
Zamanın birinde bir küçük ülkede küçük bir kız yaşardı ailesiyle, adı: TİSPE.
Sevdalandı komşularının oğlu PİREMUS'a onun da aşkı ateşli olabildiğince.
Oyunlarında Tispe hep anneydi o zamanlar, Piremus ise hep baba.
Piremus; kıvırcık saçlarını çekerdi Tispe'nin, Tispe çiçer atardı ona karşılığında.
Büyüdüler, ayırmadılar gözlerini birbirlerinden.
Aileleri yasak koydu, ayrılmalarını istediklerinden.
AŞK engel tanırmı hiç, onları birbirinden ayırmak güç.
İki evin arasındaki çatlaktan konuşurlar,
Her gece el ayak çekilince gizlice buluşurlar.
Gel zaman git zaman günlerden bir gün, önce Tispe gider buluşma yerine.
O ağacın altı şahittir buluşmalarına.
Fakat ne görsün Tispe? Bir ASLAN!!!
Ağzı kanlar içinde avını yemekte...
Kaçtı sığındı bir mağaraya biçare.
Tispe eşarbını düşürür mağaraya sığınırken,
Ardından Piremus koşarak gelir aşk yerlerine,
Ne görsün bir ASLAN; ağzı kıpkırmızı kandan,
Sevgilisinin eşarbı aslanın yanı başında,
Piremus'un nasıl yandığını siz düşünün.
Çıkardı kuşağından hançerini Piremus,
Sevgilinin olmadığı cennet anlamsız,
Batırdı hançeri aşktan yanan kalbine
Yığıldı boylu boyunca ağacın dibine.
Neden sonra Tispe çıktı mağarasından bir cesaretle,
Sevgilisinin cansız bedenini gördü gözlerinle
Neden yaşasındı Tispe; Piremus'suz
Batırdı kanlı hançeri acıyan kalbine,
Yığıldı yârinin üstüne zavallı şuursuz.
Bu yüce aşkı ölümsüzleştirdiler,Tanrı'lar
Bu çiftin üstünde duran ağacı aşklarına adadılar.
Piremus'un kanını bu ağacın meyvelerine,
Tispe'nin gözyaşlarını ise yapraklara verdiler.
O günden beri karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini,
(Piremusun kan lekesini),
Dut ağacının yaprakları,(Tispenin gözyaşları) temizler…
Bilir misiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğine göreceksiniz.
Bir ağaç efsanesinden Düzenleyen:
Dilek yani Tontini
Devamı Buradan ...>>
16 Aralık 2008 Salı
TİSPE ile PİREMUS ve DUT AĞACI
Gönderen
sufi
zaman:
19:33
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EFSANELER
15 Aralık 2008 Pazartesi
BELKİ BÖYLE TAMAMLARIM TEKAMÜLÜMÜ

Ben bir sokak köpeğiyim. Adım sanım yok benim. Duraklarda, garajlarda ne beklediğimi, kimi geçirdiğimi bilmeden dolanırım avare avare.
Ev köpeği olsaydım; boncuklu deri tasma boynumda günde iki kez çıkartılırdım gezmeye ihtiyaç gidermem amaç, gezme bahanesiyle. Güçlü enerjim, parlak tüylerim olurdu kendi halimce.
Sen bir ev köpeğisin, Ben sokak köpeği, dümdüz köpeğim işte. Uyuşamayız biz senle, koklayıp gerimi beni selamlasan bile. Bir adın var senin, seslenirken duydum sahibin, aynı cins değiliz biz sanki… Senin adın: Tekila, bir içki markası, Ben bir itim bir sokak çomarı… Sana TEkiLA gel derler, bana hoooşt pis köpek git geri! Tecavüzlerin, tekmelerin alasını gördüm ben dinlemezler ki söylemeli. Köpeklerin bile şanslısı var bir de şanssızı. Sen sıcacık evlerde nazlanır yaşarsın sanki bir insan gibi. Bense gözlerimi melül melül diker bakarım ciğer, et, balık yiyen insana bakan bir kedi gibi. Yok, yok vazgeç sevişip koklaşmaktan, senle ben ikimiz de bir anadan doğmuşuz ama uyuşamayız bir prensesle bir prens gibi. Sen bir kedi görsen istemezsin senden başka birini, benimse dostumdur sokaklarda yaşayan hayvanların her biri. Sen git kendi pofumduk yatağına arkadaş, ben mutluyum böyle yattığım çimenler olsa da yaş, belki böyle tamamlarım tekâmülümü.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:44
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Aralık 2008 Pazar
MADALYONUN İKİ YANI

Güneş, aydınlattı mı karanlıkları; yıldızlar derleyip toplar ışıklarını,
Ay duvardaki resme dönüşür söz söylemez, varlık göstermez olur.
Güneş ısıttı mı ışıttı mı gönülleri, gönüller parlamaya başlar
Şavkını güneşten alan AY gibi.
Gece günün üstüne attı mı siyah örtüsünü,
Benlik gösteren beden; yakar gönlün lambalarını.
Elbiselerden kurtulmaya az kaldı, kendi kendine örülen
Benlik duvarlarının yıkılması an misali.
Güneş madalyonun yazı yanı, Ay ise tura…
Kandırır özün içindeki BEN’i…
Bir madalyon;
Yazı yanı,tura yanı, bir de ben,
Ve de sınırsız sonsuz evren…
Böylece çoğaltır kendi kendini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:13
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
Maria Dolores Pradera / Dinlenesi Albüm

Bu güzel şarkının eşliğinde biraz dans ve Yahya Kemal Beyatlı'dan Endülüs'te raks şiiri pek güzel gitti.Bizden sizlere sevgiler.
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.
Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..
Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'
Devamı Buradan ...>>
12 Aralık 2008 Cuma
LEYLA'dan MEVLA'ya

Yaşam; düz bir yazıyken; harfler kelimeler tekdüze yazılıp geçer gider. Araya AŞK, KEDER, SIKINTI sözcükleri karışmaya görsün; O düz yazı kurt ya da aslan görmüşçesine ormanda kaçışan hayvanların paniğindeki kelimeler ve harfler gibi savrulur, sıkışır, tatlı bir hengâmeye dönüşür birden. Kül yığınına atılmış bir köz gibi gri ışıltılı dumanlar savrulur olur düz yazının içinde sağdan soldan…AŞK girdi mi kapıdan; form değiştirir BEDEN. Aşk girdi mi kulaktan, gözden, dilden; bir nefesle canlanır, bir bakışla çiçeklenir fidan…Gönle atılan bir tohumdur aşk:Beslersen, boy atar meyve verir aşkın can suyuyla Bu Fidan…
Şark edebiyatı klasiklerinde Leyla ve Mecnun’un hikâyesini bilmeyen yoktur. Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı öyle dilden dile yayılır ki, zamanın Melikinin de kulağına gider. Melik emir verir ve Mecnun huzuruna getirilir. Onun pejmürdeliğini gören melik, yana yana çöllerde Leyla arayan Mecnun’un haline acır ve cariyelerinden en güzellerini sıraya dizer. Mecnun’a:
“-Leyla yerine bu cariyelerimden birini seç.”der Mecnun hiçbirini beğenmez… Bu sefer melik sinirlenir ve bütün ülkeye adamlarını salar
“- bana Mecnun’un âşık olduğu Leyla denen kızı tez bulup getirin” der. Leyla bulunur, melik bakar ki bu âşık olunan Leyla kara-kuru çirkin mi çirkin bir kız. Melik, Mecnun’a;
“-Leyla, Leylaa dediğin, aşkına yanıp çöllere düştüğün, uğruna üryan soyunduğun bu mudur?”diye sorar. Aldığı cevap:
“-Siz ONU bir de benim GÖZ’ümle görün…”olur.
Mecnun’un aşkı onu öyle bir hale getirmiştir ki, o ateşle perdeleri yanar, gözü açılır, Leyla’dan Mevla’ya işte böyle yol bulur.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:11
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Aralık 2008 Salı
GERÇEK AŞIK,CAN DEVESİNE BİNENDİR

Leyla nın aşkıyla yanıp tutuşan mecnun'a bir gün bir haber ulaşır:
-leyla bu sabah şu köyden bu köye gidiyor.Mecnun vakit kaybetmeden peşine düşerse ona kavuşur,hemen hareket etsin...
Haberi alan Mecnun ,devesine atlar,mahmuzlayarak ileri sürer.Devenin yeni doğmuş bir daylağı (yavrusu)vardır. Anasına yetişemediği
için geri kalmaktadır.Mecnun mahmuzladıkça deve ileri gider,yuları gevşetince de deve geriler.Mecnun'un aklı fikri ileride yol alan Leyla'da ...Devenin aklı fikri de gerisindeki daylakta ...Mecnun kendisinden geçtiği ,hayallere daldığı an deve geri geri gidiyor,Mecnun,kendine geldiği zaman da ileriye...Böylece akşama kadar yol aldıkları halde ,Mecnun bir de arkasına dönüp bakar ki,bulundukları yerden bir fersah bile uzaklaşmamışlar.O zaman deveye şu sözlerle seslenir:
-A Deve ! İkimizde aşığız.Ben Leyla'ya ,sen daylağa... Aşklarımız aykırı bizim...Birbirimizin yolunu kesiyoruz.Biz bu yolda,yoldaşlık edemeyiz.Sen tene aşıksın ben cana...
Devamı Buradan ...>>
7 Aralık 2008 Pazar
ZEKİ MÜREN/ DİNLENESİ
Normalde bugün dinlenesi albümler yayınlardım, ancak bayramın içimizde sızı bırakacağını bildiğimden, bizlere de nostalji olsun diye ve bloğumuzun Yazarlarından Tontini'nin her dinlediğinde gözlerinin dolmasına ya da mutlu olmasına sebep olan Zeki Müren'in bir şarkısını ona bir bayram hediyesi olarak vermek istedim. Tabi ki sizlere de. Bayramınızın mutlu geçmesi dilekleri İle. (Aklıma gelmişken Tontini size bir gün Zeki Müren ile ilgili başımızdan geçen ilginç olayın hikâyesini yazacaktır diye düşünüyorum.)
Devamı Buradan ...>>
6 Aralık 2008 Cumartesi
KARAGÖZ GİTTİ, BAYRAM BİTTİ.

İnsanın kendi hikâyesini yazması gerçekten çok zormuş. Günlerdir neresinden başlasam, nasıl anlatsam, yaşadıklarımı nasıl yazarsam tam olarak anlatabilirim diye düşünüyorum. Konu aşk olunca takdir edersiniz ki kelimeler çok anlamsız kalıyor. Bu, belki 15. denemem ve çok çok uzun aşk hikâyemi sizlere anlatmayı biraz ertelemeye karar verdim. Sanırım derlemem biraz zaman alacak.
Onun yerine yaklaşan Kurban Bayramına istinaden, "Kurban Bayramı" denince aklıma ilk gelen anımı paylaşmak istedim.
Yine İzmir deydik ve yine ben çocuktum.:) Anneannemin tuvaleti bahçesinde, iki katlı, şirin mi şirin evindeydik. Onlara göre gurbette yaşamakta olduğumuzdan gittiğimiz her yere kalabalıklar götürüyorduk haliyle. Geldiğimizi duyan akrabalarımız, bütün sevdiklerimiz bir aradaydık yine...
O sabah yine büyük bir korkuyla tuvalete gitmek için, -tuvaleti bahçede olan evler beni hala korkutur- bahçeye adımımı atar atmaz karşımda hafiften büyük başa kaçan, gözlerinin etrafı panda misali karaya boyanmış, boynundan bahçedeki devasa dut ağacına bağlanmış, tatlılar tatlısı bir koyunla karşı karşıya kalmıştım. Onu görünce içimdeki derin hayvan sevgisiyle birazda ürkerek yanına yanaştım. Bir yandan da bu kadar büyük bir koyun olur mu diye düşünüyordum. Koç gibiydi maşallah:) Beni gördü ama önündeki yeşilliklere öyle bir dalmıştı ki dönüp bakmaya tenezzül bile etmedi. Hemen gidip kardeşimi uyandırdım.
"gel bak bahçede ne var"
Koşa koşa geldi meraklı Melahat. O her zaman benden daha cesurdu ve görür görmez üzerine atladı hayvancağızın. Sevdi, okşadı, hatta mıncıkladı. Bende ondan cesaret alıp biraz daha yaklaştım, tüylerine dokundum. Yumuşacıktı. Çok güzeldi... Şimdiye kadar gördüğüm en güzel, en sevimli koyundu...
O gün o güzel koça "Karagöz" adını koyduk. Sabahları korkarak çıktığım o bahçe benim için bir lunaparktan farksız hale gelmişti. Uyanır uyanmaz soluğu Karagözün yanında almaya, akşama kadar onunla oyunlar oynamaya doyamıyorduk. Hemen hemen 1 hafta kadar sürdü Karagözün bahçemizdeki saltanatı. Ona gizli gizli ne yemekler ne meyveler verdik. Yemekler arasında hiç bir seçim yapmaması kardeşim ve beni daha da şevklendiriyordu. Buzdolabında, masada ne bulursak çaktırmadan alıp, karagöze leziz öğünler hazırlıyorduk:) O sürede o iri dostumuz sanki daha da büyümüş serpilmişti. Canım karagözüm benim...
O akşam ertesi günün bayram olduğundan habersizce yattık. Sabah karagözün tepesine binme hayalleriyle uykuya daldım. Uyandığımda kardeşimde yanımda uyuyordu. Annem çoktan kalkmış olmalıydı. Sanırım kahvaltı hazırlıyorlardı. Dışarıda bir sürü insan konuşması birbirine karışmış bir uğultu halinde geliyordu kulağıma. Yine uyandırdım kardeşimi.
—hadi kalk karagözün kahvaltı vakti geldi.
Koşa koşa çıktım merdivenleri. Önce uzun bir koridor sonra oturma odası ve bahçeye gelmiştim nihayet. Adımımı bahçeye atar atmaz karagözün ağaç altındaki yerinde olmadığını fark ettim. Hemen etrafıma baktım, ilerideki kalabalığın arasında bir çift sevimli gözü aradı gözlerim. Biraz daha yaklaştım ve hala unutamadığım hepinizin az çok tahmin ettiği o manzarayla karşılaştım. Karagözümün o güzel kafası gövdesinden ayrılmış duvarın üzerinde duruyordu. Kırmızı rengin bu kadar kötü olduğu başka bir sahne daha olamaz herhalde. Önce ne olduğunu anlamaya çalıştım. Neden, kim yapmıştı bunu. O arada annemle göz göze geldik. Yanıma geldi beni kolumdan çekerek gel dedi. "Üzerimizi değiştirelim. Bugün bayram"...
Baya uzun bir süre anlayamadım, çözemedim nedenini. Kimse anlatmamıştı ki. Onu 1 hafta öncesinden eve getirenler bu durumu hiç düşünmemişlerdi ki.
O gün bugündür kurban bayramları benim için bayram olmaktan çıktı işte. Bir çocuk için yaşattıkları sarsıntı dan habersiz, dini vecibelerini yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla belki de çok mutlu olan o insanlarla 1 haftadan uzun bir süre konuşmadım. O gün bayramlık giymeyi reddettim ve hiç kimsenin, para toplamak için bile olsa elini öpmedim...
Evet, işte Kurban Bayramı denilince aklıma gelen ilk şey bu acı hatıradır.
Yine bir bayram geldi çattı. Ne diyebilirim ki.
Etrafındaki yardıma muhtaçlara senede bir gün olsun doya doya et yedirebilmek için kurban kesenlerin, bunun için bütün yapılması gerekenlere sonuna kadar uyanların, derin dondurucu yerine yetimin, öksüzün karnını dolduranların ve o görüntüyü çocuklarından uzak yapanların, bu bayramın esas amacını unutmayanların bayramı kutlu olsun.
Hepinize sevgilerimi gönderiyorum... Ela
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:16
6
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
5 Aralık 2008 Cuma
KURBAN GERÇEKTE NEFSİMİZDİR

Selam tüm dostlara
Kurban geleneği Hz. İbrahimle başlamış bir gelenektir ve aslı nefsi kurban etmektir.
Hz. İbrahim çok yaşlı olduğu halde rabbinden bir çocuk dileğinde bulunur. Dileği kabul edilir ancak bir şartla; belli bir yaşa geldiğinde çocuğunu Rabbine kurban etmesi gerekmektedir. Hz. İbrahim kabul eder ve bir çocuk sahibi olur. (sahip olduğumuzu düşündüğümüz hiçbir şey bizim değildir ve nefsimiz onu sahiplenmek için elinden geleni ardına koymaz) Aslında bu onun için bir sınavdır. (Nefsine mi yoksa HAK ka mı uyacağı konusunda). Oğlu belirlenmiş yaşa geldiğinde ''hadi artık zamanı geldi '' denir ve onu kurban etmesi istenir. Hz. İbrahim tereddütsüz bu isteği tam yerine getireceği zaman (ki o sınavı geçmiştir çünkü... onun nefsini temsil eden oğlunu Rabbi uğruna kurban etmekte biran bile düşünmemiştir) ona armağan olarak bir koç gönderilmiş ve KURAN da '' O dosdoğru bir Müslüman idi '' İfadesi onun için kullanılmıştır.
NEFSİMİZİ KURBAN ETMEK HEPİMİZE NASİP OLSUN İNŞAALAH
Peygamberimize ümmeti hakkında sorulduğunda; '' Davetini kabul edenler ve davet edilenler olarak tüm varlığın onun ümmeti'' olduğunu söyler.
Peygamberimizin ümmetine Hayırlı Bayramlar dilerim
SEVGİ İLE KALIN
Antalya Belek te yaşadığım dönemdebir kurban bayramında yazdığım bir şiirimi Sevgili Tontini (yani ablam Dilek) ile mesaj yolu ile paylaşımım sonucunda oluşan bir atışmayı da sizlerle paylaşmak isterim.
Bayram geldi kurbanını kestin mi?
Kurban bilip benliğinden geçtin mi?
Arayıp ta doğru yolu seçtin mi?
Yol ehlinden dolu bade içtin mi?
Bade içip bu dünyadan kaçtın mı?
Hüzne derde sen hiç neşe saçtın mı?
Kamil gibi ilden ile göçtün mü?
Kurban deyip kendi kanın içtin mi?
buna gelen cevap aşağıdaki gibi oldu
Baştan gövdeyi ayırdı kasap
Derimi incecik yüzdü kasap
Pişirip sofraya koydu kasap
Lokma olduk ağzına sağlık kasap
Bu bir gizli hesap
benim cevabım
Hesabı bildim de geldim
Derimi yüzdüm de geldim
Bütün derya ben olsam da
Derede yüzdüm de geldim
Son olarak karşıdan gelen cevap
Senin gibi aşıkları
İpe dizdim de geldim
Devamı Buradan ...>>

