Zaman zaman düşse de ved-dünyaya insanın zihni ve bedeni; doğrulup kalkmalı, yoluna devam edebilmeli .Ümitsizlik batağına saplansa da ayacıkları; Halk içinde HAKkı bulup, hakla hak olmayı başarabilmeli.
"Ey görünen görünmeyenin sahibi BİR ve TEK olan:
1001 yerden başgöstersen de on-yüzbin isminle.
1oo1 renk, şekiller ve sesler hep sensin sen.
Arş,arz felekler yalnız senin ruhunsa bu bedende.
Ne bir eksik ne bir fazla vardır senin BİR-liğinde" diyebilmeli.
Zamanın birinde Muslihuddin adında bir çocuk varmış. Gidip gelmekteymiş Devrinin ünlü eğitmenlerinden Sümbül Sinan Efendi'ye...Bir tıfıl oğlancık Muslihuddin, çok sayıda saygın öğrencinin arasında . Gel zaman git zaman, Sümbül Efendi vefatına yakın öğrencilerine; yerine bırakacağı kişiyi seçmek istediğini söylemiş.
- "Eğer siz Allah olsaydınız.. Ne yapardınız?"demiş.
Seçim sorusu: Kimisi kötülükleri yok eder... Kimisi fakirlikleri... Kimisi yemyeşil yapar dünyayı, Kimisi herkesi Müslüman...
Muslihuddin başını bile kaldıramamış böylesi bir soruya muhatap kaldığı için... Yavaşça, "Bu alem öyle güzel bir düzen içindedir ki, bir şey ilave etmek veya eksiltmek düşünülemez" demiş...
Halen de öyledir. Ve, halen de bizler, Sümbül Efendi'nin temiz nesilleri, iyi öğrencileri olarak bir şeyleri değiştirmek isteriz...
Belki bir iki kişi... Bir iki tıfıl oğlan, kocamış ya da genç bir iki kız çıkar da aramızdan... Her şeyi olduğu gibi kabul eder... Rıza gösterir, her şeyi "merkezine" koyar da.. "Merkez Efendi" adını alır zamanın içinden...
AŞKla kalın.
Devamı Buradan ...>>
24 Ekim 2010 Pazar
NE BİR EKSİK NE BİR FAZLA
Gönderen
sufi
zaman:
16:33
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
23 Ekim 2010 Cumartesi
TEK TİP YÜZ DÜKKANI

Duyguları ele vermeyen "tek tip yüz dükkanından içeri girdiğinde satıcıyla gözucuyla selamlaşıp, teşhirdeki tek tip yüzleri incelemeye koyuldu.Alıcı gibi gözükmemek için;
"-sadece bakıyorum, siz rahatsız olmayın" demeyi de ihmal etmedi önce.Bu ülkede tek tip yüz kullanma zorunluluğunun, insan psikolojisi üzerinde yaratacağı muhtemel sendromları nasıl olur da gözardı ederlerdi bir türlü anlayamamıştı. Şükür ki geçici olarak gelmişti bu ülkeye. Ucuz bir adet yüz edinmek ve kısa süre kullanmakla bir zarar gelmezdi inşaallah bedenine. "Müstesna bir deneyim yaşayacağım!" dedi
ve Okul çağlarını hatırlayınca; "Ne komiktik, siyah önlük beyaz yakalarımızla" diye geçirdi içinden.Bir sınıfta 50 birbirinin aynı çocuk, hiç komik olmaz mı? Hem de yaramazlıkların kimin tarafından yapıldığının anlaşılamaz oluşu, avantajdı bazılarımıza göre.Tek tip kıyafet neyse de; tek tip yüz kullanma zorunluluğu olağandışı sıradanlık ve tektiplilikti ona göre. Bakalım bu uygulama insanları nasıl bir bunalıma taşıyacak yaşayıp görecekti Allah'ın izniyle. İç geçirerek; "okul öncesi tek ve özel olduğumuz öğretilmiş benzersiz muhteşemliğimize, 5 duyumuza kodlanmışken okullu oluvermiş ve sanki paraşüt kulesinden düşüvermiştik tepe-taklak bir anda" dedi.
"-Bir tane deneyebilirmiyim?" diye sordu satıcıya.Ellerini ovuşturarak yanına yaklaşan tipin tipsizliği karşısında istemsiz bir adım geri attı.
"-Benimki de sizinkinin aynısından mı olmak zorunda?" diye sorabildi sadece.
Satıcı:
"-Bütün yüzler tek tip beyefendi ancak kalitelerinde farklılıklar mevcut.Kimi 3, kimi 5, kimi 10 yıl garantili."
"-Yok yok ben uzun vadeli olanlardan istemiyorum, eğer elinizde mevcutsa, ya da sözümü düzelteyim üretimi varsa 1-2 aylık olandan alabilirim bir adet?" dedi.Yeni YÜZünü alıp dükkandan çıktığında sokak lambaları yanmış, gece lacivert tülünü örtmüştü bile şehrin üstüne. Caddede yürüyen birbirinin aynı yaratıklar, pardon tek tip yüzlü insanlar sanki ondan kaçar gibi telaşla sağa sola koşuşturuyorlardı. "Bu maskelerinizle duygularınızı ne kadar ele vermediğinizi düşünseniz de benim istisna olduğum konusunda hemfikirim sizlerle" diye bağırmak geçti içinden.İstisnaydı kendisi: pos bıyıklı, yakışıklı, duygularını mimikleriyle ifade eden gönülden gönüllere bakıp gören bir insandı işte. Ancak bu ülkede söylemek istediklerini sakınmadan söyleyebilmenin formülü bu olmasa; tüm tektiplerin çıkarıverip yüzlerinden maskelerini haykırabilirdi yüzlerine tüm gerçekleri. Ancak satın aldığı yüzü geçirdi yüzüne, dedi ki; "görev işte; durur gibi oldum divana, uyar gibi oldum imama."
İyi ki gözümüz yüzümüz açık ve sevgimiz, nefretimiz, acımız ve muhabbetimiz ayan-beyan bu pencereden görünebiliyor dostlarım."Yüzlerimiz kapatılsaydı ve tektip olsaydık?" düşüncesi bu hikayeyi yazdırdı bana.Ya sevgililer; sesleri ve kokuları dışında nasıl tanırdı birbirlerini? Bu hikaye böylece alıp başını gider, ben burada keseyim. Hepinize sevgilerimle.
Resim: Jean-Sebastien Monzani
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:58
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
21 Ekim 2010 Perşembe
STATÜKOYA BAKIŞ
Bugünkü hikayemiz "Körler ülkesi" HG WELLS'in kaleminden: efsanelere konu olan Kadıköy değil, başka bir körler ülkesinin hikayesi.
Dere tepe, dağ ova dolaşmayı seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası.Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya.Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler; ben de bunların başına geçer, burada güzelce yaşarım.
Körlerin gözleri yokmuş ama;
elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış! Sadece tek gözlü adam görmüş bunu.
Bağırarak ilan etmiş:
- Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
- Anlıyorum tabii...
- İnanmayız, imtihan edeceğiz seni...
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- Anlatsana...
- İçeri girdiniz göremiyorum ki...Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.
- Arada duvar var görmüyorum.Körler :
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.Bak, şimdi bilemiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz, demişler. Var sende bir bozukluk. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun.Hekime muayene ettireceğiz seni...Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler.Hekim de kör tabii...Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- Buldum, demiş. Bozukluk burada...Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...
Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar.Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.
Görenler; körlerin dili ve ahvaline bürünüp ormandan çıkıp statükoya uygun konuşsa, belki sonuç varmazdı buralara.Körlerin fili tarif etmesi hikayesini bilirsiniz, onlar tuttukları şeyin ellerinde olan kısmı kadar file şekil verebilir ve tarif edebilirler.Ya gözlünün durumu aynı mı? Resmin ve cismin tamamını görmektedir de; yolunda gitmeyen hal ve gidişatı, anlatamaz gözü görmeyenlere.
Vay bazı ülkelerdeki gözleri çıkarılmak istenen onca gözlünün haline?
Sözümüz kıssadan hisse çıkarmak isteyenler içindi kusurumuz varsa affola.
Hepinize sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:01
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
19 Ekim 2010 Salı
CELİLE
Celile, sabahın o erken saatinde ipek saçlarını daha tarayıp düzeltmemişken, vurulan kapısını heyecanla açtı..Bu saatte gelen kim olabilirdi ki?
Karşısında yorgun pejmurde biraz da akşamdan kalma sarhoş sevgilisini görünce merhamet, aşk ve özlemle; "ah! cancağızım ne oldu böyle sana? "diyerek oracıkta kollarını sevdiği adamın boynuna dolayıp onu şefkatle kucakladı.İki sevgili ağlayarak, uzun süre sarmaş dolaş oluverdiler kapı aralığında.Adam sesi titreyerek;
"Celile, Ben dün gece Hakkı Paşanın verdiği davete senin de katıldığını düşündüm!" der ."Eee!!" der Celile, sevdiği adamın kendine güvensizliğine biraz kızarak ama kıskanıldığı ve merak edildiğine de biraz da sevinerek. "Ama, ben sana bu tür davetlere artık katılmayağım diye söz vermemişmiydim?" Adam biraz mahçup biraz da sevinçli, bir gece önce neler yaşadığını kelimesi kelimesine sevdiceğine anlatmaya koyulur;
" Büyükada'daki ada otelinde oturuyordum, yan masadaki iki kişinin konuşmalarına şahit oldum, Hakkı paşanın istanbula geldiğinden ve istanbul'lu bayanları Nişantaşı'ndaki otelde ağırlayacağından bahsediyorlardı. Adadan kalkan son vapurda çoktan iskeleden hareket etmişti.Maltepe’ye geçmek için bir sandalcıyı zorla ikna ettim. Sandalcının havayı süzen gözlerine cevap olarak da “hastam var” yanıtını verdim. Denize açıldık, bir müddet sonra lodos arttı ve deniz şiddetle çalkalanmaya başladı. Sandalcı durmadan küfrediyordu. Ölüm üçüncü bir yolcu olarak aramıza sızmaya çalışıyordu. Sen ve Hakkı paşayı aynı mekanda hayal etmek gözümü öyle karartmıştı ki azrail bile korkup yanımıza gelememişti.
Güç bela Maltepe’ye geldik, kendimi sahile attığımda sırılsıklam olmuştum. Hemen Maltepe’deki kahvelere uğradım. Bir araba istedim. Yok…yok…Bostancı’ya kadar yaya gitmeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe’yle Bostancı arasındaki mesafenin bu kadar uzun olduğunu o zaman fark ettim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. “Bana bir araba bulunuz hastam var!” dedim. Aradılar taradılar birini buldular.. yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı! Apartmanının kapıcısının penceresini vurarak onu uyandırdım. "Benimki evde mi?" diye sordum?" Adamcağız halime bakıp şaşırdı: "Evde, bu akşam dışarı çıkmadı!" cevabını verdi bana. ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini tahkik ettim. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çar-naçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçine sormuş: uyuyor! demiş. Geldi bana haber verdi. Sanki dünyalar benim olmuştu.Karşıdaki arabacı meyhanesinde sabaha kadar içtim. İşte şimdi karşındayım, görüyorsun halim berbat...Pişman ve üzgünüm... Aşkının beni ne hallere düşürdüğüne bir bak" dedi.
Zamanının tanınmış ressamlarından olan güzel Celile, yaptığı tabloların boya artıklarıyla renklenmiş yumuşacık ellerini sevdiğinin yüzünde şefkatle gezdirdi."Ah benim kuzucuğum, Celile'sini çok da kıskanırmış!" dedi ve devam etti."Annem ne zaman evleneceğimiz konusunda beni sıkıştırıp duruyor zaten, ben de seni düşünüyorum İstanbul'un neresinde oturmak istersin, evimizi nasıl döşemeliyim, hangi renkleri tercih edersin?" diye.
Bu ressam kadın ve bu ünlü şair Bir bahar akşamı Çamlıcadaki bektaşi dergahında tanışmışlardı ve adam tanışmalarının ilk günü, Celile için:
"Yollarda kalan gözlerimin nurunu yordum
Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum
Hülyamı tutan bir büyü var onda diyordum
Gördüm:dişi bir parsın ela gözleri vardı"dizelerini yazmıştı defterine. Daha sonra kâh Celile Büyükada'ya gittiğinde buluşmuşlar,Kâh o Celile'nin Nişantaşı'ndaki evine geldiğinde birbirlerini görebilmişlerdi. Şairimiz 1916 sonbaharında Celile'yi vapura bindirip İstanbul'a uğurlarken duygularını defterine:"Ben müthiş muzdariptim. Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...O gidinceye kadar ada dopdoluyken, o gider gitmez ada boşalıveriyordu"diye kaydetmiştir.
"Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamânı,
Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü ânı..."dizelerini büyük aşkına ithaf eder şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'dır ama bir türlü evlenmeye yanaşmamıştır Celile'si ile.Celile Hanım: Nazım Hikmet'in annesidir çünkü..Kendisi de Nazım'ın hocası.Birgün pardesüsünün cebinde eline bir kağıt parçası takılır: kağıtta, "Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz" yazmaktadır. Celile'nin bu nottan asla haberi olmaz ve sevdiği adam Yahya Kemal'den aldığı son mektuptan sonra ülkesini sevdiği İstanbul'u terkedip geri dönmemek üzere Paris'e yerleşir.SESSİZ GEMİ şiiri aslında bu aşkın muhatabı Celile için yazılmıştır da bizler hep o şiiri ölüme gidenler için dizelendi sanmışızdır.Hiç evlenmeyen Yahya Kemal BEYATLI öldüğünde evrakları arasında, içinde kurumuş iki çiçek yaprağı olan bir zarf bulurlar. Zarfın üzerinde:"Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930 da Sirkeci garında gece saat 10'da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir...Koparıp verdiği bu iki yaprağı, daima muhafaza edeceğim..." yazmaktadır.
Mahzun Güzel Celile'nin büyük aşkı: Şairimiz "Yahya Kemal Beyatlı'nın" dizeleriyle bitiriyoruz sözlerimizi, aşkla kalın efendim, sevgilerimle.Tontini
Ey talih! Ölümden ne beterdir bu karanlık!
Ey Aşk! O gönüller sana mâl oldular artık!
Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:35
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Ekim 2010 Pazartesi
FERMUAR
Fermuarla, başı derde girmemiş olan varmıdır bilmem ama, verdiği zararların yanında insan hayatına kopça kancalardan sonra en yakın tarihte giren önemli bir bağlayıcı kendisi. Ayırıcı kesip bölücü değil, bağlayıcı ve birleştirici olmak asli görevi; aynı insan-ı kâmilin asli görevlerinden biri olmak gibi. Müzik nasıl İkiyi BİR ediyor, ruhları birleştiriyorsa yine aşka bağlayacağım, iki yakayı bir araya getiren fermuarın mucidinin hikayesini. Siz de çalıştığınız fabrika müdürünün kızına aşık olsaydınız ve ona ulaşmak için müdürün gözüne girmeniz gerekseydi, ona kavuşma azminiz kimbilir size de ne icadlar yaptırırdı? İşte o aşkla
uykusuz geceler geçiren Gideon Sundback'in parmakları düğme dikmekten şişen sevgilisi Elvira Aronson'a olan aşkıdır ona ilham eden fermuarın yaratımını. Fermuarı yarattı, Elvira'yı kaptı, sırtında tuz taşıdı sevdiğine kavuştu, Şirin'ine kavuşmak için dağları deldi, ağzıyla kuş tuttu padişahın kızını haketti gibi çok hikaye vardır bilirsiniz.
Fermuarın ilk mucidi 1893 te Whitcomb Judson'du. Ancak bu İlkel formlu fermuar O tarihte 20 tane sipariş alabilmiş, posta çuvallarını kapatmak için kullanılmıştı.13 yıl içinde de neredeyse unutulup gitti. İsveç'li mühendis, Gideon Sundback ne zaman, yıl:1906 o fabrikanın tasarımcısı oldu bu evrensel bağlayıcı, "Locktite tütün keseleri" için büyük bir fermuar siparişi aldı. 1909 da Elvira ile evlenip 1911 yılında sevdiği karısını kızları Ruth'un doğumunda kaybedince fermuar tasarımının gelişmesi, kararan dünyasının tek amacı haline geldi.Yorumculara göre, fermuarın gerçek anlamda kabul edilmesi, Galler Prensi ve müstakbel İngiltere Kralı Edward'ın fermuarlı giysileri benimsemesiyle olmuştur. Halbuki, fermuarın başarısı W.Judson'un yıllar süren pazarlama ve tanıtım çalışmalarından kaynaklanmaktadır.Öldüğünde, "Chicago'da tüm fermuarlar yarıya indirilmiştir" gibi espirilere bile hedef olmuştur ünlü mucid.
Fermuarın kaymağını yiyen kişi ise Bir Japon.
1945 yılında Tokyo'ya yapılan bir hava saldırısı sırasında işyeri tamamen yok olan Yashida, küllerinden yeniden doğmayı fermuarın üretimiyle başardı. 1948 yılında fermuarlarına Yoshiyida Kogyo Kabushiki Kaisha'nın kısaltılmışı olan YKK ismini verdi.Whitcomb Judson'un üretimini çoktan aşmış olan YKK, bugün dünyanın en büyük fermuar üreticisi konumuna geldi.Biz yine de Elvira'ya olan aşkının ürünü olan fermuar için; Whitcomb Judson'a teşekkürü borç biliyoruz.
Hepinize sevgilerimizle.
Resim Daniele Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:53
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Ekim 2010 Perşembe
İNSANIN ANAYASASI
Bin kez dertlere giriftar olsan da, aç kalıp, çamurlara batsan da, dövülüp köşe-bucak atılsan da,haksızlıklara uğrayıp hakkını savunmak hakkın bile olmasa, Hz Eyüp gibi bütün vücudunda yaralar çıkıp kan ve irin de akıtsan herbir hücrenden, sevdiğin gözünün önünde elleri kelepçeli zindanlara da atılsa, çatır çatır sütünle beslediğin çocuğunu göğsünden koparıp alsalar da,oklar kılıçlar silahlar ve zehirlerle öldürülmek de istensen; yine de düştüğün o çukurdan doğrulup, yaşamaya devam etmek zorundasın dostum...Çünkü insanın anayasası yürürlükte herzaman.Düşmanını dost yapabilene dek yürürlükte kalacak bu anayasa, öpücüklerden ve yaptığın ibadetten doğacak o zaman: İNSAN gibi İNSAN...
Can Yücel'in dediği gibi;
Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!
Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!
Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!
Anayasası bu insanın:
Emekleyen çocuktan,
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman.
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:27
13
yorum
Etiketler: AŞIK'LAR, DİLEK'ten mektuplar...
12 Ekim 2010 Salı
ÖZ- GÜRLÜK

Kim;"BEN ÖZ-GÜRÜM!" diyebilir?
Kim kısıtlanmıyorum, zorlanmıyorum ve hiçbir davranışım herhangi bir şart ve hukuka tabii değil diyebilir? Kim, "engelsiz, sınırsız, canımın çektiği gibi yaşayabiliyorum" der, KİM?
Ne bahçenin gülü, ne menekşe, ne saksıdaki çiçek özgürdür!
Oysa, dağbaşındaki çimenler ve dağlalesi, papatya özgürdür.
Ne kaz, ne tavuk ne ördek ne evin köpeği özgürdür..
Kafese girmemiş kuşlar, mağaradaki yarasa özgürdür,
Ne ovalar, ne yaylalar özgürdür...
Dağların doruklarındaki kar özgürdür.
Ne ısmarlama yazmak,
Ne ısmarlama gülümsemek özgürdür.
İçten tebessüm,
Candan sevmek özgürdür...
TDK: Güncel Türkçe Sözlük, "ÖZGÜRLÜK" sözcüğünü şöyle tanımlamakta:
"1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.
2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet."
Helvetius: "Özgür adam: demirler içinde değildir, herhangi bir amaca tutsak edilmemiştir, cezalandırılma korkusu içindeki bir köle gibi yaşatılmaz…"diyor.
Bu koşullarda özgürlüğün tadını çıkara çıkara yaşayan kaç kişi var bu dünyada?
Oysa; Bir metre karelik bez altına saklanan saç bile özgür değilken; nasıl Bir insanın kartal gibi uçmasının engellenmemesi ya da bir balina gibi yüzmesinin engellenmemesi özgür olduğunun kanıtı olur sizce? Değilmi ki düzene parmak basamıyor, değilmi ki söylemek istediğimiz sözleri yutup söyleyemiyoruz, kim ne derse desin, kabul edelim "biz ÖZGÜR değiliz" işte.
Hepinize sevgilerimle.tontini@Dilek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:41
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Ekim 2010 Pazartesi
TARİH TEKERRÜRDEN Mİ İBARET?
Tesadüf olur da, bu kadarı da olmaz. "Vay canına!" dediğimiz bir çok olayla ve benzerlikle karşılaşmışlığımız vardır hepimizin de.Böyle düşündüğümüz için mi böyle oldu, yoksa böyle olacağı için mi böyle düşündük? Matrix filminde Keanu Reeves yani NEO kâhinin odasına girer: kâhin, vazo için "önemli değil kırılsın" der ve bu sözün ardından vazo düşer kırılır.Vazo kırılacağı için mi kâhin öyle söylemiştir, yoksa o söylediği için mi vazo kırılmıştır? Hıı?
Aklımızdan eski bir dostun hayali geçer, çat kapı karşımızdadır o kişi.Ben mi çağırdım, yoksa "o gelmeye karar verdi de beyin bilinmezime görüntü mü gönderdi?" diye düşünür dururuz.Yoksa paralel evrenler mi işbaşındadır? Her boyutta başka isim ve başka kalıplarda yaşayan bizlermiyiz? "Tarih tekerrürden ibarettir" sözünü kim söylediyse
doğru söylemiş doğrusu...Kuran'da; Lut kavmi, Semud, Âd, Nuh kavmi,Medyen'liler, Eyke'liler, Pompei'liler,Babil halkı vb gibi yüzlerce kavmin yokolmaları hikayeleri anlatılıp durulur. İbretlik hikayelerdir bunlar, belleğimize yerleştirilmiş. Ancak bu dünyanın sahibiymiş ve hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya da devam ederiz, lanetlebileceğimiz varsayımını bile geçirmeyiz aklımızdan."Niye lanetlenecekmişiz, ne kusur işledik ki?" der dururuz. Oysa bilge kişi ayağına taş takılsa, sebebini kendinde arar."Ben ne yaptım da böyle bir şeyle karşılaştım?" diye.Hayatı boyunca rasyonalite dışı olaylara inanmamış insanlar olabileceği gibi, yaşamını bu tür olayları araştırmakla geçirmiş meraklı insanların olabileceğini de kabul etmemiz gerekir. Aşağıdaki iki başkanla ilgili bulgular böyle meraklı ve araştıran bir ruhun tespitleridir.Paylaşmak istedim sizlerle:
"Abraham Lincoln kongreye 1846’da seçildi. John F. Kennedy ise 1946'da.
Lincoln’ un ABD başkanı olduğu yıl 1860. Kennedy ise 1960.
Her iki başkan da bir Cuma günü suikaste kurban gitti. Her iki başkan da başlarına isabet eden kurşunla öldü.
Lincoln’ un sekreterinin soyadı Kennedy idi. Kennedy’ nin sekreterinin soyadı Lincoln idi.
Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafından öldürüldü. Lincoln ve Kennedy’ nin koltuğuna güneyliler oturdu. Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson’ du
Lincoln’ den sonra başkan olan Andrew Johnson’ un doğum yılı 1808’di. Kennedy’ den sonra başkan olan Lyndon Johnson’ un doğum yılı 1908’ di.
Lincoln’ u vuran John Wilkes Booth’ un doğum yılı 1839’ du. Kennedy’ yi vuran Lee Harvey Oswald’ ın doğum yılı 1939’ du.
İki suikastçinin de iki ismi vardı ve isim-soyadı harfleri toplamı 15 idi.
Lincoln, “Kennedy” isimli bir tiyatroda vuruldu. Kennedy, “Lincoln” marka bir otomobilde vuruldu Lincoln’u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı. Kennedy’ yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü.Vurulmadan bir hafta önce Lincoln Maryland'de MONROE kasabasında, Kennedy ise vurulmadan bir hafta önce Marilyn MONROE'nin yatak odasındaydı."
Gelin siz çıkın bu işin içinden!!!
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:30
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Ekim 2010 Pazar
KEYFE-KAHPE-KAHVE-CAFEE
İzler ve yansımalarEsmir'in "kakuleli kahve şahane" yazısına "Ben de kahveyi ilk keşfeden zattan bahsederim bir gün bir yazımda" diye yorum bırakmıştım. Şimdi, söz yerde kalmadan, bari yazayım "kahvenin kaşifini" dedim dostlarım:
Garip bir çoban olan Yemen'li Veysel Karani“Üveys-i Karnî" birgün, sürüsünü dağda yayarken develerin bir ağacın dallarını çekiştire çekiştire yediğine şahit olmuş. "Vay bu ağaç da ne ola ki, deve yiyorsa ben de yiyebilirim!" demiş, meyveyi ağzına atmasıyla tükürmesi bir olmuş. "Dişimi kıracaktın be yahu!" diye de kendi kendine söylenmiş. Kopardığı dalı da tutmuş yaktığı ateşe atmış.Ağaca yaslamış sırtını, ateşe attığı daldan yayılan kokuyla kendinden geçip deriin uykulara dalmış.Rüyasında:
bu meyveleri çuvallara doldurup, develere yüklüyor kervanları dünyanın dört bir yanına yolculuyor, kazancını da kör anacığının etekleri yayıyormuş. Gözünü açmasıyla ateşten yayılan o muhteşem kokuya doğru uzanıp kavrulmuş meyvenin tohumlarını bir bir atmış ağzına, tadından mest olmuş hayvanlardan başka onu duyacak kimse olmasa da ortada; "keyfe keyfeee" diye bağırmaya başlamış.Keyfe keyfe sonunda keyif verici "KEYFE" bizim dilimizde kahve olmuş.İlk kahveyi keşfeden de o olmuş zannımca.
Kahve ile ilgili diğer hikaye de, yine Hz Muhammed aşığı Veysel Karani'ye dayanıyor.
Yemen'in bir köyünde yaşıyor ana-oğul, hem fakirler hem fukara. Babası öldükten sonra doğduğu için Yemen'liler Veysel Karani'yi "kahpe-nin oğlu" diye çağırıyor. Anacığı sefalet içinde öldüğünde ise, onu Veysel'den başka gömecek kimse bulunmuyor koca Yemen'de.Kendisi kahpe ya! Gel zaman git zaman Veysel'in de dostu yok, gelip gidip mübarek anacığının mezar başına, dertleşiyor onunla.Mezarın başında büyüyen ağacın meyvaları olgunlaşıyor, kahpenin ağacı oluyor o ağaç ta nasılsa! Kahpenin ağacının meyvesi de KAHPE olur değil mi? Kahpe kahpe; oluyor dilimizde, vazgeçemediğimiz, muhabbetlere, dostluklara bahane olan: KAHVE.Ben kulaktan kulağa böyle duydum kahvenin hikayesini başka duyup bilen varsa tez anlata.
Kahve, ilk Kanuni Sultan Süleyman döneminde Türkiye'ye gelmiş.Avrupa'ya nasıl gittiğinin hikayesine gelince de:
Avrupalıların kahve ile tanışması Türklerin Viyana kuşatması sırasında yaşanmış.Başarısız geçen kuşatma sonucu geri dönen askerlerimiz konakladıkları yerlerde, çuvallara doldurulmuş kahvelerini unutmuşlar.
Ancak Viyanalılar kahve çekirdeklerini barut sanarak yakmaya çalışmışlar. Suriyeli bir tüccar ise çuvallardaki maddenin kahve olduğunu söylemese ve nasıl içildiğini anlatmasa belki de çuvallardaki maddenin (siyah inci)nin çözülemeyecekmiş sırrı da.
Avrupalılarca Fazla kahve içenin müslümanlaşacağı söylenmişse de Veysel Karani'nin rüyası gerçekleşmiş böylece zannımca. Haydi, içtiğimiz bu dumanı mis gibi kokan KAHVEyi de: Peygamber efendimizin vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediklerinde; "Üveys-i Karnî'ye verin" dediği o yüce zat, veli Veysel Karani'nin ve mübarek anacığının ruhuna gönderelim.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:10
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

