.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

5 Aralık 2012 Çarşamba

SİZE BİR PERİ DOKUNDUMU?


Öncelikle bloğumuzu ihmal etmiyceğime dair verdiğim sözümü tutamadığım için sizlerden özür dileyerek başlamalıyım öyle değil mi? Ve de hepinizi ayrı ayrı selamlayarak...

Tontini bir çok şeyim olduğu gibi aynı zamanda ilham perimmiş benim. O gitti gideli bir türlü kafamı toparlayıp, iki lafı bir araya getiremedim. Yazamadım. Hiç denemedim zannetmeyin. Bazen geceleri uyumaya çalışırken bile yazabileceklerimi düşünüp, not ettim aklımın bir köşesine ama iş yazıya dökmeye gelince...
Anlatmak istediğim hep aynı yere çıktı. Yaşadığım sonsuz boşuğa, özleme...Gözyaşı ise uzun zamandır en iyi arkadaşım. Ahhh ağlamaktan yazamadıklarım...Yazımı okuyunca O'nu kimse üzülerek anımsamasın diye de yarısına gelmeden sildim gitti çoğunu. Bir çok denemeden sonra yine bilgisayar karşısındayım şimdi, bilmem anlatabilecek miyim?
Çok zor bir yaz geçirdim. Geçirdik...Tontinimim ... hemen arkasından, kendimi bildim bileli hep var olan, bana ve ailedeki tüm insanlara büyük emeği geçen, adımı koyan, beni bebekken aylarca ayaklarında sallamış, bakmış, hep sevmiş güzelller güzelim, anneannemi de uğurladık son yolculuğuna. O kadar güzel anılar kaldı ki ondnan da geriye...Eşi benzerini başka yerde yiyemediğim o girit yemekleri, kimsenin aynı lezzette yapamadığı  o caanım köftesi...İpek gibi saçları, ayakları, elleri, güzel gözleri hepsi benimle, bizimle kaldı ama o gitti. Şu anda İzmir'de çocuklarının yada 13 torunundan birinin evininde olmayışını kabul etmek tıpkı Tontinin hep huzur dolu evinde olmayışını kabullenmek kadar zor oldu..
Her zaman bulduğumuz o bahanelerle daha kolay atlatmaya çalıştık kendimizce işte...Çekmeden gitti, allahın sevgili kuluymuş...VS
Öyle böyle geçti zaman beraberinde getirdiklerinle işte. Birkaç ay sonra 1 sene olacağını düşünmekse ayrıca inanılası değil.
Neyse...
2012 böyle biter, aman allah beterin beterinden saklasın derken, 1 Ağustos'da öğrendim ki Tontinin 5. torununu, anneannemin ise 12. torun çocuğunu taşıyorum. Yani anneliğin belkide en kolay zamanları...Taşımak...
Beklemediğimiz bir haberdi ama bu senenin en güzel haberiydi kuşkusuz. Yazılarımı takip edenler tanırlar oğlumu, Ege'nin bir kardeşi olsun isterdim hep. Nedense son zamanlarda bu istekten vazgeçmişken gelmesini de vardır bunda da bir hayır diyerek kabul ettik tabii ki. Ettik de 5,5 ayı bitirdik bile şimdi. O da yıllar önce Tontininin "senden kız çıkmaz" sözüyle tahmin ettiği gibi bir erkek. İlk başlarda çok kötü başlayan miğde bulantıları, halsizlik ve büyük bir gerginlikle geçen ilk aylarımdan sonra şükrediyorum ki şimdi çok daha iyiym. Hala nedenini çok iyi bildiğim o yalnızlık hissinden kurtulamasamda biliyorum ki O yine en büyük destekçim benim... Kısacası dostlar herşeye rağmen  henüz adını koymadığımız oğlumuzu, yine güzelimin olmasını istediği gibi büyütme heyecanına kapılmış bulunmaktayım ;) Sağlıkla kucağıma almak beni içimdeki korkulardan kurtaracak yine biliyorum. Ve umuyorum...
Bu haberi sizinle paylaşmak için bu zamana kadar beklememin nedenlerini anlatmak istedim kısaca, umarım beni anlar ve hak verirsiniz. Bu yıl sanki güzel bir şey olmıycak gibiydi, belki ben düşünmekle o kadar meşguldum ki, bu güzelliği biraz geç farkettim diyelim.
Tontinisini hiç göremiycek olduğu için çok mu şanssız, yoksa benden, bizden, sizden, hep onu dinleyerek büyüyeceği için çok mu şanslı bir türlü karar veremediğim bu bebeğimizin de güzel haberlerini, büyüyüşünü paylaşıcam sizlerle inşallah.
O zaaaamaann tekrar iki nokta üst üste ve bir parantezden oluşsa da gülücüklerle dolu, O'nun sevdiği eğlenceli yazılar yazmak için güzellikler diliyorum etrafıma.
Yaşadığınız her günün size sevgi ve güzellikler katması dileğiyle...
Sevgiler.

Devamı Buradan ...>>

4 Ekim 2012 Perşembe

ÖFKE&SEVGİ

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerd

en biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “ Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

Devamı Buradan ...>>

24 Ağustos 2012 Cuma

HAYATI SEVGİSİZ BIRAKMA.

Ne kadarda iyi biliyoruz aslında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu değilimi? sadece  işimize gelmiyor evrensel doğruyu hayata geçirmek. ne zaman kayıp ettik kendimizdeki cevherin her şeye hüküm edeceğini.  niçin sevgiye ait hüküm gücümüzü kullanmak yerine onun zıttı olan ile hüküm kurmaya çalışıyoruz. olmuyor işte yüz yıllardır deniyoruz olmuyor. Umudumu koruyorum biliyorum ki Her şey güzel olacak. Hayatı sevgisiz bırakmamaya.



Devamı Buradan ...>>

11 Ağustos 2012 Cumartesi

ONLAŞIYORUZ

Bir heykeltıraş, işleyip heykel yapmak üzere mermer satın almak ister. Bir mermercinin bahçesinde dolaşırken, köşeye atılmış bir kaya parçasına gözü ilişir. “Bu mermer parçasının fiyatı nedir?” diye sorar. Mermerci “Bedava” cevabını verir ve  ”eğer işine gerçekten yarayacağını düşünüyorsan, para vermeden götürebilirsin.” der.  Heykeltıraş şaşırmıştı:”Neden bedava veriyorsun bunu?” diye sorar. “Şekli bozuk çünkü” der, mermerci, “kimse satın almak istemiyor ve bahçemi işgal etmekten başka bir işe yaramıyor. Alıp götürürsen, beni ancak mutlu edersin.” Diye de ekler.
Birkaç ay sonra, heykeltıraş mermercinin dükkanına elinde bir kutuyla gelir ve kutuyu mermerciye uzatır. Mermerci kutuyu açar. İçinde harika bir heykel durmaktadır. “Şu güzelliğe bakın!” der mermerci. “Eminim bu sanat eseri için büyük paralar isteyeceksin. Peki ama onu neden bana getirdin? Biliyorsun, ben sadece mermer taşı satarım.” Dediğinde, “Hayır, hayır bu sana bir hediye.” diye cevaplar sanatkar ve, “Buraya altı ay önce gelmiştim ve bana bahçenin köşesinde duran bir taş parçasını bedava vermiştin. İste bu heykeli bana verdiğin o taştan yaptım.” Der.   
“Evet, o heykeltıraş sendin. Şimdi hatırladım.” Der mermerci ve altı ay önce söylediği sözleri hatırlayıp utanır ve, “Tanrım! Bu harika heykelin o çirkin taştan çıkabileceğine kim inanabilirdi ki?” diyerek de şaşkınlığını gizleyemez.
Michelangelo’nun  da, başka heykeltıraşların almak istemediği bir mermer bloğu alıp, o dünyaca ünlü Davud heykelini yaptığı bilinir.
Kendisine bu harika sanat eserlerini nasıl yaptığını soranlara da şu cevabı verdiği söylenir:
“Ben her mermerin içinde bir melek görürüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya kadar, mermeri keski ve çekicimle oymaya devam ederim. Yapmamız gereken, hayat taşımızın üzerindeki fazlalıkları atmak ve içimizdeki meleği açığa çıkarmak değil mi?  
Tamda yukarıda anlatılan hikaye gibi Tontini de bizim yaşamımızdaki bir Heykeltıraştı. Bize  içimizdeki meleği ortaya çıkarmamız için sevgisini, sınırsız bir sofra gibi ortaya sunardı, şimdi hepimiz meleksiz kaldık ama hepimiz melek olmak için onun bize bıraktığı malzemeler ile kendimizi tontinileştiriyoruz. tontinisisiz ama hepimiz onlaşıyoruz hayatın çıkılmaz noktalarında. Bize söyledikleri kulaktaki küpe misali hatırımızda daimada öylede olacak. Sevgi ve Aşk'la 

Devamı Buradan ...>>

8 Ağustos 2012 Çarşamba

AŞK'A YAR OL.


















Gel gönül hüsnü halini bir bilir yarana sor
Bab-ı aşkın miftahını bir sahip irfana sor
Her tabip aşka yar olmaz ondan sorma ilacı
Suret hal derler masaldır hikmeti Lokman'a sor

Çekmeyen gafil ne bilsin nar-ı aşkın kıymetin
Çekmeye takat mı kaldı ben bu aşkın zahmetin
Gel sineme kıl temaşa sinemde bağı zeytin
Bağı hüsnün güllerini sümbül ü reyhana sor


Bir kalender meşrebiyem aynımda şal-ı aba
Ben bu aşkın abdalıyım nur u sırrı merhaba
Zülfü canana dokunma lütfeyle bad-ı saba
Sineyi ab u hayatı mürşid-i merdana sor

Der ki aşık gam yemezem gün bugün ferdalara
NESİMİ'yem ibret olsun aşık-ı rüsvalara
Geç geçende dem bu demdir düşme boş sevdalara 
Görenlerden ayrı düştüm durağı devrana sor 
Devamı Buradan ...>>

4 Temmuz 2012 Çarşamba

VAZGEÇ


Bir gün Mecnun hastalanır yatağa düşer. Tedavisi için doktor çağırırlar
Doktor: Damardan kan almamız gerek
Diyerek Mecnunun kolunu bağlar. Tam yaracağı sırada Mecnun,bağırır: Ey sevgili doktor bırak!
Ücretini al ve kolumu yarmadan git.. Bu hastalıktan öleyim. Vazgeç kan almaktan..
Doktor mecnuna: Sen çöllerde kükremiş aslanlardan korkmuyorsun da kolunun yarılmasından mı korkuyorsun? diye sorar.Mecnunun cevabı şöyle  olur: "Ben neşterden korkmuyorum can dost.  Benim vücudum varlığım Leyla ile doludur. Korkarım ki benim kolumu yararken Leyla'yı incitirsin,işte ben bundan korkuyorum" der.
MESNEVİ: "Ey sevgilim, varlığımda senden başka bir şey kalmadı.Bu sebeple sirke veya bal denizde nasıl yok olursa ben de sende öyle yok oldum."diye açıklıyor. Cem&Tontini.
Devamı Buradan ...>>

7 Haziran 2012 Perşembe

SON BAKIŞTAKİ O GÖZLER KALDI AKLIMIZDA.

Bir bakış var ki, o bakış bir an silinmiyor aklımdan. Gitmiyor...Anlatmalıyım size o bakışı. Günlerdir düşünüyorum, yazmalıyım!. Ama anlatmaya yazabileceğim kelimeler yetmeyecek biliyorum. Görmeliydiniz.!!! O anda benim gözümle bakabilseydiniz, ancak anlayabilirdiniz. Hak verirdiniz. Öyle sıradan bir bakış değildi bahsettiğim tahmin edersiniz...Bir değil, bin sayfa yazılır zorlarsanız. O derece... Bir anda neler anlatıldı neler, demir gibi ağır pamuk kadar yumuşak o bakışmada. Yanına gitmeden çok düşünmüştük halbuki...Onu öyle görmemizi istemez ki, üzülür yollara döküldük diye, gitmesek mi acaba diye. Gitmesek de, ya bir daha göremezsek korkusu...İyi olsun o gelecek zaten dedik, sonra biz gideriz hastaneden çıkınca...Kendimizle çekişen bir sürü düşünce işte. Nihayet buluşunca şöyle bir içten sarılamadan yanaştım yanına canını yakarım istemeden diye sadece elini tuttum sonra. Arkamdan torunu öptü yanaklarını, yolda onun için boyadığı resmi koydu başucuna, ben geri çekildim ister istemez. Sonra oğul geçti yanına. Kapının yanından baktım onlara. İşte orda gördüğüm bakıştı mıhlanan aklıma. Kocaman bir mutluluk o anda dondu kaldı havada. İyi ki geldin canımm oğlum dedi önce o bakış. Buğulandı, yaşlandı....Nasıl anlattılar birbirlerine konuşmadan bi görseydiniz...Bir dakikada onca şey nasıl anlatılır Allahım. İzlemeye devam ettim "sessiz sohbetlerini"... Bakma bana böyle görmeni hiç istemezdim dedi anne önce...Güzel annemm dedi oğul; Bu kadar yorgunken bile ne güzel gözlerin...Saçlarımı beğenmezsin sen şimdi böyle, yatarken de görmek istemezsin hiç beni, dur bi doğrulayım hele... Yorulma, yorma kendini diye baktı oğul annesine, meleğine, hep kol-kanat gerenine...El ele, göz göze konuşmadan anlaştılar o kadar belliydi ki hallerinden çok özlemişlerdi...Yaşlar doldu gözüme, gönlüme... "Sırtımı dayadığım bir anam var şu dünyada" diyen oğul dağında, dağ yamacında dinleniyordu sanki. O kadar çok benzetme buabilirim ki onlar için. Ama en güzeli bu galiba...Yamaç ve dağ. Anne; bir hayata, yaşanmışlıklara, ağacına, bir sanat eserine, belki acılara,yada pişmanlıklara, belki en büyük mutluluklara bakıyordu. Gururla, aşkla, uzuuun uzuun. Gözünün içine içine. Başka kimse yokmuşçasına, yüz kişi arasından seçip bulmuşcasına...Çok değil 2 ay olmuştu görmeyeli ama anneye belki 2 yıl gibi... Oğul; iyi ki gelmişim diyordu içinden. İyi ki. Ne kadar uzun zaman geçirirsek geçirelim doyulur mu hiç anaya!! Geçirilen her an, geçmiş bir film şeridiydi gözünde....Ne güzeldi, ne zordu... Çok az komedi, hep macera, fazlasıyla dram ...Hayatın o'na yaşattığı tüm zorluklarını bununla beraber gömdü içine... Çok sevdiğim o şarkıdaki gibi...Kurşun gibi izler ve son bakıştaki o gözler kaldı akılda... *Ela... Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler Bir yaz güneşi gibi eritir hep bu terkedişler Bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler Aman aman yandım aman Kurşun gibi izler Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda...
Devamı Buradan ...>>

25 Mayıs 2012 Cuma

TONTİNİ BEBEK OLMUŞ

Uykuya dalıyorum yavaşca, kötü bir rüya başlıyor sonra... Hep olanın aksine, bu sefer istemeden biniyorum otobüse...Oğlum seviniyor bi tek. Dünyadan bi haber..Oturuyorum koltuğa ama üzerimde koca koca kayalar, bi sıkıntı, bi garip haller...Bitmek bilmiyo yollar...Sanki 3gündür gidiyoruz. Güneş kavuşmadan iniyoruz oysa aynı gün... Bu sefer büyük valizimiz yok, küçük bir çanta...Kaptığımız gibi kısa bir yolculuğa daha atılıyoruz. Bu sefer trafik var, hem sabırsızım bir o kadar isteksiz...Ben, Ege ve Efe...Çok nemli sanki hava, basık...İçimizde bir eksiklik. Huzur mu, sevinç mi tam olarak bilmiyoruz ama kocaman bişey eksik... Birden duruyor araba ama nedense ayaklarım güçsüz. İstemez gibi yürümeyi...Kalbim çok hızlanıyo o an...Neden? N'oluyo bana? Oraya sonradan kondurulmuş gibi duran, hızla akan trafiğe inat ruhsuz, gri bir yere yöneliyoruz. Kocaman kırmızı bir tabela çarpıyor gözüme. Koca binada renkli tek şey. ACİL... İçeriye giriyoruz geniş bir koridordan geçip sağa dönüyoruz. Etraf mutsuz gözlerle dolu...Hatta yaş-lı kimisi...Kocaman asansörler karşılıyor bizi. Ege yine düğmelere basma telaşında ama ben umursamıyorum. Boğazımı biri mi sıkıyor o arada? Neden bu kadar havasız? Kalbim ağzımda atıyor sanki...Panik atak yeniden mi çalıyor kapımı yoksa yıllar sonra... Kapı açılıyor, bakıyorum "2.kat"... 219 numarayı ararken gözlerim kaçmak istiyorum... İçimde bir korku...Tam burda uyanmak istiyorum...Offf olmuyo, devam...Aralıyorum kapıyı, tanıdık yüzler bir sis altındalar. Kulaklarım çınlıyor, gözlerim kararıyor ilk defa rüyada bayılıyorum...Yada bana öyle geliyor. Sonra bir fısıltı, her zamanki gibi neşeli, yumuşak ama boğuk bu sefer "hoşgeldin...dayanamadın,duramadın dimi oralarda". Dizlerim titreyerek kalıyorum zamanda...İçimden bitse diyorum bu ziyaret artık, bitse de gitsek Tontinime...Sofralar hazırlamış bekliyodur şimdi...Almıştır rakıyı, beklerken ilk dubleyi götürmüştür bile...Offff hadiii. İzmir demek "O" demek benim için ya...İçim hiç rahat değil. Gerçi İzmir bu sefer garip. Kasvetli... Gitmek istemiyorum , hiç ayrılmak istemiyorum odadan şimdide...Bakışlar boş. İçime almak, saklamak istiyorum bütün odayı, odadakileri. Buğulu geçiyor sonrası, sıkıntı büyüyor, karabasan çöküyor ilk kez. Nasılmış anlıyorum. Çığlıklar atarken içimden sesim çıkmıyor aslında...Her zaman içime dolan huzurdan eser yok. Bişeyler oluyo. Çok şey gidiyo... Sonraaa benim gibi insanlar görüyorum etrafta...Elimi tutan, gelip, öpen, sarılan...Neden? Ne oluyo be? Kalabalık... Çok güzel bir gülüş görüyorum bir fotoğrafta... Başında duran cengaverler... Sonra bir karanlık çukur, sonra dualar...Papatyalardan yapılmış ama kurumuş bir taç sonra ve çiçekler...Allahım bu ne yangın...Çok uzun sürüyo kabus, her dakika daha çok zorluyo...Karabasan gören bilir ter basıyo...Sayıklıyorum o arada SÇS SÇS SÇS... Uyanıp uzun uzun anlatmalıyım Tontime bu kötü rüyayı...Anlatmam belki canı sıkılmasın. Uyan,Uyan,Uyaaann... Yumuşacık bir el dokunuyor birden...Yanağımı okşuyor...Yavaşca aralıyorum gözlerimi ve oğlumu görüyorum, yastığıma koymuş başını... "anneee biliyor musun" diyor "Tontini bebek olmuş"!!! Uyanıyorum nihayet...Gülümsüyorum oğluma gözümde yaşlarla... Ama yangın, yangın neden sürüyor hala? Ela...
Devamı Buradan ...>>

13 Mayıs 2012 Pazar

TONTİNİMMMMMM

Okuyup ağlarsın, üzülürsün diye yazamadım çok zamandır...Biliyor musun, gideceğini düşündüğümü sanırsın, iyileşeceğinden süphem var zannedersin diye sarılamadım bile doya doya son ayrılışımızda. Seni geldiğimde tekrar bulamayacağıma inanırsam öyle olur diye kendi düşüncelerimden bile korktum zaman zaman...Vedalaşmak istemedim hiç. Ne düşünürsek onu çağırırız ya. Korktummmm, düşünmedim...Çok ağlamamaya çalıştım yanında, belki fazlasıyla güldüm, sırf içimdeki fırtınaları görme, güçsüzlüğüme üzülüp dert etme diye...Sen hep bizim dertelerimizi dert edindin ya kendine...Sedece bu kadarını yapabildim işte annemmm...Gerçek hallerimi, bilmiyorum ne denli başarılı olabildim ama, hep sakladım senden...Ellerini tutup "n'oluuurrr gitmeeee" diye bağıramamak, gidersen bana, bize olacakları sana açık açık anlatamamak...Hıçkıra hıçkıra ağlayamamak, sensiz hep yarım kalacağımızı sana söyleyememek... Birkaç defa yazmayı düşündüm uzun uzun...Çok beğenirsin ya yazılarımı hafif komik, yarı ağlak...Onu da yapamadım...Bu sefer çok ağlarsın, belki de sana seni eksik anlatırım diye vazgeçtim...Bıraktım sonra istediklerini yapmaya çalıştım kendimce...Anlatamadığım herşeyi çok iyi bildiğini bilmenin verdiği rahatlıkla birazda... Sevdiğin yemekleri yapmaya giriştim, sevdiğin hallere büründüm, beğendiğin hikayeleri anlattım...Güldürmeye çalıştım seni, sevdiğin gibi olmaya özen gösterdim, hep olmamı istediğin gibi...Sadece bu kadarını yapabildim işte annemmmm...Sadece bu. Zaman aktı sonra, bir yıl değil bir gündü sanki... Ama sana bir ömür...Biliyorum senin beklediğin gündü o gün, benimse kaçtığım, düşünmekten bile korktuğum...Şimdiye kadar yaşadığım en acı gün, en uzun gece. Boşluk...Sonrası hayal, sonrası kabus, sonrası gerçek!!! Gözlerimle gördüm Tontişimmmmm, insanların hayatlarına nasıl güzel dokunmuşsun kulaklarımla işittim...Sadece benim hayatıma değil, bizim değil, kendi ailenin değil, herkesin, çiçeklerin, böceklerin, kuşların, ağaçların, denizin, bir sürü şehrin.... Anladımmm "kutsal bir görevli" olduğunu..."Gerçekten nasıl sevilir, nasıl iyi anne olunur, kaynanalık nasıl hiç becerilemez, nasıl iyi babanne olunur, nasıl başı sıkışılınca ilk aranılacak olunur,en iyi arkadaş olmanın sırları, gerçek aşk nedir, içimizdeki çocuğu nasıl dışarı çıkarabiliriz?"... daha yüzlercesini öğretmeye geldiğini anladımmm...Ve ne yazık ki görevini erken tamamladığını... Asla -di'li geçmiş zaman kullanmıycam sana yazarken çünkü hep varsın, sen de biliyorsun. Bizim için, biz varoldukça varsın. Benim huzurum, kutsalım, sihirlim, canımsınnn...Beni, bizi gördüğünü, duyduğunu çok iyi biliyorum. Bana hep pembe güllerle kuvvet yolladığını da...Binlerce teşekkürler sana...Gittiğin yerlerde mis gibisin, gül gibisin onu da biliyorum. Bilemediğim tek şey, o güzel yüzünün ve yumuşacık sesinin yokluğuna nasıl alışacak olduğumuz... Merak etme senden görevi devraldık...Heryerde senin gibi düşünmeye, senin gibi dokunmaya, "sen olsaydın ne yapardın" onu anlamaya çalışarak önümüze bakmaya çabalıyoruz şimdi...Asla senin kadar olamasakta, sonuna kadar bıraktıklarını, anlattıklarını, öğrettiklerini uygulamaya, yeni insanları aktarmaya, torunlarına anlatmaya çalışarak atlatıcaz bu zor günleri...Hepimiz, bütün ailen içimizdeki Tontini'ti dışarıya çıkararak yaşatacak seni . En doğrusunu yapacak böylece...Sevgiyle kesişen her yolda buluşacağız, kaldırılan her kadehte, dinlenilen her güzel müzikte, koklanılan bir çiçekte, kulaklarımıza taktığımız her gülde, omzuna dokunduğumuz bir insanda, çiğ tanelerinde, limon ağacının kokusunda, denizde, gökten önümüze düşen kuş tüylerinde, Cemo'da, Umut'da, Ufuk'da, Efe'de, Hülya'da, Özge'de, Ela'da, Eren'de, Yasemin'de, Ege'de, Ata'da, İzmir'de, bütün sevdiklerinde, bloğunda, yol kardeşlerinde ve her ANNEler gününde buluşacağız ve sen onlarda hep yaşayacaksın Tontinimmm...Biliyorum sen de bunu istersin... SÇS güzel gözlüm...SÇS. ELa...
Devamı Buradan ...>>