30 Eylül 2008 Salı
29 Eylül 2008 Pazartesi
YUVARLAK YEŞİL NANELİ ŞEKER

Bayram deyince aklıma ilk gelen şey şekerdir. Ne var bunda, tabii şeker gelir demeyin. Bu başka şeker. Bu yuvarlak, yeşil, naneli şeker. Bu nefes boruma kapak olan şeker.
En fazla 7 yaşındaydım. Çocukluğumda bayramlar yaz aylarına geldiğinden mütevellit, ailecek İzmir'deydik. Kalabalıktı o zaman bayramlar, güzeldi, eğlenceliydi. Harran gürren, bi telaştır geçer giderdi. Tadına doyulmaz dediğimiz cinsten yani...
Yine bir bayram sabahı, güzel anneannemin o şirin evinin balkonundaydım. Şekerliğin içindeki bütün yuvarlak, yeşil, naneli şekerleri seçip cebime doldurmuştum. Kardeşimden saklamak içinde, elimi cebimin üzerine kapatıyordum; görüp anneme söylemesin diye. Neyse bayram dolayısyla elime geçen, sınırsız şeker yeme özgürlüğünün tadını çıkarıyordum işte siz düşünün..
Birden emiş gücüme hakim olamadığımı hatırlıyorum.
2000walt çekiş gücü olan elektirkli süpürge gibi bir anda sömürdüm şekeri. İçime çekmemle boğazıma kaçması bir oldu tabii....
Nefes almaya çalışıyorum. Çekiyorum çekiyorummmmm hava yok. Öylece kalakaldım. O can havliyle anneme koşturdum. Sonradan anlatılana göre bembeyazmışım. Nasıl bir hal aldıysam artık annem beni görür görmez anladı ve başladı sırtıma vurmaya gümm gümm gümmmm...
Yok takılmıştı . Ne ileri, ne geri.... Ben o panikle etrafıma bakınırken ve annem beni tartaklarken:) odaya bir dev girdi . Devamında ağzımın içine giren bir parmak hatırlıyorum. Küçük dilimi aşıp bademciklerime doğru ilerliyordu :) O parmakların sahibi dayımdı. 1.80lik boyu bana ne kadar uzun gelirdi o zaman Allahım. Dünyanın en uzunu zannederdim dayımı ve günden sonra en uzun parmaklı adamı:)...
Neyse Boğazımda gezinen o parmak çekti aldı şekeri nefes borumdan. Ohhh o huzur, nefes alabilmenin verdiği dayanılmaz hafiflik anlatılmaz tabii...
Canım dayıcımm iyiki oradaydın ve iyiki parmakların o kadar uzundu:))
O günden sonra takdir edersiniz ki şekere her elimi uzattığımda arkamdan bir ses ' çabukk kır o şekeri, öyle ye'...
Annem o günden sonra olaya el attı tabii.:) Şu an 29 yaşındayım ve hala şekerleri emerek değil kırıp, çiğneyerek yiyorum. İşte benim aklıma gelen bir bayram anısı:)
Bu arada herkese bayram gibi bayramlar diliyorum. Şekerlerinizi kırıp, öyle yiyin diyorum;) Kalabalıkla geçsin bayramlarınız. Kuru kalabalık değil ama. Sevdiklerinizle olsun ki bayram olsun.
Sevgiyle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:46
5
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
27 Eylül 2008 Cumartesi
BAYRAM: YARİN CEMALİNİ GÖRMEKTİR BİZE

Bayram: Ramazan bitti diye sevinmek, her an her yerde ağzında bir şeyleri geveleme özgürlüğü ya da boğazlanan kuzu-koçların inek ve hatta develerin -ne kadar büyük olurlarsa sırattan geçme kolaylaşacak ya-karşılarına geçip onları nasıl işkembeye indireceğini düşlemek değil. Bütün bir yıl içinde iş hayatından bunalıp birkaç kez 3–5er günlük kafadan tatil yapma sevincine dönüşmüş bir kutlama bile değil bana göre.
Bayram: YAR'in cemalini hiç beklemediğin bir anda karşında görmektir…
Kapının çalınışından onun geldiğini iç sesinle hissetmek…
Sevgilinin dokunuşu, şefkati, korumasıdır bayram…
Pişirdiğin yemeği sevdiklerine yedirirken yüzlerindeki mutluluğu seyredebilmek…
Nefes boruna bir şeyler kaçıp 1–2 saniye nefessiz kaldıktan sonra uzun bir soluk alabilmek
İlk anne olacağını hissetmek…
Doğum sonrası o acılar ve sancılardan sonra taptaze tenin göğsüne yatırılması…
İlk kalp atışını dinlemek ilk gülüş, ilk tutuş, bardakla su içirirken.
kulağa gelen o çıt sesinden ilk dişinin çıktığını fark etmek bayram.
İlk adım atışı, yarım yamalak söylediği ilk kelimesini kulaklarında duyuşun bayram…
Bir dostunun mutlu bir anını paylaşabilmek, gecenin bir vakti burnuna bahçendeki melisanın kokusunu çekebilmek, çocuğunun üniversiteyi bitirdiği haberini almak, evlendirmek, eşleriyle mutlu olduklarını öğrenmek, torunlarınla ilk göz göze gelip gülümsediklerini fark etmek,
Gökten süzüle süzüle düşen bir kuşun tüyünün sevinci bayram
Bayram: güneşli bir havada aniden çiselemeye başlayan yağmurla coşmak
Akşam güneş öbür yarı küreye kaymaya başladığında önüne gelen bir kadeh rakı…
Gece yarısı bitirdiğin tablonun günışığında gözüne daha bir hoş görünmesi…
Sabah uyandığında yerlerde diz boyu kar görmen bayram…
Bayram: fırtına sonrası çocuklarının da içinde olduğu teknenin limana yanaştığını görmek
Bayram. En sıkıntılı olduğun bir anda unuttuğun bir alacağının banka hesabına yattığını öğrenmen… Kırılan elinin sargıları açıldığında parmaklarını yeniden oynatabildiği görmen bayram… Hasta olduğunu duyduğun can arkadaşının ölümcül hastalığını yendiğini duyman…
Platonik bir aşkla birini seven dostunun sevdiğine kavuştuğunu duyman, aynadan sana bakan senin, beğeniyle sana baktığını görmen bayram. Tuttuğun takımın maçı kazanması, attığın topun çemberden geçmesi, yazdığın yazının onlarca yorum alması… Bir yıla yakın zamanda blogtaki reklamlardan kazanılan 54 dolar gibi rakam işte bizim, benim bayramlarım. Eh ne demişler “Deliye her gün ve her şey bayram” der, hepinizin şeker bayramını sufi saja ekibi olarak candan kutlarız. Sevgilerimizle..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
01:58
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Eylül 2008 Perşembe
QUERCUS / IF YOU GIVE UP, THEY GIVE UP. VİDEO
Yaşadığımız gezegenin sadece iki ayaklı canlılar olan bizlere ait olmadığını, yavaş yavaş kendimizi yok etmeye başladığımız bu sistemden acilen kurtulmamız gerekliliğini, artık bilinçli bir yaşam sürdürmemizi kısa ve öz olarak anlatmaya çalışmış QUERCUS bu animasyon ile artık hepimiz biliyoruz küresel ısınmayı bilmek yetmiyor. Artık hareket zamanı sloganları ise Siz vazgeçerseniz onlar da vazgeçer, haydi vazgeçmeyelim.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:50
5
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
İNANMIŞ OLANLARI ALDATMA YOLUNA GİDENLER:

“Allah’ı ve inanmış olanları aldatma yoluna gidenler, gerçekte onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki bunun farkında olamıyorlar.
Kalplerinde bir hastalık vardır da Allah onları hastalık yönünden daha ileri götürmüştür. Ve onlar için yalancılık etmiş olmaları yüzünden acıklı bir azap öngörülmüştür.
Onlara yeryüzünde bozgun çıkarmayın dendiğinde “tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz” demişlerdir.
Dikkat edin, gerçekte onlar bozgun getirenlerin ta kendileridir de bunun bilincinde olmuyorlar.”
Yukarıda yazdıklarım Kuran’ın Bakara suresinden alınmadır. Bu gün içinde bulunduğumuz ahvali ve güllük gülistanlık Ülkemizi bu hale getirenleri çok güzel anlatmıyor mu? Dinimiz insanlık yolundaki Allah’ın halifem dediği insana: barışa yönelik işler yapmasını, ikiyüzlülük, yalan, riyadan iftiradan, şeytanın aldatmacasından uzak durmasını öğütlemiştir. Öğütlemiştir de yaptıklarını süslü püslü Kuran’ın emriymiş gibi gösterenlerin hallerine ne olmuştur?.
Efendim günün birinde bir karı-koca varmış, öyle mutlu öyle huzurlu yaşıyorlarmış ki, şeytan dayanamayıp aralarını bozmak için formüller üretmeye başlamış. Ama her girişimi cevapsız kalmış bir türlü bu iki sevgiliyi ayıramamışmış. Bunu gören fesat bir kadın şeytana;
“- Bu dileğini yerine getiririm ama bir altınını alırım senin demiş .”Şeytan, kenara çekilmişşş.
Kocakarı işbaşında. Akşam vakti çalmış evin kapısını, genç kadın açmış.
“-Buyur teyzem, emret!”
“-Evladım, namaz vakti geldi, ezan okundu, şuracıkta namazımı kılsam müsaade eder misin hı? “ demiş. Genç kadın bir insana iyilik yapmak hizmet etmek fırsatı doğurduğu için Allah’ına şükredip mutlu memnun kapısını sonuna kadar açmış seccadeyi sermiş, abdest sonrası havlusunu tutmuş kadının. O arada kocasının işten dönme zamanı geldiği için sofra hazırlıyormuş, kadıncağızı da davet edeyim birlikte yemek yiyelim kocam da mutlu olsun diye düşünmüş. Kocakarı kabul etmiş bu teklifi, ama…
“-Evladım ben şimdi yesem olur mu çok açım” diye cevap vermiş sofraya bir tabak koymuş.
“-Olmaz evladım ben yalnız yiyemem ki sen de benimle yersen sevinirim, bir de ben çift tabakla çift çatalla yerim onları da getiriver” demiş. İki kadın yemeğe başlamışlar kadın bi bir tabaktan bir öbür tabaktan yiyormuş. Tam o sırada kapı çalmış genç kadın sevinçle kapıyı açmış:
“Ah, kocacım hoş geldin sefalar getirdin, nur yüzlü bir tanrı misafirimiz var gel de seni de tanıştırayım” demiş. Adam hoş geldin diye elini uzattığında kocakarı,
“-Evladım sen de kimsin, kimin nesisin? diye sorduktan sonra aldığı cevaba karşılık,
“-Vayyy kızııım, sen her gelene kocam mı diyorsun, demin gelen kocan değil miydi?
“-Aha bu tabağı çatalı. Şimdi de bunu mu alacaksın sofrana ben böyle utanmazlık vallahi hiç görmedim Allah seni ıslah etsin.” diye evden çıkıp gitmiiiş. Şeytan dışarıda altını bir çubuğun ucuna yapıştırmış halde uzatmış kocakarıya,
“-Al, al al Ben şeytan, şeytan olalı senin bu yaptığın şeytanlık gibi bir kötülük yapmadım.
“-Al altınını da benden uzak dur.”demiş.
Günümüzde öyle akıl almadık olaylarla karşılaşıyoruz ki, dilimiz ağzımızda büyüyor ve yorumlamak için bile kelimeleri yan yana getirip cümle oluşturamıyoruz. İnsanların vicdani duyguları Allah Muhammet Ali aşkına yanağından bir öpeyime getiriliyor. Uyutulma ve susturulma hipnozları bir zamana kadar. Bu insan da uyanacak ölüm uykusundan, elbet çıkacak ümitsizlik batağından
.Atatürk’ün şu sözleri yüreğime su serpiyor.
“Dünyanın yarısını her zaman, dünyanın hepsini bir zaman aldatmak mümkündür. Fakat bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir.”
Sevgilerimle Dilek.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
00:06
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Eylül 2008 Salı
ÇİRKİN İNSAN YAVRUSU/TİYATRO

Sufi saja ekibi olarak dostlarımız Oyuncu Yelda Baskın ve Elif ürse'ye sahne hayatlarında da özel yaşantılarında da üstün başarılar dileriz."İnsan yavruları bizce herzaman güzeldir" diye de oyunu tekzip ederiz.Sevgilerimizle.
Oyun deposu, Ekim 2007’de dansçı ve koreograf Maral Ceranoğlu, dramaturg Ceren Ercan ve oyuncular Yelda Baskın, Gülce Uğurlu ve Elif Ürse tarafından kurulan genç bir tiyatro topluluğu. Türkiye’de güncel olanın tiyatro sahnesinde karşılığını bulamaması sıkıntısıyla yola çıkan topluluk, hareketsel ve sözel ifadenin anlatım olanaklarından faydalanarak gerçekleştirdikleri ilk oyunları “Çirkin İnsan Yavrusu” ile Türkiye’de siyasi zeminde oluşan/oluşturulan kutuplaşmaların gündelik hayattaki izlerini sürmeyi seçti.
“Çirkin İnsan Yavrusu” biri başörtülü, biri Kürt biri de lezbiyen üç karakterin kimliklerini oluşturma süreçlerini ve bu süreçte toplumun önyargılarıyla baş etme çabalarını ele alıyor. Birbirine değmeksizin sürüp giden hayatlarının içinde üç karakterin de kesiştikleri nokta, toplumun önyargı ve müdahaleleriyle karşılaştıkları alanlar. Kimliklerinin farklılığına rağmen toplumsal açıdan karakterlere yaşatılanların aynılığına vurgu yapan oyun, bu üç kadının karakterleri ve yaşam olasılıklarıyla değişen tepki verme biçimlerini mercek altına alıyor. Gerçek deneyimlerden ve doğaçlamalardan yola çıkarak yazılan metnin yapısı Hans Christian Andersen’in “Çirkin Ördek Yavrusu” masalı üzerine kuruldu.
http://oyundeposu.wordpress.com/
Devamı Buradan ...>>
KAPARİ

Kapari, olgunlaşmamış çiçek tomurcukları, yarı olgunlaşmış meyveleri ve küçük yapraklı genç sürgünleri ile ülkemizin kurak ve kıraç yörelerinin eğimli, tarıma uygun olmayan alanlarında doğal olarak yüzyıllardır varlığını sürdüren geniş bir yayılış gösteren, çok yıllık, çalımsı bir bitkidir. Kapari, halk arasında “kapari, gebere otu, kapara, devedikeni, gebre, gebere, geber otu, gevil, bubu, kebere, karga kavunu, yılan kabağı, yumuk, bugo, kepekçiçek, beri kemeri, menginik, keper, kepere, kedi tırnağı, şeballah, hint hıyarı, gavur bostanı” gibi, ülkemizin farklı yörelerinde çeşitli adlarla da anılan bir bitkidir.
ŞİFASI: Kuvvet verici, idrar söktürücü gibi tıbbi özellikleri olduğu; ekstratının yaşlı ciltleri. canlandırıcı ve normal hale getirici kozmetik özellikleri de olduğu belirtilen kaparinin asıl önemi bezelye büyüklüğündeki tomurcuklarının protein ve vitamin, mineraller, rutin ve hardal yağı glikosidi yönünden oldukça zengin olması, onu doyurucu bir gıda haline getirmektedir.
Kaparinin tomurcukları salamura edildikten sonra zeytinyağı ve limonla işlem görerek
mezeye dönüştürülmekte, ABD’de ve özellikle Batı Avrupa ülkelerinde meze olarak büyük bir rağbet görmektedir. Tomurcukların dışında “karpuzcuk” da denilen meyveleri ve sürgün uçları da salamura ve sirkede muhafaza edilmek suretiyle gıda olarak değerlendirilmektedir. Kapari, gıda amacıyla tüketilirken, insanlar aynı zamanda bu bitki sayesinde pek çok hastalığa karşı bağışıklık da kazanmaktadırlar. Kaparinin meyveleri ve tomurcuklarının yanı sıra köklerinin kabuğu (taze ya da kurutulmuş) ve suyu, dövülmüş kökleri ve yapraklarının ezilmesiyle hem doğrudan hastalıkların tedavisinde, hem de bu amaçla çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır
Romatizma
Kan bozuklukları
Felç
Karaciğer fonksiyonları düzenleyici
Multipl Skleroz MS hastalığı
Hemoroid
Diş Ağrıları
İdrar söktürücü
Balgam söktürüc....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:22
0
yorum
Etiketler: ŞİFALI BİTKİLER
21 Eylül 2008 Pazar
AŞK'IN AHTAPOT HALİ
Sonbaharın kendini iyice hissettirdiği şu günlerde, üstümüze dökülen sarı yaprak rehavetini ortadan kaldıracak güzel, neşeli,anlamlı ve ders verici bir animasyon "aşkın ahtapot hali"nin yansıması.İyi seyirler.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:06
3
yorum
Etiketler: EĞLENCE, SAJA BAKIŞI
20 Eylül 2008 Cumartesi
DİNLENESİ / Enigma - Seven Lives Many Faces
.jpg)
Sufi-saja'nın bu ara dinlerken zevk aldığı yeni bir albüm, mutlaka dinlemeye çalışın tavsiyemiz.
Devamı Buradan ...>>

