelme, gündüze gitme, güneşe yakma, yağmura yağma diyebildin mi?
Küçücük mikroskobik bir VİRÜSe hükmedebilecekmisin peki?
SEN; O, değilsin işte...
Sözüm yok sana bundan gayri..
Muktedir misin şimal yıldızının ışığını bir gecelik söndürmeye? Hadi SÖYLE!!!
Var SEN o babayiğitsen hadi taşa çiçek açtır.
Halkına dağıtmak için; Hadi gökyüzünden topla yıldızları bir-bir...
İşte bu sefer sana ve senin yasalarına eyvallah değil maazallah diyoruz.
William Shakespeare'nin dediği gibi:
Hayat dediğin ne ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:26
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., FİLMLER
3 Ağustos 2010 Salı
NEREYE DOSTUM?

Nereye dostum bu şek ve şüphe dolu gönülle nereye?
Bu yalan bu dalavere bu üçkağıtla nereye?
Bu ved-dünyada, cıngıllı fahişenin gözkırpıp kandırmalarına kanmakta olan yürekle nereye?
Arınmaya azmetmişken,gerçeğin gerçekliğini farketmişken topuklarımız üstünde tersyüz dönüp zırh ve kalkanlarımızı terkederek nereye?
Ay bulutun ardına mı gizlendi yoksa?
Hani biz BİRdik?
İnanmış görünmekliğimiz ardına saklanan imansızlığımızla nereye?
Hani lâ-lardan da illâ-lardan da geçecek idik.
Hani esmadan da müsemmadan da!
İşte geçemedik ikilikten bak kaybettik...
Hani gözlerimizden yarin cemali, kulaklarımızdan Allah'ın kelamı eksilmeyecekti?
Sıraladıkça şikayetlerimizi soluğumuzla buğulanıyor bak aynalardaki görüntümüzün yüzü.Bu şikayet, bu ardı kesilmez ah-vahlarımızla nereye? Hava sıcak, hava soğuk off! Yiyemedim, gidemedim, o suçlu, bu suçlu off! Dönüp bir bakmak gerek kendimize; "bizler ak-kaşıkmıyız?" diye...Ne diyor bak Yüce aşık Mevlana Divan-ı Kebir'inde;
"Aynada yüzünü görünce söze başlarım; fakat ayna soluk istemez söz istemez, buğulanır; vay benim sözlerime vay!..
Seni suda görürüm suya el atarım; fakat su da bulanır, işim gücüm de...
Ey dost, aramıza "ey dost" sözü bile sığmıyor. "A Sevgili!" demeye kalkışsam, a sevgili bile diyemiyorum işte.
AH bile ne yandan geldiyse, o yana geçip gidiyor; ağzımın yolunu kapadım, feryad bile edemiyorum artık.
Feryad etsem bile, ah etsem bile o Ayın bulutların arasına girişindendir diyorum. Onu göremediğimdendir bu AH ve feryadım."
Hani fırsat varken zehiri bal edecektik. Gerçek maharet bu iken...
Sevgiliyi mi kaybettik, yoksa yitip giden biz miyiz ne?
Bu ah ve feryadlarımızla ağırlaşıyor bak sırtımızdaki küfe.
Selamete çıkarız birgün inşaallah.
Zararın neresinden dönülse yine de kârdır bize.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Ben Goossens
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:40
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

