.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

27 Mayıs 2010 Perşembe

BİR LİDER BESTECİ GİBİ OLMALI

Farklı sesleri kulağa hoş gelen bir melodiye çevirebilen "besteci" gibi olmalı örnek bir LİDER yani kompozitör.7 nota, diyez bemol ve koma-larla topu topu 29 harfle yazılmış sözleri liderimiz ustalıkla ses kombinasyonuna döndürebilmeli . Unutulmaz eserler yaratabilmeli, "vatan bestesini" klasiklere katmalı .Sol,fa, do anahtarlarını yerinde kullanmalı 5 paralel çizgiye yerleştirdiği nota aralarına koyduğu sus-u gerektiği yerde işaretlemeli.Ritim ve ölçüyü asla kaçırmadan, sağır olsa da, gözü ve gönlü görebilmeli. Tüm telli ve üflemeli sazları susturup sadece vurmalı sazların notalarını dizmemeli ardısıra.Yoksa, güreş meydanından farksız olur meydan kanımca. Kulak yırtan çatlak sese dönüşür bu, dinleyenin kulaklarına pamuk tıkatır sonra. 7 notadan sadece birini seçip DO dışındaki diğer notaları hiçe sayarsa besteci yaptığına sanat değil, liderlik değil de, ben bilmem Kİ, ne denir? Yeni bir bestenin notaları yazılıyor ülkemde şu sıra...Dilerim bu beste; asırlar sonra bile klasikler kategorisine alınıp alemlere ibret bir ilahi, ya da gönüllere söz söyleyen hak kelâmı bir türkü gibi insanoğlunca dinlenir. Hepinize sevgilerimle.Tontini.

Resim:Peter Marcek
Devamı Buradan ...>>

23 Mayıs 2010 Pazar

KOCAMAN AİLEME

İnsanlar kuş gibi derler ya, ben bu lafı yılda en az bir-iki kere doğruluyorum kendimce. Evet insanlar KUŞ gibiler....Ama bu sene o kadar çok gidip geldim ki yollarda, sanırım "leyleği havada görmek" deyimi de uygun bana....Yaklaşık 2,5 aydır kaldığımız caanım memleketim, EGE'nin gerçek incisi İzmir'den sadece 8 saat süren bir yolculuk sonrasında kuşlar gibi uçarak geldik evimize. Nasıl da özlemişiz içeriye girene kadar çok anlamamışız demekki. Evimin kokusunu içime çekmek ve bu sefer hayatımın en önemli iki erkeğiyle beraber olmak çok huzur vericiydi...

Ama çok kolay olmadı ayrılık. E kolay değil 2 yaşını orada bitiren oğlum, artık evimizin, Tontini'sinin evi olduğunu düşünmeye başlamıştı çoktan. Günü-birlik gittiğimiz yerlerde arar olmuştu alıştıklarını. Kapkaranlık mışıl mışıl uyuduğu Tontini odasını, kendi odası gibi bellemiş en çok orada rahat etmişti işte. Ne yalan söyliyim ben de zaman zaman onun bu düşüncesine katılmıştım :)) Tontini bana birşeylerin yerini sorduğunda, ona verdiğim cevap: olayı tamamen anlatıyordu aslında. "BİZİM odadadır canım :))" Evet bizim evimiz olmuştu orası...
Nasıl olmasın? Ama beraber uyandık, kahvaltılar ettik, sahile gittik, gezdik, tozduk, bazen neşeli, bazen hüzünlü, kimi zaman gergin tam da hayatın kendisi gibi...
Rahattık. Beraber ağladık, beraber güldük. Hep beraber aynı kişiyi özledik ve bekledik. Gidelim gitmeyelim derken 2,5 ayı devirdik işte.
Şimdi saydım tam 76 gün oradaydık. Kuzenlerim, teyzelerim, dayılarım, canım anneannem de bizimleydi tabii. Yani biz onlarlaydık :) Ve sizlerin duları, iyi dilekleri, yolladığınız harika enerji... Doğrusunu söylemek gerekirse hiç zorlanmadım, onlarla, sizlerle asker yolu beklemek hiç zor olmadı. Birlikte içilen damla sakızlı kahvelerin, yapılan hamur işlerinin, çay saatlerinin, keyifli akşam yemeklerinin, çok özlediğimiz kalabalıklar içinde olmak, oğlumun çocuklarla oynarken attığı şen kahkahalar...
Hepsi güzel ve unutulmazdı..
Hepiniz sağolun, var olun canlarım. Sayenizde herşey çok daha kolaydı.
Zor geçmedi derken, son bir haftayı kastetmiyorum ama. :)) Zira o zamana kadar bu tecrübeyi yaşamışlardan hep duyduğum birşeydi bu; "son günlerde hiç zaman geçmez ne sana, ne ona!" Bense; "yook canım, bu kadar ay ne kolay geçti baksanıza, 1 hafta niye geçmesin ki?" diye geçiriyordum içimden.
Amaaa takvimler 10 Mayısı gösterdiği günden itibareeeen; benim için yepyeni bir zaman dilimi icad edildi sanki. Bir gün 124 saat. Bir hafta 777 gün :))gibi.
Dışarıda EGE'nin peşinden koştururken geçen zamanı anlamam bahanesiyle kahvaltıdan sonra kendimi yollara mı vurmadım, o mağaza senin bu mağaza benim girip dolaşmadım mı, bütün parfümleri koklamadım mı parfümerilere girip çıkıp. Ne yaptıysam olmadııııı... Ve gerçekten son bir hafta geçmek bitmek bilmedi. Ve ben bir kere daha inandım tecrübeleri hiçe saymamayı:))
17 Mayıs 2010...Nihayet beklenen gün gelmişti işte. Sabah saat 07:00 de uyandım. hemen çayı koydum. Sevgilimin Ege'nin incisine ayak bastığını öğrendiğimdeyse kalbim kuş gibi uçuşmaya başlamıştı bile. Mutfağın içinde bir oraya bir buraya:)) "Yarım saat sonra evdeyim" dedi beklediğim ses. Al işte yarım saat daha. Allahımmm! Siz düşünün artık aradan geçen zaman bütün bir 5 aya bedel miydi değilmiydi? Gözlerim yollardaydı artık. Ve köşeyi dönüp, sırtına ayrılığın getirdiklerini yüklemiş, yüzündeki o şaşkın ifadeyle bakan, "ne oldu şimdi, bitti mi, bir daha gitmicek miyim?" yani der gibi içten-içe söylenen beklenen adam geliyordu.
Otomata bastım. Merdivenleri çıktı. Ve artık yanımdaydı, sağlıklıydı, iyiydi ve en önemlisi bizimleydi. Sarılırken ona kalbimden geçen tek şey şükretmekti tabii ki.
Sonra gelsin harika Tontini kahvaltıları, gitsin muhteşem akşam yemekleri... Tabii ki ertesi gün çıkılacak yolculuğun heyecanlı fakat hüzünlü telaşı...
Arkada bırakacaklarımızın bize ne kadar alıştığını düşünmek, geride kalacak olmanın şaşkınlığını çok iyi bilen birisi olarak kendimi onların yerine koymak, aslında gitmek istememek, içime saplanan iğneler. Midemi burkan gizli bir el...
Yolculuğun sabahında artık göz göze gelemeyişler, ayrılık hakkkında konuşamamalar, her an dolu dolu gözler...
O zamana kadar söylenmemiş sözlerin son 5 dakika içinde ardı ardına ipe dizilmiş inciler misali sıralanması. Gözyaşı... Birine kavuşmak, diğerlerinden ayrılmak....
Hiç bir sevdiğimden ayrılmadan yaşayacağım, güzel "gülen gözler çiftliği" hayalimin nasılda gerçek olmasını istediğimi bir kez daha fark ederek bindik servise. Hoşçakal İzmir... Ege'min incisi... Biz gelene kadar iyi bak sevdiklerime...
Maddi manevi her zaman arkamızda bir dağ gibi duran güzel insanlar, dualarıyla hep yanımızda olan sizler, benim kocaman güzel ailem iyi ki varsınız. Zor günlerimizde yanımızdaydınız, yükümüzü paylaştınız. Çoğu zaman hafiflettiniz. Ben size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum şimdi. Ne yazsam çok anlamsız kalacak. "Allah size de bu kadar çok şükredecek, teşekkür edecek güzel insanlarla dolu kocaman bir aile nasip etsin" diyebilirim ancak. Ve bence en güzeli de bu olur.
Veeee canım sevgilim sende hoşgeldin evine. Allah bir daha ayırmasın bizi. Ailenden, oğlundan ve özgürlüğünden...
Kısa da olsa, ki bana hiç kısa gelmedi :) ödediğin vatan borcun için ayrıca teşekkürler sana. Hediye gibi geldin, hoşgeldin...
Bizler erdik muradımıza hadi bakalım siz de çıkın kerevetine:)
Hepinizi çok seviyorum.
Kocaman kocaman Sevgiler.
Ela.
Resim:Gabriela Matei

Devamı Buradan ...>>

22 Mayıs 2010 Cumartesi

ELİMDEN NE GELİR Kİ KADER BÖYLE


Boş geliyor bugün bu alem bana
Arıyorum kendimi ben yana yana
Toprağa diri gömülenlere baktım da
Alışveriş aşk sevda da dedim boşuna.

İllüzyona döndü tüm acı sözcükler
Sevgi ve aşk başka diyara gittiler
İnsanlık bitti cambazlar kaldı geriye
Padişahın tahtına seni mi oturttular?


Bugün var yarın yoksun dostum gel kendine
Sende bu belagat, bu hırs hıyanet de ne?
"Elimden ne gelir ki, kader böyle" diyorsun
Azrail dikilse karşına hadi sen "eyvallah" de.

Sevgilerimle.
Resim:Daniele Manfredini
Devamı Buradan ...>>

19 Mayıs 2010 Çarşamba

ZONGULDAK KARADON MADEN OCAĞI ve BİR ANANIN KEMAL'E MEKTUBU


Bir işçi televizyon kanallarında şunu söylüyordu; “Ben susuz çalışmam dedim, beni işten attılar” ‘Susuz’dan kasıt şudur: O galerinin açılmasında kullanılan delici makineler taşı delerken toz çıkarır. Tozun çıkmaması için su verilir. Su havada toz oluşumunu önlediğinden tozun işçilerin ciğerlerine gitmesi de böylece engellenmiş olur. Su kullanıldığında ilerleme zayıflar. İlerleme zayıflayınca da taşeron firmanın geliri düşmüş olur. Bunun için işçiye taşeron firmaca susuz çalışması dayatılmış. İşçi bunun kendisi için bir ölüm olduğunu bildiğinden “susuz çalışmam” demiş ve işten atılmış.

Bu 19 Mayısta Yine anaların,yine eşlerin, evlatların yüreği yanıyor.Sevgili Aysema arkadaşımın blogundan aldığım eşi benzeri bu cihana bir daha gelmeyen Mustafa Kemal'e yazılmış H.H.Korkmazgil'den hasret kokan, acı tüten bir ana mektubunu sizlerle paylaşmak istedim.Bizlerin de bu 19 mayıs'ta yüreğimiz yanıyor dostlarım, sevgilerimle.

YAŞLANMAYAN ANANIN YAŞLANMAYAN MEKTUBU
Sen hep Samsun' a mı çıkarsın ay oğul, ay KEMAL' im
Hele bir de buralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im.
Yol uzak
Hane viran
Dersen eğer Kemal'im
Dilediğin yere çık.
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im

Gör ki ne haldedir "Ey Türk Gençlik " in
Gör ki ne haldedir "Bu yurdun efendisi"
Gör ki ne haldedir " Bursa'da dediklerin "
Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de oralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im

Karadeniz derler bir kara derya
Abanmış üstüne Kozlu'da çocukların
Kömür müdür yürek midir ocaklardaki
Ağıt mıdır fiğan mıdır bacalardaki

Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim
Zonguldak dertlerim günde beş öğün
Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin

Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul, yetim.

Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul , ay Kemal'im
Hele bir de kömürlere
Çık hele bir
Çık hele bir
KEMAL'İM.

(H.H.Korkmazgil)

Devamı Buradan ...>>

16 Mayıs 2010 Pazar

İLK FLÜT, İLK MÜZİK YARIŞMASI VE MİDASIN EŞEK KULAKLARI

Efsanelerin: ölümsüzdü tanrıları, tanrıçaları...Günü gelince ölürdü sıradan biz gibi insanları...Tanrılarla o zamanlar boy ölçüşmek ne mümkün? Hayvana ağaca çiçeğe o saat o gün döndürürlerdi ölümlüleri. Şimdiki ölümlü kanunlarıyla hapse girse de kişi, o zamanlar başkaldıranın derisinden ayrılırdı eti... Bir bahar Kelanai (Dinar) kentinde doğurdu anacığı, Marsyas’ı...Ana yüreği nazlandırıp Ninnilerle ilahilerle onu büyüttü. Marsyas saza açtı yedi delik, neyin flütün kavalın atası oldu... Şakımazdı Frigyanın orman kuşları içli içli çalarken o flütünü.... Kıskandırdı 3 telli LİR çalan güzel sanatlar tanrısı ölümsüz Apollo’nu....












“Tarihin ilk müzik yarışması”
Kelanie de işte ilk böyle gerçekleşti. Çağrıldı yarışmaya oy kullanmaları için Midas ve 9 peri (mause) kızı... Çoban Marsyas ve ölümsüz Tanrı Apollon çaldılar en güzel bestelerini... Ölümlü Kral Midas yurttaşı Marsyas adına kullandı adaletle oyunu. Öfkeli Apollon, “iyi duyamıyorsun, iyi duyamıyorsun!” diye büyüttü Midasın kulaklarını... Çok kızmıştı Marsyas’a, onun da yüzüp astı bir köknar ağacının dalına derilerini...Bu duruma üzülüp öyle çok ağladı ki 9 peri, ırmak oldu gözyaşları. O zamanın Marsyas ırmağı,şimdiki zamanlarda Çine çayı adını aldı...












Eşek kulaklarından öyle utandı ki Midas, kafasında hep külahla dolaştı... Ne zaman “sırrımı sakla halktan” tembihiyle saçlarını berberine kestirdi; Berber dayanamadı birgün,“Midas'ın kulakları eşek kulağı” diye bir kuyuya seslendi... Gel zaman git zaman, gecikmeden rüzgar aldı bu sırrı, bütün Frigya’ya yaydı... Böylece "külah çıktı, kulak göründü" bu efsanede bu zamana böylece ulaştı...
Sevgi ve aşkla kalın, aman ha! "herşeyin en güzelini ben yaparım!" diye kimseye birşey demeyin...Gün gelir saklanılan her şey açığa çıkar kulak görünür, "Bu öğüt kendimedir" dostlarım, sakın ha alınmayın.Sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>

15 Mayıs 2010 Cumartesi

TUTTUĞUN ALTIN OLSUN


Evvel zaman, zaman evvel içinde, Milat olmadan önce, sonraya ermemişti gece. Zengin mi zengin bir krallık vardı Anadolu'da Frigde.Şanı duyulmuştu dünyanın herbir köşesinde. Frigya denmişti Bu Krallığın , adına da... Kralları Gordios'tu önce,Ana tanrıça (Kybele ile Gordios'tan) doğma Midas geçti tahta babası ölünce.Yaşlı bilge Silenos birgün uyuyorken bir ağaç altında gül bahçesinde, uyandırdı saray görevlileri onu deli, divane, sarhoş sanınca. Götürdüler yaka-paça Kral Midas'a hertarafını güllerle bezeyip, "ülkenin sınırlarına bir yabancı girmiş dediler sarhoş bir hain olabilir zannımızca." Midas onun bir hain olmadığını onunla konuşunca anladı, bildi. Çünkü o yetiştirmişti sanat eğlence ve şarap tanrısı Diyonisos'u. Aldı Silenus'u Diyonisos'a götürdü... Sevindi sanat tanrısı ustasını görünce "Dile benden ne dilersen?" dedi Midas'a gönlünce." Hazırım şuanda sana ne istersen vermeye!" Midas bu, heyecanlandı; "her tuttuğum altın olsun" dedi düşünmeden. "tuttuğun altın olsun" sözü de işte taa o zamandan böylece geliverdi günümüze. Midasın niyazı o an kabul oldu olmasına da; ekmeği tutunca altın, yemeği altın, sarıp sarmaladığı güzel kızı altın olunca...Yakardı bu sefer duasının geri alınmasına. Dedi ki;"sevdiğim kızımın canı lazım, karnım altınla doymaz ekmeğimi geri ver yüce Diyonisos bana..." Paktalos ırmağında" 3 kez yıkan ( şimdiki Gediz'e akan Sart çayı)dileğin geri alınacak o zaman."dendi ona. Yıkandı yıkandıkça altın oldu ırmağın kumu çakılı. Sardes kenti işte o ırmağın kenarına kuruldu (şimdiki Salihli Sart köyü)Frigyalılar bastı böylece Dünyadaki ilk altın parayı, altın çengelli iğneyi. Bundan böyle ülkenin altın oldu taşı da toprağı da...Gordion'da kuruldu krallığın şanı-büyük sarayı. Onunla boy ölçüşecek krallık kalmadı o zamanlar yeryüzünde.Sevgilerimle.

İlk flütün yapılması,
İlk müzik yarışması,
Midas'ın kulaklarının eşek kulağı olması efsanesi az sonra dostlarım.

Derleyen ve şiirselleştiren: Tontini
Devamı Buradan ...>>

13 Mayıs 2010 Perşembe

BAŞ OLMAK NE DEMEK?













İnsanın BAŞını taştan betondan yaptım bugün.Diktim bir büst gibi toprağa.BAŞ olmak ne demekmiş görsün istedim.Başa bu ceza mı ödül mü şimdi nereden bilecek? Asırlar geçse de üstünden yağmur kar fırtına güneş yaksa da günbegün daha bir taşlaşıp betonlaşacak.Bedeni ise etten kemikten bıraktım.Beden ayrı baş ayrı, ayaklar başa hasret kalsa da , baş ayaksız bedensiz yaramaz ki bir işe... Ne ayın gümüş ışıltısı, ne Huvarna kuşunun kanat çırpışı, ne mal mülk sevdası, ne yönetme ve ne de iktidar kavgası, ne arabın yağı, ne Şam'ın şekeri... "Umurunda mı dünya?" olacak. Dünyanın da O umurunda olmayacak. Arzı al kırmızıya, arşı griye de boyasam, al kırmızı güllerle de donatsam dibini, diyemeyecek "işte budur gülün kokusu!" Sultaniyegâh makamını değiştirip fistaniyegâh da yapsam dönmeyecek "atın bu haini içeri" diyen dilleri. Efsane bu ya; Eski Helende insanların kendi kendilerini idare etme sanatına politika denirmiş.HUVARNA adı verilen kuş da kimin başına konarsa sorgusuz sualsiz o hükümdar (baş) olurmuş .Başına "devlet kuşu" kondu sözü de işte taa ozamandan bugüne böylece söylenegelmiş.Milli piyango idaresinin de bugün simgesi o kuş olmuş nasılsa.Huvarna, Hüma,Uma, Umay eski yunanda da foniks denmiş bu kuşun adına.Bugün yine ters soludum galiba nefesimi...Bir baktım, ses yine ses olarak çıktı içimden. Kaldırıp satırlara usulca dökülenleri, başı betondan tekrar dönüştürdüm ete. "Başsan bil başlığını, ayaklar taşır başı unutma. Bedenin işlerken sen baş ol ama, sakın övünme ha!" dedim kendime. "Gönülden Selam edip Huvarna kuşuna, bereket dolsun sofralarınıza" deyip sözümü burada noktaladım.Sevgilerimle.

Resim:Glauco Dattini
Devamı Buradan ...>>

12 Mayıs 2010 Çarşamba

DEĞERLİ KIZLARIMIZIN ANISINA/ PRECİOUS

ACI BİR HAYAT HİKAYESİ
Precious:Based on the Novel push bay sapphire-adı üstünde- Amerikalı yazar Sapphire’nin bir romanına dayanan, Geoffrey Fletcher’in senaryosunu yazdığı, Lee Daniels’in de yönettiği birçok dalda Oscar-a layık görülmüş bir yapıt. İnsan denen hayvanın en hayvani tarafını gösterirken, seyircisinin içini kanırta kanırta acıtan, hassas bünyeleri de allak bullak edecek olan bu senaryo, anlatılanların günümüzde de bolca yaşandığını hatırlamak ve konuyu irdelemek, değerli kızlarımıza sahip çıkmamız adına mutlaka izlenilmesi gereken psikolojik, seyir önceliği tanıyabileceğiniz kalitede mükemmel bir film bizce.
Kimisi; “hadi canım ordan, bu kadar da olmaz!” dese de, toplumumuzda çokça yaşanan ama üstü örtülen gerçekleri seyrettikten sonra oldukça uzun bir süre etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle boş boş ekrana bakmaktan da kendinizi alamayacaksınız belki de. Her açıdan farklı ve kusursuz kotarılmış bir film olarak bütün tacize uğramış değerli kızlarımızın anısına "PRECİOUS"u izlemenizi tavsiye ederiz. sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>

9 Mayıs 2010 Pazar

EREN'den ANNE'ler günü ARMAĞANIMI ALDIM








Sevgili dostlar en büyük Torunum 5 yaşındaki güzel yürekli, hayal dünyası geniş,"karpuz ağaçta yetişir" deyip de gerçeği öğrenince kendine gülen, sünger Bop'a kötülük yapıldığında için için ağlayan, 1.5 yaşında gölgelerin ışığın altına gidince kaybolduğunu keşfeden,duygusal Eren 'imden anneler günü armağanımı aldım ve sizlerle paylaşmak istedim. Çok teşekkür ederim cankuşum SÇS (seni çok seviyorum) Tontini.
Devamı Buradan ...>>