
Küçük bir yağmur damlasıydım gökteki anacığımın koynunda, bekliyordum yağacağım zamanı.. Bekliyordum ve istiyordum tüm damlalığımla yağmayı aşağılara, Bu öyle bir arzuydu ki sonunda gökteki anacığım kabul etti beni göndermeyi toprağa...
Ama "söz ver" dedi" hiç bir zaman unutmayacaksın damlalığını;her zaman hatırlayacaksın beni"."Tamam anacığım" dedim "her zaman kalbimdesin".O zaman dedi ki canım anam, "pekala gönderiyorum seni aşağıya ama laf olsun diye değil...Orada toprağın koynuna girdikten sonra ta derinlerde bir tohumcuk var uyanmayı bekleyen;onu uyandıracaksın.Onunla hemhal olup hücrelerine kadar gireceksin,proteinleriyle tanış olacak,onunla varolacaksın."
Tamam dedim,söz ettim.İniverdim aşağıya AŞAĞILARIN AŞAĞISINA!
Süzüldüm topraktan,süzüldükçe çamurum arttı çamurum arttıkça ben kayboldum;kaybettim kendimi.Artık sade bir su damlası değil bir çamur parçası olmuştum...Yokladığımda hafızamı canım anamla konuştuklarımızı hatırlayamıyordum bir türlü...Artık içimdeki çamur öyle boyutlara gelmişti ki düşünemiyordum bile saf su haline gelmeyi ,ayrıca bu çamur oldukça hoşuma gitmeye de başlamıştı hani.Sulayacağım tohum ise çok derinlerde çok uzaklardaydı benden...Birgün dolanırken bir gölün kenarında kirliliğimin bilgisi geldi gölden;
"Gel,gel de bende fan ol kurtul nefsaniyet çamurundan"
Kurtulmak istedim o anda tüm çamurumdan kirimden ,attım kendimi içine gölün, saf suyuyla bir oldum özümü hatırladım bir anda.Artık hazırdım tohumcukla kavuşmaya,BAŞKALARINI UYANDIRMAYA!
Süzüldüm derelerden,aktım şelalelerden, yapraklardan çiğ oldum kökteki suya vardım da tohumcukla fan oldum,canından can oldum,işledi beni aşk ile,büyüdü, serpildikçe de serpildi,bir ulu ağaç oldu da beni yaprağından uçurdu bir damla su buharı olarak.Birde baktım gökteki anacığım ile bir olmuşum bakmaktayım aşağıdaki eserimize; taze bir su damlası olarak... ....
ALINTI:Sonsuzluk ötesi.com
Devamı Buradan ...>>
7 Ağustos 2008 Perşembe
SU DAMLASI
6 Ağustos 2008 Çarşamba
GEÇMİŞTEN ESİNTİLER:

Nadasa bırakılan topraksa yüreğim
Belle de kabart ta seneye bırak
Bir yıl beş yıl beklersem belki,
Taş olur maden olur güçlenirim
Zımparalar pasını o zaman zembereği
yırtarım toprağı belki filizlenirim.
Dilek,"Tontini":1998
Denizlerimizin karışma vakti
Nardan buhar olmadan gel!
Ağacımın dalları meyve dolu
koparıp birilerine dağıtmadan gel!
Körler çarşısında ayna satmakta yüreğim,
Ama gözlerim aynayla karşılaşmadan gel!
Topladım dağların doruklarından kar sularını
Bağları bahçeleri sularım basmadan gel!
Arklar, kanallar oluştur ki sende akayım
Engin baraja varıp seninle o olayım.
İşte ben böyle şeylere hasretim
Geceyim gündüzü bekliyorum.
Ayım güneşi bekliyorum.
Ben bende beni bekliyorum bensiz.
"Her haliyle biz yaşayan sevgiyiz."
Dilek"Tontini":1998
Kendi kendime bir yalan uydurdum
Sonunda bu yalana ben de inandım.
Gitmedin ki sana gel diyeyim,
Ayrılmadık ki seni özleyeyim
Varken de hasretim zaten
Yoklukta seni neden bekleyeyim.
Dilek"Tontini"1998
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:57
2
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Ağustos 2008 Salı
BİLGELİK: UYGULAMAYA KONMUŞ BİLGİDİR

Olgun insan güzel söz söylemesini bilen insan mıdır, yoksa söylediğini yapan insan mıdır?
Her gün her yerde boş vaatler veren insanlarla karşılaşırız hepimiz. Televizyonda insanları göz göre göre kandıran siyasetçiler, bahçelerde çocuklarına tutamayacakları sözler veren anne babalar, karısına seni seviyorum diyen ama bunu hissettirmeyen kocalar, kocalarına hiçbir emek vermeden sürekli karşılık isteyen kadınlar, çalışanlarına kıymet vermeyen patronlar vs…..
Her yerde çok kolay görülebilir bu insanlar. Doğruyu bilmek yeterli değil hiçbir zaman. Doğru bildiğini yapmakta her zaman iyi sonuçlar doğurmayabilir. Ama doğruyu bile bile yanlış yapmak, nasıl davranacağını bildiği halde gereksiz egolar yüzünden tam tersi davranışlarda bulunmak, gereksiz inatlar uğruna kalp kırma, en kötüsü bence.
İyi insan, olgun insan neyin nasıl yapılacağını bilen ve bunu aynen uygulayan insandır diye düşünüyorum. Çoğunuzun da böyle düşündüğünden eminim. Düşünceler icraata geçmedikçe söylenen her şey askıda kalır. Birine seni seviyorum diyorsanız her zaman her yerde her koşulda sevginizi göstermelisiniz, dibine kadar hissettirmelisiniz sevdiğinizi. Çocuğunuza verdiğiniz sözlerin tutulup tutulmaması zaten onun size geri dönüşleriyle belli edecektir kendini -tıpkı hayatın kendisi gibi- Birine gel diyorsanız ne yapsam da gitse diye diye düşünmemelisiniz. Tabi birde arada sırada yapılan HATALAR var ki onlara diyecek lafımız yok. Tabii tekrarlanmadıkça.
“Bilgelik; uygulamaya konmuş bilgidir.” Sözü ne kadarda güzel özetliyor düşüncelerimi. Her yerde her şeyi bildiğini söyleyen insanlardan uygulamalar bekliyoruz. Söylediklerinin aksini yapan değil, sonuna kadar sözünde duran insanlarla muhatap olmak istiyoruz. En azından ben bunu istiyorum. Doğruyu bilen değil doğruları uygulayan insanlarla yaşamak istiyorum.(z) DOĞRU olan da bu değil mi zaten?
Bunu isteyen insanlar adına bir nebze olsun bir şeyler anlatabildiysem ne mutlu bana…
....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
6
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
4 Ağustos 2008 Pazartesi
ŞEF SEATTLE'nin MEKTUBU:

Kızılderili reisi Seatle’ın, ‘Washington’daki büyük başkana’, Franklin’e 1853’te yazdığı mektuptur bu.
Asla gönderme tarihi değişmeyecek, asla anlamı bitmeyecek, asla eskimeyecek ve asla sararmayacak bir mektup.
İşte; Amerika’yı perişan eden doğal afetin hem habercisiydi bu mektup, hem de şimdi afeti en iyi anlatan makale...
Franklin’e yazılmış bile olsa, küresel ısınmayı, ormanların yok edilmesini, atmosferin kirletilmesini önlemek amaçlı Kyoto Anlaşması’nı imzalamayan Bush’a en iyi ders...Bu ders hepimize tabii ki.
*ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU:
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington’daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
..
Washington’daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington’daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.
Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.
Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize ?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır..
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer.
Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.
Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz.
Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı? Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var;
Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin.
Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffala gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor.
Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var; Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.
Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderili’yi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz.
Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şefin vaat ettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki ?
Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.
Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.
Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölüm mü dedim? !.. Ölüm diye bir şey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan…
Şef Seattle, 1854
Dipnot:
2-4 Temmuz 1999 tarihleri arasında Denizli’de yapılan “Yedinci Türk Dünyası Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”na katılan Onayda Kızılderili kabilesi reisi ve Amerika Yerlileri Sosyal İşler Daire Başkanı M. Franklin Keel’in konuşması kurultaya katılan delegeler üzerinde büyük bir etki yarattı. Kızılderililer hakkında geniş bilgi veren Keel, Kızılderililerin (atalarının) Baykal Gölü ve Yenisey-Tuva bölgelerinden Amerika kıtasına, Alaska üzerinden göç ettiklerini ifade etti. Kızılderililer ile Türklerin DNA testlerinin aynı olduğunu ve ayrıca Kızılderili genlerinin Türklerin genleriyle benzeştiğini belirtti. Amerika’da diğer bir Türk nüfusu da Kamçatka Yarımadası’ndan Alaska’ya göçen Saka Türkleridir. M.Ö. 1500 yıllarında Göktürk alfabesi ile yazılmış Saka Beyinin hikâyesini anlatan taş tablet, bu göçü kanıtlamaktadır. Fransız dil bilimcisi Dumesnil ise, Kızılderili dilinde 320 kadar Türkçe kelime tespit etmiştir.
Çin kayıtlarında da Türkler, kızıl saçlı, bronz tenli ve mavi gözlü olarak anlatılmaktadır. Kızılderililerin dini inancı da Orta Asya’da inanılan Şaman dininin bir uzantısıdır. Bu din; insanı doğanın bir parçası olarak kabul eder ve evrenin tümünün büyük ve tek bir ruh tarafından yönetildiğine inanırdı.
Büyük önder Atatürk’te Amerika’da yaşayan Maya uygarlığına ilgi duymuş ve Türk bilim adamlarına bu konu üzerinde araştırma yapmaları için talimat vermiştir. Nedense biz Türkler her zaman Kızılderililere karşı bir sempati duymuşuzdur. Çünkü onların karakter ve yaşama bakışları bizim karakterimize uygundur. Zaten Büyük Mevlana’nın tasavvuf düşüncesi de Kızılderililerin dünya ve din anlayışına yakın bir görüş değil mi?Sevgilerimizle.Derleyen:Dilek.
....
Devamı Buradan ...>>
ALTIN PORTAKAL=KUMKUAT

Bugün de şifalı bir bitkiden daha doğrusu meyveden bahsetmek istedik size;Bir avuca 5-10 tane sığabilen Minyatür portakal, ama o ne lezzet saatlerce damağınızda kalan tat, burnunuzda ve beyninizde kalan aromatik koku… Günlerce bozulmadan durabilen “altın portakal “işte bu olsa gerek Araştırdık ve gördük ki vitamin değeri ve şifalı bir meyve oluşu da cabası. Yani sadece süs olmadığı gerçeğini böylece biz de öğrenmiş olduk.Biz tadına baktık ve beğendik sizlere de tavsiye ederiz.Sevgilerimizle.
Faydaları:
* C vitamini bakımından zengin olan Kumkuat, kabuğu ile beraber yenildiğinde gribal enfeksiyonları önlemede önemli rol oynamaktadır.
* A,B1,B2,B3 ve Kalsiyum da ihtiva eden Kumkuat, Sinir sisteminin düzenli çalışmasını sağlar.
Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
* Kumkuat genelde taze meyve olarak kabuğu ile birlikte yenilir.
* Reçel ve marmelatı yapılır.
* Çok değişik bir aroması vardır.
* Meyve suyu ve sos olarak kullanılır.
* Dünya restaurantlarında tatlı ve salatalarda en gözde yeri alır.
* Alkollü içki masalarının bulunmaz çok değerli mezesidir.Şifa olsun yiyene.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:42
1 yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI, ŞİFALI BİTKİLER
3 Ağustos 2008 Pazar
10 SENE EŞEKLİK YETER

Bu sefer de çocukluğumdan beri hiç unutmadığım bir fıkrayı (ya da meseli) sizlerle paylaşmak istiyorum. Üniversiteye yeni başladığım senelerdi. Derslerden fırsat buldukça sohbet etmek üzere gittiğim bir arkadaşımın dükkânına sürekli gelen 70 yaşlarındaki hoşsohbet bir büyüğümüzden duymuştum ve bugüne kadar da aklımdan silinmedi. Hatta yakın arkadaşlarım bilir:
"- Hep 10 sene eşeklik bana yeter demişimdir." Neyse gelelim mesele:..
Tanrı canlılara yaşam süresi verirken sırasıyla tüm canlıları çağırarak soruyormuş:
"- Sana 20 sene, 30 sene, 40 sene ömür veriyorum yeter mi?". Pek çoğu kendilerine verilen yaşam süresini kabul etmişler. Sıra eşeğe geldiğinde:
"-Sana 40 sene ömür veriyorum, yeter mi?" diye sormuş. Eşek düşünmüş taşınmış: "-Tanrım ben o kadar yük taşıyacağım, insanlara hizmet edeceğim, bu kadar süre bana fazla 20 sene bana yeter demiş." Yine birçok hayvan kendilerine verilen yaşam süresini olduğu gibi kabul etmişler ve sıra maymuna geldiğinde gene sormuş:
" Sana 40 sene yaşam süresi veriyorum yeter mi?."maymun da düşünmüş taşınmış ve:
"- Tanrım ben yaradılışım gereği insanları eğlendireceğim şaklabanlıklar yapacağım o kadar uzun süre nasıl dayanırım? 20 sene bana yeter."demiş. Yine birçok canlının yaşam süresi belirlendikten sonra en sonunda sıra insana gelmiş.
İnsana da ;
"- Sana 40 sene ömür veriyorum yeter mi? " diye sorduğunda Tanrı, insan hemen itiraz etmiş:
"- Olur mu ya rabbi! Bana akıl veriyorsun, halifen olarak dünyaya gönderiyorsun, bu kadar sürede ne yapabilirim ki ? "demiş. Peki, o zaman demiş Tanrı:
"-20 sene eşekten kaldı onu da sana vereyim yeter mi?" İnsan gene düşünmüş ve:
"-Ben bu kadar icadı buluşu 60 seneye mi sığdıracağım o da yetmez bana " diye cevaplamış. Bunun üzerine Tanrı;
"- Son olarak maymundan da 20 sene kaldı ama başka yok." demiş ve böylece tüm canlıların yaşam süreleri belirlenmiş olmuş.
Bu noktada en son söz de bizim 70 yaşlarındaki büyüğümüzden gelmişti. Dedi ki: "-İnsanların 40 yaşına kadarki süreleri insanlık çağlarıdır. 40 tan 60 a kadar dünyayı sırtlarında taşırlar ki o da eşeklik çağlarıdır. 60 tan sonra da benim gibi, çoluk çocuğun maskarası olurlar, o da maymunluk çağlarıdır." O zamandan beri hep düşünmüşümdür en fazla 10 SENE EŞEKLİK YETER diye. ....
Devamı Buradan ...>>
ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM İNSAN DİYE GÖRÜNDÜM

Doğrulup kalkmak gerek
Gerçeğe bakmak gerek
O bütünün parçasıyım ben
Gerçek; ben oyum, o da ben.
Ben ondan o benden ayrı değil ki demem gerek. Ne istiyorsak canı gönülden istediğimiz kaçar hep bizden. Neden kaçarsak da takipteyizdir bilmeden. Düşünüyorum öyleyse varım demek boş. Sanıyorum ben düşünüyorum, düşünüyor ben düşünmeden evvel o düşünen. Yayılıp o bütünde kaybolmak gerek, hiç olup hepliğe kavuşmak gerek.
Yol uzun ve engebeli rüzgârlı selli ve yağmurlu. Et giydirilmiş kemiklerimiz, huy giydirilmiş hallerimiz var. Giydirile giydirile yamalı bohça olmuşuz o saf arı özümüzü unutmuşuz. Kirlenmişiz velhasıl! Yargılarla, tercihlerle, kaprislerle, tutkularla, para, mal mülk, giyim kuşam, övünmeyle, övülmeyle kardeş olmuşuz. Unutmuşuz bizdeki bizi, cıngıllaşıp durmuşuz. Bu yalan dünyaya “ cıngıllı fahişeye” kanmışız işte bir kez. Bir yerden başlamak lazım. Senden sana bu yolculuk. Devenin iğne deliğinden geçmesi ne mümkün! Yüklerimizden, vesvese, keşke, amalarımızdan şüphelerimizden tek tek kurtulmamız gerek. Hörgüçlerimizi hele bir güzelce törpüleyelim, sonrası Allah kerim.Sevgilerimle Dilek.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
20:35
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Ağustos 2008 Cumartesi
OSURUKTAN PARA KAZANAN ADAM

İşsiz misiniz? Yeni bir iş mi arıyorsunuz? Elimdeki tam size göre bir iş olabilir!
Öykümüze başlayalım.
Küçük Joey, l Haziran 1857 tarihinde, Fransa'nın Marsilya şehrinde doğmuştu. Gizli yeteneğini keşfetmesi uzun sürmedi. Genç bir çocukken, ailesiyle deniz kıyısına giderlerdi. Bir gün, yüzerken, nefesini tutup suya dalmaya karar verdi.
Bu dalış tarihe geçmeli. Birdenbire, buz gibi soğuk suyun içine işlediğini ve bağırsaklarına dolduğunu hissetti. Kulağa eğlenceli geliyor! Çok korkan küçük Joey denizden çıkıp annesinin yanına koştu. Aniden, suyun vücudundan dışarı çıkıp sahile boşaldığını hissetti. Oh, ne utanç verici!
Pujol büyüdüğünde askere çağrıldı. Burada, erkeklerin tipik iğrençlik muhabbetlerinden biri sırasında, çocukken yaşadığı deneyimden bahsetti ve elbette, göstermesini istediler. ..
Bir sonraki çarşı izinlerinde, Pujol denize gidip tekrar denedi. İşe yaramıştı!
Pujol bu yeteneğini geliştirmeye başladı. Bir leğen su ile gizlice provalar yaptı. Anal ve karın kaslarını gererek içine aldığı ve dışarıya bıraktığı su miktarını kontrol edebilir hale geldi. Suyu dört beş metreye kadar püskürtebiliyordu.
Kısa sürede bir sonraki aşamaya geçmek için hazırdı: Su yerine hava kullanmak. Osuruk sanatı işte böyle doğmuştu!
Pujol, terhis olduktan sonra, aile fırınında çalışmaya başladı. Geceleri ise mahalle barlarında şarkı söylüyor, trombon çalıyor ve komedyenlik yapıyordu.
Diğer üflemeli enstrümanındaki ustalığını, özel arkadaş gruplarında sergiliyordu. Herkes bu numarayı da şovuna eklemesi için ısrar ediyordu.
Gösterisini mükemmelleştirdikten sonra Marsilya'da bir yer tuttu, büyük bir tanıtım kampanyası yaptı ve sonuçta her gece kapalı gişe oynadı.
Pujol sahneye ipek ve kolalanmış beyaz keten giysiler içinde çıkıyordu. Açılış konuşmasını tamamladıktan sonra öne eğiliyor, dizlerinin üstüne çöküyor ve kıçı seyirciye dönük olarak bir dizi taklide başlıyordu. Surat ifadesi hiç değişmiyordu. Ama aynı şeyi seyirci için söylemek mümkün değildi. O kadar çok gülüyorlardı ki korsesi sıkan bazı kadınlar baygınlık geçiriyordu. Salonda her gösteri için sağlık ekibi bulundurulması zorunluluğu getirilmişti.
Küçük, zarif bir osuruk salarak küçük bir kızı taklit ediyordu. Kayınvalidesini taklit etmek içinse uzunca osuruyordu. Top atışını, makineli tüfekleri ve gök gürültüsünü de unutmayalım. Müzik bile çalabiliyordu. Gösterisi bir buçuk saat sürüyordu.
Oldukça yetenekli bir adam!
Gösterinin finalinde, seyirciyi de kendisine eşlik etmeye çağırıyordu. Büyük bir osuruk orkestrası. Müthiş kokuyor olmalı!
Elbette, kuşkucu davrananlar da vardı. Pujol, sahtekâr olmadığını ispatlamak için tıbbi testlerden geçmek zorunda kalmıştı.
Pujol, Fransa'da o günlerin en çok para kazanan şovmeniydi. Ancak, sonunda emekli oldu ve fırıncılığa geri döndü. Ailesine baktı ve 1945 yılında, 88 yaşındayken öldü. Sorbonne'daki tıp fakültesi, vücudunu incelemek için 25 bin frank önerdi ama ailesi bu teklifi geri çevirdi.
Ve böylece dünyanın en büyük osurukçusunun yaşamı sona erdi. Her şey havaya karıştı.
Alıntı;Steve Silverman..
Devamı Buradan ...>>
1 Ağustos 2008 Cuma
KAÇAK KURAN KURSLARI

Efendim zamanın birinde Bağdat çarşısında dükkânı olan Hüsamettin Bey sıcak yaz gününde öğle zamanı dükkânını kapatıp herkes gibi evine dinlenmeye gitmiş. Neden sonra adamın biri koşarak gelmiş heyecanla
“-beyim beyim Bağdat çarşısı yanıyooor koş yetiş” diye. Bizimki apar topar geçiriyor tumanını eğnine heyecanla kapıdan çıkıyor. Tam o sırada başka bir esnaf
“-aman beyim meraklanma senin dükkânına bir şey yok ateş değmemiş oralara “diyor. Bizimki;
“-Elhamdülillahhh, çok şükür benim dükkânımda bir zarar yok” diyor.
Gelin bakın ki bu kişi tasavvuf adamı Allah yolcusu yani, bu tarihten sonra tam 40 yıl tövbe ediyor.”Ben ne yaptım” diye diye…
Gelelim dün gece tam sabaha karşı 03.45 civarında Konya’nın Taşkent ilçesi Balcılar beldesinde çöken 3 katlı kız kuran kursu hakkında Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu’nun “Kuran kursunun Diyanet İşleri Başkanlığı ile hiçbir organik ilgisinin olmadığını açıklaması düşündürüyor. Konya müftüsü Mehmet Ak’ın:
"Çöken binanın hemen yanında kendilerine bağlı, resmi Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu'nun bulunduğunu, çöken binadaki yurtta, ne eğitimi verildiği hakkında bir bilgisi bulunmadığını”açıklaması daha birçok düşündürmüyor mu sizleri?
Soruyorum
”-Elhamdülillah benim okullarımda bir hasar yok demek değil mi bu?
Ya bu çocuklar; kimin çocukları?
Dileriz "Allah hepsine rahmet eyler."Sufi saja ekibi olarak da acılı ailelerine baş sağlığı dileriz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:11
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

