Bazı kişiler, ilminin genişliği ve derinliğiyle meşhur olan bilgeye, sormak üzere bazı sorular hazırlamışlardı.
Sorularını sırasıyla sordular ve bilge de cevapladı:
“En akıllı kişi kimdir?”
“Her zaman başkalarından öğrenecek şeyler bulan kişidir.”
“En güçlü kişi kimdir?”
“Öfkesine hakim olan kişidir.”
“En zengin kişi kimdir?”
“Ellerindeki hazinenin, yani yaşadığı günün ve saatinin kıymetini bilen kişidir.”
“Saygıya kim layıktır?”
“Kendisine ve dostlarına saygı gösteren kişi.”
Bu cevaplar üzerine birisi dayanamayıp atıldı:
“Ama efendim, bu söyledikleriniz o kadar açık ve belli şeyler ki!”
“Zaten çok açık olduklarından” diye cevapladı bilge, “İnsanoğlu onları bu kadar çabuk unutabiliyor.”
Devamı Buradan ...>>
11 Ocak 2011 Salı
KİMDİR?
7 Ocak 2011 Cuma
ŞİMDİLİK VAZGEÇTİM TÜTMELERDEN
"Demek ki soba yakmak için ne yapıyormuşuuuz?" cevap: "AnaMIzı CEP teleFOnuyla arıyormuşuz!"
Kişi ömrü hayatında bitkisel çözümlerle geçiştirebildiği ufak tefek rahatsızlıklar dışında adı belli büyük hastalıklar yaşamadıysa, ilaçlara ve doktorlara saygısı ve dostluğu dışında yakın olmadıysa; elle tutulur ve gözle görülür bir hastalık girdabına düştüğünde ne YAPAaAr? Doktorsuz ve ilaçsız hastalıksız bir ömür süremeyen sevgili rahmetli Anacığını cep telefonuyla arar: "ben bu dünya okulundan vazgeçtim, yanına gelebilirmiyim?" diye. İşte ben de son günlerde öyle yaptım dostlarım. Sandım ki artık yolcuyum... Dumanım tütmekte ve sobamı yakmak için alttaki havalandırmayı açmama bile gerek yok... Canıma dar gelen bu beden elbisesini atıp bir kenara (yarı heyecan yarı sevinç ve az bir buruklukla) sandım ki gitmekteyim bu acımasız dünya okulundan canımın cananına... "Var mı öyle kolay gitmek?" dedi bir ses içimden ve ertelendi bu gidiş bir müddet için yeniden. Yılbaşı gecesi telefonda "CAnıM, biraz rahatsızım bu gece gelemeyeceğim" sözüme gözyaşı döken sevgili torunum Eren'e bile eski Tontini uçup gidebilecekken; çakılıp kalmıştı yatağında bu Tontini, duman duman.
Yeniden merhaba dostlarım...Küçük sevgililerim tarafından açıldı havalandırmam.Şimdilik Vazgeçtim tütmelerden.
Hepinize sevgilerimle.
Resim: Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:54
38
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Ocak 2011 Pazartesi
DERS:HAYAT BİLGİSİ,KONU:GÜVENLİĞİ ÖĞRENİYORUM

Evde bebeği olanlar çok iyi bilirler ki, "onlar" eve geldikleri andan itibaren herşeyi değiştirirler...Hatta bazı ailelerde iş bebek haberini alır almaz başlar. Eğer ev yeni bebeğe dar gelecekse apar topar taşınılır bile...Bu ailenin panik durumuna göre değişir :)
Biz çok fazla panik olmadan, hayatımızda çok fazla bir değişiklik yapmadan bekledik bebeğimizi... Hastaneden eve geldiğimiz ilk günden itibaren evde hiç bir şey eskisi gibi olmadı tabii... Aslında bir kaç değişiklik dışında gözle görülür bir değişiklik de yoktu. Ama bu hiç olmayacağı anlamına gelmiyordu...
Miniğimiz büyüdükçe evde bazı önlemler almamız gerektiğini anladık. O bize anlatmaya başladı daha doğrusu :) Yerde emeklemeye çalışıp, bol bol debelenme zamanı geldiğinde, halının çok tüylü olduğunu fark ettik mesela. Hemen değiştirdik başka bir odadakiyle.
Debelenme yerini yavaş yavaş emeklemeye bıraktı çok geçmeden. Sürekli yenen ellere saç, kıl yapışmasın diye süpür babam süpür, sil babam sil...Duvar diplerine saklanmış her çeşit kablo dikkat çekiverdi birden. Hepsi düzenlendi. Tehlikeden arındırıldı olabildiğince...Yastıklarla kurduğumuz emniyet şeridi çokkktan geçerliğini yitirmişti ve yerini çeşit çeşit güvenlik önlemleri almaya başlamıştı bile...Bir süre emekleme dönemi devam etti ama hız gittikçe artıyordu :) El çabukluğu da cabası...Mamasını hazırlamak için arkamı döndüğümde odadan yok olmaya başladığındaysa odaların kapısı kapatılmaya başlandı. Yada" kapı önü yastık barikatları" hazırlandı...Oyuncak haricinde herşeyin dikkatini çektiği o dönemde evde ne var ne yok herşey yer değiştirdi. Ortadaki kocaman, bir o kadarda tehlikeli caanım sehpam köşelere itiliverdi. Yapı gereği çok ıvır zıvır sevmeyen ben severek aldığım bir kaç süs eşyasını da kutularına geri gönderiverdim. Televizyonun yanında küçük bir sehpada duran uydu alıcısı televizyonun üzerine kaldırıldı. Hemen yanındaki sevdiğim birkaç saksı çiçeğim bir daha asla geri dönemeyecekleri odadan dışlandılar toprakları karışlanmaya başlayınca :)
En çok ilgi çeken mutfak çekmeceleriydi. Önce en alttaki çekmecenin kulbu söküldü...Bir hafta sonra ikincisi, sonra üçüncüsü ve nihayet hepsi...Kulpların yerini iki küçük delik almıştı ve gözüm bundan hiç hoşlanmamıştı...:) Yavaş yavaş adımlar atılmaya başlandı kiiiiii, hemen deterjanlar, ilaçlar ve tehlikeli ne varsa bütün ıvır zıvır üst raflarda yerini aldı. Bir dakika peşinden ayrılamama dönemi başlamıştı ve gerçekler çok acıydı... Olay kardeşinin çocuklarına bakıp, gezdirip, hoplatıp, zıplatıp eğlendirmekten çok farklıydı. :) Düpedüz asayişten sorumlu devlet bakanıydınız. En küçük bir hatanın da affı yoktu. :)
Pek fazla yürümeyen oğlum genelde koştu...Hep koştu :) "Run forest run" hesabı :) Tabii bende peşinden...İyi de oldu doğum sonrası kilolarımdan az da olsa kurtuldum bu sayede. Ama güvenlik çemberi her geçen gün zorlanmakta ve yeni tehlikelerle karşı karşıya kalmaktaydı. Balkon kabusu başladı sonra. Bebişime de yazık yaaa. Gözler sürekli ensesinde :) Ne yapalım görevliyiz...
Sonra deniz kenarı kabusları, sokak hayvanlarının ümüğünü sıkmadan sevmeyi öğretebilme, boğulmadan mısır yiyebilme alıştırmaları, dondurmayı yavaş yavaş yalama...
Hepsi ama hepsi önceden alınmış önlemler paketinde yerlerini aldılar...
Hatta eve yapılacak pima-pen ölçüleri, çok alçak olan iki pencerenin yükseltilmesi istemiyle tekrar değiştirildi. Ve sonuç çok başarılıydı :)
Ege büyüdükçe biz de bir evde ne gibi tehlikeler var öğrendik. Allah onu ve bütün çocukları korusun, çok acı deneyimler yaşamadık.
Ama şimdiye kadar aklımıza gelmeyen ve gözümüzden kaçan bir tehlike tam orda bizi bekliyordu. :)
Anne, baba balkonda güzel havanın tadını çıkarırken hemen yanıbaşlarında tv izleyen, daha önce kendisini yanlışlıkla banyoya kilitleme tecrübesi de bulunan Ege, birden yerinden kalkar ve aklına ne gelsiyse artık, kapının kilidini çeviriverir...
Şaşkın anne ve baba birbirlerine bakarlar veeee
- şimdi .oku yedik... (Biz dışarda o içerde)
-Egeeeee, çevir oğlum anahtarı hadi bebeğim.
Camın öteki tarafındaki gülen surat olayın farkında değildir ve pişmiş kelle gibi sırıtmaktadır... :)
- o tarafa değil oğlum bu tarafa çevir (nerden bilcekse çocuk o tarafı, bu tarafı:))
32 diş sırıtan çocuk anne ve babayla ne güzelde oynuyorum diye düşünmektedir ve keyiften dört köşedir...
-tamam o kapıyı bırak gel şu pencereyi aç...(balkona açılan küçük bir pencereye yönlendirilir)
-kaldır yukarı annecim. hızlı kaldır. iktir, iktiirrr...(off yeni yapılan pencereler ne de zor açılırrrrr)
o sırada baba hala kapıyı zorlamaktadır. hatta kırma aşamasına geçmektedir :)
Birden bir ışık yanar kafaların üstünde...O zaman kadar panikten akıllarına gelmemiştir.
Balkonun öbür tarafındaki sürgülü kapııııı....Yaşasıııınnn.
-tak tak tak... egeee burayı aç oğlum hadi...
O zamana kadar bin kere açılıp kapatılan, artık açması kolaylaşmış sürgü yağ gibi kayaar ve kapı aralanır.
-aferin oğlumaaaaaaa...
Hafif bir baş dönmesi ve bulantı...
Babanın kapı kolunu zorlayan elleri şişer, annenin nabız 160'larda, oturup bütün güvenlik önlemleri paketini yeniden yapılandırmaya giderler. Asla tam olarak başaramıycaklarını bilerek...güvenliK:
Yeni Kural: 1- Başına gelen bu gibi olaylar karşısında soğuk kanlılığını yitirme ki sürgülü kapı daha önce aklına gelee.
Yeni kural: 2- İki kişi birden balkondaysa kapı açık bırakıla.
Yeni kural: 3- Balkon kapısı üzerindeki anahtarlar derhal toplatılaaaa ... ;)
Sevgiler benden hepinize...*ELA*
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:52
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
2 Ocak 2011 Pazar
KARGANIN KILAVUZLUĞUNDA GEÇİLİR Mİ TAŞ KÖPRÜ

Kendi kendimle konuşmalarımın bir özeti olacak bugünkü yazım.Olaylar için "Belki vardır bir sebebi" diyerek isyan etmemeye çalışacağım .
Taş bir köprünün başındayım bugün sanki, takıldım(k) karga olan bir kılavuzun peşine, geçiyorum(z) ne idüğü belirsiz karşı sahile,adı henüz konmamış gelecek pembe senelere.. Yağmurdan güneşten kardan beni koruyacağını umduğum şemsiyem elimde(izde), umut ise yüreğimizde zira umutsuz yaşanmaz derler bir de. "Ayağını bastığın yere dikkat et!" demişti babam, ben daha küçücükken ama, ben yine de felaketlerin, benim için bilinmez olan göksemadan gelebileceğini düşleyenlerdenim.
Dakka 1 gol 1:"Gak!" dedi kara karga;
"Türk Beşlerine: Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun,Hasan Ferit Alnar,Necil Kazım Akses gibi müzik dehalarına" "Türk leşleri bunlar" dedi Şaşırdııım.
"Kendisi acaba biliyor mu?" dedim "nedir do,re, mi fa?"
"Gak!" dedi tekrar karga geldi 2. gol:
Sona erdirdim 5 cana kıyan 90 yıllık cezası olan adamın mahkümiyetini. "Emir demiri keser" diye de sözlerine söz ilave etti.
"Ya hiç adam dövmemiş, hiç cana kıymamış olduğu halde hakkında 10 yıla kadar tutukluluk emri verdiklerine ne olacak?" dedim. "gak, gak!" dedi "orasını fazla karıştırma,yoksaaa!!!
"Dünkü hainleri kahraman ilan ediyor, isimlerini havaalanlarına büyükşehir caddelerine koyuyorsun ya, gerçek kahramanların isimlerini heykellerini sözlerini yerle bir edip hiçe sayıyor bize unutturmaya çalışıyorsun ya! Hadi açıkla bunu" diyorsun... Cevap yine aynı "ileri demokrasinin gereği bu, durmak yok ileri" diye karşılık alıyorsun.Göstermelik yaptığın 3-5 lik zammı defaatla burnumuzdan getiriyorsun, yoksa sen bizi mi kandırıyorsun?
Her gak-ın bir zam bir yalan, geçilmez bu taşköprü bu gakgakcıklarınla.
Dakka 1 gol 1 alıyorsun canlarımızı, istersen geri al yaptığın 3 kuruşluk zamlarını.
Bir canlının karnının doyması ve mutlu olmasının bedeli diğer bir canlının canından geçmesi ve teslim olmasıyla olası belki.Birinin yaşayabilmesi ötekinin ölümüyle ilintili.Haydi ölüm yok diyelim, kalıptan kalıba dönüşüm var zayıf ve güçsüz olan güçlünün bedenine ediyor seyr-ü seferi! Yenen ve yiyen, gidenle gelen bir oluyorsa O zaman. Eee! sonuç ne peki, elde var sıfır mı,O mu bir mi?
İşte buradan çıkmış "bize birşey olmaz!" masalı.
Çocuk kompozisyon ödevi için babasına sormuş:
- Politika nedir?diye.
Baba:
- Yavrum, Ben evin geçimini sağlamak için çalışıyorum para kazanıyorum. Yani ben kapitalistim. Annen, kazandığım parayı harcayıp evi idare ediyor, yani hükümet. Hizmetçimiz ev işlerini yapıyor, yani işçi. Sen halksın. Kundaktaki kardeşin de istikbal. Kompozisyon ödevini buna göre yaz! Anlaştık mı?
Çocuk, "anladım" demiş, sabah ödevini yazmak üzere uykuya çekilmiş. Gece tuvalete kalkınca beşikteki kardeşinin ağladığını duyup yanına gitmiş, altını kirlettiğini görünce... Hizmetçiye haber vermek için odasına koşmuş, bakmış ki: babasıyla hizmetçi yatakta sarmaş dolaş.
Annesine seslenmiş, ama annesi horul horul uyumakta.
Çocuk hemen masasına geçip ödevini yazmaya koyulmuş:
Politikanın ne olduğu çok açık:
Kapitalist işçiyi götürüyor, hükümet uyuyor, halkı da B.K götürüyor.
Dedim ki: "Geçilmez bu taş köprü, karganın kılavuzluğunda.
Aman ha dikkat! bizi de B.K götürür sonra..."
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Andrzej Radka
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:24
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
31 Aralık 2010 Cuma
ZAMAN İCADEDİLMEDEN ÖNCE
Zaman icadedilmeden önce yoktu ne eskiye rağbet ne yeniye özlem,
Ay parıldardı aygününde dünyalılara, her batan güneşin solan ışıklarıyla
365 gün bir yıl eder diye bir hesap yoktu aylara da bölünmemişti zaman
Kaç yaşındasın diye sormazdı kimse kimseye, genç yaşlı ayrılmazdı o zaman
Suçlanmazdı giden yılın sayısı, umutlanılmazdı gelen yılların rakamlarıyla.
Ve İcadedildi zaman.. Çetele tutulur oldu üstümüzden her geçen saniyeyle.
Zaman mı bizde, biz mi zamanda kayıp gidiyoruz?
Dilerim hayatımızdan çıkarmak istediğimiz 2010 u aratmaz yeni gelen.
Sağlık, sevgi, neşe, mutluluk, aşk, hoşgörü, hak ve adalet dilerim düşmesin yakamızdan.
Hastanelerde,cezaevlerinde, sokaklarda olanlara, evsiz barksız, sevgilisiz, yarsız kalanlara hak yardımcı ola.Sevgili blog dostlarım; Sizlerle paylaşarak anlaşarak dertleşerek geçen koskoca bir yıla da şükürler ola.Hepinize kocaman teşekkürler, mutluluklar ve sufi ailesi olarak sevgilerimizle.Hep varolun e mi? Tontini.
Videoyu ilk yayınlama tarihimiz:2008
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:47
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., ELA'dan mektup, SUFİ
27 Aralık 2010 Pazartesi
LEB-A-LEB DOLUYSA KABIMIZ
Geçmişin kirli paslı boyasının üstüne pürüzleri kazımadan yeni boya attıysa kişi; bir zaman için örter saklar ANın boyası, geçmişin anla olan renk tutmazını. Ne kadar özensen de silip parlatsan da, zamanın duvarına nakşettiğin rengin kalkar kabuğu, çatlatır geçmiş çıkar görünür o anda başı. Geçmişin temelleri üzerinde kuracaksak yeniden geleceğimizi; işe önceden yıkmakla başlamalıyız kendi duvarlarımızı.Hani dervişin biri bir dergahın kapısını çalar da, kapıyı açan derviş ağzına kadar dolu tasla karşılar ya onu... "Doluyuz bir kişiye bile yer yok!" demektir bu.Kapıyı çalan derviş alır mesajını ve koyar ya suyun üstüne bir gül yaprağı taşırmaz suyu, böylece hak yolunun olur yolcusu. Leb-a- leb doluysa kabımız dünya malı, alışveriş, çekişmeyle bize sunulan tasın taşar suyu. Doluyuzdur... Kabımıza ne koysun kapısına vardığımız bilge kişi? Olmalıyız ki gül yaprağı kadar narin, hafif ve güzel kokulu: açmalı kapısını ay yüzlü o güzel bilge kişi..."Çok bilen çok yanılır" derler bilirsiniz, zordur güneşi batıdan doğurabilme, bildiklerimizin yalan, gerçeğin bambaşka olduğunu bilme işi.Kıyam-et: ayağa kalkmaktır dostlar, uyumamak uykuların ve gafletin en derininde...
Zorlar kolay ola inşaallah, hepinize sevgilerimle.
Resim:Okay Bilen
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:33
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Aralık 2010 Cumartesi
SON DURAK HİZMETLERİ
"Ahırda oğlak doğsa arıkta otu biter" de, evinde bir gariban ölse son duraktan onu uğurlayan, yıkayıp paklayan ardından ağlayan bulunmaz mı? Ya da ömrü boyunca çalışıp çabalayıp para biriktirip dost biriktiremeyenin arkasından ağlayanı hiç bulunmaz mı? Buna da çare bulmuş bizim uyanık girişimcilerimiz.
Denizli'de "Son durak hizmetleri" adı altında bir dernek kurmuşlar: "
Cenazelerde acılı günlerinizde 5 bayan 5 erkek ağlama ekibi gönderilir."diye de bir ilan asmışlar ortalığa.
"Nakit ödemelerde İlk 10 dk ağlamak firmamızca ücretsizdir.
Ağıt yakmak,kendini parçalamak ve bayılmak ekstra faturalandırılmaktadır.
Aynı sülaleden hizmet almaya gelen 2.ci kişiye % 25
3.cü kişiye % 35 4.cü ve daha sonraki kişilere ise %50 indirim uygulanmaktadır."demekteymişler.
Of'lu ALİ öZTÜRK 1994'te Selimiye'de caminin kapısından geçerken bir bakmış adamın biri tabutun başında ağlıyor, ama ne ağlamak! Tabutu parçalayacak. Ali bey ağlayana yaklaşıp "Başın sağ olsun, ölüye yazık olur, böyle ağlama!" demiş demesine ama ağlayan kişi "Ben ölüyü tanımıyorum ki, parayla ağlıyorum" diye açıklama getirmiş. Of'lu Ali hazır-cevap: "Yarısını ver, ben de ağlayayım" demiş o anda. Bir yıl sonra 1995'te Ali Öztürk derneğini kurup Cenaze Ağlama Derneği Yönetim Kurulu Başkanı oluvermiş. Ekibi 300 kişilik. "Hep para kazanmış, yaşarken cebinde akrep bulunduran pintiler artlarında koca servet bıraktıklarında hanımları makyajı bozulmasın diye arayıp, "Ali bey, kocam öldü cenazesinde ağlayabilir misiniz?" diye soruyorlar, ben de ekibimi yolluyor bir saat evde, bir saat de caminin kapısında ağlıyorlar." Mahalledeki insanlar da "Ne iyi adammış, kıymetini bilemedik" diyorlar. Bir kişinin bir saat ağlaması 300 milyon, toplam 16 milyar alıyoruz, fatura da kesmiyoruz çünkü ölüye vergi iadesi yok" demekteymiş...
İyi para, kolay iş değil mi? Alkışlayarak ya da partilerin toplantılarına katılarak şak-şakçılıkla para kazanmak oluyor da ağlayarak neden olmasın? Gözünün yaşına güvenen, gemisini yürüten kaptan böyle olur işte. İşsizlik alıp başını gitmişken iş bulmak için Of'luya mı danışmalı acaba?
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:05
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Aralık 2010 Çarşamba
MENENDİ YOK OLAN
Bazen bir kelimeye takılır dil alır başını gider, bazen bir kokuyla kaparsın gözünü, uyuyan geçmiş uyanır sarılır boynuna açar kollarını.Diline dolanan kelimenin geçtiği bir şarkı sözü aralar belleğin nemli ve karanlık dehlizlerini.Kalıbın burdadır ama gezersin başka zamanları.
Çubuğum yok yol üstüne uzatam
Takatim yok yar yolların gözetem
Menendin yok seni kime benzetem?
Eşi emsali yoktur gönle girmeyi başaranın... Menendi yoktur onun.Dün bugün gibi olmuştur, var olmuştur menendi yok olan.Her aşığın maşuğunun menendi yok, liderler içinde ATATÜRK'ün menendi yok.Gelmiş-geçmiş, görüp-göreceğimiz başka bir emsali yoktur onun.Menendi yok kime benzetem onu?
Halk çocuğu Pablo Neruda'nın dediği gibi: Ben de menendi olmayan bir halkım duymalı eşi emsali olmadığını düşünen kendini adaletli, demokrat, özgürlükçü zanneden kişi.
"Halkım ben, parmakla sayılmayan, sesimde pırıl pırıl bir güç var.
Karanlıkta boy atmaya, sessizliği aşmaya yarayan.
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
tohuma dururlar yeniden ve halk toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde buğday nasıl filizini sürer de,
Çıkarsa toprağın üstüne güzelim kızıl elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de,
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde."
Menendi olmayan dostlar hepinize sevgilerimle.
Resim:Ben Goss
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:27
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Aralık 2010 Pazartesi
EYNİMİZE GİYİNDİĞİMİZ ELBİSELER
Eynimize giyindiğimiz elbiseler: yerine, yurduna göre. Var mı bir babayiğit ev kıyafetiyle gidebilen bir makama, başvekilin huzuruna, bilmem kimin piyano resitaline? Sırtında eski bir kazak, boynunda atkı, saç-baş dağınık, ayacığında çift çorap terlik, altında eşofmanla...Bu kıyafetle değil o makama ulaşmak kapıdan çıktığında yadırganır ayıplanır o insan...İsterse o kişi başbakan olsun "hoop hemşerim giremezsin!" der kapıda bekleyen görevli-bekçi...Eskiden tebdil-i kıyafet gezermiş padişahlar halkın tansiyonunu ölçmek için zaman-zaman. Onlardan biri gibi giyinip çıkarlarmış halkın karşısına dem be dem.İnsan yapısı işte;
gördüğü kişinin önce dış görünümüne göre, kolundaki saat, sırtındaki mintan, ayağındaki ayakkabının kalitesine göre kesiyor ahkâm."buyrunn hoşgeldinizz!" diyor, ya da "sen şuraya geç!" diyor zaman-zaman.Yüzünü ekşiterek "Sen şuraya geç" dediği kişinin erdemi, ilminin yüceliği, insanlığının üstün olduğunu nereden bilsin "buyrun hoşgeldiniz!" dediği kişiden? Eşekliğimizi saklamak için Aslan postuna sarınıp da geziyoruz çoğu zaman.Ama ağzımızı açmaya görelimm ortalığı aslan kükremesi yerine, eşek anırması kaplıyor o an.Kulaklar posttan dışarı çıkmayagörsün, foyamız da,ipliğimiz de, çıkıyor pazara o an...
Boşuna dememiş Nasrettin hoca: "Ye kürküm ye!"diye, işte zaman: aynı o zaman.La Fontaine'nin dizeleriyle bitirelim sözlerimizi, birkere daha gözden geçirmeliyiz önyargılarımızı.
Eşeğin biri aslan postu giymiş,
Millet evinden çıkamaz olmuş.
Eşek hep o eşek,
Ama gören korkudan ölecek.
Bir gün aksilik etmiş kulakları,
Uçları çıkıvermiş posttan dışarı.
Açıkgözün biri görmüş,
Eşeğin şakası sona ermiş;
Vurmuş sopayı beline,
Sürmüş aslanı değirmene.
Şaşırakalmış görenler,
Aslanı eşek etti sanmışlar.
"Ülkemizde çok böyle aslan
Nice babayiğitlerimize
bu masal biçilmiş kaftan
Posta kanarsak YUF bize!"Hepinize sevgilerimizle.
Resim: Ben Goossens
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:48
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

