Fermuarla, başı derde girmemiş olan varmıdır bilmem ama, verdiği zararların yanında insan hayatına kopça kancalardan sonra en yakın tarihte giren önemli bir bağlayıcı kendisi. Ayırıcı kesip bölücü değil, bağlayıcı ve birleştirici olmak asli görevi; aynı insan-ı kâmilin asli görevlerinden biri olmak gibi. Müzik nasıl İkiyi BİR ediyor, ruhları birleştiriyorsa yine aşka bağlayacağım, iki yakayı bir araya getiren fermuarın mucidinin hikayesini. Siz de çalıştığınız fabrika müdürünün kızına aşık olsaydınız ve ona ulaşmak için müdürün gözüne girmeniz gerekseydi, ona kavuşma azminiz kimbilir size de ne icadlar yaptırırdı? İşte o aşkla
uykusuz geceler geçiren Gideon Sundback'in parmakları düğme dikmekten şişen sevgilisi Elvira Aronson'a olan aşkıdır ona ilham eden fermuarın yaratımını. Fermuarı yarattı, Elvira'yı kaptı, sırtında tuz taşıdı sevdiğine kavuştu, Şirin'ine kavuşmak için dağları deldi, ağzıyla kuş tuttu padişahın kızını haketti gibi çok hikaye vardır bilirsiniz.
Fermuarın ilk mucidi 1893 te Whitcomb Judson'du. Ancak bu İlkel formlu fermuar O tarihte 20 tane sipariş alabilmiş, posta çuvallarını kapatmak için kullanılmıştı.13 yıl içinde de neredeyse unutulup gitti. İsveç'li mühendis, Gideon Sundback ne zaman, yıl:1906 o fabrikanın tasarımcısı oldu bu evrensel bağlayıcı, "Locktite tütün keseleri" için büyük bir fermuar siparişi aldı. 1909 da Elvira ile evlenip 1911 yılında sevdiği karısını kızları Ruth'un doğumunda kaybedince fermuar tasarımının gelişmesi, kararan dünyasının tek amacı haline geldi.Yorumculara göre, fermuarın gerçek anlamda kabul edilmesi, Galler Prensi ve müstakbel İngiltere Kralı Edward'ın fermuarlı giysileri benimsemesiyle olmuştur. Halbuki, fermuarın başarısı W.Judson'un yıllar süren pazarlama ve tanıtım çalışmalarından kaynaklanmaktadır.Öldüğünde, "Chicago'da tüm fermuarlar yarıya indirilmiştir" gibi espirilere bile hedef olmuştur ünlü mucid.
Fermuarın kaymağını yiyen kişi ise Bir Japon.
1945 yılında Tokyo'ya yapılan bir hava saldırısı sırasında işyeri tamamen yok olan Yashida, küllerinden yeniden doğmayı fermuarın üretimiyle başardı. 1948 yılında fermuarlarına Yoshiyida Kogyo Kabushiki Kaisha'nın kısaltılmışı olan YKK ismini verdi.Whitcomb Judson'un üretimini çoktan aşmış olan YKK, bugün dünyanın en büyük fermuar üreticisi konumuna geldi.Biz yine de Elvira'ya olan aşkının ürünü olan fermuar için; Whitcomb Judson'a teşekkürü borç biliyoruz.
Hepinize sevgilerimizle.
Resim Daniele Manfredini
Devamı Buradan ...>>
18 Ekim 2010 Pazartesi
FERMUAR
Gönderen
sufi
zaman:
13:53
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Ekim 2010 Perşembe
İNSANIN ANAYASASI
Bin kez dertlere giriftar olsan da, aç kalıp, çamurlara batsan da, dövülüp köşe-bucak atılsan da,haksızlıklara uğrayıp hakkını savunmak hakkın bile olmasa, Hz Eyüp gibi bütün vücudunda yaralar çıkıp kan ve irin de akıtsan herbir hücrenden, sevdiğin gözünün önünde elleri kelepçeli zindanlara da atılsa, çatır çatır sütünle beslediğin çocuğunu göğsünden koparıp alsalar da,oklar kılıçlar silahlar ve zehirlerle öldürülmek de istensen; yine de düştüğün o çukurdan doğrulup, yaşamaya devam etmek zorundasın dostum...Çünkü insanın anayasası yürürlükte herzaman.Düşmanını dost yapabilene dek yürürlükte kalacak bu anayasa, öpücüklerden ve yaptığın ibadetten doğacak o zaman: İNSAN gibi İNSAN...
Can Yücel'in dediği gibi;
Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!
Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!
Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!
Anayasası bu insanın:
Emekleyen çocuktan,
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman.
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:27
13
yorum
Etiketler: AŞIK'LAR, DİLEK'ten mektuplar...
12 Ekim 2010 Salı
ÖZ- GÜRLÜK

Kim;"BEN ÖZ-GÜRÜM!" diyebilir?
Kim kısıtlanmıyorum, zorlanmıyorum ve hiçbir davranışım herhangi bir şart ve hukuka tabii değil diyebilir? Kim, "engelsiz, sınırsız, canımın çektiği gibi yaşayabiliyorum" der, KİM?
Ne bahçenin gülü, ne menekşe, ne saksıdaki çiçek özgürdür!
Oysa, dağbaşındaki çimenler ve dağlalesi, papatya özgürdür.
Ne kaz, ne tavuk ne ördek ne evin köpeği özgürdür..
Kafese girmemiş kuşlar, mağaradaki yarasa özgürdür,
Ne ovalar, ne yaylalar özgürdür...
Dağların doruklarındaki kar özgürdür.
Ne ısmarlama yazmak,
Ne ısmarlama gülümsemek özgürdür.
İçten tebessüm,
Candan sevmek özgürdür...
TDK: Güncel Türkçe Sözlük, "ÖZGÜRLÜK" sözcüğünü şöyle tanımlamakta:
"1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.
2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet."
Helvetius: "Özgür adam: demirler içinde değildir, herhangi bir amaca tutsak edilmemiştir, cezalandırılma korkusu içindeki bir köle gibi yaşatılmaz…"diyor.
Bu koşullarda özgürlüğün tadını çıkara çıkara yaşayan kaç kişi var bu dünyada?
Oysa; Bir metre karelik bez altına saklanan saç bile özgür değilken; nasıl Bir insanın kartal gibi uçmasının engellenmemesi ya da bir balina gibi yüzmesinin engellenmemesi özgür olduğunun kanıtı olur sizce? Değilmi ki düzene parmak basamıyor, değilmi ki söylemek istediğimiz sözleri yutup söyleyemiyoruz, kim ne derse desin, kabul edelim "biz ÖZGÜR değiliz" işte.
Hepinize sevgilerimle.tontini@Dilek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:41
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Ekim 2010 Pazartesi
TARİH TEKERRÜRDEN Mİ İBARET?
Tesadüf olur da, bu kadarı da olmaz. "Vay canına!" dediğimiz bir çok olayla ve benzerlikle karşılaşmışlığımız vardır hepimizin de.Böyle düşündüğümüz için mi böyle oldu, yoksa böyle olacağı için mi böyle düşündük? Matrix filminde Keanu Reeves yani NEO kâhinin odasına girer: kâhin, vazo için "önemli değil kırılsın" der ve bu sözün ardından vazo düşer kırılır.Vazo kırılacağı için mi kâhin öyle söylemiştir, yoksa o söylediği için mi vazo kırılmıştır? Hıı?
Aklımızdan eski bir dostun hayali geçer, çat kapı karşımızdadır o kişi.Ben mi çağırdım, yoksa "o gelmeye karar verdi de beyin bilinmezime görüntü mü gönderdi?" diye düşünür dururuz.Yoksa paralel evrenler mi işbaşındadır? Her boyutta başka isim ve başka kalıplarda yaşayan bizlermiyiz? "Tarih tekerrürden ibarettir" sözünü kim söylediyse
doğru söylemiş doğrusu...Kuran'da; Lut kavmi, Semud, Âd, Nuh kavmi,Medyen'liler, Eyke'liler, Pompei'liler,Babil halkı vb gibi yüzlerce kavmin yokolmaları hikayeleri anlatılıp durulur. İbretlik hikayelerdir bunlar, belleğimize yerleştirilmiş. Ancak bu dünyanın sahibiymiş ve hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya da devam ederiz, lanetlebileceğimiz varsayımını bile geçirmeyiz aklımızdan."Niye lanetlenecekmişiz, ne kusur işledik ki?" der dururuz. Oysa bilge kişi ayağına taş takılsa, sebebini kendinde arar."Ben ne yaptım da böyle bir şeyle karşılaştım?" diye.Hayatı boyunca rasyonalite dışı olaylara inanmamış insanlar olabileceği gibi, yaşamını bu tür olayları araştırmakla geçirmiş meraklı insanların olabileceğini de kabul etmemiz gerekir. Aşağıdaki iki başkanla ilgili bulgular böyle meraklı ve araştıran bir ruhun tespitleridir.Paylaşmak istedim sizlerle:
"Abraham Lincoln kongreye 1846’da seçildi. John F. Kennedy ise 1946'da.
Lincoln’ un ABD başkanı olduğu yıl 1860. Kennedy ise 1960.
Her iki başkan da bir Cuma günü suikaste kurban gitti. Her iki başkan da başlarına isabet eden kurşunla öldü.
Lincoln’ un sekreterinin soyadı Kennedy idi. Kennedy’ nin sekreterinin soyadı Lincoln idi.
Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafından öldürüldü. Lincoln ve Kennedy’ nin koltuğuna güneyliler oturdu. Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson’ du
Lincoln’ den sonra başkan olan Andrew Johnson’ un doğum yılı 1808’di. Kennedy’ den sonra başkan olan Lyndon Johnson’ un doğum yılı 1908’ di.
Lincoln’ u vuran John Wilkes Booth’ un doğum yılı 1839’ du. Kennedy’ yi vuran Lee Harvey Oswald’ ın doğum yılı 1939’ du.
İki suikastçinin de iki ismi vardı ve isim-soyadı harfleri toplamı 15 idi.
Lincoln, “Kennedy” isimli bir tiyatroda vuruldu. Kennedy, “Lincoln” marka bir otomobilde vuruldu Lincoln’u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı. Kennedy’ yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü.Vurulmadan bir hafta önce Lincoln Maryland'de MONROE kasabasında, Kennedy ise vurulmadan bir hafta önce Marilyn MONROE'nin yatak odasındaydı."
Gelin siz çıkın bu işin içinden!!!
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:30
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Ekim 2010 Pazar
KEYFE-KAHPE-KAHVE-CAFEE
İzler ve yansımalarEsmir'in "kakuleli kahve şahane" yazısına "Ben de kahveyi ilk keşfeden zattan bahsederim bir gün bir yazımda" diye yorum bırakmıştım. Şimdi, söz yerde kalmadan, bari yazayım "kahvenin kaşifini" dedim dostlarım:
Garip bir çoban olan Yemen'li Veysel Karani“Üveys-i Karnî" birgün, sürüsünü dağda yayarken develerin bir ağacın dallarını çekiştire çekiştire yediğine şahit olmuş. "Vay bu ağaç da ne ola ki, deve yiyorsa ben de yiyebilirim!" demiş, meyveyi ağzına atmasıyla tükürmesi bir olmuş. "Dişimi kıracaktın be yahu!" diye de kendi kendine söylenmiş. Kopardığı dalı da tutmuş yaktığı ateşe atmış.Ağaca yaslamış sırtını, ateşe attığı daldan yayılan kokuyla kendinden geçip deriin uykulara dalmış.Rüyasında:
bu meyveleri çuvallara doldurup, develere yüklüyor kervanları dünyanın dört bir yanına yolculuyor, kazancını da kör anacığının etekleri yayıyormuş. Gözünü açmasıyla ateşten yayılan o muhteşem kokuya doğru uzanıp kavrulmuş meyvenin tohumlarını bir bir atmış ağzına, tadından mest olmuş hayvanlardan başka onu duyacak kimse olmasa da ortada; "keyfe keyfeee" diye bağırmaya başlamış.Keyfe keyfe sonunda keyif verici "KEYFE" bizim dilimizde kahve olmuş.İlk kahveyi keşfeden de o olmuş zannımca.
Kahve ile ilgili diğer hikaye de, yine Hz Muhammed aşığı Veysel Karani'ye dayanıyor.
Yemen'in bir köyünde yaşıyor ana-oğul, hem fakirler hem fukara. Babası öldükten sonra doğduğu için Yemen'liler Veysel Karani'yi "kahpe-nin oğlu" diye çağırıyor. Anacığı sefalet içinde öldüğünde ise, onu Veysel'den başka gömecek kimse bulunmuyor koca Yemen'de.Kendisi kahpe ya! Gel zaman git zaman Veysel'in de dostu yok, gelip gidip mübarek anacığının mezar başına, dertleşiyor onunla.Mezarın başında büyüyen ağacın meyvaları olgunlaşıyor, kahpenin ağacı oluyor o ağaç ta nasılsa! Kahpenin ağacının meyvesi de KAHPE olur değil mi? Kahpe kahpe; oluyor dilimizde, vazgeçemediğimiz, muhabbetlere, dostluklara bahane olan: KAHVE.Ben kulaktan kulağa böyle duydum kahvenin hikayesini başka duyup bilen varsa tez anlata.
Kahve, ilk Kanuni Sultan Süleyman döneminde Türkiye'ye gelmiş.Avrupa'ya nasıl gittiğinin hikayesine gelince de:
Avrupalıların kahve ile tanışması Türklerin Viyana kuşatması sırasında yaşanmış.Başarısız geçen kuşatma sonucu geri dönen askerlerimiz konakladıkları yerlerde, çuvallara doldurulmuş kahvelerini unutmuşlar.
Ancak Viyanalılar kahve çekirdeklerini barut sanarak yakmaya çalışmışlar. Suriyeli bir tüccar ise çuvallardaki maddenin kahve olduğunu söylemese ve nasıl içildiğini anlatmasa belki de çuvallardaki maddenin (siyah inci)nin çözülemeyecekmiş sırrı da.
Avrupalılarca Fazla kahve içenin müslümanlaşacağı söylenmişse de Veysel Karani'nin rüyası gerçekleşmiş böylece zannımca. Haydi, içtiğimiz bu dumanı mis gibi kokan KAHVEyi de: Peygamber efendimizin vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediklerinde; "Üveys-i Karnî'ye verin" dediği o yüce zat, veli Veysel Karani'nin ve mübarek anacığının ruhuna gönderelim.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:10
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Ekim 2010 Cuma
DAHA YOK MU
İnsan: hep kendinde olmayana özenir. Sahip olduklarının şükrünü unutarak, sahip olmadığı şeyleri isteyip duran bir varlığa dönüşür. Elinde mevcut olanlarla yetinmek yerine; "daha yok mu?" diyen bir varlık yani...Tasavvufta ilk eğitim kapısının, nefis terbiyesiyle açılması bu nedenledir belki de. Herşeye sahipken cehennemi yaşayanları hatırlayın: Türlü vesvese ve yetirememe endişeleriyle yanıbaşlarında akıp giden hayatın neşe ve mutluluğundan mahrum zavallı varlıklar oluverirler bir anda.Fazla söze gerek yok ilim nokta iken çoğaltılmış...Az söz, az istek yola devam etsek, belki de sahip olduklarımızla övünmeden hem-hal olur,komşunun hem-haline göz değdirmez ve (sahip olduklarımız sözü de yalnış)bizlerle yaşam sürdürmeyi seçenler diyelim buna; Bu hayatı, kıymet bile bile yaşayanlardan oluverirdik her ahvalde.Eşeğin varsa, öküzü önüne katmayı da düşleme, bağ yolunu tutmayı da...Düşlesen de, ah-vah ile yakınıp-yıkılıp hayatını cehenneme döndürme.Eğer sen o nazeninsen; bir gün ne istesen oluşuverir bir anda...Ama o demde: dünyayla ilgili dilek ve isteği kalmaz ki o nazeninin de...
Şems-i Tebrizi'nin Makalat'ında bu konuda anlatılan bir hikaye vardır bilirsiniz.
Vaizin biri:
halka öğüt verirken onları evlenmeye teşvik ediyor, bu konuda birtakım hadisler de anlatıyordu.Kadınlara da minberin önüne giderek koca istemeleri için ayrıca teşvikte bulunuyor, hatta evli erkekleri arabuluculuğa hatta çöpçatanlığa davet ediyor, bu bâbda hayli hadisler naklediyordu. Kalabalık arasında biri kalktı. "Sofu vaktine bağlı bir insandır, ben garip bir adamım.Bana bir kadın gerektir ki, evleneyim" dedi.Vaiz yüzünü kadınlar tarafına çevirdi. "Ey avratlar, aranızda bu adamı isteyen var mı?" dedi. "Vardır" dediler. Kadının biri ayağa kalktı, "Ben varım," dedi. O halde ileri yürü buraya gel! dedi. Kadın minberin önüne yürüdü. Vaiz, "Şu halde aç yüzünü! çünkü evlenmeden önce bir kere yüzünü görmek Peygamberin sünnetidir," dedi.
Kadın yüzünü açtı. Vaiz erkeğe dönerek, "bak yüzüne delikanlı!" dedi.Genç "evet gördüm!" dedi. "Nasıl beğendin mi?" diye sordu. "Beğendim!" Vaiz tekrar kadına dönerek, "ey hatun kişi! dünyalıktan neyin var?" Kadın cevap verdi: "Bir eşekciğim var, su taşır; ben de ondan aldığım paralarla geçinirim." Vaiz, "Ama bu delikanlı, kişizâde bir gence benziyor, onurludur, eşek sürücülüğü yapamaz,"dedi. Tekrar kadınlara döndü:"Daha başka istekli var mı?" "Var," dediler. O da evvelki gibi ileri yürüdü yüzünü açtı. Delikanlı "beğendim," dedi."Pekala senin neyin var?" Kadın, "bir öküzüm var, kâh su çeker, kâh çift sürer, kâh dolap çevirir; onun kazancıyla geçinirim," dedi. Vaiz, "Bu delikanlı onurludur, öküz çobanlığı yapmak ona yaraşmaz," dedi ve devam etti: "Daha başka isteklisi yok mu?" "Vaar" dediler." O halde kendini göstersin!" Üçüncü bir kadın göründü. Vaiz, sordu: "Çeyizden neyin var?" "Bir bağım var," dedi. Vaiz delikanlıya döndü: "Artık bunlardan birini seçmek sana düşer!" dedi. "Hangisi daha uygun ise, onu kabul et." Delikanlı kulağının dibini kaşımaya başladııı. Vaiz, "Ama çabuk kararını ver, hangisini istiyorsun?" dedi. Delikanlı şu cevabı verdi:
" Hocam ben istiyorum ki eşeğe bineyim, öküzü önüme katayım,bağ yolunu tutayım." Vaiz: "Evet ama, sen de o kadar nazenin birşey değilsin ki, herüçünü birden kafese koyasın!" dedi.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:00
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Ekim 2010 Pazartesi
AĞACI KESEMEZSİNİZ KÖŞKÜ KAYDIRIN

Atatürk’ün ağaç ve yeşillik sevgisi, yalnız Ankara’ya has bir özlem değildi. “Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya değer” diyen Atatürk’ün özlemi, tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı, yeşillendirmekti.Gazi Mustafa Kemal, Türklerin Orta Asya’dan kuraklık ve ağaçsızlık yüzünden göç ettiğini pek iyi bildiği için ağaca karşı sevgi ve saygı gösterilmesini teşvik etmiştir.
Atatürk’ün Türk milletine hibe ettiği Yalova’daki çiftlik arazisinde bulunan köşk kendi emriyle 1929 yılında yapılmıştır. Köşk’ün yapılışı sırasında 2. kata sıra geldiğinde öndeki asırlık çınar ağacının dalları inşaata girdiğinden Yetkililer; "bu dalları kesmemiz gerek paşam" derler. Atatürk’ün kesin cevabı "hayır"dır, kendisini dinleyenlerin şaşkın bakışları arasında, "ağacı kesemezsiniz, köşkü kaydırın" der.Derler ki "bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak?"
Mühendis, mimar, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? Atatürk asırlık ağacın birkaç dalını kestirmemek için İstanbul köprü altındaki tramvay raylarını Yalova'ya taşıtır. Temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenir. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 metre kaydırılır.Diğer tüm köşkler gibi ‘Yürüyen Köşk’de halen müze olarak korunmakta,bir dalının bile kesilmesini istemediği Ulu Çınar da halen cumhuriyetimiz gibi dimdik ayaktadır.
Bir gün Atatürk, Kurmay Başkanı İsmet Bey’le Diyarbakır çöllerinde atla gidiyormuş. Mustafa Kemal demiş ki: “Çabuk bana yeni bir din bul. Ağaç dini. Bir din ki, ibadeti ağaç dikmek olsun.”
Atatürk'ün yeşil ve orman hakkındaki şu sözlerini de hatırlayalım:
"Ormansız bir yurt vatan değildir."
"Yeşil görmeyen gözler, renk zevkinden mahrumdur."
"Tabiata saygı aklın vicdanıdır."
İlgililere duyurulur.
Devamı Buradan ...>>
1 Ekim 2010 Cuma
İKİ MİLYON AĞAÇ İÇİN UYAN EY İSTANBUL'LU

Ey İstanbullular; Ağaçların çığlığını duyuyormusunuz?
Garipçe'liler-Poyrazköy'lüler bozulmamış doğanız için karbondioksit siparişi verildi.Haberiniz oldu mu?
Uyanın ne olur!
3.köprü ve otoban nedeniyle yaklaşık 5.000 hektarlık orman alanının ve ormanda yaşayan canlıların yok edilmesine izin vermeyin.
O ormanları, bitkileri, hayvanları, çiçekleri yaratanlar onlar mı yoksa Allah mı? Doğal hayatın da bir anayasası var, bunu insanoğlunun yıkıcı yasalarına teslim etmeyin.
"Köprüler yaptırıyorum size gelip geçmeniz için
Çeşmeler yaptırıyorum size suyun içmeniz için" diyecekler
"Boşa kostaklanma kostak değilsin!" deyin
Varın armudu dalından pazar eyleyin.
Ağaçlarınızın toprağınızdan sökülüp kereste olmasına onay vermeyin.
Mine Akverdi:
"İstanbul’un önemli merkezlerinde 2 Ekim saat 20.00′da 2 milyon İstanbul'lubuluşacak kent sakinleri, bir saat boyunca mum yakacak ve 3. Köprü’ye karşı olduklarını haykıracak. ’2 milyon ağaca kıymayın’ diyecek. Yapılan doğa katliamı karşısında sessiz kalmayın, gelin bu insan zincirine sizde katılın, her bir ağacı bire bir savunalım, yaşadığınız yere sahip çıkalım. İstanbul’un 2 milyon ağacını kurtarabiliriz!diyor.RTE 1996 yılında İstanbul Büyükşehir belediye başkanıyken
"3. köprü İstanbul için cinayettir" diyordu. Sorarım şimdi ne değişti? Cinayet basü bad'el mevt-e mi dönüştürüldü?
İzmir ve İzmirliler olarak destekliyoruz sizleri, haydi susturun İzmir'den bile duyulan masum ağaçların HAYKIRIŞLARINI.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:40
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
30 Eylül 2010 Perşembe
GÖRDÜĞÜNÜ ÖRT, DUYDUĞUNU SÖYLEME
Kutsal kitaplarda: "ağzımızdan çıkan her sözün bekçisi olmamız ve kişilere yönelik söylediğimiz söz ve isnatlar sonucu çıkan sonuçların vebalinin boynumuzda olduğu" anlatılıyor . Yanılabilme payımızı gözardı etmeden; "Ben söyledim oldu" duyarsızlığında olup gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı bir şeyi görmüşüz-duymuşuz gibi ima etmemeliyiz yani. Kuran'ın, "ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek" olarak nitelendirdiği bu tür davranışların batağında debelenenlerin de ençok din bezirganlığı yapanlar olduğunu görüp imanımızda eksilmeler ve şaşkınlıklar yaşamamalıyız.
Suyu bağlamak, rüzgara düğüm atmak ne kadar olanaksızsa, doğrunun doğruluğunu inkar etmek de olanaksızdır Allah katında.
"Gördüğünü ört
Duyduğunu söyleme" sözlerini;
"gördüğünü ifşa et,
duyduğunu yayınlaya" dönüştüren anlayış, batıl kalmaya müstehak bir davranıştır birgün mutlaka HAK çıkar ortaya.
Kuran'da, "Allah'a güzel amellerinizle ödünç verin" (müzemmil suresi,20)buyruluyor. "Allah'ın ne ihtiyacı olur ki ona ödünç veresiniz" diye düşünebilirsiniz.Her kapısına gelenin hak olduğunu bilenlerden olursak, birgün ona göre amel işler ve selametle çıkarız bu bataklıktan belki de.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:07
10
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar, DİLEK'ten mektuplar...

