
Çömlekçinin ellerine ulaşana dek…
Yandım, asırlarca güneşin altında, dondum kışın soğuğunda, doydum baharlarla üstüme düşen yağmur taneleriyle. Sellere kapıldım, elsiz ayaksız sürüklendim süzüldüm dağlardan ovalara. Bitkilerin kökleri çürüdü bağrımda, mekân oldum, böceklere solucanlara, yılanlara.
Çook sonra ÇÖMLEKÇİ çıktı karşıma ellerini beline koyup, dikti gözlerini bana… Sıktı beni avucunda, ezdi ayağının altında, ayıkladı çerimi-çöpümü taşımı, öğüttü değirmende beni un misali… Su kattı içime, beni balçık yaptı... Özleştirip, düzleştirdi yüzümü, bir topak koparıp bedenimden, ayağınla döndürdüğü çarkına yatırdı… Yumruğuyla bastı bağrıma… Usta parmaklarıyla şişirdi karnımı… Sıktı boğazımı… Boş bıraktı içimi… Düzeltti, çelik telle kesti ağzımı… Çevirdi okşadı… Çevirdi okşadı bedenimi, başımı…
Bu serüven burada bitmedi… Kondum güneş altına yine, kavrulup sertleştim… Daracık fırınlarda ateşte yeniden yandım piştim… Sırlandım ustamın sırlı ellerinde avuçlarında…
İçindeki suyu soğuk tutan testi oldum, güveç oldum, çanak oldum, çömlek oldum sofranızda.
Şükürler olsun beni sizlere kavuşturana…
Şükürler olsun bana özünden ÖZ katan ustama…
Devamı Buradan ...>>
30 Mayıs 2009 Cumartesi
ÇÖMLEKÇİ'nin ellerinde
Gönderen
sufi
zaman:
16:10
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
27 Mayıs 2009 Çarşamba
ÖDEV BABA
Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verdi:
- Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin.
Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi şöyle seslendi Öğretmene
- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime “Seni Seviyorum” diyeceğimi anladım.
Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30′da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :
- Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :
- Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim dedi.
Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:
- Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden…
Devamı Buradan ...>>
25 Mayıs 2009 Pazartesi
LOST-5. SEZONdan izlenimlerim.

Son bir haftadır her bölümünü heyecanla beklediğim Lost dizisinin 5. sezonunu izlemekteydim. Her boş anımı onu izleyerek geçirdiğimden ne zamandır yazamadım. Malum, başladın mı bitirmezsen olmaz. Çekirdek gibi bişey:) İzleyenler bana hak verirler belki kafam allak bullak oldu. 3 yıl önceye dön hooop 3 yıl sonraya. Sonra yine başa vee sona. Sonunda neler çıkacak, nasıl toparlanacak, meraktan deli oluyorum.:)
Bu dizi bana hayal gücünün nerelere varabileceğini de gösterdi aslında. Hani bizim abuk dizilerin senaryolarını bir haftada yazabilirim belki ama böyle bir senaryoyu nasıl yazıyorlar düşünmeden edemiyorum. Her bölümün bitişinde; "ee yuhhh" demekten de alamıyorum kendimi. 50 sene düşünsem aklıma gelmez yahu!.
Bana ve benim gibi hayal gücü fukaralarına kalsaydı, uçak düştükten sonra bir takım olaylar yaşanır yıllar sonra hepsi bir şekilde sevdiklerine kavuşurlardı. Dayanamayız biz mutlu son olmazsa boşuna izledik sayarız ya ondan. Efenim şöyle;
Kate ve Sawyer evlenir, Jack düğünü basardı. :)))) Hatta aynı düğünde Cleire ve Charlie de evlenirdi.Gırgıriye de hep öyle olur ya:)))) Sonracııma baya bi tombul olan Hugo arkadaşı, bir zayıflama kliniğine gönderirdik orda aynı kendi gibi birine âşık ettiriverirdik. Oh şişko ama mutlu:) Sayid de ıııııı nolsun hıh polis olsun, hatta Emniyet Müdürü. Locke tabiî ki iyileşsin kafasına saç ektirsin ve tabii ki Ben ölsün,kahrolsun...İşte ne biliyim onların dönüş sahneleri, öldü zannettikleri yakınlarına kavuşan anne babaların ağlama sahneleri:))ohhh malzeme çok. Acıklı çekeridim ama. Salya, sümük ağlatırdım izleyenleri.:))
Al sana dizi... Bu mudur yani.? eeeee benim adım hıdır, elimden gelen budur ;)
Güzelim diziden soğuttuysam affola:)
Ne yapalım benim de hayal gücüm böyle geniş olabilseydi neler yazardım ama nerdeee? Tam tersi sonuna kadar gerçekçilerdenim. Bana saçma gelen, akla mantığa uygun olmayanları kolay kolay kabul etmem. Vampirli , mampirli, uzaylı, muzaylı filmleri izlemem, izlesem de zevk almam. Hayaletlere güler geçerim, hele hele hayalet avcılarınaysa şaşarım:)). Yaşanmış hikâyeleri, romanları okumayı seveeer, abartılı olanları okurken "hadiii len" demeden yapamam. Huy işte. Bilmem kaç yılında uzayda geçen savaşların yaşandığı her şey bana komik, uzak gelir. Vızır vızır uçuşan uzay gemilerine boş boş bakar, bir gün olur acabayı ? Aklımdan geçirmem bile.
Bunun yanında bir "hayalperest"e aşığım onu da söylemeden geçemiycem. Bazı duyguları, kafası, mantığı "fantastik" çalışan biri.:) İşte illa tamamlanacak ya iş. Bende yok onda var. Onda yok bende var.
Sonsuz denge işte:)))
Hepinize kocaman sevgiler.
*ELa*
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:02
18
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
21 Mayıs 2009 Perşembe
MECNUN

Mecnun Leyla'nın aşkıyla yanıp dururken bir gün bir köpeği yakaladı. Öpüp koklamaya başladı. Bunu görenler başına toplandılar onu tan etmeye, ayıplamaya başladılar :
Aaa.. akılsız Mecnun sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın deliliğin de azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır."
Bunları duyan mecnun güldü :
"Ne gafil ne cahil kimselersiniz siz. Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil o Leyla'nın mahallesinin köpeği... Bu köpek benim için en değerli bir varlıktır, Allah'ın çözülmez bir sırrıdır. Birçok yer varken o Leyla'nın mahallesini mekan tutmuş kutlu bir hayvandır.
Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım. O zaman da böyle düşünebilecek misiniz?
Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşım, gamdaşımdır. Onun gözleri Leyla'mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayakları Leyla'mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, bu ayaklara nasıl yüz sürmeyeyim." dedi.
Devamı Buradan ...>>
19 Mayıs 2009 Salı
SELİM DEMİRDELEN'den DUT AĞACI

Uzun zamandır ruhun besin kaynağı olan dinlenesi albümler başlığı adı altında bir albüm yayınlamamıştık. Bu gün sizlere mutlaka dinlemenizi önereceğim bir albüm tanıtımı yapmak istedim. Son zamanlarda dinlediğim insanı içine alan nadir çalışmalardan biri olmuş.Bizden tavsiye.Daha Fazla Dinlemek için Myspace Albümdeki parçalar Levent Yüksel,Aylin Aslım,Koray Candemir, Sezgi Olgac,Adile Yadirgi,Özge Fiskin Tarafından seslendiriliyor.
Devamı Buradan ...>>
17 Mayıs 2009 Pazar
GÜZEL GÖREN GÖZLER DÜKKÂNI

Ülkenin birinde dört yandan spot ışıklarla aydınlatılan vitrininde boy boy, renk renk gözlerin satıldığı bir dükkân varmış. Adı: Güzel gören gözler dükkânı. Dükkân sahibi hava aydınlanmadan açar dükkânını önce selamlarmış satılık gözlerini. Gözler çift çift yumuşak süslü, işlemeli kutularının içinde, kapakları yarı aralık teşhir edilirmiş. Kapakların kapanmaması gerekiyormuş her nedense. Gözlerden, yaşlı adamın selamına cevap gelip gelmediğini de hiç kimse duymamış o güne kadar.
İnsanlar, vitrinin önünden bakarak geçer ama bir türlü içeri girip bu adam ne satıyor, bu gözler ne işe yarıyor diye sormaya cesaret edemezlermiş. Çünkü gözü olan neden 2 göz daha almak istesin ki? Bir gün 10 yaşlarındaki o kız çocuğu annesini elinden tutup vitrine çekip getirmese ve,
“ben bu gözlerden istiyorum, bana alır mısın anne?” demese, yalvarmasa kadının da o dükkâna girmeye hiç niyeti yokmuş. Kapıyı tereddütle ittirirken kadın, dükkân sahibi ayağa kalkmış kadını ve çocuğu kapıda karşılamış.”Hoş geldiniz sefalar getirdiniz” demiş. Aynı anda gözlerden de ses duyulmuş;
”güzel görmek için, güzel bakmak gerek” diye. Küçük kız, “Aa, anne bu gözler konuşuyor “deyip heyecanlanmış birden. Anne ürküp dükkândan çıkmak istese de ne mümkün?
Çocuk gözlerin büyüsüne kapılıp konuşmaya başlamış.
”Amca, ben bir çift göz almak istiyorum, bana yol gösteren, doğruyu öğreten. Hangi göz sorularıma cevap verir acaba?” diye sormuş. Anne, kızına “kızım, hiç göz konuşur mu saçmalama duyduğun ses gözlerden gelmiyordu” demiş. Adam,” aslında gözlerimin hepsi konuşur hanımefendi, ancak güzel gören gözlerdir onlar, sen yanlışa düştüğünde seni uyarırlar sadece. Bedelleri ise 3–5 cümle bilenle 10 cümle 100 cümle bilenlerin farklı farklıdır.” Demiş. Kadın iyice telaşlanıp bu alış-verişten kızını vazgeçirmek amacıyla kulağına bir şeyler fısıldamak istediğinde ise, gözlerin birinden fısıltı halinde,
“kimseye engel olamazsın, olmamalısın!” sesi gelmiş. Nereden düştük buraya diye düşündüğündeyse, başka bir ses,
“Her şeyin vardır bir sebebi” diyormuş. Neyse 10 cümle bilen bize yeterli dese de kadın, kızı 100 cümle bilen gözde karar kılmış. Bedelini ödemek istediklerinde; Adam,” durun demiş her şeyin değeri parayla ölçülmez, bana aldığınız gözlerle ilgili anılarınızı yazıp getireceksiniz, ben de onları hikâyeleştirip insanlara yararlı olması için dağıtacağım.”demiş. Bir çift göz kutusu çocuğun eline ulaştığında
“göze nur, gönülden gelir.”demiş gözler. 
Çocuk, "bak anne ne diyor bize "demiş. Kadın başına dert aldığını düşünüp çocuğu dışarı çekiştirmeye kalkınca da,
“sözünü tart da söyle tart da söyle” fısıltısı duyulmuş. Çocuk mutlu mesut teşekkür etmiş adama en kısa zamanda yaşadığım deneyimleri size yazıp getireceğim” demiş. Gözler,
“Her şeye olur olmaz üzülme bu da geçer.”diyormuş.” Her ne ararsan kendinde ara.”
Çocuk yaşadığı bazı olaylarda duyduğu fısıltıları kaydetmeye başlamış ve kitabının adını “Gözlerden bazı sözler;” koymuş.
Gözlüye gizli yoktur.
Nankörlük körlüktür.
Ayıpları ört, açık etme.
Sözünü tart ta söyle.
Gözün ile değil, yüreğinle hüküm ver.
Yaş yoksa gözünde, gökkuşağı da yok gibi daha yüzlerce sözü kaydedip defterine ve yüreğine bu notları, Güzel gören gözler dükkânının sahibine ulaştırmış.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:10
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Mayıs 2009 Cumartesi
YALANCI

Küçük kız, kendini bildiği günden bu yana annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.
Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden ona yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi kısa bir süre sonra nefrete dönüştü..
Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, tüm tedavilere karşın düzelmiyordu. Genç kız doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.
Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. YALANCIYDI Annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak O, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonrası aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.
Yüzündeki bozukluklar tümüyle kaybolmuştu. Çok kemerli burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak,
”-Sanki yeniden dünyaya geldim! ” dedi.”Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı mı yaptınız?” Yaşlı doktor:
“-Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!” diye gülümsedi.
“-Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen onun gözleriyle gördün kendini!..”
Alıntı:Bütün dünya'dan.
Devamı Buradan ...>>
15 Mayıs 2009 Cuma
ATEŞ BÖCEĞİ EFSANESİ

Yerküre girmişti aramıza, Güneş Tanrıçası ARİNNA’nın batıya kaymasıyla. İşte o zaman açtık ışıklarımızı, gıdamız olan karanlıklarda. Haberleştik Gök kürede birbirimizle. Benim adım yıldız Denebadige, sevgilimin adıysa yıldız Vega.
Sirius, Bellatrix’e
Zosma, Kiffe’ye
Altair, Aldebaran’a âşıktı delice
Gözümüz birbirimizden başkasını görmezdi. Korumazdı kimse ne bizi ne sevgimizi Liderimiz aşk elçimiz Sharatan olmasa. İşte hikâyemiz böyle başladı aşkla sevgiyle sonsuzluklarda. Işık tutup uyandırdım bir gün Vega’yı sıkılmıştı canım. Kıskanç Asellus ve Vindemiatris alay etmişti benimle..
Seninle aramda mesafe var sanıp anlayamamışlardı gönüllerimizdeki sevgiyi. Oysa Vega güvenmezdi benden başka kimseye, bu sefer de inanamamıştı benim ne dediğime. Kızıp bağırdı bana, “kötü düşünme” diye ışığını çekip üstümden sırtını döndü öte yana. Ben de bakışlarımı Dünyaya çevirip parlayıp söndüm parlayıp söndüm acıyla ve usulca. Güzel gözlü ZEDYA çevirdi bakışlarını gök küreye bana baktı iç geçirdi elini uzatıp dokundu sanki yüreğime. “Ne olurdu sanki yanımda olsaydın “dedi, sonra bir bir anlattı başından geçenleri, acıları ve hasretleriyle. Dertleşip, ferahlatalım dedi birbirimizi şöyle dokunayım bir sana. Önce Vega’ma sonra da anlattım olanları liderimiz Sharatan’a “gitmek istiyoruz buralardan, yolla bizi yeryüzüne gözyaşlarını silelim o güzel kızın, nur dolsun dedik gülyüzüne.”Sharatan öfkelendi önce, sizin yerinize ben ne koyarım ki, değiştiremem yıldızlarımın yerini. Ama sonra kabul etti “tamam tamam dedi yarından tezi yok kavuşturuyorum sizi, kaldırdım aranızdaki mesafenizi.”El ele düşün dünyaya. Sizi böcek yapıyorum, birinizi kanatsız diğerinizi kanatlı.Adınız ATEŞ BÖCEĞİ olacak bundan böyle, nesliniz çoğalıp genişleyecek orada. Yol göstereceksiniz yolunu kaybetmişe, yardım edip ışık tutacaksınız, ama vatan hasretiyle yanacaksınız haberiniz ola.”
Bir gece vakti önünüzde ardınızda görürseniz bir parıltı işte o biziz gökyüzündeki yıldızların yerküredeki gönlü yanık iki elçisi.
Sevgilerimle, tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:39
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Mayıs 2009 Çarşamba
HAYATIMA YÖN VEREN KİTAPLAR
Sevgili Aysema;
" Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?" diye mimlemiş bizi.
İlk okuduğum kitap olan "Pollyanna"yı annemin avukat arkadaşı, adaşı Süheyla teyzem bana hediye ettiğinde henüz ilkokul 3. sınıftaydım.Kendimi genç kız olmuş gibi hissedip onurlanıp gururlanmıştım o gün.Aynı günlerde İlk izlediğim film olan "Kırmızı Balon" ve "Beyaz Yele" filmi ve Pollyanna'nın koskoca hayatımın tüm karelerine hükmedebileceğini o günlerde nereden bilebilirdim? Mutlu olmanın formüllerini
Tüm zihin hücrelerim o kitaptan öğrendi.Her fırsatta olumsuzluklara koltuk değnekleri örneğiyle nazireler yazdım.Başıma gelen her olayda "Olsun vardır bir nedeni, vardır bir nedeni" tekerlemesini dilime pelesenk ettim, iyi de ettim ama sebebi o kitap belki, belki de benim meylim öyleydi bilinmez. 2.Okuduğum kitap ta "Pol ve Virginia"idi.O kitap elime nasıl mı geçti? Pendik ilkokulunda ikide birde saçımı çeken bir çocuk vardı adı Barboros o hediye etmişti sanıyorum. İki büyük ama yaşı küçük aşık çocuğun hikayesi ve deniz ülkesindeki aşklarıydı kitabın konusu.Madagaskar adasında iki hamile kadın kocaları öldüğünde arkadaş olurlar ve önce Poul'ün annesi doğum yapar sonra Virginia doğar .Beşikten mezara bir aşkın büyülü kelimeleriyle o kitap sayesinde işte böylece kodlandım.Bizim çocukluğumuzda televizyon yoktu radyolardan dinlerdik şarkıları ve masalları.Radyo parazit yapmasın diye de iyice kulağımızı yapıştırır nefesimizi tutardık dinlerken.Kafalarımız karışık değildi şimdikiler gibi.Hayallerimiz saf yalın ve hep masalımsıydı.Şiddet girmezdi imgelerimizin surlarından içeri.Sonra Halil Cibran,Ömer Hayyam,Zerdüşt ardından Dostoyovski, Tolstoy, Balzac sonra da Cronin Mevlana, Allah'ın kitabı KURAN geldi sırasıyla.Lise'de "Dilek deyince kalemimi alıp kırarım "diyen edebiyat hocam Edebiyat dersinden geçebilmemiz için bir roman özeti istemişti bizlerden. Ben de Cervantes'in DON Kişot'unu hem resimleyip hem özetlemiştim. O kitabı okuduktan sonra Don Kişot gibi:"Dünyadaki tüm kötülükleri ortadan kaldırmak ve insanları mutlu etmek olmuştu amacım."
Don Kişot'tan sonra atalarımdan kalma paslı eski şeylere değer verdim. Berber çanağını başıma geçirip kaba fakir köylüyle, asil zengin birini hep aynı olarak kabul ettim. Yeldeğirmenlerini insanlara kötülük eden devlermiş gibi görüp, üzerlerine saldırdım. Karşılıklı ilerleyen iki koyun sürüsünü iki ordu zannedip, zayıf tarafın yardımına koşarak, mızrağımı koyunlara sapladım çobanlardan da bir güzel dayak yedim.Şimdi seyretmekteyim alemi.Ben işte böylece BEN oldum.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:56
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

