.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

10 Kasım 2008 Pazartesi

AĞLAYALIM ATATÜRK'E















TÜRK MİLLETİ ATATÜRK'Ü ALLAH'A, SAHİP OLDUĞU HER ŞEYİ İSE; ATATÜRK'E BORÇLUDUR




Ağlayalım Atatürk'e
Bütün dünya kan ağladı
Başboğa olmuştu mülke
Geldi ecel can ağladı

Şüphesiz bu dünya fani
Tanrı'nın aslanı hani
İnsi cinni cem'i mahluk
Hepisi birden ağladı

Doğu batı cenup şimal
Aman tanrım bu nasıl hal
Atatürk'e erdi zeval
Yas çekip nevsen ağladı

İskender-i Zulkarneyn
Çalışmadı bunca leğin
Her millet Atatürk deyi
Cemiyet-i ahvam ağladı

Atatürk'ün eserleri
Söylenecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri
Ah çekti vatan ağladı

Fabrikalar icad etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türk'e terk etti
Döndü çark devran ağladı

Bu ne kuvvet bu ne kudret
Varıdı bunda bir hikmet
Bütün Türkler İnönü İsmet
Gözlerinden kan ağladı

Tren hattı tayyareler
Türkler giydi hep kareler
Semerkand'ı Buhara'lar
İşitti her yan ağladı

Siz sağ olun Türk gençleri
Çalışanlar kalmaz geri
Mareşal Fevzi'nin askerleri
Ordular teğmen ağladı

Zannetme ağlayan gülmez
Aslan yatağı boş kalmaz
Yalınız gidenler gelmez
Felek-el mevt'in elinden
Her giden insan ağladı

Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil düşman ağladı

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU.
.
Devamı Buradan ...>>

9 Kasım 2008 Pazar

HIDRELLEZ GÜLÜM













"Zaman su gibi akıp gitti, öyle çabuk geçti ki hiç bir şey anlamadım" dediğimiz çok an olmuştur. Tabii ki benimde oldu. Hiç bitmesin istediğim saatler dakikalara, dakikalar saniyelere dönüştü sık sık hayatımın çeşitli dönemlerinde. Çabucak geçenlerin ardından düşününce, bir sürü ayrıntıyı unuttuğumu, o heyecanla yaşanılanları atladığımı hep sonradan düşününce hatırladım. Ama böylesine çabuk geçen, har anını dakikası dakikasına hatırladığım, tadına doyamadığım bir zaman dilimi daha yaşamadım...
Hıdrellez günü kulaklarımızın arkasına kırmızı güllerimizi takıp,
büyük bir heyecanla gittiğimiz, o şahane manzaralı hastane odamızdan, kucağımda yavrumuzla çıktığımız günün üzerinden tam 6 ay geçti. Nasıl geçti hiç anlamadım ama ilginç bir şekilde hiç bir ayrıntıyı unutmadım. Oğlumun kulağıma gelen ilk sesi, ağlaması, gözümü aralayıp yüzünü görünce içime dolan aşk, emzirirken hissettiklerim, hastaneden çıkış, eve geliş ve sonrasında beraberce yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz...
Dolu dolu geçen, hayata başka bir gözle bakabilmemizi sağlayan son 6 ayımız hafızalarımızdan silinmeyecek, değiştirilemeyecek yerini aldı bile. Ne çabuk...
Geçen gün 1 yaşına kadar yaptıracağımız son aşıyı yaptırıp, o sevinçle çıktık sağlık ocağından. Hemşireler 7 Mayıs 2009'a gün verdiler kızamık aşımız için. Tamam dedik mutlaka geleceğiz Allah nasip ederse. Hemen düşündüm Ege o gün tam 1 yaşını bitirmiş olacak dedim. Kim bilir ne kadar çabuk gelecek o gün. 6. ay nasıl geldiyse 12.de öyle gelecek göz açıp kapatana kadar...
O gün iki kere iğne batırdılar oğlumun bacağına ama o hiç ağlamadı bile. Oradan çıkıp gezmeye götürdüm cesur oğlumu ve gidip oturduğumuz yerde, kalkana kadar geçen aylarımızı düşünmeye başladım. Benim yaşadıklarım malum. Her ayrıntısını hatırlıyorum dedim ya. Sonra oğlumun ilk 6 ayını nasıl geçirdiğini merak ettim. Kendimi onun yerine koydum koyabildiğim kadar. Bu arada bir kaç ayrıntıyı da, nasıl olduysa, hatırlamadığımı fark ettim. Mesela doğumdan sonra üzerime kar yağmışçasına tir tir titrediğim o anları, dayanılmaz sırt ağrısını ve ayağa kalktığım o ilk an hissettiğim acı ve boşluk hissini, evimize döndükten sonra yaşadığımız sebepsiz ağlama krizlerini, uykusuz geceleri, yorgunlukları, bir sürü zorluk ve endişeyi. İşte bunları unutmuşum ben. Hatırlamıyorum desem daha doğru aslında zorlukların hiç birini hatırlamıyordum. Düşünmedikçe tabii. Ve düşünmüyorum da. Gül bahçesinde yaşarken dikenleri düşünmek mantıklı mı hiç?
Evet, Oğlumun açısından düşündüm geçen zamanı. Nasılda çabaladı hayata alışabilmek için kim bilir. İlk başlarda çok korktu ama ayak uydurdu yavaş yavaş. Ağlaya ağlaya anlatmaya çalıştı ama ne kadar anlatabildi ki halini. Her şeyi yeniden öğrendi. Sabırla bekledi ve başardı. Kolay mı o bizden daha çok zorlandı. Ellerini kullanabilmeyi öğrenmesi 3 ayını aldı düşünsenize. Altını açtırırken ağlamamayı 1,5 ayda, yalancı emzik tutabilmeyi 1 ayda, gazını yardımsız çıkarabilmeyi 3,5 ayda, Meyvelerin güzel tadını, sebzelerin tatsızlığını, muhallebinin verdiği tokluk hissini 5 ayda öğrendi benim minik kuşum. Aferin ona...
Önünde uzun bir ömür ve öğreneceği milyonlarca şey olduğunu düşünürsek, anne ve babasının güveni tam ona. Bu zamana kadar olduğu gibi kararlılıkla, sabırla ve sevgiyle öğrenecek. Onun ilkleri bizimde ilklerimiz olacak. İlk 6. ayı. Geçirdiğimiz ilkyaz. Kapımızda ilk kış, ilk diş, ilk adımlar, güzel ağzından dökülen ilk kelimeler. Hayatının ilklerini bize de yaşatacak işte. O yaşayacak bizde seyredip, göreceğiz inşallah.
İşte bizim küçük meleğimiz ömrünün ilk yılını çeşitli zorlukları geride bırakıp yarıladı bile. Çok şükür.
Darısı bebeğini kucaklamayı bekleyenlere, onu yeni tanımaya başlayanlara, bütün güzel bebeklerin ve ailelerinin başına...
...
Devamı Buradan ...>>

8 Kasım 2008 Cumartesi

BU NE OĞLUM? KARGA BABA


80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, kalkmak isteğinin sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'
Oğlu şaşkın, cevapladı: "o bir karga baba."
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: "Bu ne oğlum?"
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: "Baba, o bir karga"
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: "Bu ne?"
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönüştü: "O bir karga baba, üç oldu soruyorsun." "Beni işitmiyor musun?"
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: "Baba bunu neden yapıyorsun ? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?"
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

"Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Çünkü onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurmuştu."
Kaynak:Bütün dünya'dan
Devamı Buradan ...>>

6 Kasım 2008 Perşembe

OBAMA’YA TAROT BAKTIM

















“Kıyametten önce batıdan uzun boylu siyah bir adam çıkacak,
iktidarı ele geçirecek(İmamdan) Hz. Hüseyin’den
izler taşıyacak.”
Kehaneti mi gerçek oldu dersiniz!

Fars alfabesine göre O-BA-MA= O bizden biri anlamına geldiği söyleniyor. Obama adını, Kenya’nın Siaya bölgesindeki keçi çobanlığı yapan babasından alıyor. Kenya’da konuşulan swahili dilince BARACK( bereket)i çağrıştırıyor.

Martin Luther King’in,1963 yılında; I have a dream=Bir hayalim var adlı tarihi konuşmasına Amerika’nın 44. Başkanı Barack Hussein OBAMA; Yes we can “Evet yapabiliriz”sloganıyla yanıt veriyor ve başkanlık yarışını kazanıyor, iktidara geliyor. Ataların hayalleri mi gerçek oluyor? Yoksa çöken bir İmparatorluğa yeni bir yüz mü getirilmek isteniyor. Görüntü değiştirilip, asırlardır prangalara bağlı âdemoğullarından, döktükleri gözyaşlarından özür mü dilenmek isteniyor.

Hatırlayalım; Kökler dizisiyle, Martin Luther King’in özgürlük mücadeleleriyle, Muhammed Ali’nin maçları, Malcolm X filmi, Mor Yıllar’la heyecanlanıp bizler de az gözyaşı dökmedik, haksızlıklara az isyan etmedik.
“Beyazlara mahsustur.”, “siyahlar giremez” tabelaları artık kaldırılıyor mu, yoksa M.L.King’in dediği gibi Allah’ın yüce şanı yeryüzüne indi de bütün canlılar hep birlikte bunun sonucunu mu görüyoruz? İnşallah öyledir ve her şey artık güzel olur. İyi dileyelim İYİ olsun.
Neyse Amerika başkanı Obama nasıl bir insan? Onun hakkında biz de TAROT açalım dedik karınca kararımızca.

Sorumuz başlıyor: Obama niçin bu dünyaya gelmiş?
Bütünlük ve bilgelik, işbirliği ve denge, yaratıcılık ve güven deneyimlemeye gelmiş. Dünyayı madde olarak elinde tutmak için değil, ruhsal olarak elde etmek isteğindeki bir kâşif gibi gözlemeye gelmiş. Görünen görünmeyen âlem arasındaki köprü görevini üstlenmek için burada.
Obama şu anda: zor bir görevle karşı karşıya. Yoğun kötü havayı dağıtıp, açıklık sağlaması
Taze ve temiz hava getirmesi gerekiyor. Sözle saldırıları ve karışık durumları bile çözebilmeli.

Şu anda hissettiği şey: Bir salkım üzümünü yediği ve 7 yıldır sabırla başını beklediği bağın ona hediye edildiğini görmesi. Eğer gelişmesi sabırsızlık ve acelecilikle engellenmezse başarısı kesin gözüküyor.

Önceki yaşamlarından birinde: Soğuk bir ülkede toprak grubundan anaç bir kraliçe, yani kadın. Çalışkan verimli, duygu ve gönül zengini biri, (beyaz )
Diğer yaşantısında: Fransız savaşlarında başarılar kazanmış lejyon denour nişanı almış feminen bir savaşçı. O yaşantısında yenilmez bir güç oluşturmuş, nefsiyle savaşları geride bırakmış.
Güç kazanan durumu: Selamet ve girginlik, sevinç, oyun ve umutla kaygı duymadan ilerleyecek kabuklarından kurtulup, toplu bir girişim dönemine girişi güçlenecek.

Gizli görevi: Coşkulu gururlu, özerk ve zapt edilmez, zekâsı kedi gibi yumuşak, karmen imajlı, hassas, hak ve adaletten yana bir kişi.

Aydınlık sırrı: Fedakâr, esaretten derin görüşleri sayesinde kurtulabilir özellikte, değişen dünya görüşünün dönüm noktasındaki kişi.

Nereye yol alıyor: Kılıcının tüm keskinliğine rağmen zarar verip yıkıcı davranmadan analizleri yapıp problemleri çözmeye doğru yol alıyor. Bu güne kadar aşılmaz gibi görünen problemleri parçalara ayırıp, cüzler halinde inceleyip çözümler üretip tekrar bütünleyecek. Böylece Ülkesini karmaşık olaylar ve kör bağımlılıklardan kurtarabilecektir.

OBAMA kim?
Obama bir mucit, sanatçı, atlet, liderlerin temel modeline enerjisine ve ilhamına sahip, toplumun yüce hayrına hizmet edebilecek biri. Yüksek prensiplerini dürüstlükle birleştirip yaratıcılığını başkalarının hizmetinde kullanmanın yollarını bulmak için yüce planca bu konuma getirilmiş. Kötü muamele ve şiddetle karşılaştığı çocukluk dönemi dolayısıyla yeterli ve güvenli kimlik duyguları bulmak için savaşması gerekmiş. Çok merhametli ve yararlı amaçlara hizmet etme ve bir fark yaratma konusunda samimi bir arzuya sahip olmasına rağmen, kaybetmekten ve sonuçlarından korkmasından son derece rekabetçi olabilecek yapıda. Bu da onun aşağılık duygusunu yansıtmaktadır. Az uykuyla idare edebilen bir yapısı var. Yaratıcı, özgün, iç görü dolu yeni bir şey meydana getirmeye karar verdiği zaman harikalar sergileyecek ve üretecek enerjiye sahip. Ancak bol enerjisi; iki kenarı keskin kılıç gibi. İnsanlığı desteklemek için doğmuş, gezegenin en yaratıcı ve yaptığı her işi hizmet dürtüsüyle yapabilecek biri. Canlı, rahat, gevşemiş ve açık bir halde direkt olarak Özden içindeki Tanrı’dan ilham alıyor. Alkole dayanıksız ve alternatif tıp yöntemleriyle tedavi edilebilir özelliklerde.
Barack Hussein OBAMA
“Zamanın efendisi ve öğretmeni niteliklerine sahip.”diyor tarot.
Yaşayıp göreceğiz,” fala inanma falsız da kalma “demiş eskiler. Hayırlısı.
...
Devamı Buradan ...>>

4 Kasım 2008 Salı

NARNARR MIRNAV













Şerafettin ile tanışmamız 15 yıl kadar önceydi. Bir sonbahar günü, İzmir Güzelyalı’da kira ile tuttuğumuz evin bahçe duvarından yanımıza atlayıp nasılsa kendi diliyle “hoş geldiniz “ demişti bizlere. Yakın plan fotoğrafı çekilse, millete “aslan” diye yutturabilmemiz mümkün olabilecek irilikte, kocaman kafalı kir-pas içinde bir kedicik işte. Adı bizden önce neydi, bilmiyorum ama bizden sonra Şerafettin oldu.
Kötü kedi Şerafettin: Korkusuz,

cesur, azimli, kıskanç bir kedi. Zaman içinde öğrendik bu tür huylarını.5 Yıl biz evde, o bahçede birlikte yaşadık.Asla vazgeçiremedik evde bizimle birlikte yaşama operasyonlarından.O inat, biz inat…Kapıyı aralık görse koca kellesini taak diye kapıya toslar,fütursuzca ağır ve cesur adımlarla salona süzülürdü kedi adımlarının sessizliğinde.Anladık ki vazgeçmeyecek bu tür neticesiz deneyimlerden, bari beyefendiyi bir güzel yıkayıp eve alalım dedik.File geçirip başından aşağıya, soktuk banyoya, ama ne mümkün feryat figan kurtuldu elimizden.Biz de böylece:”Sokak kedileri sokakta yaşar.”diye koyduk kuralımızı.Şero beyaz peynir yemez, kaşar peyniri sever.Şero pişmemiş et yemez, pişmişini yer, ciğeri etten çok sever vs vs.Öğretti bize tercihlerini.Acıktı mı “ennnnneee! narrnar mırnav” der ve alır nasibini.Artık kabullendik kedi bir oğlumuz olduğunu.
Eve girmesini istemediği negatif kişiler olduğunda, eşiğe boylu boyunca yatar, kapıdan geçirmezdi o kişiyi. İnsanlar zaman içinde huyunu öğrenince bahçe kapısından:
“-Dilek ablaaa şu kedini tutsana sana gelecez geçirmiyor bizi” diye bas bas bağırırlardı. Problemleri olan dostlarım gelip dertlerini döktüklerinde, içerde gözü yaşlı, gönlü yaralı birileri olduğunda, Şerafettin dışarıda öğürür böğürürdü aynı aslanlar gibi. İnsanlar içlerini döker rahatlar giderler bu sefer şeroyla uğraşırdık. Okşar, sever, mutlu etmeye çalışırdık onu. Kedilerden fobi derecesinde korkan ve sevmeyen bir dostum da fark etmişti” ben ne zaman gelsem bu kedicik öğürüyor.”deyip duruyordu bana. İnanılmaz problemler içinde olduğu bir gün yine kedicik başıyla kapıyı açıp içeri girdi ve arkadaşın kucağına yayılıp oturdu ve büyük abdestini salıverdi tertemiz kucağa… Bu titiz arkadaştan Şero hakkında tek bir eleştiren kelime duymadık Allah için. Kızmadı bile.
Günlerden bir gün bizim evde “dertliler günü “toplantısı vardı sanki. Herkes anlaşmış o gün ziyaretime gelmişti. O akşam Şerafettin ölüyor zannettim. Ağzından, burnundan, idrarından kan geliyordu. Boylu boyunca yere serilmiş ara sıra debelenip duruyordu. Can çekişir gibi. Ne yapacağımı şaşırdım. O ara en küçük oğlum:
“-Biz hastalandığımızda bizi nasıl iyileştiriyorsan, o da senin oğlun onu iyileştirmezsen, oğlunu ölmüş bil” dedi ve gittiii.
Beni bu sefer aldı mı bir telaş, dualarla sarımsaklı yoğurtlar mı yedirmedim, kremlerle ağzını burnunu mu sıvazlamadım, eren evliyadan yardım mı istemedim, neyse böylece sabahı ettim. Şero yerde yaralı aslanlar gibi yatıyor. Bende eve girip bir iki saat uyuyayım dedim. Uyandığımda Şero’cuğumun yattığım odanın camında “ mirrevn ennnneeee miyavvvv” diye bana seslenmekte olduğunu duydum. Siz sevincimi tahmin edin artık. Yattığı yerdeki kanları yıkayıp temizleyip onu da yemeğine kavuşturdum.
Bir gün erkek kardeşim tutsak, iş arkadaşım Cem ve ben otururken, Cem’in bunalımlı bir günüydü herhalde ki”Keşke insan kılığında şu dünyaya geleceğime Şerafettin olarak gelseydim “deyip hayıflandı. Beş dakika geçmemişti ki bahçe duvarından bakan köpeğin birine yerden bir metre yüksekten yılan gibi uçan Şerafettin’i görünce: Cem’in “tövbe, tövbe kedi olmak ta zormuş yahu…”dediğini hatırlıyorum.5 yıl böyle hikâyelerle gelip geçti ve aynı sokakta daha büyük bir eve taşındık tabii kedimiz de bizimle geldi. Yine 1. katta oturacağız limon, nar, erik ağaçlarının gölgelediği bahçenin içindeki kepenkli evde. Ancak, dev köpekleri bile korkutan Şero yeni evimize her gün yemek saati bir kedicikle birlikte geliyor ve kendisi kenara çekilip yemeğini ona yediriyor. Hepimiz şaşırdık ve “ İyi sıhhatte olsunlar” demeyi ihmal etmedik. Bizim Şero yemeğini paylaşıyor, olacak iş değil! Sanki kendisinin kopyası bu kediciğe kafasını sallayıp “ye, hadi” diyor.
Yeni misafirimiz dış görünüş olarak Şeromuzun aynı torunu mu ne? Ama huyları başka: nazik ince, duygusal mahzun, mazlum yemeğini patisiyle yiyor kibar mı kibar. Birisi ne kadar saldırgansa, öbürü o kadar itaatkâr. Biz de bu yeni misafire Prenses adını koyduuk. On senedir birlikteyiz kendisiyle. Kapımızı beklemekte.
Şero’ya ne mi oldu, Prensesi getirdiğinin 15. günü hasta Babamı ziyarete hastaneye giderken yolda önüme çıktı bana bir şeyler anlattı “tamam, Şerocum akşam size mama getireceğim hastaneye gidiyorum şimdi” dedim. O hala bir şeyler anlatıyordu kafasını yukarılara kaldıra indire, ama ben pek bir şey anlamıyordum o an.
“Ben akşam gelmeyeceğim, gidiyorum artık, sana Prensesi emanet bıraktım ona iyi bak.”dediğini sonraki gün anladım ne yazık ki. Bunları nereden mi biliyorum bana rüyalarımda yine O anlattı. Onu ne dostlarım ne de ben unutmadık. Sevgilerimle.
...
Devamı Buradan ...>>

3 Kasım 2008 Pazartesi

BİRAZ DA HOCA NASREDDİN'İ ANALIM:


Hoca 10 akçeye aldığı 10 odunu, 9 akçeye satıyormuş
-"Hocam bu ne iştir hiç böyle ticaret olur mu?" demişler. Hoca da
-"Önemli olan işi nasıl yaptığın değil, insanların seni iş yaparken görmesidir “ demiş..

*******

Hoca bir gün ikide birde hocam bize de uğra hiç ziyaretimize gelmiyorsun diye sitem eden dostuna ziyarete gider. Kapıyı hanımı açar, Hoca sorar;

“-Efendin evde midir hanım”

“Kocam çarşıdadır.” der kadın. O arada yan odanın penceresinden adam hocaya bakar kaçar. Hoca:”-kocanın çarşıya gittiğini söylüyorsun da hanım; efendi kelleyi evde unutmuş.”der.

******

Hocanın bir gün eşeği ölür bir matem bir yas gözyaşı döker durur. Zaman geçer karısı ölür cenazesi kaldırılırken yanında eşi dostu, hocada hiç ses yok… Dostları sorar;

“-hocam be eşeğin öldü onca gözyaşı karın öldü bir damla gözünden yaş akmadı bu ne haldir?”Hoca

“-Olur, mu be kızanlar? Bizim kaşık düşmanı öldü sana yeni bir hatun alırız, şöyle gencinden deyip beni teselli ettiniz. Eşeğim öldüğünde biriniz sana yenisini alırız diye tek bir laf bile etmediniz “ der.

******

Bir gün hoca koşarken ezan okur. Görenler kan ter içindeki hocaya sorarlar:

“-Hocam, bu ne haldir hem ezan okuyorsun hem koşuyorsun bunun anlamı nedir?”Hoca;

“-Koşuyorum, bakıyorum ki sesim nereye kadar ulaşıyor” der.


Devamı Buradan ...>>

2 Kasım 2008 Pazar

YAZILAMAYAN YAZI:


İnanır mısınız? Bu yazıyı 1,5 gündür yazamadım.
—İşte yazmışsın ya, demeyin. Önce anlatayım yazamadığım bu yazıyı nasıl yazdığımı...
Dün sabah oğlumu uyuttuktan sonra ilham geldi uzaklardan. Hoş geldi, sefalar getirdi. İlham bu, nerede geleceği belli olur mu hiç. Hemen aldım defterimi, birde kalem tabii. Düşünmeye başladım nasıl başlayıp, nasıl bitireceğimi. Tamam dedim ilk aklıma geleni yazayım.
O da ne? Kalemim yazmıyor. Başladım evin içinde kalem aramaya.

Bir kavanoz dolusu kalemin içinde bir tane bile yazan kalem bulamayınca "Kalemi olmayan yazarlarla ilgili yazayım bari" dedim. Bilgisayar başına geçtim bu sefer. Kalbim kadar temiz bir sayfa açtım önce. Yazmaya başladım. Daha bir paragraf bile yazamadan pat elektrikler kesildi. "haydaaaaa"...
Fırsat bu fırsat, "oğlumun çorbasını hazırlayayım çıksın aradan" dedim. Çorbayı pişirirken "bu devirde elektrik mi kesilir kardeşim" diye değiştirmeye karar verdim yazımın konusunu...
Nihayet geldi elektrik. Bu sefer bilgisayarım kesintiden dolayı disk birleştiriciye bağlanmasınmı. "offfffffff, 1 saat açılmadı desem inanır mısınız? Evettt ben bu yazıyı yazamıycam dedim. Bir iş var bu işte. Sanki birileri bana
-yazmaaaaaaaaa, yazamaaaaa, diyordu.
Uzun bir bekleyişten sonra yine temiz bir sayfa veeeeee içeriden bir ses,
-baauuuu, aaaauuuuuu, uuuuuuu...
Bu sefer oğlum uyandı. Hemen koşturdum tabii. Çorbasını içirirken evet "ek gıdalarla” ilgili yazayım dedim. Kaç gündür sıkıntıdaydım o aklıma geldi. Onu verme, bunu verme. Tuz koyma, şeker verme. Ekmek ver, bisküvi verme amannnnnnnnnnn Tuzsuz tuz, şekersiz şeker:) Hoppp yine değişti benim konu. Neyse şapur şupur içtik çorbamızı, oyun oynadık, banyomuzu yapıp, yine uykuya...
Ben koştura koştura masa başına. Bu seferde Kb düşmanı sevgili eşim gelmez mi.
-üüüüüüüüüü...
Malum tekrar işe gideceği için ona yiyecek bir şeyler hazırlamak için ayaklandım. Zaten yeni oturmuştum. Oturmamla kalkmam bir oldu anlayacağınız.
Kocam gitti, Ege uyandı. Bu arada benim konu bu hıza ayak uyduramayıp yine değişti. "Bu kadınlık zor zanaat".
Akşam komşumuza hoş geldin gezmesine giderken götürülecek ev hediyesi, manav, bakkal, çakkal alışverişi dururken de oturup yazamayacağıma göreeeee,
Beni yine aldı bir koşuşturma. Hazırlanıp çıktık. Orası senin burası benim gezdik bebeğimle. Aceleyle gelip yemeği hazırladım. Ege'min muhallebisi de taamammm...
Giyinip tektat çıktık evden. Sohbet ve güzel yiyecekler eşliğinde saati 23.00 yaptık bile. Eve gel üzerini değiştir, oğlanı emzir, yatır derken saat oldu 00.00.
- e eee yazaydın.
- ee uykum geldiiiii...
İşte böyleee. Bu sabahta size yazamadığım yazının, yazamayış hikâyesiyle sesleniyorum. Sonunda konum bu oldu elim mecbur. Yazılamayan yazı sonunda yazıldı. Biraz garip oldu ama böyle oldu.:)
İyi günler dilerim...
...
Devamı Buradan ...>>

ERA / DİNLENESİ


Uzun zamandır Dinlenesi albüm adı altında bir şey yayınlamıyordum, Bu hafta ERA'nın 2008 yılında çıkarttığı Albüm den tadımlık bir parça yayınlamak istedim Tontini ve Ela'ya SUFİ'den Sevgilerle.


Devamı Buradan ...>>

1 Kasım 2008 Cumartesi

YENİÇAĞ GAZETESİNDEKİ MEKTUP:


Aşağıdaki mektubu belki gözlerden kaçmıştır düşüncesiyle
siz blog dostlarımızla paylaşmak istedik.Biz güldük ağlanacak hallere, ya siz?
Sevgili, sevgilim Hüseyin.

Duydum ki bana kırgınmışsın.
Yeni haber aldım, şu dakikaya kadar haberim yoktu.
Malum, bizim işler çok yoğun.
Bu arada seni ihmal etmiş olabilirim.
Ancak, bana neden kırgın olduğunu anlamadım.
Oysaki bu güne kadar birbirimizle problemimiz yoktu.
Sen, benim dürtmeme gerek kalmadan zaten kendi rayında ilerliyordun.
Ben de yapım gereği, seni uzaktan izliyor, içten içe takdir ediyordum.
Arkadaşlarla aramızda geçen sohbetlerde de senden övgüyle söz ediyordum.
Niye övüyordum seni,

ben boşuna adamı övmem bilirsin…
Çünkü herhangi bir dürtmeme, kaşımama gerek kalmadan sen benim bile en son yapacağım şeyi doğal olarak yapıyordun.
14 Yaşındaki bir sübyana taciz, anasına sarkıntılık zor iştir Hüseyinciğim sevgilim.
Nice adamları dürttüm bunu yaptırmak için, ama çoğuna yaptıramadım.
Eee, benim emek vererek yaptıramadığım şeyi sen kendiliğinden yapıyordun zaten.
Onun için seni hep takdir ettim.
Ama dün çok sinirlendim Hüseyinciğim.
Duydum ki, ‘ben kimseye kızgın değilim, Şeytana kızgınım’ demişsin.
Olmadı bak bu…
Benim adım geçtiği için de cevap hakkım doğdu.
Hüseyinciğim, bizim adımız Şeytan’a çıkmış ya, sen de kendi iradesizliğini bana yamamaya kalkıyorsun bu noktadan yola çıkarak.
Olmaz. Buna izin veremem.
Bizim de bir namımız var.
Bize ait olmayan vukuatı üstlenecek kadar da aciz değiliz.
beni cennetten kovan ile sana kullanman gereken iradeyi veren aynı Allah.
Hem farzet ki bana uydun.
Uymasaydın şekerim.
Bir de ‘artık televole ünlüsü oldum ‘ demişsin.
Senin kafan karışmış şekerim.
Oldu olacak gazoz reklamına da çık.
Gazozuna da ilaç atmışlar ya…
Tam televole olursun o zaman.
Neyse, uzatmayalım.
Nasıl olsa çok yakında görüşürüz.
Gözlerinden öper, suçu bana atmaman kaydıyla başarılar dilerim.
Şeytan
Yazan: YENİÇAĞ Gazetesi yazarı Abdullah Özdoğan
...
Devamı Buradan ...>>