.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

29 Nisan 2009 Çarşamba

BİZ, BİZ MİYİZ? BİZ, BİZ DEĞİLMİYİZ?


Her olayın ve her kişinin bir görünen bir de görünmeyen karanlık yanı vardır.Esas olan: Karanlıkta kalan yana ışık tutmak, işin sırrını beden gözleri ile değil de gönül gözleriyle görüp anlamaya çalışmaktır. İçi dışı bir olan ne vardır ki?
Bademin dışı sert içi ise yenebilir lezzette ve insan için değerli bir besindir. Narın dışı çok sert olmasa da saklar içinde ilahi bir düzende dizilmiş birbirinden sekizli zarlarla ya da sınırla ayrılmış ya da birleşmiş binlerce taneciği. Eriğin ise içi sert dışı yenebilir özelliktedir. Kimi meyvenin dışını, işe yaramaz diye çıkarır atarız, kiminin içini… İçini göstermeyen, sır gibi saklayan perdeli,

önyargılarımızın değerlendirişinde şekillenen ve yargıya varılan şeylere peki ne demeli? Manavlar nasıl ki elmaları patlıcanı bazı sebzelerini ellerindeki kararmış bezleriyle parlatıp, raflarına yerleştirip gözümüze hoş göstermeye çalışıyorsa; bizler de, bizleri çeşitli malzemelerle içimizin dışını cilalayıp boyayıp giyindirip gözlerden gönüllere iz bırakmak için çabalıyoruz belki. Belki de kendi güvenimizi oluşturma adına özen gösteriyoruz dış görünümümüze. Şişenin rengi içindekinin rengini nasıl başka gösterebiliyorsa; biz de içimizi, dışımıza sarmaladığımız nesnelerle örterken kendimizi (aynı bir sihirbaz gibi) başka başka göstermeye muktedir olabiliyoruz.

Zamanın birinde 3 derviş evlerinden eşlerinden ayrılıp ÖZlerini içlerini bulmak için yollara düşmüşler. BİZi bulmakmış amaçları. Günlerce gecelerce yürümüşler yıllar geçip evlerine döndüklerinde eşlerine sormuşlar;
“-BİZ, biz miyiz?” diye. Eşleri,
“-vayyy, sakalları var bunların!!!”deyince bizimkiler:
“- Biz, biz değiliz demek ki” deyip yine yollara koyulmuşlar.Yine yıllarca dere tepe düz gidip geri dönüp eşlerine sorduklarında, eşleri:
“- vışş, bunların çarıklarının altları üstleri yırtık!” deyince yine yollara vurmuşlar kendilerini.Özlerini bulmaya.Özü bulmanın ”içlerine seyahat “olduğunu söylememiş hiç kimse onlara.Nereden bilebilirlerdi ki Bizi onlara gösterecek olanın ne çarık, ne saç ne sakal olduğunu?

Gözün gördüğünle sırrın gizemin özün bulunamayacağının ispatını bir de Nasrettin hocadan dinlemeli. Adamın biri hırsızlıkla suçlanır, delil yoktur ama hoca o zatın böyle bir şey yapmayacağını özünden bilir, şahitlik eder. Kadı;
”-Gözünle gördün mü be adam? “der. Hoca;
“Gözümle değil, özümle gördüm” diye yanıt verir. Kadı hocayı makamından kovar. Hoca tam kapıdan çıkarken sesli bir şekilde osurur. Kadı sinirden bas bas bağırıp,
"Sen ne yaptın be adam?" der. Hoca:
"-Hiç" diye cevap verince kadı,
“-Osurdun ya, ayıp değil mi?” der. Hocamız:
”-Gözünle gördün mü be adam? Diye cevabını yapıştırır.
Hak hepimize Özün gözleriyle Özü görmemizi nasip etsin, inşallah. Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

27 Nisan 2009 Pazartesi

AYRINTIDA GİZLENEN ÖZ


Detaylarla boğuşurken "Öz" ü unutuveririz çoğu zaman. Ahhhh bizi biziiiiii:)
İşe giderken bir türlü sevemediğimiz patronumuzla yine karşı karşıya geleceğimizi düşünürüz mesela. Bir ayağımız ileri giderken diğeri geriye gider. Aslında olayın Öz'ü "çalışmak" değil midir? Öyle ya da böyle ihtiyacı karşılamak, ufku genişletmek, hayatı sürdürebilmek için çalışmak...
Hayata "ah ah vah vah vah!" eder dururuz da Hayatın ÖZ'ü "yaşamak'ı” atlayıveririz. Farkına varabilirsek günün birinde ne ala:) Varamazsak öyle boşa çırpınır dururuz hayat denizinde. Kolluk yok, simit yok, yakınlarda duba da yok:))
Bir de "İnsan" var tabii. Onun "Öz" ünü, içini, derinini görene kadar ohooooo neleri vehmetmeyiz ki.
Tek çözüm "Öz"ü gösterecek, gözlükler mi dersiniz? :)
Önümüzde olup bitenleri görmek yerine

inciğini mıncığını didikler, etrafında deli tavuk gibi dolaşırız Öz'ün...
Ne kadar yakın ama ne kadar uzak;)
Fazla uzatmak istemem örnekler o kadar çok ki. Onun yerine yazıya ilginç bir şekilde uyan küçük, güzel bir hikâyeyi yazmak istedim ;)
Detaylarla uğraşırken "ÖZ"ü unutmamanız veya bir an önce bulmamız dileğiyle.
Sevgiler, saygılar...
*ELa*
Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir. Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi
şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar.

Juan:” -Yalnızca kum,” diye yanıt verince,

polis: “- Aç bakalım çantaları,” der.

Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka bir şey bulamaz çantada! Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka bir şey yoktur! Polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir. Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, bir şey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır.
Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder! Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır;

“-Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyordum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağına emin olabilirsin. “
Juan gülümseyerek yanıtlar:
“-Motosiklet”

Devamı Buradan ...>>

25 Nisan 2009 Cumartesi

İŞBAŞINDA EĞİTİM=2


Sevgili Genel Müdürümüzün“ Haydi, kızım sahneye, sahneye” sözlerinin üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen harici belleğim tüm ayrıntıları kaydetmiş her nasılsa. Teknoloji bu denli gelişmemişken; kusursuz çalışan çeşitli mekanizmalarla donatılmışız meğerse. Onun için o günü saniye saniye hatırlamam beni hiç şaşırtmadı. Mutfakta yemek pişirirken ya da araba kullanırken ya da yıkanırken şen-şakrak şarkılar söyleyenlere bugüne kadar imrenişimin nedenini de böylece öğrenmiş oldum. Çok utanmıştım, korkmuştum o gün. Sanki o koca bina çatırdayarak üstüme yıkılmıştı. Şimdi ben Babama ne anlatacaktım? Nasıl açıklayacaktım işten çıkarılışımı?

Bu olayı yaşayanların dışında, bugüne kadar kimselere o günü anlatmam gerekmedi. Siz dostlarımla paylaşıyorum şimdi, itiraf ediyorum işte. Ömrüm boyunca hiçbir yerde şarkı söylemek şöyle dursun, neredeyse mırıldanmadım bile. Bu benim kendime verdiğim bir cezaydı. Birinci yaşam kuralım; “asla kontrolünü kaybetmeyeceksin “oldu. Aradan günler geçti kimse bu meseleyi yüzümüze vurmadı, işten de çıkarılmadık, asil kadroya alındığımız da maaş bordrolarımızdan anlaşıldı. Minnet yüklenmişti omuzlarıma.

Her ay Bankamızın dâhili yayın organı olan bir dergi dağıtılıyordu bizlere, mensupların yazıları, fotoğrafları ve anılarından oluşan sevimli bir dergi. Ben de yazmaya heveslendim, araştırıp sordum;” birkaç yazını getir, bakalım “dediler. Heyecanla götürdüm, bir ay sonra dergi elime geçtiğinde gördüm ki; “Dilekten mektuplar” diye bir sayfa açmışlardı bana. İlk yazım;“Gerçek aşk realist ölçülere vurulabilen aşk mıdır?” yayınlanmıştı. Aşktan ne anlıyorsam o zamanlar! Her mektubuma karşılık da, maaşım kadar telif ücreti yatırılıyordu hesabıma. Onur verici bir şeydi benim için. Bir iki ay yazılarım aksadığında “Haydi kızım sahneye “diyen sevgili Genel Müdürüm:” Bu ay yine yazı vermemişsin NEDEN?” Diye locasından çıkıp gür sesiyle bağırıyordu aşağıya. Ceza sonrası aldığım bu Ödül hayatıma yön veren en örnek eğitimlerden biri olmuştu.
Dahası da var tabii: Tüm çalışanların aynı masalarda- bu müdür masası, bu memur masası- diye ayırt gözetilmeden aynı yemeği yemesi…
Üstlerimizi eleştirebilme haklarımızın oluşu…
En alt birimde çalışanın dahi bankanın menfaatiyle ilgili önerisinin bir maaş ikramiye ile ödüllendirilişi…
Emekli olmamıza rağmen hala Yeni Yıl ve Bayramlarda Genel Müdür imzalı aldığımız tebrikler… merasimle verilen ödüller, şiltler… Anneler gününde cep telefonlarımıza gelen ”Sizler olmasaydınız, bizler olamazdık” mesajlarıyla onurlandırılışlarımız hatırladıklarım. ATATÜRK’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe azimle ve gururla ilerleyen örnek kuruluş Bankama işte onun için minnet ve şükran duymaktayım… Haksız mıyım?
Hak herkese böyle bir işyerinde çalışmayı nasip etsin.
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

24 Nisan 2009 Cuma

İŞBAŞINDA EĞİTİM


Bir Bankanın Ankara Merkez Şubesi tarihi binasında çalışıyordum o zamanlar.20 kız, "küçük cari hesaplar" servisinde her öğle tatili yemekten sonra toplanıyoruz bir muhabbet bir muhabbet öyle derinlere dalıyoruz ki geçen zamanın bile farkında olamıyorduk. Bu arada cozuttuğumuz günlerimiz de oluyordu doğal olarak. Gençlik vardı ya serde! Tarihi kapının açılıp müşterilerin koşar adım bankolara üşüşmelerinden anlıyorduk öğle tatilinin bittiğini.
Bazen tiyatro sahnesindeyiz sanki, bazen konser salonunda tüm hünerlerimizi gösteriyorduk birbirimize. Her yeni işe alınan, staj dönemini önce bizim serviste *işbaşında eğitim* alarak geçiriyor.

Taze memurun tavır ve davranışları, müşteri münasebetleri, güler yüzü vs vs test edilip; ya bizim serviste bırakılıyor, ya da başka servislere transfer oluyordu. Genç kızlar topluluğunun özenle seçilerek işe alındığı kesin de, servislere dağılımlarında ölçü neye göre yapılıyordu, kıstas neydi öğrenememiştim. O tarihlerde CV falan bilinmediğinden klasik iş başvurularımıza 6 adet vesikalık ve 3 adet boy fotoğrafı ve diplomalarımızla başvuruyorduk. Öyle özgeçmiş falan da istenmiyordu. Deneyimli eleman arayışı da yoktu Banka prosedüründe. Hatta işe alınacak memurun hiç iş deneyimi olmaması birinci tercih nedeni bile olabiliyordu. Sıfır memura; kural ve kaideler ilk iş yerinde iş başında öğretilip, baş kaldırmaların, kıyaslamaların ve isyanların önü baştan kesilmiş oluyordu. Belki de en doğrusu buydu. Çünkü evlilik ve yurtdışı gibi nedenler dışında işten kendi isteğiyle ayrılıp başka işyerine başvuran hiç arkadaşım olmamıştı. Şimdiki memurların 6 ay çalışıp, olmadı başka iş arayışlarına girmeleri işverenlerin deneyimli eleman arayışından kaynaklanıyordur belki de. Hoş şu son yıllarda adayları kalas taşıma becerilerine göre işe alan kuruluşlar var ya. Yakında sırtlarında tuz taşıtıp dere tepe yürütüp becerenleri işe almayacakları da ne malum? Bu tür sınavlar yanında bizlerin işe alınışları çekirdek fındık yiyebilme becerisi kadar kolay kalıyordu o zamanlar.
8 aday memur staj dönemimizin bitmesine 1, 2 hafta kaldığı günlerin birinde diğer kıdemli memurlarla beraber önce usuldan sonra giderek artan ritimlerde şen şakrak şarkılar söylüyorduk. Hünerlerimizi birbirimize göstermek ister gibi kendimizden geçmiş, gözlerimiz kapalı. Bankanın akustiği de muhteşem mikrofona ne hacet sanki tarihi tiyatro salonu. Servisler sıra sıra oval holün kenarına dizili, genel müdürlük birimleri o kubbenin yuvarlağındaki localarda görevlerini sürdürmekte. Biz aday memurlarınsa haberi bile yok bu ayrıntılardan. Efes antik tiyatroda bile seslerimiz ancak böyle güzel yankılanabilirdi.

Eeelbet biİr güüün, buLUşAacağızz bu bÖylee yarıım kalmAyacak
Benim içimdeee yanAn Ateş var, sevgilim ne zamAn buluşaCAğız.


Şarkının devamını getiremedik tabii. Yukarıdaki kapılardan biri açıldı ve kalantor babayiğit bir adam locasından aşağıya haykırdı;
"Hadi kızım SAHNEYE sahneye!” diye.
Hepimizin başları oluktan su içen civcivler gibi önce yukarıya kalktı ve anında yutkunabilmek için adı geçen kellelerimiz önümüze düştü. Kıdemli memurlardan birinin; “genel müdür, genel müdür” diye fısıldamasıyla, bizim ilk sözümüz “eyvah! İş akdimize son verildi” oldu.

*Devamı yarın*
Bu yazı "öykü Atölyesi" için yazılmıştır.

Devamı Buradan ...>>

23 Nisan 2009 Perşembe

DÜNYADA KUTLANAN İLK ÇOCUK BAYRAMI


Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Yüce Önder Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından Dünyada çocuklara armağan edilen tek bayram özelliğini taşıyan 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı savaşlar sonrası yoksul ve yetim kalan çocukların bahar şenliği ortamında sevindirilmesi amacını taşımaktaydı.. Unesco’nun 1979 yılını çocuk yılı ilan etmesinden sonra da bu bayram; şimdinin küçükleri geleceğin büyükleri olarak uluslararası düzeyde kutlanmaya başlanmıştır. Tüm ülkelerden gelen çocuklar kendi ülkelerinin oyunları ve geleneklerini müziklerini bizim çocuklarımıza ve bizlere, bizim çocuklarımız da geleneksel oyunlarımızı müziklerimizi geleneksel kıyafetleriyle tüm dünyaya TRT nin naklen yaptığı yayınlarıyla tanıtacaklar yine.
”Bugünün küçükleri, yarının büyükleri” sloganıyla M.K. Atatürk tüm meclis birimlerini o gün çocuklara teslim etmiş ve ülkenin yönetimini bir gün için çocuklara bırakmıştı.Bu gün de ülkemizi çocuklarımız yönetecek.Bugün tüm dünya çocukları elele Uluslararası barışı ve sevgiyi simgeleyecekler.Bu gün 23 Nisan "Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı"
Övünün çocuklar...
Yönetim sizin.
Devamı Buradan ...>>

21 Nisan 2009 Salı

RÜYALARIN GAZABI MI, NE?


Son zamanlarda hep RÜYAlardan gidiyorum ama, uzun zamandır yazmak istediğim ünlü mü ünlüüüüü, dillere pelesenk olmuş gelin rüyalarımı yazmadan tamamlamak istemedim bu seriyi:))
Evlilik hayalleriyle yanıp tutuşanlardan olmadım hiç bir zaman. Olacaksa olur, hayırlısı deyip geçiştirirdim sualleri. Ama nedense rüyalarım da en az 50 en fazla 150 kere giydim o gelinliği:)
Yaş biraz biraz kemale erip, çevreden evde mi kalacak bu kız acaba söylentileri yayılmaya başlayınca:) bilinç altıma işlediğini düşündüğüm o rüyalarda bir gariplik olduğunu ben dahil anlattığım herkes anladı.:)
Evet bir acayiplik vardı doğru.

Hiç bir zaman tam hazırlanamayan müstakbel gelin yani ben ve yüzü hiç bir rüyada görünmeyen müstakbel bir eş.:) O kadar rüyanın birinde görseydim bari ama ne yaptıysam yüzlerini göremedim. Hepsi aynı mıydı yoksa farklı mı orasını bilemiyorum artık.
Sırf yüzü olmayan koca olsa neyse her seferinde bir şeyler ters gidiyor ve ben büyük bir sıkıntıyla uyanıyorum. Birinde gelinliğim kısa bas bas bağırıyorum "kim aldı bu gelinliği" diye kimseden tık yok:) Diğerinde gelinlik tamam ama ayakkabılar "siyah". Düşünebiliyor musunuz gelinliğin altına giyilmiş siyah ayakkabıyı. Son anda ayakkabıcılar geziliyor ve ben düğüne geç kalıyorum. İçlerinde en unutamadığım bir alay dolusu denizci asker. Çekmişler beyaz üniformaları damat ve ben bekleniyoruz. Açık hava her yer bembeyaz çiçeklerle dolu ama benim saçım yapılmamış. Sadece yapılmasa neyse biri gelip yolup gitmiş sanki:) Yine isyanlardayım yine sinirliyim. Uyanıyorum ohhh Allah’ım rüyay- mış:) Denizciler, havacılar , karacılar hepsi geliyo olmuyo olmuyo olmuyo isterse jandarma gelsin ben bir türlü evlenemiyorum işte. :) Kiminde çiçeğim yok, kiminde koca yok, kimindeyse hepsi var ben yokum. İşte böyle abuk rüyalar belki yıllarca belirli aralıklarla göründüler bana.
Eee sonunda bizimde kısmetimizi çıktı evlenmeye karar verdik. Allaaaah!!! acaba görülen bu rüyaların anlatmak istediği bir şey mi var.:)
Rüyalarımdan haberdar olan Tontiniyle başladık hazırlıklara. Veeee gelinlik. Nikâhtan önce bi giyeyim de bakayım dedim. Aman Allah’ım gelinlik üzerime 2 beden büyük gelmez mi. Baya zayıflamıştım ama o kadar da değil yaaaa. Hemen bir terzi bulup biraz ayar çektirdik ve arka fermuar baştan aşağa değişti. Provaya gittiğimiz gün üzerimde patlamasın mı! Tamam dedik rüyalar işte bunu anlatıyordu. Kesin düğünde fermuar patlayacak:)) Hatta Tontini nikâha giderken yanında çengelli iğne bile götürmeyi düşünmüş:)) Fermuar oldukça sağlam hale getirilmesine rağmen, bir zamanlar terzilik yapmış yengeme de üstünden kat kat dikiş geçirttim. Ne olur yenge sağlam dik, gözünü seveyim. :) Allah’ım nolur bir aksilik olmasın...
O gün geldi çattı. Sabah kargalar kahvaltısını yapmadan kuaför salonuna gittik annemle. Neyse saç, baş, makyaj. Hazırlandım bekliyorum. Müstakbel damat yok ama:)Hemen sarılırsın telefona ,
-nerdesin?
-evdeyimm !
-neeeeeeeeeeee:)
Gelin arabamız için şoförlük yapacak olan sevgili arkadaş son anda gelemeyeceğini bildirince o tarafta işler karışmış meğer. Araba kiralanacaktaaa, süsletilecekteeee, ohooooo
Beni aldı bir telaş ve aynı zamanda bir korku. Ahhhh rüyaların gazabı:))
Eve taksiyle gitmem bir yana taksici bana ne dese beğenirsiniz "ne o abla damat kaçtı mı yoksa":)
Ölür müsün öldürür müsün?. "Sana ne kardeşim sen sür". "Bunca yıllık şoförüm ilk defa arabama bir gelin bindi" hehe çok komik..;)
"e, her şeyin bir ilki var işte gözü kör olmayasıca"
Gergin geçen saatlerin ardından en az benim kadar gerilmiş müstakbel eşim geldi. Nikah saati 14:00 geldiği saat 13:50 :))))
Öyle ya da böyle kıyıldı o nikah ama salondan ayrılıp eve döndükten sonra o kadar kısa zamanda bütün rüyalarımı nasılda yaşadığımı anladım, gördüm. Akşam ki yemekte fermuar yırtılmazsa tamam atlattık.
Ve ben evlendiğim günden beri bir daha gelinlik giydiğim bir başka rüya daha görmedim.
Acaba rüyalar mı beni yordu, yoksa ben mi onları hala anlayabilmiş değilim.:)Ha bir de o son anda gelemeyen .....arkadaşı hala saygıyla andığımı da söylemeden geçemiycem;)
Sevgiler..

Devamı Buradan ...>>

20 Nisan 2009 Pazartesi

AYŞEGÜL YEŞİLNİL'in RÜYALARI :


Bu yıl, VI. AVRUPA -AMERİKA GÖRSEL SANATLAR SERGİSİ; Maya medeniyeti Ve aynı zamanda turizmin cazibe merkezi olan; CAMPECHE-MEKSİKA 'da gerçekleştirilecek. Görsel sanatlar disiplinlerinde iş üreten uluslararası Avrupa ve Amerika'lı sanatçıların katılacağı sergi, 15.07.2009 – 24.07.2009 tarihlerinde Meksika’daki SAN JOSE TAPINAĞI’nda yapılacaktır.
Uluslararası Meksika sergisine Campeche Kültür Enstitüsü ve Artac-A.İ.A.P/ UNESCO tarafından seçilip davet edilen: Profesyonel Ressam ve Caz sanatçımız, Buradan

AYŞEGÜL YEŞİLNİL, bu sergiye;

“Ayşegül’ün RÜYALARI “adını taşıyan,

“Yeniden doğuşun simgesi” adlı aşağıdaki 2 tablosuyla katılacaktır.



Gözündeki bir damla yaşta evreni yansıtabilen sevgili KUZEN'im; Yolun ve bahtın açık olsun, sevgilerimle.Dilek
Devamı Buradan ...>>

19 Nisan 2009 Pazar

BİR KUŞUN ACI YAKARIŞLARI



"Pepu.........
Keku..................
Kamgeral.........
Mıgerd................
Kamçişt...........
Mıçişt..........
Kamşut................
Mişut............
Axaxax"...............

Yukarıdaki sözleri birkaç kez hızlı hızlı tekrarladığınızda kuş sesi çıktığını göreceksiniz. Munzur dağı eteklerine gideniniz varsa, Hatta bu kuşu tanıyanınız bile olabilecek aranızda aslında.
Kuşdili bilenler bilir diyor ki: Ah baba kim öldürdü? Ben öldürdüm. Kim yıkayıp gömdü? Ben gömdüm.Ah.ah.ah….

Cemreler toprağa düştükten sonra BAHAR geliverir dağlara, ovalara, kırlara ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, nergisler, papatyalar, kır karanfilleri, gelincikler, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa yayarken, renk renk ışıklarını sulara aksettiriverirler. Ağaçlar kuru dallarını uzatır gerinir yeşerirler birden.

Baharın gelmesiyle birlikte kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, yeni doğan kuzuların atlayıp zıplamalarıyla güzelleşir yaylalar, daha bir coşkuyla eser rüzgâr.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger; karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir Anadolu’da. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır, diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir.
Munzur dağı eteklerinde cemrelerin düşmesini bekleyen, fakir evlerinde mutlu mesut yaşayan bir aile varmış. Bir Oğlan bir kız çocuklarını masallar, şefkat sevgi ve şarkılarla büyütüyorlarmış. Ancak kışın soğuk ayazından etkilenen anacıkları ateşlenmiş ve ne olduğunu bilemeden aile, güzel anaları bahara varmadan kapamış gözlerini. Çocuklar küçük, babanın gözleri yaşlı. Köyde yalnız kısır bir kadın yaşarmış “al bu kadını, çocuklarına ana, sana eş olur” demiş köyün yaşlıları. Baba evlenmiş te üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırıp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirlermiş...
Günlerden bir gün; Babalarının evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek, dağa kenger toplamaya göndermiş. İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abi bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken abi, kız kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmış ki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş, ’Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ’ deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise ’Hayır ağam, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!’ demiş. Ancak abisini bir türlü inandıramamış. “ağam eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!” demiş. Abisi almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!... Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmış ki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abi, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvermiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. “O biraz yoruldu oduncularla gelecek” demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
“— Nahırla gelecek demiş.”
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
“— Davarla gelecek”
Davar da gelmiş çocuk hala ortalarda yok.
Genç oğlan bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış, yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreciği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abi, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. ’Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...“

Efsane bu ya o gece delikanlının dileği kabul olup, pepuk kuşu oluvermiş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup o hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu genç pepuk kuşu olarak dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder dururmuş Ax-kekko, ki küşt, ki suçtü,çalger min çalgır ax,ax,ax.
İşte kardeşinin ölümüne sebep olan pepuk kuşunun acıklı ötüşü …
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

18 Nisan 2009 Cumartesi

BİR DOKUN BİN AHH İŞİT


İşsizliğin diz boyu olduğu bu günlerde Şairin dediği gibi:“Bir dokun bin AH işit o kâseyi fağfurdan” muhabbetleri çalınıyor sürekli kulaklarımıza. Evham, vesvese, geçim derdi, gelecek endişesi el ele vermiş mor vadalar gibi birilerinin elleriyle bırakılıvermişler tüm evlerin bacalarından içeri sanki. Hemen hemen her çekirdek ailede yarınların bilinmez ve karanlık perdesini aydınlıklara aralamak isteği baremini gün be gün yükseltirken, teğetin teğet geçtiği teğetler yelpazesinin tam ortasındayız şimdi. Hiçbir teselli kar etmezken, umutların da yavaşça yok olduğu görülüyor. Nasıl mı çıkılacak bu girdabın içinden? Benim keseceğim ahkâmla değil elbet. Bu dünya’da öyle zamanlar yaşanmış ki tarihe baktığımızda onların düze çıkış yolları belki umut kandili olup yanar tepemizde ilham olur bizlere diye düşünüyorum.
Sevgili Mevlana Mesnevisinde;şehrin bilge, gönlü güzel bir adamının hikâyesini anlatır;Hatırladığım kadarıyla paylaşmak istedim sizlerle;

Adam öyle yüce gönüllüdür ki fakire fukaraya yardımları, darda sıkıntıda olanların yanında oluşu ile tanınır halk arasında. Ama bu arada zenginden aldıklarını, fakire dağıtmaları Kuran’dan yaptığı önerilerle “malınızın zekâtını verin” nidalarıyla da ünlenmiştir bu kişi. Allah’ın adaletini elceğizleriyle tesise koyulmuşken, haksız kazançları olanları da vicdana getirip “olsun sen ver de borç ver, bir gün sana ben öderim “ diye kefil oldukları bile vardır. Adalet kurulmuş ve sanki yokluk yoksulluk yok olmuştur adamımızın sayesinde o şehirde. Ama ne fayda ecel gelip de yatağa yatırınca bütün borç veren alacaklılar adamın kapısına dayanmış.”Hani borcunu eda etmedin” “borç borçtur borcunu öde” gibi feryat eden zenginlere adam çaresiz “ben de bir şey yok ki, ölüyorum ahhh” diye cevap veriyormuş. Bütün alacaklılar sıra sıra sıralanmışken hasta yatağının kenarına, alacaklıların homurtuları, dedikoduları, bu nasıl düzenbaz bizi nasıl kandırdı çulsuzun tekiymiş alacağımızı versin diye boğazına saldıracaklarmış neredeyse? Bizimkinde tek ses “ahhh ölüyorum” oluyormuş. O arada keten helva satan bir çocuk girmiş kapıdan içeri, bizimki dağıt oğlum şu amcalarına demiş, çocuk tablasındaki helvaları dağıtmış sevinçle. Ağam para dediğindeyse hasta “ bende para yok ki evladım” diye yakınmış. Çocukta bir feryat bir gözyaşı” ustam şimdi beni öldürecek ben ne derim ona nasıl yaparım” ah vahlarla gözlerinden yaşlar sel olup akmış. Alacaklılar da bir nefret bir kin hastaya lanetler okurken, şehrin bir ulu zatı bir iyilikseveri gelip ortaya bir çuval altın boşaltmış. “Beyim, sen bizlere hayat verdin, yaramıza merhem oldun, her daim yardımımıza koştun, bu sana bizim minnetimizin karşılığı." demiş.


Acıtılmış hayatlara sunulacak çarenin saf ve temiz gönüllerin yangını ve gözyaşıyla olabileceğine inanıyorum ben de. ÇAREler büyük olacak ki bu iç yangınlarımız ve gözyaşlarımız henüz çözüm üretmeye yetmedi. Hıı Ne dersiniz? Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>