.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

30 Nisan 2010 Cuma

DÜN VARDILAR BUGÜN YOKLAR















Gençlik, tutku, heyecan ve isteklerimizin daim olmadığını bilsek bile dolu-dizgin koştururuz hayat platformunda. Ayaklarımızın kaymaya, yüzümüzdeki çizgilerin çoğalmaya başladığını göre göre bilimin çareler üreteceğini düşleriz arasıra.Kendi kendimizle savaşlarımız coşkusunu kaybetmiş olsa da, vitrinlerdeki genç giyimlere özenir,2 sene önce aldığımız elbisemizin üstümüze olmadığını görünce "yıkanınca çekti galiba!" deriz.
Dance Me to the End of Love - Click here for another funny movie.
Gençlerin hareketli danslarına özenir, bizleri yıllardır taşıyan bu ayaklarımızın her türlü figürü, reveransı yapabileceğini sanırız.Eğer yıllardır aynı yastığa baş koyduysak öbür yarılarımızla olmadık şeylere gülüp, hiç olmadık birşeye ağlayabiliriz birlikte.Yapılan hatalar tolere edilip, daha affedici olabiliriz artık. Elimize geçen birşeyi fırlatmayız bundan böyle kimsenin kafasına.Güneşin battığı yere birlikte elele gidiyorsak eğer, gençlik yıllarımızı daha bir anar oluruz iç çekerek ve gözyaşlarıyla.Eski resimleri albümlerden çıkarır hayat kitabımızı yeniden baştan okuyabileceğimizi sanırız.Oysa o kitap yazılıp bitmiştir, kalan bir kaç sayfa hiç çevrilmesin istiyor olsak da. "Bir andı sanki tüm yaşadıklarımız" deriz bu hüzünlü bekleyiş ve finallerin sonunda...Bir çift ak güvercin kanat çırpıp havalanır çok geçmeden...Rüzgarıyla kitap kapanır... Resimler ve anılar kalır geriye."Bir ANdı sanki...Dün var-dılar, bugün yok-lar" sözü söylenir bu defa geride kalanlarca...
Sevgilerimle Tontini.
***Yazıyı video eşliğinde okumanız tavsiye olunur.

Resim:images.com.
Devamı Buradan ...>>

29 Nisan 2010 Perşembe

SİZİN HİÇ UÇURTMANIZ OLDU MU?

Sizin hiç uçurtmanız oldu mu? Upuzun ipini heyecanla salıverip boşluğa, koşturdunuz mu peşinden özgürce?...Arkanıza değil, havaya baka baka koşmak nasıl zevkli bileniniz var mı?...
Bütün çocukluğunu, hatta tatillerini bile büyük şehirlerde geçiren bir çocuktum ben. Ve herşey bir kurala dayalıydı hayatımda. Etrafımda gördüğüm herşey olabildiğince düzenliydi. Aynaların üzerinde "kıyafetini düzelt" elektrik düğmelerinin üzerindeyse "lüzumsuz ise söndür" yazılıydı hep. Okulda, evde, dışarıda devamlı emir, sürekli disiplin.
İçindeki çocukluk enerjisini sadece bazı hafta sonları gittiği piknik alanlarında atmaya çalışan, onun dışında istediği zaman dışarıda hoplayıp zıplayamayan, ip atlayamayan, yola kaçar korkusuyla top oynayamayan ve uçurtma uçuramayan bir çocuk işte. Kalabalıklarda yaşayan bütün çocuklar gibi.

Bize bir şey olmasından deli gibi korkan annelerimizin klasikleri, kulaklarımıza, kimilerinin içine işlemiş sözleri...
Kenardan kenardan git. Araba geliyo dur! Koşma!...
Tanımadığın kişilerden hiçbir şey alma...
Tanımadıklarınla sakın konuşma...vs
Bir yanı ne kadar çocuksa korkusuz, gözü pek, dünyası toz pembe, diğer bir yanı da hırsızdan, yabancıdan, trafikten, ondan, bundan korkan kocaman bir yetişkin sürüsü...
Büyük büyük şehirlerin, olumsuz düşüncelerin minicik bedenlere yüklediği büyük büyük korkular....
İşte böyle büyüdük biz. "Biz" yani büyük şehirlerde yaşayan bütün çocuklar. Halbuki o zamanlar bu zamana göre nasıl da kolaymış, güzelmiş. Ah bilselerdi de azıcık rahat bıraksalardı bizi...
Geçen gün, belkide ilk bakışta varoş semti diye adlandırdığımız bir semtten geçerken arabayla, kafamı gayri ihtiyari kaldırıp gökyüzüne baktım. Abartmıyorum aynı anda yüzlerce uçurtma birden salınıyordu mutlu çocukların ellerinden. Aaaa dedim "uçurtma şenliği var galiba, ne güzel"...Hani şu yılda bir kere yapılanlardan. Kendi çocukluğumu düşündürdü işte bana o uçurtmalar.
Dönüş yolunda hala rengarenkti gökyüzü aradan saatler geçmesine rağmen. 15 gün sonra bi daha, bi daha. Anladım ki hergün uçurtma şenliği vardı oralarda. Düşünsenize ne büyük mutluluk...
Belki ayağında doğru dürüst ayakkabıları yoktu, belki de karınları gurulduyordu. Yada hiç biri değil, şefkati özlüyorlardı. Onlarca arabaları, bebekleri, legoları, müzikli oyuncakları yoktu. Bence isteyen de yoktu zaten. Onlar bir çocuk için en eğlenceli şeylerden birini yapıyorlardı ve çok mutluydular. Dilediğince koşturabilmek uçurtmanın peşinden.
Ömrü hayatında toplasan 5 kere uçurtma uçuran biri olarak hemen bizim çocuklarımızı düşündüm.
Hangisi sokakta misket oynayabiliyordu, hangisi bir elinde uçurtması, diğer elinde domatesi mutlu olabiliyordu, Hangisi araba çarpar korkusu olmadan köşedeki marketten ekmek alıp gelebiliyordu. Tanıdık, tanımadık herkese gülebilenleri, paylaşabilenleri hangileriydi. Hangisi daha çok güveniyordu kendisine, hangisi daha cesur daha emindi kendinden. Hangisi tanıyordu hayatı bütün acımasızlığıyla.
Tabii ki onlar...
Herkesin birbirini tanıdığı, evde pişenin dağıtıldığı, sokakta gezen yabancının hemen göze çarptığı, belkide kapıların açık bırakıldığı mahalle arası çocukları...
Ne kadar mutluydular gözlerinden okudum ben. Benim içinde her şey pespembe oluverdi onlara bakınca... Çok masum, çok güzellerdi...
İçimden geçirdim sonra. Öyle yada böyle hepsinin sonu aynı olmayacak mıydı sanki...
Güzel gülümsemelerini unutturacak, aydınlık dünyalarını karartacak, kocaman ve gerçek bir bulut gelecekti tam tepelerine biliyordum. Çok fazla zamanları da yoktu ayrıca.
Bütün çocukları can evinden vuran, kaçışı olmayan o kabus...Gelip bulacaktı hepsini daha önce bizi, hepimizi bulduğu gibi...
Fakirliğin, açlığın, parasızlığın, sevgisizliğin, evin akan damının, olmayan camının, karnedeki zayıfın, ağırlığını bindirecekti üzerlerine o. Hayalleri suya düşürecek, o gün uçan uçurtmaları dolap üstlerine istifletip, yerini unutturacak, daima zorlayacak ve asla eski günlere dönmelerine izin vermeyecekti. O çocukların en büyük düşmanıydı. Vuracaktı hepsini. Keşke engel olunabilseydi...
Keşke o harika çocuklar, acımasız "BÜYÜMEK" le tanışmayabilselerdi...

Sevgilerimle Ela...
Resim:images.com'dan.

Devamı Buradan ...>>

26 Nisan 2010 Pazartesi

ŞANSIM DÖNÜYOR MU NE?

And içmiştim gidip milli piyango gişesinden bilet almamaya. Ancak bilet satıcısı yanıma gelip de "al" derse alacaktım ve öyle inanmıştım bana da çıkacağına. Uzun zaman bekledim gelen giden olmadı...22 nisan günü nasılsa cebimde 5 lira var biletçi kadın yaklaştı yanıma "abla bilet almayacak mısın?" dedi. "Sadece 5 liram var zaten onu da sana verirsem!" deyince öğrendim biletin 4 lira olduğunu ve aldım. Umut dünyası işte, ertesi gün internete girdim numarayı yazdım aldığım cevap "maalesef bilet numaranıza ikramiye isabet etmemiştir"di.. Bugün aynı kadın tesadüfen yine yanıma geldi. Ben hesap sorar gibi; "sen ogün o bileti verdin ve çıkacak dedin hiçbirşey çıkmadı işte!" deyince nazla niyazla, bana kazı-kazan uzattı gülerek "bir gün çıkar güzel ablam "dedi." O zaman ver o yeşil olanı, sözün doğru mu bakalım!" dedim.3 adet 8 lirayı üstüste görünce (ne yalan söyleyeyim) şansımın geri döndüğüne sevindim. Paramı alıp oturduğum kafedeki masanın üstüne gururla koymamla birlikte yanımıza yaklaşan yaşlıca bir teyze,
yaşlı gözlerle 2 torba erik uzattı bize." Evladım Akhisar'a dönmek için yol parasına ihtiyacım var bu erikleri al bana 10 lira ver yeter, otobüs parası edeceğim" dedi.
Çatlamış toprağa dönmüş yanaklarından akan gözyaşları, kimsesiz oluşu, çadırda kaldığını, şeker hastası olduğunu, yeğenine bakmak zorunda oluşunu söylemesi "otur hele dinlen, bir çay iç" dememize neden oldu."Acıkmıştım ekmek verdiler almam demedim, aldım aha burda!" diye de yeminler edip torbasını gösterdi.

10 lira ne olacak, nerelere harcamıyoruz bu paraları deyip teyzeyi muradına erdirdik çok şükür."Erikleri de başkasına satıp, yeğenine birşeyler alırsın" dedik. Cebimdeki bütün parayı o ağlarken vermediğime şuan ben bile şaşıyorum.Neyse aradan 10 dakika geçti geçmedi elindeki erikler bitmiş anayola doğru giden teyze gözümüze ilişti (hani akhisar'a gidecek yol parası bile yoktu ya!.Bizde acımış ve bir de ardından gözyaşı dökmüştük ya!) Ana yolda bekleyen son model kamyonet ön kapısını açtı ve teyzeyi aldı, güle oynaya yaşlı teyzemiz Güzelyalı yönünden Konak istikametine doğru yolaldı...Allah muradını versin, yolu açık olsun inşaallah.
Yıllar önce Karşıyaka'dan Konak istikametine giden vapura yetişmek için hızlı adım yürüyorken 10 yaşında bir çocuğun iç paralayan ağlayışını duymuş ve yanına varmıştım.Ağlama sebebi gevrek tablasını ve gevreklerinin hepsinin belediye zabıtasınca alıkonduğunu çocuğu teselli eden gençten öğrenmiştim."şimdi babam beni eve koymaz, bir de dayak yiyeceğim eve gidince" diyordu hıçkırarak."Kaç para tablan, kaç paralık gevreğin vardı?" diye sorduğumda aldığım cevaba göre, çocuğun eline tüm paramı sıkıştırıp yetişmiştim vapura.Neden sonra öğrendim ki o çocuk o senaryoyu değişik iskelelerde oynuyormuş zaman zaman.Bir başka hikaye de;
Belediye otobüsünün en arkasındayım bir gün, orta kapının yakınında bir genç bayıldı, ağzından köpükler saçılıyordu o anda.Bütün yolcular seferber oldu onu ayıltmak için. Sonradan öğrendik ki sara hastasıymış ilaçlarını alamamış.Bütün otobüs yolcuları seferber olup, gence bir torba dolusu parayı teslim ettik. Genç 2 durak sonra yardımlarımızla otobüsten indi ve 300 metre gitmeden Otobüs şoförü ayağa kalkıp "beyler o çocuk hergün bu otobüste aynı numarayı çekiyor" dedi.Yolcular neredeyse "neden daha önce söylemedin?" diye şoförü dövecekti.
Bu tür olayları yaşamamın nedenlerini düşündüğümde, ben işin içinden çıkamadım doğrusu.Sizlerin bir öneriniz varsa sevinirim sevgili dostlarım?Sevgilerimle.

Not: Fotoğraf "gallery.photo.com"dan alıntıdır.Fotoğraftaki teyze ile hikayedeki teyze arasında herhangi bir bağlantı yoktur.Ancak tıpkısı gibi benzemektedir bilgilerinize sunulur.

Devamı Buradan ...>>

25 Nisan 2010 Pazar

HİNDİ ZAHRA / DİNLENESİ

Yarı Fransız yarı Faslı olan Hindi Zahra, hayatını Paris ve Londra arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde verdiği konserlerle geniş bir hayran kitlesine sahip olan genç şarkıcı,
A’dan Z’ye albümünü tek başına hazırlamış ve İngiltere’nin en önemli müzik dergilerinden The Wire tarafından ‘yeni Billy Holiday’ olarak tanımlanmış Zahra, “Bir söz yazıyorum, bir riff çalıyorum, gitarları kaydediyorum, sonra da sözleri üzerine yerleştiriyorum” diyerek bu ‘el emeği, göz nuru’ üretim sürecini özetliyor.
Albümünde Fas köklerinden de kopmadığı gözlenen Hindi Zahra, şarkılarında bendir gibi geleneksel enstrümanlara da yer veriyor. Alternatif/indie müziğin dünya müziğiyle kulağı okşayan bir özgünlükle harmanlanışına tanık olmak istiyorsanız bu albümü kaçırmayın!
Hindi Zahra - Beautiful tango

Hindi Zahra - Handmade | MySpace Müzik Videoları

Devamı Buradan ...>>

24 Nisan 2010 Cumartesi

EY FANİ YA ALLAH DE YA ÖL KÜL OL

Basından, "Dünya'da hava ve kara trafiğinin normale döndüğü" yolunda mesajlar aldık bu günlerde. Böylece felaket senaryolarının, insanın takkesini önüne alıp düşünmesi gerektiği konusunda uyarıcı olduğuna da iyice emin olduk. Yeni gündemlere kapılarımızı aralamadan önce; "doğum sancıları çeken anne adayının soluklanmaları gibi burnumuzdan deriiin bir nefes alıp, ağzımızdan üflemenin zamanı geldi herhalde" dedik şu sıra.Çizilen "kıyamet alâmetleri" gibi haberler, görelim bakalım dedik, nasıl bir gelecek mesajı iletiyor bizlere?
Geçtiğimiz hafta İzlanda'da patlayan yanardağ: Eyyafyallajöküll benim deli saçması anlayışımla; "Ey fani ya Allah de ya öl kül ol" mesajı verdi bana.Kimine de "eyvahyallahdökül" mesajı vermiş.Ya size?
Kuran'da Zilzal suresi;
"1-Yerküre o sarsıntıyla sarsıldığı zaman,
2-Ve toprak ağırlıklarını çıkardığı zaman,
3-Ve insan "ne oluyor buna?" dediği zaman,
4-İşte o gün yerküre,tüm haberlerini söyler/anlatır." yazıyor.
Âd kavmi, İrem, Semûd,Lût kavmi ve Firavun gibi ülkesinde azıp zulmedenlerin, malı devşirip depolayanların, mirası derleyip toplayıp yiyenlerin sonunun nasıl olduğunu düşünüp "Ya Allah dememiz, Ya da kül olacağımız" mesajını veriyor.Haksız mıyım ama?
Sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>

23 Nisan 2010 Cuma

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI



Sevgili Babam; "tertemiz giyimli zengin bir ailenin çocuğunun başını okşamak değil mesele. Mesele; fakir, ayakkabısı yırtık, sümüklü, saçları kirli bir çocuğun başını okşayabilmektir" derdi.Haydi dostlar bugün dış görünüşüne bakmadan, Sevgili Üryan'ın da dediği gibi sadece gözlerindeki ışığı görerek, okşayıp mutlu edelim bugün çocukları.Dünyada ilk kez çocukların önemini vurgulayıp onlar bizim geleceğimiz diyen Yüce Atatürk'ün başlattığı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve çocuk bayramı tüm dünya çocuklarını kutlu ve mutlu etsin.
Sevgilerimle.

Resimler:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>

22 Nisan 2010 Perşembe

SÖZ İKRARDIR KÜPE OLSUN KULAĞA

Söz ikrardır dostum unutma aktini.
Ya verme söz, ya da dönme sözünden.
Unutsun isterse kişi yeminlerini.
Dönen dönsün, sen dönme ha sözünden
Söz ikrardır dostum, dosta var mihneti.
Başını kes sakın geçme sen sözünden.
Ahde vefa yazılmışsa ta ezelden,
Ya öl söz verme, ya öl dönme sözünden.
Senet, çek, poliçe imzalanır mürekkepli kalemle. ”Sözüm namustur” da desen geçmez bu türlü akit dünya dem-inde.”At şuraya imzanı” derler insana. sözleşme tarihinde ceza-yi müeyyide uygulanır, vaad edilen yapılmazsa, taahhüdünde durmayan adama. Ya SÖZünün altına; atmışsan görünmeyen imzanı damarlarında akan kanla, üstelik inandıysa o dostun gönlüyle sana; söz var iş bitirtir, söz var baş yitirtir sonra adama.
Cefasız ve mihnetsiz yâr olalım, sözümüz söz olsun bundan böyle inşaallah.Hepinize sevgilerimle.

Resim:Victor Bredan

.
Devamı Buradan ...>>

21 Nisan 2010 Çarşamba

SULH, BARIŞ, HİZMET

Düştüysek davaların peşine bir ala-vere, dala-vereye döner bu hayat.Eğer "ben senin için bunları yapıyorumun" hesabını tutuyorsak, dava güttüğümüzün de bir çetelesi vardır elbet ...Kârımız gibi görünür kendimize hizmet ettiriyor olmak. Oysa zarardayızdır..Borçlanmışızdır; bize yaklaşana, suyumuzu aşımızı verene hatta kapımızı çalana, gönül alana.Hizmet gibiyse her yaptığımız, hizmet verdiğimiz her kişi kendimiziz... Davalar mahkemelerde görülür.Oysa bizim işimiz; sulh, barış, hizmet ve kardeşlik olmalı.Deniz ve gökyüzü ne zaman unuttu mavi rengini? Ağaçlar ve çimenler ne zaman reddetti büyüyüp gelişmelerini? Gölgesini bizden hiç sakındı mı o ulu çınar? Güneş hiç bizden sakındı mı ışığını? Bir ücret istedi mi bizden gecenin parıldayan yıldızı? "Sen doğmayı istedin, öyleyse kendi kendine sen bak" dedi mi bir anne çocuğuna? Kuralı yoktur sevginin; Rengi vardır, melodisi, esintisi, kokusu vardır.Severken ve verirken daha çabuk açılacak o dostun gönül kapısı.
Sevgi ve aşkla çoğalın, Tontini.
Devamı Buradan ...>>

20 Nisan 2010 Salı

SEMİRAMİSİN ERMENİ KRALA AŞKI ve VAN: 4


Bu hikaye isterseniz sonun başlangıcı olsun dostlarım.İster efsane deyin ister hikaye, o topraklarda ne aşklar yaşanmış görelim. O kutsal şehrin adının VAN olmasına sebep olan aşkı öğrenelim önce.

O sıralar kral Nebukadnezar; yenilgiye düşeceğini anladığı bir savaşta tanrılardan Bab ve ilon’a dua edip kurbanlar adar.”Eğer bu savaşı kazanırsam kuracağım şehre sizlerin adınızın birleşimi olan Bab-ilon adını koyacağım der.
Derken ordunun yorulup geri çekilmeye karar verdiği bir dönemde savaş meydanlarında biri belirir.Üzerine gittiği her mevzide düşmanı dize getirip cesaret kazanan ordusunu hücuma kaldıran, yakışıklı bir cengaver gibi savaşan, tek atın çektiği savaş arabasının içinde korkusuzca kılıç sallayan, naralar atan biridir bu. Onun kahramanlığı ve cesareti sayesinde kent ele geçirilir. Kral Nebukadnezar bu cengaverini merak edip huzuruna çağırdığında Semiramis zırhını çıkarır. Kral o zaman onun kadın olduğunu anlar.


Semiramis; söylentiye göre bedeninin yarısı kadın yarısı balık olan Askalon gölü tanrıçası Derkoto’yla, çoban Simos’un kızıdır. Heredot’un anlatımına göre M.Ö: 810 larda doğmuş Annesi onu sahildeki kumrulara emanet etmiş ve ait olduğu göle dönmüştür.Semiramis: “kumrudan gelen” demektir.

O kadar güzeldir ki kral o an ona aşık olur.O an nikah işareti olan parmağındaki yüzüğü çıkarır itiraza meydan bırakmadan Semiramis’in parmağına takar. Semiramis’in çocukluğu yıldızları okuyarak, kuşlardan öğrendiği şeylerle oyalanarak geçmiştir. Kraliçelik tahtına oturduktan sonra eski günlerine özlemi artmış geri dönmek istediğini her söylediğinde Kral; “ sana Askalon gölünü aratmayacak bir kent inşa edeceğim” diye vaatlerde bulunmuştur. Babil şehri işte böyle bir karşılıksız aşkın eseri olarak inşa edilmiş sonradan dünyanın 7 harikası arasına kabul edilmiştir. Semiramis’in “bu kentin nesiller boyu kaybolmayacak bir kent olmasını isteği” gerçekleşmiştir.”İnsanlar hep neşe ve debdebe içinde yaşasın, altın kaselerde yanan mumlarla sokakları aydınlansın, insanların ağzından “Babil” adı çıkarken burun delikleri kalkıp insin” dermiş. Kocasının öldüğü sıra hamile olan Semiramis ülkesini tek başına yönetmeye devam etmiş.Hırs ve hükmetme hevesine kapılıp iktidara ortak olur düşüncesiyle ve çeşitli entrikalarla “çölün yararlarından ve sert doğanın insan üzerindeki yararlı etkilerinden sözederek oğlu Ninyas’ı Ülke dışında Suriye civarında çorak bir bölgede çobanlık yapan birinin yanına göndermiştir.Söylenceye göre amacı onu orada öldürtmektir. Güzelliği korumak için kremlerin icadı, zevk ve eğlence gecelerinin organizasyonları, babilin bülbüllere yuva olmasını sağlayan tedbirler hep onun zamanında uygulamaya konulmuştur.Sihir ve büyü de almış başını gitmiştir.
Dünyalar güzeli Semiramis, o güne kadar gönlüne göre birini bulamamıştır; ta ki Van’ın Muradiye kazasının kuzey yamaçlarına bir sefere çıkana kadar.
Semiramis, bu sefer sırasında bölgenin hâkimi olan “Ara” adında genç bir Ermeni krala gönlünü kaptırır.
Ona evlenme teklif eder, eğer kendisiyle evlenirse ölen eşi Kral Nebukadnezar’ın sahip olduğu herşeye onun da sahip olacağını söyler.Ya da kendisiyle beraber olup isteklerini dindirdikten sonra paha biçilmez armağanlarla ülkesine geri dönebileceğini belirtir.Ancak güzel Ara’nın zaten Nivart adında bir karısı ve çocukları olduğundan bu teklifi reddeder.Bunun üzerine çok öfkelenen şehveti ile ünlü babil kraliçesi komutanlarına emir vererek Ara’nın canlı olarak ele geçirilmesini ister. Savaş devam etmektedir. Semiramis’in kuvvetleri son bir saldırı ile tüm bölgeyi ele geçirirler. Ancak son saldırı sırasında Hükümdar Ara da öldürülür. Haberi alan Semiramis deliye dönmüştür, Aranın cesedini sarayına getirtir ve kıyafetlerini kendi askerlerinden birine giydirip halka “onun ölmediğini Tanrılarının Ara’nın yaralarını yalayıp iyileştireceğini” söyler. Halk da buna inanır ve ermeni isyanını bu şekilde bastırmış olur.Ancak Ara ölmüştür, aşkını yüreğine gömer, hemen dönüş emrini verir. Dönüş yolu üzerindeki bugünkü Van’a gelir. Van’ın zümrüt yeşili bağ ve bahçelerini, Van Gölü’nü çok beğenen Kraliçe’nin en fazla dikkatini çeken yeşillikler arasından göle doğru uzanan heybetli bir kaya parçası olur. Ara’nın hâtırasına bu kayalık üzerinde bir kale inşa ettirmeye karar verir. Kısa süre içersinde kale yapılır, eteğinde şanına uygun bir şehir kurulur. Şehrin adını da “Şamrangerd” koyarlar.
Aradan yıllar geçer. Ara’nın acısıyla yanan yürek, bu defa da sıla hasretine yenik düşer. Memleketine dönmeye karar veren Kraliçe Semiramis, kaleyi ve kurduğu şehri “Van” adındaki bir komutanına bırakarak ülkesine döner. Şehrin bugünkü adının bu komutandan geldiği rivayet edilir. Semiramis’in ordusu gün gün zayıflar ve yenilgilere uğramaya başlar.Halk köylülerin başına geçen bir savaşcının varlığından söz açarlar. Yakışıklı bir cengaverdir kendisi ama yüzünü gören hiç olmamıştır.Semiramis onunla tanışmak ve ona ülkeyi birlikte yönetme teklifi etmek ister. Ancak bu güzel yüzü elleri arasına alıp gözünün içine baktığında onun çöle gönderdiği oğlu Ninyas olduğunu anlar. Ninyas da annesini öldürme ve ülkeye tek başına hakim olma hayalleri kurar. Semiramis'in her öğleden sonra bahçeye çıkıp ağaç gölgeleri altında uyuduğuna bakıp onu bu sırada bıçaklamayı planlar. Ancak her yeltenişinde Semiramis'in onun yanına geldiğini hissedip uyanması yüzünden amacına ulaşamaz.Semiramis Tanrılarınla; "Ben herhangi bir kadın değilim. Sizin çocuğunuzum, bu yüzden herhangi bir kadın gibi ölmem.." diyerek tartıştığı da duyulmuştur.
Bir sabah güneş rahipleri onun balkonunun altına sabah duasını okumak için gelirler. "Ey ışığın kaynağı!. Ey ısıyı ve rahatlığı veren! Ey hem zalim hem müşfik olan!. Hükümdarlar hükümdarı!. Kraliçe de seni bizimle birlikte selamlar.." dediklerinde her zamanki gibi onun çıkıp duaya iştirak etmesini beklerler ama Semiramis görünmez. Balkonun duvarına tünemiş bir kumru görürler sadece. Gökte onu bekleyen başkaları da vardır sanki. Ve kumru az sonra uçup gider. Sarayın bütün odalarını altüst edip kraliçeden iz bulamayan saray halkı onun aslına dönüp göklere yükseldiğine inanırlar...

Devamı Buradan ...>>