Hayatın tam ortasında durmak varken köşeye bucağa saklanmak niye? Pencereleri kapıları perdeleri örtmek akıp
gidenin üstüne üstüne...Dışarıda akıp gittiğini sandığımız şeyin içeride durdurulabileceğini; 1-3-5 kilitle dışa kapatılan kapının içerideki hazineleri saklayıp koruyabileceğini sanmanın ufacık bir acizliği sadece.ZAM-an: an-ın zamlı hali...Oysa yok geçen giden ve gelecek olan...Var olan AN sadece.DEM bu demdir .Ben demiyorum, öyle diyor "Seyyid Nesim" dizelerinde çünkü.
Hepimiz hayatımıza seçemediğimiz bir noktadan başlıyoruz.Seçmek istemediğimiz o noktada da noktalanıyoruz.Arada sadece virgüller parantezler ve tırnak işaretleri kalıyor.
Fotoğraftaki sufi-Cem'in babaannesi Asiye hanım ve Ares gibi bakmak gerek aşkla sevgiyle akıp gittiği sanılan hayatın penceresinden bu DEM'e.
Hepinize Sevgilerimle.
Aşkın kadehinden içsin gönüller
Sevgi bahçesinden saçılsın güller
Sakiya dolsun camlar dönsün dembedem
Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem.
Devamı Buradan ...>>
12 Temmuz 2010 Pazartesi
HAYATLA BİZİM ARAMIZDA DURAN PENCERE
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Temmuz 2010 Cumartesi
ÖZGÜR YUNUSLAR
11.Temmuz.2010 günü Türkiye’deki dalgıçlar; "Özgür Yunuslar, Özgür Dalgıçlar" adı taşıyan bir protesto dalışı gerçekleştirecek.Dalgıçlar, yunusların gösteri ve rehabilitasyon kisvesi altında havuzlarda tutsak edildiği ve doğal ortamları olan okyanuslardan koparıldığı gerekçesiyle eylem yapacaklar.
Yunusun sırtına tutunmuş çocuk figürünü (Hermias ve Yunus)eminim hepiniz görmüşsünüzdür bir yerlerde.Yunusların insana en yakın en duygusal en zeki hayvanlar olduğu da yadsınamaz doğrusu. Çoğumuzun hayallerini süsler; İASOS'lu (Kıyıkışlacık/Güllük'lü) Hermias gibi Yunusun sırtına binip
en derin gizemli maviliklere gitmek isteği.3 çocuğum: 2 oğlum ve 1 gelinim eğitmen dalgıç olunca annelerine de bu zevki tattırmaları sizce de doğaldır herhalde.Dalış teknesiyle yarışan yunusları gördüğümüz, neşeli kahkalarını duyduğumuz o gün hiç düşünmeden kaptan hariç herkesin kendini soyunmadan denize attığı gündü.Onlar nereye biz oraya yüzüyorduk Meis Kaş arası sularda.Tutunamadık onlara dokunamadık ama günlerce kulaklarımızdan sesleri gözlerimizden gözleri gitmedi.Ortanca oğlum "Ah bir dokunabilseydim onlara beni nereye götürürlerse, giderdim" demişti o gün. İçimde bir burukluk ben de o günden sonra her dalış için tekne limandan uzaklaşırken tüm güzel yürekli dalgıçlara; "yunuslar sizi korusun" duasını etmişimdir içimden.Şimdi de yunusları koruma görevini gönüllü olarak dalgıçlarımız üstlendi. Dalgıçlar: deniz dibi doğal koruyucuları zaten.Balıkların ve deniz canlılarının bekçileri onlar.Profesyonel dalgıç asla zıpkın kullanmaz ve hatta oltayla balık bile avlamaz.Sizi daldırdığında maviliklere, bir taşı alıp başka bir yere koymanıza izin vermez.Elinin işaret parmağını "hayır" anlamında size şöyle bir kaldırır da korkutur sizi."Acaba ne yaptım?" dersiniz...
Tutsak yunuslar ve gösteri amacıyla havuzlara kapatılan tüm deniz memelileri adına Türkiye'de HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) ve SUALTI GAZETESI’nin önderliginde,yeni bir dönem başladı.
Bu arada NTV de 16.07.2010 da yayınlanacak olan The COVE "KOY"filmini izlemediyseniz mutlaka izleyin.. Yunuslara yapılan katliama siz de şahit olun. Yunusların doğal ortamlarından koparılıp havuzlarda tutsak edilmeleri uğruna uğradıkları işkenceleri siz de görün ve karşı çıkın derim ben.Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:17
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
6 Temmuz 2010 Salı
PAMUK ÇİÇEĞİ
Size hiç “pamuk çiçeği “ hediye eden biri oldu mu hayatınızda?
Bana da olmadı...
Ama ben de kimseye hediye etmedim bu muhteşem çiçeklerden. Kızıl- boz toprakta büyüyen fidanların tohuma durup Temmuz Ağustos aylarında mısır patlağı gibi tarlalarda açılıp saçılmaları, seyrine doyum olmayacak manzaralar serer gözlerimizin önüne. El açıp Allah’a “yağmur yağmasın” diye dua ettiğimiz tek an o zamanlardır işte. Kar taneleri nasıl gökyüzünün (arşın )ruhuysa; pamuk çiçeği de yeryüzünün (yani arzın) ruhudur sanki.
Doğduğumuzda pamuklara sarılır hatta ölünce pamuk tıkarlar insanın biryerlerine. Hatta "pambukum" diye severdi ninelerimiz
torunlarını. Babalarımız "pamuk prensesim" diye okşardı kızlarını.Bizler de severdik pamuk şekerini. Pamuk: Hayatımızın her karesindeydi çünkü.Pamuk yastık, yorganla, pamuklu çarşaf serili pamuk yataklarımızda ne de güzel uykulara yatardık birzamanlar! Oysa şimdi düzen de uykularımız da değişti. Ayakkabılarımız ayağımızı sıkınca ayağımızın arkasına, bol gelince ayakkabılarımızın burun kısmına koyardık yumuşak koruyucularımızı.Dizimiz elimiz yaralandı mı onunla silerdik acıyan yerlerimizi. Yüzde yüz pamuklu giysilerimizin içinde terlesek de hastalanmadan yaz geçirirdik. Kış gelirken yatak pamuklarımızı hallaçlara attırır yenilerdik döşeklerimizi.
Şimdi naylon çıktı, sentetik ürünler sardı bedenlerimizi. Tenlerimiz uyuşmasa da örtülerimizle; modadır diye kandık, kandırıldık gözümüz yanıldı çakma giysi ve döşeklerimizle.Sıvı yağ ya da margarinlerimizde, mum ve sabun yapımında artan kısımları küspe olarak hayvanlara yedirilirken Hintlilerin kutsal saydığı bu bitki içindeki “gossypol” adı verilen zehirli maddesinden ayrıştırılarak önümüzdeki yıllarda pamuklu çikolata, ekmek, pasta ve kek olarak konacakmış belki de sofralarımıza.Haydi hayırlısı...
Bu sene kendi kendime “pamuk çiçeği” hediye etmeliyim. Selam olsun pamuk üreticilerine... Dilerim emeklerinin karşılığını alırlar bu sene.
Hepinize Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:00
24
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Temmuz 2010 Cuma
KABAK KOYU NATURALLİFE'daydık geçen hafta
Tanrı Apollon ve tanrıça Artemis’in doğduğu topraklardaydık geçen hafta, yani Likya yolu üzerindeki Kabak Naturallife’daydık.Kamp sahipleri olan Nilüfer ve Levent Akad’ın en küçük oğulları dağ adamı CİHAN’ımızın sünnet düğünündeydik.
Dostumuz ve yolkardeşimiz olan Nilüfer ve Levent elleri ve tırnaklarıyla ve gönüllerindeki doğa sevgisi ve en önemlisi AŞKla donatmışlardı taçlandırmışlardı kampın herbir yanını. Tek bir ağacın dalını kesmeden,
orada yaşamayı seçen hiçbir hayvana zarar vermeden kurulmuştu orası.
Doğal ortamda pişen ekmekler ve doğal bitkilerle hazırlanan muhteşem tat ve görünümdeki yiyeceklerle ağırladılar bizleri. 
Tam 40 kişiydik. Horoz sesleriyle uyandırıldık.Uyuduk ağaç evlerimizde en verimli uykuları, güneşin ufuktan ışımaya başladığı zamana dek.Geceleri yanan ateşin etrafında toplanıp, ellerimizde buzlu rakı bardaklarımız kabak kemani, bendir, gitar, saz ve güzel prensesimiz (yazarımız)Ahu ve eşi Ali’nin ve Emrah’ın söylediği şarkılara eşlik ettik. Cennet orasıydı sanki ve bizler orayı ciğerlerimize çektik..
O güzelim topraklar mitolojiye göre tanrı Poseidon’un öfkesiyle şekillenirken zamanında ne şehirler sular altında kalmış, kadınlı erkekli ne kahramanlıklara ve ölüme bile meydan okumalara şahit olmuştu o kıyılar.Otlara çiçeklere sorduk, dişili erkekli ağaçlara sorduk yaşanılanları sanki tüm tabiat taş-toprak dillenip anlatacak gibiydi gelmiş-geçmiş yaşanmışlıklarını. Çocuklarına “çıkar şu donunu rüzgara da dursun”diyen köylülerin geleneksel rüzgarla
bu söyleşisinin nedenlerini araştırdığımızda öğrendik bunun eski bir hikaye olduğunu. Likya’lılar bunlar, Luka korsanlarının torunları; Tanrılara bile kafa tutan binyıldızlı gökyüzünün altında yaşayan güneş ülkesinin kahraman çocukları.Efsane bu ya: Zamanın birinde Poseidon’un dinmeyen nefesine maruz kalan kıyı şeridinde yaşayan Likyalılar Poseidon’un dinmek binmeyen öfkesine çareler aramışlar ve Telmessoslu kahinlere danışmışlar; “nasıl yapsınlar da sular altında kalmaktan korunsunlar? “diye. Kahinler uzun uzun düşünüp karara varmışlar: “Patara’dan batıya doğru tüm eşen ovasının kızları kilometrelerce tüm sahil boyu elele tutuşacaklar. Yüzlerini denize dönüp eteklerini kaldırıp rüzgara karşı donlarını sıyıracaklar. Belki Posei-DON utanır üflemekten vazgeçer “ diye karar almışlar. Tüm kentlere yayılmış bu haber, kadınlar elele dizilmiş sahil boyu atmışlar rüzgara karşı donlarını. Öylece beklemişler bir müddet... Hikaye bu ya: utanmış Posei-DON arkasını dönüp çekilmiş deniz dibindeki sarayına doğru.
1.derece doğal ve 3. Derece tarihi sit alanı olan kabak vadisine geçen hafta tam sayfa övgü vardıNew York Times dergisinde.Sarp dağların ortasına gizlenmiş, endemik bitkilerle donatılmış keçiboynuzu, çam,zeytin ağaçlarıyla ve daha nice ağaç cinsleriyle süslenmiş dağlardan gelen suların Aladere şelalesinden dökülüp ırmak olup denize vardığı bereketli bir yer orası.Ateş böceklerinin kaplan kelebeklerinin mekanı...Carettelerın doğdukları bu sahile yumurtalarını bırakıp yeniden yeniden yaşama döndükleri muhteşem bir vadi burası işte. Anlatılmaz ki anlatılsın...Gidip, görüp, yaşamanız gerek.Orada yeniden YAŞAMa, GÜNEŞ'e ve BİN YILDIZLI GECELERE merhaba demeniz gerek...
Hepinize sevgilerimizle.
KABAK NATURAL LIFE
Telefon +90 252 642 11 85
+90 252 642 11 34
+90 252 642 11 58
0-532 215-35-68
0-505 631-11-87
Email info@kabaknaturallife.com
Adres Kabak Mah.Faralya köyü / MUĞLA-TÜRKİYE
Resim: "Ayçiçeği" Eylem Akman'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:33
30
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Temmuz 2010 Perşembe
RANGO ANİMASYON
Yeniden selamlar, tam bir haftadır post girmeyen sufi-saja ekibi kısa bir doğa'ya yolculuk sonrası(bu yolculuk sizlerle daha sonra paylaşılacak)yine sizlerle. Sizlerinde gönlünü almak amacı ile ayağımızın tozu kurumadan 2011 yılı mart ayında vizyona girecek olan bir animasyon filmini sizlerle paylaşmak istedik.
Animasyondan kısaca bahsetmemiz gerekirse Karaip korsanları filminin emekçilerinin bir çalışması. Animasyonda ana karakter bir bukalemun ve onun başından geçen maceralar anlatılıyor. Seslendirmesini ise johnny Depp Yapıyormuş bizden söylemesi.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:14
6
yorum
Etiketler: FİLMLER, SAJA BAKIŞI
23 Haziran 2010 Çarşamba
"ALBÜMDEKİLER" kitabı ve GÜLSEN VAROL
Gülsen VAROL un bir yazısına;
"Hiçbir duvar artık hapsedemiyorsa seni RÜZGAR olmuşsundur; ömür hapishanesinin parmaklarından güneşe doğru esen. SU olmuşsundur; önüne dikilen setleri aşan, sınır engel tanımayan.Sen: SEN olmuşsundur, daha doğrusu O...O sende, sen ONDA. ZARF değil MAZRUF olmuşsundur demek bu..."diye yorum bırakmıştım.
"ALBÜMDEKİLER"adlı kitabı ise bugün geçti elime.
Manaya geçtim...
3 nesli kucakladım...
Satırlarının girdabında "bigbang" olayını yaşayıp sanki başka boyuta uçtum.
Kâh Mihriban Sultan'ın udu kucağımdaydı, kâh Madam İlonka'nın piyanosunun sedef tuşlarına Sanem hanımın parmakları olup dokunuyordum. Kâh Arap dedenin
sandukasının kapağını yana doğru ittirip kollarını okşuyor evrene dualarımı haykırıyordum...Kâh yoğun bakımda ölüme eyvallah diyordum...
Dışarıda yağan yağmurdan evlere kaçan sivrisineklerin acımasız taarruzundan bile şikayetçi olmadan, onları kovalayacak vakti harcamadan, "kanım size armağan olsun" diyecek kadar teslim olmuştum "Albümdekiler" kitabını okurken...
Sevgili Gülsen Varol; 45 sene önce tanıdığım, T.İş Bankasındaki Sevgili Müdürüm Vedat VAROL'un kız kardeşi...Blog dünyası Esmir sayesinde bana onu buldurdu.
"Dünyaya geliş çığlığımız varsa neden?
Senden seni kıskandığımız varsa neden
Tanrım bizi yalnızlığa attın diyerek
Senden sana dert yandığımız varsa neden."
Dizelerinin yazarı Ağabeyinin kapısını çalıp odasına girdiğimde daha 18 yaşındaydım Ben. Biraz tedirgin: (nasıl karşılanacağımı bilmediğimden),
Biraz cesur:(lisede okul gazetesini çıkardığım için)
Belki biraz da şımarık, kendine güvenen:(söz söylemekten ve hakkını korumaktan korkmamam öğretildiği için.
Sene:1966
"-İş Bankasının aylık dergisini siz çıkarıyormuşsunuz.Ben de, yazılarımın bu dergide yayınlanmasını istiyorum. Onayınız olursa tabii!"diyorum kendisine;
"-Hazırda varsa bir-kaç yazını getir bakalım!" diyor yarı gülümseyen yarı ciddi haliyle...Koşarak servise gidiyorum ve daha önceden daktilo edip hazırladığım 3 yazımı 10 dakika sonra masasına bırakıyorum.Müstehzi geliyor bana o gülümsemesi...
"Gerçek aşk realist ölçülere vurulabilen aşk mıdır?" (sanki aşkı çok bilirmişim gibi)
"Düşlerde gerçekler gerçeklerde düşler." (Düşle-gerçeği ayırabilecek yaştaymışım gibi)
"Gümüş kanatlı at" yazilarımın başlıkları."
Aradan bir ay geçiyor, derginin çıkmasına 1-2 gün var, olumlu ya da olumsuz hiçbir haber yok Vedat Bey'den.Dayanamıyorum ve yeniden çalıyorum kapısını. Yine müstehzi o gülüş dudaklarında, beni hiç tanımamış gibi bakıyor yüzüme."Ben" diyor.."Bu yazılar için" diyor... tek tek konuşuyor... "Dergide: senin için " Dilekten Mektuplar" diye bir sayfa açtım, ilk yazını yarınki sayıda yayınlıyorum."
"Amaaa! bir şartım var; her ay yeni bir yazı getireceksin, tamam mı?" diyor. Titreyen bir sesle teşekkür ediyorum kendisine.Yazmaya böyle başlıyorum. Yazmak; aşk ve ibadetim oluyor sayesinde...
"Bir hırs bürümüş gözleri, her yerde talan
Hanlar mı saraylar mı kabirlerde kalan
Değmez bu hayat çalmaya sazdan başka
Hıçkırdığımız, güldüğümüz gün de yalan."
Vedat Varol'un bu dizeleriyle dize olamayan sözlerimi bitiriyorum.
ALBÜMDEKİLERi okurken ilerleyen satırlarda Rahmaninof'la örülü muhteşem bir müzik diyarında buluyorsunuz kendinizi. Zamanın acımasızlığına meydan okuyan 3 nesil kahramanlarla... Kelebek gibi notaların üzerinde uçan Gülsen'in sihirli parmaklarından esen rüzgarla dalgalanıyorsunuz... Ayağa kalkıyorsunuz Yalçın'ın AYy!diyen sesiyle...
Biraz hüzün, biraz gülümseme, dağların ve denizin kokusu gelecek burnunuza, müzik ise hep kulaklarınızda olacak. Kaçırmayın, akıcı bir dille yazılmış olan bu kitabı mutlaka okuyun derim ben... Hepinize Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
21 Haziran 2010 Pazartesi
CUMHURİYETİN BİLGE ÖĞRETMENİ İLHAN SELÇUK 'u kaybettik

Dün Cumhuriyet Gazetesindeki PENCEREnde "Anlaşılmaz bir iş" başlığı altındaki
yazında;
"Yatıra mum dikmek çok eski bir görenek; her dinde yeri var mum dikmenin. Mum oldum olası ilgi çeken bir sözcük: Sağdan da okusan , soldan da okusan bir!..Ateşe tapan insanın gönlünde yanan mumu hiçbir peygamber söndürememiş...
Ya mumun ne işi var edebiyatta?..
Eski ozanlar mum ile pervane üzerine şiir yazmaktan bıkmamışlar...
Niçin?..
Çünkü pervane, mumun çevresinden ayrılamaz, döner de döner, ölünceye değin sürer bu dönence...
Eski yüzyılların şairlerinde "gül" ile "bülbül" bir ikilemdir...Mum ile pervane ikinci ikilem...Çözülemeyen iki ikilem.İkilem zaten bağdaşmaz iki önerme arasındaki almaşıklıktır. Sözcüğün felsefi içeriği bir yana, ne mum ile pervane bağdaşır, ne de gül ile bülbül!..Aralarında bir türlü kavuşamayanların çekiminden doğan sevda sürüp gitmiştir.
Pervane neden mum alevinin çekim gücünden kurtulamıyor, yaşamı pahasına sürdürdüğü ölüm dönencesinin yörüngesinden çıkamıyor?..
Yanıt vermek güç...
Pervane mumun alevine aşık, ama, mum da alevinin ışığını ancak kendisini tüketmek pahasına sürdürebiliyor. Eriyip tükenen, sararıp solan insana "mum gibi eriyor" denir.Ama mumun ancak yandıkça eridiği unutulmasın!
............
Kimi insan bir mum gibi yaşamını bir amaca bağlıyor; sözcüklerle, tümcelerle, dizelerle uğraşıyor. İnsanlar arasında eşitlik ve adalet istiyor.Düşkünleri, yoksunları kendisine dert ediniyor...Davalarını üstleniyor...
Neden?..
Nedenini pervaneye sormalı!.." demiştin. Ardarda dizilmiş bu ve bunun gibi diğer manidar cümlelerini okumuştum köşende.Her sabah Allah'ın adını anarak başladığım güne senin pencerenden bakarak devam ediyordum ben, ya şimdi?..Bugün sen ateşe koşan pervaneler gibi aslına ve ÖZ ışığına kavuştun...Işığın kaynağında varoldun, bizleri aydınlatmaya devam et, ışıksız bırakma bizi yine yüce kalem.Teşekkürler İlhan Selçuk, teşekkürler BİLGE ÖĞRETMEN...Güle-güle git... Seni ve sözlerini asla çıkarmayacağız gönlümüzden.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:07
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
GERÇEĞİN ELBİSESİNİ GİYİNEN YALAN
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal imiş ama, pireler berberliği öğrenmeden önce, babamın beşiği de boşmuş o zamanlar... Beşikten tıngır- mıngır sallanma sesi gelmeden önce: (Laf aramızda manalar biz gibi madde bedenliymiş o zamanlar) İşte tam o zamanlarda...
Pembe GERÇEK diye biri varmış; bir ırmak kenarında geziniyormuş,rengarenk çiçekleri okşayarak,kuşların melodilerini dinleyerekten.Irmak dere tepe çağıldayarak akıyormuş vadide kayaların arasından.Açmış kollarını GERÇEK,dönmüş kelebekler gibi bir o yana bir bu yana:"Evrenin sonsuzluğunda bulunduğum şu anda herşey mükemmel bütün ve tam" diyerekten..Sonraaaa ırmağın yeşil- mavi suları güneşin ışıklarıyla oynaşmaya sevişmeye başlamış sanki gözünde.Sihirli bir enstantane...Yavaşça elbiselerini çıkarmış GERÇEK bir kayanın üstüne bırakmış.Ayaklarıyla kırçiçeklerini incitmekten korkarak usul adımlarla ilerlemiiiş,dalmış ırmağın serin sularına...IŞIK,SU ve GERÇEK bir bütün olmuşlar içiçe.Bu dans devam ederken YALAN'ın ırmak kenarına geldiğini görememiş pembe gerçekçik.Karayalan ,taa ezelden beri kıskanırmış zaten gerçeği.Hiç çekemezmiş.YALAN,hızlıca almış gerçeğin elbiselerini,giyinmiş eynine ve çarçabuk uzaklaşmış ırmağın kenarindan.VE GERÇEK böylece çıplak kalmış.Atalarımızın
SU GİBİ GERÇEK
AYDINLIK GERÇEK
ÇIPLAK GERÇEK sözü işte taaa o zamanlardan beri söylenegelmiş dillerimizde.Onun için yalan hep gerçekmiş gibi görünmüş gözümüze ,hep kendisi gerçekmiş gibi konuşmuş bizim saf ve temiz yanımızla.Bizleri kandırmış..----Ve kandırmakta----DUR. Diyelim örtülü gezen yalana.Çıkar gerçeğin elbiselerini, örtülerini... Artık saklayamazsın bizden kendi kendini. GERÇEĞE VER ELBİSELERİNİ...
İlk yayınlanış tarihi: 10.2.2008
Resim:Daniel Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:09
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Haziran 2010 Pazar
GÜYA "BABALAR GÜNÜ" BUGÜN

600 bin çocuğun ana babası okulların kapısında bekleşiyordu dün, “Acaba benimki hangi üniversiteye girecek” diye...
600 bin çocuğun ana babası televizyon başında bekleşiyordu dün, “Acaba benimki mi şehit oldu?” diye...
Güya Babalar Günü bugün...
Ekran bana bakıyor...
Ben ekrana...
Sözün bittiği yerdeyiz sanırım.
En iyisi as levhayı git...
Cenaze dolayısıyla kapalıyız.
"Yılmaz Özdil"
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:01
11
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI

