.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

4 Mart 2010 Perşembe

KARANLIK GÖNÜLLERİN KATRAN KARASI

Kuran: 4/112 Ayette, “kim bir hata veya günah işler de, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa muhakkak iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Der. İftira; uydurulan, düzülen yalan “yazdın yine” gibi ifadelere dönüşmüştür günümüzde. Kara çalmak, çamur atmak, suç isnat etmek gibi deyimlerle de dilimize gelip yerleşmiştir. Karanlık gönüllerin katran karasından tütüp yayılan pis kokulu kara bir dumandır iftira ve yalan. Sâri hastalık gibi gönülden gönüle sirayet edip inanmış ve inanmamış saf ve saf olmayanları da efsununa alıp sarıverir kara örtüsüyle.
Bir gün Nasrettin hoca ve eşeği;

eşek önde hoca arkada köyden şehre pazara gidiyormuş. O ara hoca hacetini görmek için uçkurunu çözmüş etrafına şöyle bir bakıp bir ağaç dibine küçük idrarını bırakmış. Onu uzaktan gören bir köylü yememiş içmemiş köyün kahvesine ulaşıp “duyduk duymadık demeyin ahali hoca eşeği bacı yerine koydu becerdi!” demiş. Gün gelip hocanın da kulağına gelmiş bu sözün dumanı. Hoca bu, düşünmüş taşınmış “yapmadım ama benziyor!” demiş.

Kolay bir şey; biri hakkında isnatta bulunup, çamur atmak sonra da suçlanıp yargılanmasına sebep olmak… Yüreğini acımasız parmaklarımızla göğüs kafesinden çıkarıp o kişiyi suretsiz bırakmak...Zor bir şey; geçerli bir şahit bulup kişinin kendisini savunup kanını, çamurunu arıtmak. Damga vurulmuştur bir kez etine… Salhaneye giden koç gibi debelense de, boynu kalır satırın altında çaresiz. Ya bir silah dayar alnına, ya da bir urgan atar ağacın sağlam bir dalına, evinin sağlam bir kirişine… Düğümü geçirir boynundan o kişi. Sonlandırır bu acımasız dünyadaki yaşamını çıktığı sehpaya bir ayak vuruşuyla. Ne çok intiharlar duyduk bu son dönemlerde, ne çok içimiz yandı. Yine uslanmayıp ölenin ardından düzdük bir yığın yalan ve düzmece iftiraları. Tutanaklar tutup belgelerini günlüklerini hatta resim ve dostlarını didikleyip ardında karalayacağımız başka ipuçları aradık. Biz buyuz işte dostlarım… Kendi hata ve günah dolu karanlık gönlümüze bakmayız da; öküzün altında ararız buzağıları.

Resim:images.com'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>

2 Mart 2010 Salı

SAVAŞ HAZIRLIĞI

Cem televizyondaki Kızılderililerin yüzlerini boyadıklarını görünce merakla babasına sordu:
“-baba, ne yapıyorlar böyle?”
Babası gazetesini okumaya devam ederken oğlunun sorusuna şu cevabı verdi:
“-Savaşa hazırlanıyorlar oğlum.”
Cem, ertesi sabah aynanın önündeki rengârenk kalemlerle Annesinin; dudağını kırmızı, gözkapaklarını mavi-yeşil boyayarak makyaj yaptığını görünce, koşarak babasının yanına geldi ve “Baba, kötü şeyler olacak…”dedi.”Annem içeride savaş hazırlığı yapıyor.”

Hikaye:Bütün Dünyadan.
Öykü atölyesine, fotoğrafın dili(22.çalışma)sınadır.
Devamı Buradan ...>>

1 Mart 2010 Pazartesi

SUSMAK GEREK

Kötü bir fiil işlemekle suçlandığımızda SUSMAK gerek. Mahathma Gandhi’nin Hindistan’da yapılan zulme ve İngiliz baskısına karşı yaptığı gibi… 7 uyuyanların@ birbirine uyanların nefisleri yani köpeklerini (Kıtmiyr) mağara dışına bırakıp zulümden kaçıp sustukları gibi… 300 artı 9 yıl mağarada kalıp bir gün geçtiğini sandıkları gibi… Hz Zekeriya’ya 3 gün kendi neslinden insanlarla konuşmaması, Hz. Meryem’e Kuran’da Meryem suresi 19/26-da “ eğer insanlardan birini görürsen şöyle söyle: Ben rahman için oruç adadım. Onun için bugün, insan cinsinden hiçbir kimseyle konuşmayacağım” de diye emrolunduğu gibi susmak…”Dilin kemiği yok” derler. Her susmanın içinde ise söz ve eylem vardır. Acımasız silah gibi öldürücü yanı vardır susmanın, ani ve sessiz işini oracıkta bitiriverir.
Eğer bizlere;”ikicihandalekeliler,vampir,vicdansızlar,hastakafalılar,gavurfaşistler,hain,sermayeırkçıları,hazımsıztipler,şizofren,kudurmuştanbeterler,yetimhakkıyemeyeçalışanhortumcular,yalancı,iftiracılar,vizyonsuzcahiller,beyinsizler,soytarılar,geçmişilekeliler,cibiliyetsizçeteavukatları,seviyesizdensiz,ahlaksız,müfteriler,kirlisenaristler,darbecizihniyet,tuuveyuusize,kanıbozuklar,budükkandasizeyeryok,benülkemipazarlamaklamükellefim”

diyorsa bir kişi ve bu sözlerin hiçbirini hak etmiyorsak, kişiyi yüce Şûra-ya havale edip SUSMAK engüzeli.
Devamı Buradan ...>>

26 Şubat 2010 Cuma

CANA KARŞILIK CAN

Bugün aslı yok yaylasına gidesim var. Varsın aslı olmasın o yaylanın, hayal haritamda bal gibi de adı var. Biniyorsun taka bir otobüse pencereleri tül perdeli, nazar boncukları ve el yapımı köylü bebeler sarkıyor otobüsün ön camından. Kulaklarımda “selvi boylum al yazmalım” türküsü ilerliyorum ine çıka toprak yoldan. Çimenlerin üstündeki çiğ buharlaşıyor sarıyor toprağı ince bir tül perde gibi. 30 altın vererek geçiyorum Duha koca oğlu Deli Dumrul köprüsünden. Toy kurulmuş ovada, öğreniyorum ki Deli Dumrul’un Azrail’le pazarlığı var. Soruyorum nedir sebep, nedir bu ahlar, nedir obadaki bu feryat? Diyorlar bir yiğit öldü diye meydan okur, Deli Dumrul’la Azrail hesaplaşırlar… Vazgeçmez Azrail can almaktan,

“bağışlarım seni” der, ama bir şartla;“Canına karşılık can isterim senden.”Deli Dumrul az önce atına atlayıp gitti diyorlar, anasına babasına… Canına karşılık can aramaya. Hayıflanıyorum, Deli Dumrul’u o demde tanıyamadığıma. “Yâri olsaydım verirdim canımı” diyorum ol cananıma. Sola dönüp varıyorum aslı yok yaylasındaki Alıca köyüme. Çoban köpekleri havlıyorlar” hoş geldin” diyorlar bana. Yapıştırılmış tezekler toprak damların duvarlarına. Bacalardan tütüyor köyümün otu boku el emeği kokusuyla. Tek tek papatyalar boynunu eğmiş yol kenarlarında, sanki matemleri var onların da . Rastgele çalıyorum bir toprak evin tahta kapısın. Açıyor gül yüzlü yazmalı selvi boylu bir gelin. Gel bacım otur diyor yamacıma, örtü serip, sofra kuruyor yere. Sini üstünde getiriyor yiyelim diye kavurma, ayranla, mıhlama. Ocağa attığı odunların yıldız yıldız çatırdamaları eşliğinde dertli dertli söyleşiyoruz, sevdadan yana. Adımı sanımı bana soruyor neden sonra… Ben de ona... Anlıyorum ki bu al yazmalı gelin Deli Dumrul’un yâri. Diyor ki “al Azrail, benim canımı yiğidimin canı yerine.” ”Ben de dilesem senin gibi dilerdim” diyorum ona. “Sevdiğine can bağışlamak gerek aşk için, canını vermek şereftir insana.” “Sevdanın yanında sözü mü olur canın, can nedir ki kurban olmasın cananıma?”Fuzuli'nin dizeleri geliyor aklıma. Sarılıp ağlaşıp, ayrılıyoruz… Gözü yaşlı gül yüzlü gelin bir tas su döküyor ardıma.
Neden sonra zaman ötesindeki köyden ulak geliyor bir gün, çalıyor kapımı, diyor ki; “Müjde, Rabbim bağışladı canını Deli Dumrul’un, kabul oldu duası gül yüzlü gelinin… Kocamış Anası babası vermemiş oğullarının canı yerine kendi canlarını. En son çaresiz kalıp çalmış, Deli Dumrul selvi boylu yârinin kapısını. “Arz da arş da şahit olsun, bu canım sana kurban olsun” demiş can yoldaşı, “tez buracıkta alsın Azrail canına karşılık, şu benim aciz canımı.” “Olmaaaz!” demiş Deli Dumrul Azrail’e; “Senden korkan taş olsun, şu meydana direk olsun. Alacaksan hadi al şuracıkta, al ikimizin de canını, bırakacaksan ikimizin de birden bırak canını.!”
Gök yarılmış, şimşekler çakmış, alınmış oğullarına can bağışlamayan kocamış ana babanın canları. Fırtına çıkıp, dolu düşmüş damlara, oracıkta bağışlanmış yârin yoluna canlarını feda edenlerin canları…
Görüyorsunuz bugün içimden aslı yok yaylasına gidesim gelmişti.
Açtım kapadım gözümü gönlüm aldı beni taaa nerelere götürdü.

Aşkla dolsun canlarınız, sevgilerimle.

Resim:Peter Winchew

Devamı Buradan ...>>

25 Şubat 2010 Perşembe

TESLİM OL YA DA KIR ZİNCİRLERİNİ

Eğer bir adım yaklaştın da birine; O gecikmeden kaçtıysa bir adım ötene, bir adım daha atarsın ona doğru… Ters tepen bu taarruz harekâtı; yaklaşanın adına, taarruz olmasa da aslında, sanıdadır, kovalanınca kaçan da… Ya, bir suçu vardır da işgiller, ya da kanı almamıştır kovalayanı işte o kadar…Dik durmak, saldırılara göğsünü siper etmek , karşı taarruza geçmek içinse yürek ister...O seçer, seçilir,O denetler,yargılar,öğretir, sadece onun dediği olursa olur.. Yoksa bu demokrasiye karşı mı çıkıyorsun, uzağa mı çıkıyor yolların sensin demokrasi düşmanı, darbeci hain! işte siz bunu böyle bilin…
Bu hisseyi vurdum düzene, hesap çıktı hep takip edene.Sınırların tel örgülerle de sarılı olsa sorgu-cunun elinde kapı gibi vize, aportunu almış gibi saldırır ama bilmez hamleleri döner bir gün geriye. Bana bir şeyhler oluyor demeden bakmak gerek saldırılan mevkiinin iç düzen donanımına.
Hayat, sen doğar doğmaz “teslim ol” pankartı açar insana. Tutuklusundur çünkü ahirden batına. Anana teslimsindir doğduğun gün. İster ittirir atar, ister sakınmaz verir sütünü sana, konu kalmış vicdanına… Sonra teslimsindir babana… Öğretmenine… Patronuna… Devlete… Düzene…”teslim OL” arkadaş tutuklusun “gözünün üstünde kaşın var!” işte bu hayatın acımasız kurallarına. Teslim olmuyorsan kır zincirlerini çıkar bedeninden canını, izle doğru bildiklerinin izini. İstense de senden “işaret ve parola” korkma söyle, yık duvarlarını.
Çekilmek sığ denizler gibi, kaçmaktır ufka doğru kendinden ırağa.

Karısı yaz günü uyurken yatakta “öteye çekil” demiş, Nasrettin Hocaya. Toplamış pılısını pırtısını, çarığını da giymiş hoca ayağına, köyünden ayrılıp düşmüş yollara. Çekil köyüne vardığında karşılaşmış kendi köyünden bir dostuyla. “Köye dönersen sor bakalım, bizim hatuna daha çekileyim mi öteye?” diye.

Ne alaka bu hikâye! demeyin dostlarım, ben de bilmiyorum, aklıma geldi sizlerle paylaşayım istedim işte.
Sevgilerimle.

Resim:istockphoto.com'dan alıntı

Devamı Buradan ...>>

24 Şubat 2010 Çarşamba

ORDUYA SON MESAJ

Gözaltına alınan ve tutuklanan asker ve generallerimize; Atatürk'ün 1938 yılında "orduya son mesajıyla" cevap vermek istiyoruz.Müteessiriz...

"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk ordusu!

Memleketini, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün, Cumhuriyet'in 15. yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-ı hayatla her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulusun muvacehesinde beyan ederim.

Cumhuriyet Bayramı'nın 15. yıldönümü hakkınızda kutlu olsun..."

Mustafa Kemal ATATÜRK..1938

Devamı Buradan ...>>

23 Şubat 2010 Salı

DİYARİSTANIN KUZU POSTUNDAKİ KURDU

Sonra zaman içine, saman kalbur içine girmeden, ayaklara kap, ellere diven, şemslere iye üretilmeden evvel, çarıkçıların pazar ettiği, ayakların baş, başların ayak olduğu bir dönemmiş o zaman. “Başı götüren ayaktır, baştan kokar balık” da deseniz; Biz “baş ayağa, ayak başa değmeli her daim” deriz. Değmeliii değmeli! Sağırın kulağına su serpmeli, biraz kişniş biraz adamotu, havlıcan, zencefili de üstüne katmalı bir avuç unu diğer avuç unla mayalayıp adı geçen ülkeye kuru ekmek satmalı.7 semiz inek 7 cılız ineği yemeden tez gidip kulağını bükmeli “kıtlık içindeyken varlıklıyız biz” diyenleri.
Duyduk ki ülkenin birinde, “refah ve huzur içinde yaşam sürüyoruz, özgürlük doyma noktasında, hak ve adaletin dik alası var ülkemde” diyen bir padişah varmış.

Ayranı yokmuş milletinin içmeye, kendi gidiyormuş tahtarevanla hacet görmeye bile..Laf aramızda gizliden bilmekteymiş milletinin başına çorap ördüğünü. Çözümcübaşılarını toplamış tez zamanda yüce makamına “kıtlık, yoksulluk, haksızlıkların örtelim üstünü demiş, temizleyelim ülkemi. Bu çakal... Bu kurt… Bu ayı… Bu tilki diye etiketler yapalım, kim akıllı kim fettan yakalayıp bir bir yakalım.” Bizim gibi tilki kurt ve çakallarında sırtına da kuzu postu asalım. Âlinin külahını veliye, velininkini âliye giydirelim. AT unutulmuş o sıralar nasılsa etiketsiz kalmış ahırında.. Nasıl onları kötülüklerden koruduğumuzu halkım bilsin, herkes böylece öğrensin ne emeklerle emniyetlerinin sağlandığını! “
Kuzuları ve eşekleri bırakalım geriye. Halkımı da böylece inandıralım bu sözlere. Onlara da nişanlar verelim, balla ballansın dilleri, fermanlar düzenleyip düzenler kurup sarıp sarmayalım dikenli telle üstlerini. Sansınlar gül bahçeleri sunduk onlara” diye inansın gözleri gönülleri.
Git zaman gel zaman düzensizliğin düzeni tesis edilmiş o diyarda, kuzular otlamaya, eşekler de zamanlı zamansız devam etmiş gereksiz anırmalara. Boynunda kuzu yazanlar da devam etmiş milleti soymaya. Ülkenin ormanlarında bir sükûnet, asayişsiz asayiş berkemalken, düşmüş boyunlarından bazı kuzuların bu çakal, bu kurt bu tilki yazan etiketleri. Tez zamanda suçüstü yakalanıp atılmış onlar yeniden içeri. Kalmamış söz söyleyecek Diyaristanda başka bir söz sahibi. Neden sonra etiketlenmesi unutulmuş AT kişneyerek haber vermiş varlığını. Tam o zaman unutulmuşmuş “çekirge bir atlar iki atlar” gibi söylenen atasözleri. Unutulmuş çoban köpeklerinin boyunlarındaki dikenli telleri. Derken günlerden bir gün çıkıvermiş
Uysal olan ala AT kişneyerek ah-ırından
Tam da o sıra meydanlarda padişah cirit oynarken
Devirmiş tahtı Diyaristanı pek olan çiftesiylen.
Bir uysal ala atın çiftesiyle düşmüş üstündeki kuzu postu
Kuzu kılığındaki kurtların da işte böyle olmuş sonu.

Devamı Buradan ...>>

22 Şubat 2010 Pazartesi

40 GÜN OLDU

Eğer hakka âşık olduysa insan, sevdiyse yaratılmışı yaratandan ötürü;
Bir dem dilinden kendi söylese de öfkelenip birine, nihan etse gözünden O sevdiğini;
Ağırlık bağlayıp susturması gerekir dillerini.
Eğer biliyorsa gözünün gördüğü her şeyin ondan yansıdığını;
Kime kara, kime kötü, kime işe yaramaz diyebilir ki?
Sarıp sarmalandığını bilirken o dostun kemeri belini, dilini, elini;
Tutman gerekti ağzında toparlanan cinaslı bet sözlerini.
Ama ne çare Kaygusuz Abdal'ın dediği gibi, "40 gün oldu kaynatırım kaynamaz" bu kaz olan bedeni.
Adam'ın biri Allah'a âşık, âşık da bir türlü kabullenemez, sorarmış,
"Anladık her yarattığın bir sebeple de, bu bok böceklerini peki neden yarattın ne işe yarar bunlar?" diye.
Gün gelip hastalanmış düşmüş yataklara zamanın hekimleri çareler aramış da çare bulamamış hastalığına.
Bilge bir hekimin yolu düşmüş şehrine, tutup getirmişler Allah'a âşık adamın dizinin dibine. Hekim başı ne söylese beğenirsiniz?
"Senin hastalığının şifası bok böceğinde, buldurasın 40 gün bu böcekten bir tane,
Yutasın her sabah yemekten önce" diye.
40 gün geçmeden iyileşmiş adam yemin etmiş Allah'ın hiç bir işine burnunu sokup sorgulamamaya.
Gün gelmiş aynı adam çıkmış gemiyle deniz seyahatine. Denizde baş göstermiş bir rüzgâr bir fırtına.
Dualar gırla gidiyormuş "kıyıya varalım sana deve keseceğim, koç kurban edeceğim" diyormuş yolcuların hepsi el açıp Allah’a.
Bizimki de diyormuş ki; "salla Allah’ım salla, tam kazanılacak zaman!" diye...
Duasını duyan geminin görevlileri gelmiş, kaptanı da alıp yanlarına.
”Be hey melun bu nasıl dua, yoksa küfür mü ediyorsun sen koca Allah’a?”
“Hâşâ!” demiş adamımız,
“Ben bir kez karıştım onun işine, sonra akıllandım 40 gün bok böceği yiyince.
O bildiğini yapsın ister batırsın gemiyi, ister çıkarsın gayrı bana ne?”

Devamı Buradan ...>>

21 Şubat 2010 Pazar

HIZLI YÜKSELİŞLERDEN DÜŞÜŞ ÖLÜMCÜL OLUR

4 gün önce Takvimler: 17 Şubat 2010 u gösteriyordu…
O zamanların Başbakanı; Adnan Menderes’in de içinde bulunduğu THY yolcu uçağının İngiltere’de düşüşünün yıl dönümüydü. Düşen uçaktan sağ kurtulan 10 kişiden biri de Adnan Menderes’ti. Çocuktum o zamanlar, ne siyasetten, ne de sağ sol davalarından haberim vardı. İkide bir yüzünün boyaları silindiği için babam tarafından saman bebeğime yeni yüz çizilmesini istemek, tornete binip yokuş aşağı kaymaktan başka derdim ve uğraşım da yoktu. O zamanın Başbakanını tanımamın nedeni ise; Tuzla’daki bir fabrikanın açılışında, üstünde makas bulunan tepsiyi tutma görevinin bana verilmiş olmasıydı.

Kocaman kolalı beyaz kurdelelerimi, Annem iki örgü yaptığı saçlarıma taktığında; aynadaki görüntüme bakıp göz kırpmıştım o zaman. Açılışta kalabalığın içinden babam sırtımdan hafifçe öne doğru ittirdiğinde, başbakan olduğunu düşündüğüm o şık giyimli adama doğru gümüş tepsiyi yükseltmiştim. Başbakan makası almadan önce, eğilmiş başımı okşayıp, adımı sormuş ve yanağıma kocaman bir ıslak öpücük kondurmuştu o anda. Hemen ardından yanağımdaki o ıslaklığı elimin tersiyle sildiğimi sizlere söylememe gerek yok herhalde! Hani ABD başkanı Bill Clinton 17 Ağustos depreminde Türkiye’ye gelmişti de Erkan bebek burnunu sıkmıştı ve dünya basını boy boy haber yapmıştı onu ya, benim de yanağımdaki ıslaklığı silmem milletin yüzünde ince bir tebessüme sebep olmuş, gazetecilerin patlayan flaşları korkutmuştu beni. O zamanlar okuma bilmediğim için de haber edilip edilmediğimi fark etmemiştim. Ancak uzun bir süre insanların beni gösterip, aralarında fısıldaştıklarında "bana gülüyorlar işte!" demiştim çocuk aklımla.
Neyse aradan çok kısa bir süre geçmiş, uçak kazasının ardından Menderes ve erkânı trenle İstanbul’dan Ankara’ya hareket etmişti. Babam, o sıralar Tuzla İstasyon Şefi görevinde olduğu için tüm aile olacaklardan haberdardı. Tren raylarının her iki tarafı insan kalabalığıyla dolup taşmıştı o gün. Mucize bir şekilde ölümden dönmüş olan ülkemizin peygamber adayı başbakanını görmek istiyordu sanki herkes. Alkışlar bayraklar, sloganlar "Pey-gam-ber Baş-ba-kan" bağırışlarıyla tren istasyona geldi ve gitti... O sıralar babam “hızlı yükselişlerden düşüş ölümcül olur” diye söyleniyordu. Benimse o sözlerin manasını o yaşta anlayabilmem olası değil.
Peki, bir yıl sonra ne oldu?
Ya tam 2 yıl sonra?
Her yükselişin bir düşüşü olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
O tantanalı günler; suçlamalar ve sorgunun değirmeninde öğütülüp un-ufak olup pazara çıkıp yitip-gitti…
.
Babamın dediği gibi; "Düşüş ani ve ölümcül" oluvermişti.

Resim:www.loadtr.com'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>