.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

24 Haziran 2011 Cuma

ZİKRİM AŞK AŞK AŞK OLDU


"Eğer hastalandıysan; Yüreğinde AŞK'ın sönmüş, yok olmuş demektir...Yoksa hastalıklar girmezdi aşk ile yanan bedene."demişti sevgili öğretmenim.Bu kelimeleri hatırladıkça gözlerimde yaşlar titreşip durdu günlerce. "Peki hz Eyüp'ün de yüreği aşksız mı kalmıştı da vücuduna kurtlar basmıştı, onca hastalanan eren-evliyanın yüreklerindeki yangın sönmüşmüydü de ölüp gitmiştiler" diye haddim olmadan yanıt vermiştim kendilerine .Ben kimdim, Hz Eyüp kimdi? Onunkisi bir sınavdı denemeydi ya benimkisi?

Ben 7 çocuğunun başını veren keşiş Kelemna gibi çocuklarımın başını verebilirmiydim Hz Hüseyinin kesik başı yüzü-suyu hürmetine? Nerdeeee? Düşündükçe aşkımın asla aklımın önüne geçmediğini yaşayarak öğrendim.Aklım doğudan batıya açtı mı kanatlarını; görünür müydü ki, yüreğimdeki küçük bir kibrit alevi büyüklüğündeki aşk ateşi? Hastalanınca Öğrendim...

Vazgeçtim sandığım şeylerden ve tercihlerimden; vazgeçmediğimi kapılar gibi içimde dimdik durduklarını görüp yaşayıp da öğrendim...Hani LA-dan da İLLA-dan da geçmiş, ESMA-dan da MÜSEMMA-dan da geçmiştim? Nerdeeee? Doktorlara ve hastanelere nefretim, ilaçlara karşı gösterdiğim sınırsız tepkilerim hastalanınca; yerini boyun büküş ve teslimiyete ve çaresiz kalınca ancak boyun eğişe bırakmıştı işte. İlaçların en ağırına boyun eğmek zorunda kalmıştım hastalanınca.

"Ben ağır yürüyemem, yavaş yürüyünce yoruluyorum" diyen şımarık ben; yavaş yürümeye (bir zaman için bile olsa) mahkum olmuştum...

Kimselerin bana hizmet etmesine ve yardım etmesine fırsat vermeyen bu benlik dolu Tontini: herkesin yardımına, bana hizmetine boyun eğmek zorunda kalmıştı.

Her gittiğim mekanda kapıya en yakın yerlerde otururken; artık en baş köşelerde oturmak hatta uzanmak ve yatmakla cezalandırılmıştım sanki.

Hergece rüyalarımda affetmediğim geçmişimdeki kişiler ve olaylarla yüzleşip kırgınlıklarımı bağışlamaya döndürmem gerekliliğini; yaşamaktan haz duyduğum bir deneyime dönüştürmeye çabalamamı seyrediyorum şimdi.

Onca yıl hayatımın vazgeçilmezi addettiğim sevgilim -sigaradan- vazgeçirilmiş (laf aramızda hala rüyalarımda içiyorum), ilk defa toprağın nimetleri meyvelerle tanıştırılmıştım. Kahve ve çayın kokusunu bile eskisi gibi duyamazken ne çok bağımlılığım (putum) olduğunu farkedip, hergün yeni bir odun atmıştım çok şükür yüreğimdeki aşkın ocağına...Aşkımı çoğaltma günlerindeyim, yani bendeki ÖZ-ü seviyorum ve onaylıyorum O ve ben biriz çünkü. Zikrim AŞK, AŞK, AŞK oldu. Şimdi çatlaklarımızı sıvama vakti dostlarım.

Hepinize sevgilerimle.Tontini.

Devamı Buradan ...>>

16 Haziran 2011 Perşembe

KEMOTERAPİ GÜNLERİNDEYİM ŞU SIRA

Yaradanımıza şükretmemiz için ne çok sebebimiz var değil mi?
Sevgili dostlarım; sanki yıllardır sizlerden ayrıyım.Zincirlere vuruldum ve zindanlara atıldım Yusuf gibi... Sizler de; aynı Züleyha gibi bu zor günlerimde yorumlarınız mesajlarınız ziyaretlerinizle ulaştınız güç verdiniz bana yine de...Benimse seslenmek istediğimde düğüm düğümdü kelimeler boğazımda. Bilgisayar ekranı bile buğulanmıyordu hohladığımda. Bedenim canımdan ayrılmış herbiri yaşamaya çalışıyordu sanki başka bir âlemde. Şükürler olsun "bu da geldi bu da geçti" diyelim nasılsa.

Herşey idrar tahlili ve kan sayımı için aile doktoruna tahlil yaptırmaya gittiğimde başladı.Kısa bir süre sonra kendimi tomoğrafi ve ultrason sonrasında baş tabibin odasında buldum. Neredeyse 1981 yılından o güne doktor karşısına çıkmayan ben; içsel şükürlerimi Rabbime sunarken, kulaklarım uğulduyordu, dilim lal olmuştu o sıra. Doktor'cum camın ardından sessiz sözsüz sinirli el-kol hareketleriyle konuşuyordu sanki. Hastanenin başhemşiresi kardeşim Tutsak'ın eşi ip gibi gözyaşları döküyordu."Vahim bir durum var herhalde!"diye düşündüm. Odadan kaçar gibi çıktığımızda anladım konunun vehametini.İlgili doktor başımı gövdemden ayırmış "nereye giderseniz gidin ben bu ameliyatı yapmam!" demişti.İş çok ciddiymiş meğerse tümör neredeyse mesaneden başlayıp böbreklere kadar sarmışmış.Hayatım hakkında bugüne kadar özgürce verdiğim kararlar artık benim oto-kontrolümden çıkmış sevdiğim rüzgar nereye sürüklerse oraya doğru akmaya başlamıştım. Yeni bir doktor bulundu apar topar ona götürüldüm.Nazik yaklaşımına sıcak bakmama rağmen randevü tarihini iptal edip ileri bir tarihe gün vermesini istediğimde önce kabul edip sonra haber yollamıştı "2 ay mı yaşamak istiyor 20 yıl mı?" diye. Ben yine inatla onun verdiği 2 ay müddeti bitkisel birtakım tedaviler ve inançla atlamaya çalıştım.Dostlarım ve çocuklarım titizlikle yaklaşıyorladı ameliyat konuma. Çünkü onları da korkutmuştum galiba. "ameliyat masasında da kalabilirim ısrar ederseniz sonra pişman olabilirsiniz!" diye. O iki ayı atlamayı başardım... Ama kanser: kemiklerime de metastaz yapmış o inanılmaz ağrılarım başlamıştı ne çare! Ve 30 Nisan günü özgür irademle yattım ameliyat masasına. Saçlarımda bir tek güller eksikti belki. Kan nakilleri dolayısıyla al-aldı belki yanaklarım. Öyle diyordu ziyaretime gelen dostlarım.Ama ben artık bir KANSER hastasıydım. Tümörün tamamı alınamadığı için kemoterapi almam gerekmişti.Şimdi kemoterapi günlerini yaşıyorum dostlarım. Vücuduma verilen zehirleri bal etmeye çalışıyorum şükürler olsun. Allah'ın emri, Erenlerin himmeti, sizlerin dualarıyla bugünleri de geride bırakacağımıza inanıyorum.
Şimdi şöyle: "Bu hastalık neden seni buldu ?"diye sorabilirsiniz. Ben istedim... Ben istedim ne yazık ki dostlarım...
Çünkü sufi-sajada bir önceki yazımda (sefana da cefana da eyvallah)yazmıştım. Ancak; Allah'ın kuluna zulmetmeyeceğini ben bu dönemde öğrendim. Bir gün bilge öğretmen: "hayatında hiç hastalanmayan insan; birgün bir hastalanır ve ölür gider! onun için arasıra hastalanmak iyidir." demişti muhabbetinin bir arasında, hikayeleriyle ve örnekleriyle de taçlandırmıştı konusunu. Ben de tam o an: ölüp gitmemek için aynı bir sünger gibi hastalıkları çekmiştim düşüncemde bedenime. Ölüp gitmedim işte güzellerim çok şükür, can-canayız bakın işte yine sizlerle... Bunca yıl sağlıklı yaşamanın zekatını ödediğime inanıyorum. Bu günlerde Evrenden ne tür dersler aldığımı da sizlerle ileri günlerde paylaşacağıma söz veriyorum....İnşaallah. Aşk hep gönlünüzde olsun dostlarım, çünkü hastalıklar asla geçit bulamıyor aşk ve sevginin olduğu yere.Sevgilerimle Tontini.

Resim:Thierry Fricotteaux

Devamı Buradan ...>>

8 Mart 2011 Salı

SEFANA DA CEFANA DA EYVALLAH

Sağlık verdin ruhuma ve bedenime hep şükrettim..
Aldığım her nefese..
Yediğim her lokmaya..
Atlayabilmek, zıplayabilmek, 16 saat yorulmadan çalışabilmeme, düşmeme- kalkmama, senden gelip sana giden her fiile ve faile şükrettim.
Sınavlarına eyvallah deyip binamdaki hangi eksik-gediği onardığına bakıp başaramasam da seni görüp boynumu eğdim, sana şükrettim.
Önceleri Senin yerine koyup Allah gibi sevip koruyacağımı sandığım çocuklarımı yamacımdan uzaklaştırdığında , önceleri isyan edip ölümün kendime yakışır en güzel son olduğuna karar verip canıma kıymak istediğimde... Hafızamı kaybedip adımı unuttuğumda çocuklarımla aynı gökyüzü altında yaşayabildiğim için yine şükrettim.
Anlamıştım hatamı secdem de kıblem de onlar olmuş, seni gölgelere atmıştım.Ben bir ANNEyim onları sensiz koruyabilmeye muktedirim sanmıştım.
Bana verdiğin her lütfun bana emanet olduğunu neden sonra anladım. Benlik getirdiğim için tevbe edip önünde eğildim şükrettim...

Sınırlarımı zorladığında, haksızlıklara uğratıp iftiraların girdabına attığında, en masum olduğum zamanlarda eli sopalıları karşıma çıkardığında -ne zaman sustum- varlığını mucizelerle gösterişinle sana iman ettim şükrettim.
Evimde sevinçle ağırladığım, sofralar açıp doyurduğum, hiçbir masraftan kaçınmadığımda, evimdeki artan eksilmeyen bereketini gözlerimle görüp hep sana şükrettim.Aklımdan geçen her şeyin -sözlü- senden istemesemde oluşmasına, pasta çekse canım bir dostu pasta paketiyle gelişine bile şükrettim.Sandım ki cennetinden kudret lokması yiyorum lütfunla.Ellerimle dokunduğum bir hasta iyileştiğinde, söylediğim bir sözle gönlünde keder birikmişlerin içine huzurun kokusunun sindiğini gördüğümde inan bunları yapan ben olmadığımı senin yüce ve bağışlayıcı gücün olduğunu farkedip benlik getirmeden şükrettim.
Çocuklarım ve torunlarım araba kazası geçirdiğinde "vardır bir hikmeti" deyip ah-vah etmeden şükrettim. Babam öldü, anam öldü, enyakın dostlarım öldü onları senin merhametli kollarına teslim edip şükrettim.
AŞKınla yanıp tutuştuğumda, sefa içinde beni yaşattığında inan BENlik getirmeden sana şükrettim...
Sıra CEFAlara geldiğinde: önce gözüme, ağzıma, burnuma, içorganlarıma tek-tek sırasıyla el attığında bunca zamandır beni sağlıkla yaşattığına şükrettim. Bana bu hastalıkları, ibtilaları musallat edişinin beni çok sevdiğin için olduğuna kendimce hükmedip şükrettim.
Lütfet bu sınavımı da başarıyla geçeyim.Hz Eyüp'ün duasıyla: "Şayet ihsanda bulunursan yine şükreder minnettar olurum, yeter ki senin zikrinden ve senin fikrinden uzak kalmayayım. Şayet azab edersen de ferman senindir beni fazlınla koru ALLAH'ım.
Sefana da o güzel cefana da EYVALLAH.

Tontini'n.

Devamı Buradan ...>>

28 Şubat 2011 Pazartesi

ÖZGÜR RUHUN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİDEN KIZ













O bir fotoğraf sanatçısıydı..Çektiği fotoğraflarla Atlas dergisinin kapısına kadar gelmişti...O bir dalgıç aynı zamanda yamaç paraşütçüsüydü.Bir kıyı kasabamızda hunterlık yapıyorken sevdi bir genci.Ailesiyle tanıştırdı, onun ailesiyle tanıştı ve hayaller kurdular birlikte gelecekle ilgili.Çevrenin ve olayların attığı ıslak deniz kumu; Aşkın ateşinin yanmaya yüz tutmuşken sönüp buhar olmasına neden olmuştu.Ateş geri pofflamıştı ne çare. Kızımız: kamerasını, kredi kartlarını, işini, ailesini, cep telefonunu kendine ait herşeyi geride bırakıp bukle bukle saçlarını da dibinden yol yol kazıtıp beş parasız çıktı yollara...Yanında tek ayağı sakat çuko adlı köpeğiyle..."Allah'ı aramaya gidiyorum. "diyordu."Allah'ın nerede olduğunu bilsem de!"
Ağıl temizledi dağlarda, çobanlık yaptı boğaz tokluğuna, gerektiğinde bilmese de ney üfledi, dilendi, dostları evlerine davet etse de sokaklarda parklarda uyudu...Ona verilmeyeni almadı, istemedi de...Ülkeden ülkeye 3 yıl boyunca bitlenmese de aynı elbiseyle türlü maceraların içinde kendini akışa bırakıp ırmağın götürdüğü yere kadar salınıp gitti. Zaman zaman mail atarak bizleri de kendinden habersiz bırakmadı. Döndüğünde aynı kaderi paylaştığı yol arkadaşıyla da sade bir törenle evlendiii.
Kırmızılar giymişti o gün. Başına kırmızı güller takmıştı.Herkesin yapmak istediğini o başarmış yaşarken soyunmuştu tüm dünya nimetlerinden.Vee bir gün beden toprağından filizlenen oğluşunu aldı kucağına. İşte diyordu: "kavuştum Allah'ımın bana layık gördüğü en güzel emanete. Arıyordum buldum..."
Hizmetlerin hep hakka olsun güzel dostum.
O aradığını buldu.Darısı diğer arayanların başına.
Hepinize Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

25 Şubat 2011 Cuma

ANADOLUNUN İSYANI-GÖKYÜZÜ AĞLAMAZSA YERYÜZÜ GÜLMEZ

Doğa derneği: Anadoludaki HES lere karşı yürütülen mücadeleye destek olmak amacıyla herhangi bir kar amacı gütmeden, konuya duyarlı insanların gönülden destekleriyle çektiği "Anadolu’nun isyanı" filmini tamamlandığını belirtti.Bu film:Anadolu derelerinin özgür akması için mücadele edenlere adandı. Üç gün içerisinde 50 bine yakın izleyiciye ulaştığı belirtilen filme dileyen herkes sosyal paylaşım sitelerinden Anadolu nehirleriulaşabilir.Bizler de Sufi-saja ekibi olarak bu mücadeleye destek veriyoruz hepinize sevgilerimizle.
Azizem su
Allianoi-superisi-ve-Galenos ağlıyor



Devamı Buradan ...>>

20 Şubat 2011 Pazar

AŞIKLAR MAŞUĞU

EY Aşıklar maşuğu...
Aşk-da, aşık-ta, maşuk-ta kendi olan sevgili.
Varlığın mevcudatın sonucu ve sebebi ...
Sınırsız sonsuz olan, ebedin sonrası, ezelin öncesi...
Ben olmazdım sen olmasaydın...
Kendinden kendini çoğaltıp,
Her gönüle girip yerleştiğini söylemesen:
Sanırdım ben seviyorum herşeyi.
Seven ben değil sendin her hâl-de.
Sevilen: "O"ydu. Ben: "sen, bu, şu" bilsem de.
Tarlada rüzgarla salınan başak ta sen.
Oltaya takılan balık ta, balıkçı da.
Dört nala menzile ulaşan atlı da sen.
Geride kalıp kaybeden at da.
Esneyip uykuya dalan da, uyku da...
Geceleri bekleyen uykusuz da..
Geceyi gündüze ekleyen de sen..
Gündüzden geceyi çıkaran da...
Sen hertürlü iş üstadı:
Yürütürsün kanatsızca rüzgarı.
İbrahim'e yanan ateş sen.
Ateşe "serin ol "emrini veren de sen.
Bir bilmecesin sanki.
Çıkamadım ben bu işin içinden...

Resim: Dave Barstow
Devamı Buradan ...>>

15 Şubat 2011 Salı

OTİZM'İ ANLAMAK

Otizm, sosyal ve iletişim becerilerinin oluşmasını etkileyen bir gelişim bozukluğudur diye duyduk, okuduk hep...Gerçekten öylemi hiç bilemedik...Zeka seviyeleri ne olursa olsun sosyal hayata zor katıldıklarını, eraflarında olan biten bazı olaylara bizim verdiğimiz anlamları veremediklerini, gördüklerinin bizim gördüklerimizle aynı olmadığını biliyoruz...Belki de hiç bilemedik...Günümüzde her 100 çocuktan birinde olan bu durum hakkında ne biliyoruz? Hiç göremedik...
Çocuğuyla göz göze gelemeyen, ona sarılma çabaları hep boşa giden bir annenin yerine koydunuz mu hiç kendinizi?..

Aldığınız birbirinden güzel, renkli oyuncaklarına dönüp bakmayan, sürekli huzursuz, ihtiyaçları hep öncelikli, çok az konuşan yada hiç konuşmayan bir bebeğiniz olsaydı ne yapardınız düşündünüz mü? Kim tahmin edebilir yaşadıklarını o annenin...
Hiç bu durumu yaşayan insanların yerine koydunuz mu kendinizi? Anne-baba bir yana o suçsuz küçük varlığın yerinde olmak...Kendisi gibi olmayan bir sürü insanın, kocaman bir dünyanın içinde olmak...Hep geri-zekalı gibi görülüp, kendi içinde hep ileri-zekalı olmak...Onu anlamalarını beklemek, beklemek, beklemekten vazgeçmek... Hiç anlaşılmamak...
Ben hep okudum bu konuyla ilgili, videolar izledim ama hiç onlar kadar, birebir yaşayanlar kadar anlayamadım maalesef...
Sabah kocaman gülümsemesiyle uyanan, kahvaltısını yapıp oyunlar oynayan, gündüz uykusunu uyuduktan sonra parka bahçeye götürülüp arkadaşlarıyla sevincini, oyuncaklarını paylaşan, sarılan, öpen, hatta sadece konuşup, duygularını ifade edebilen çocuklarımız olduğu için bile ne kadar şanslı olduğumuzu anladım ancak...
Ve "Otistik" çocukların nasıl özel çocuklar olduklarını...
Normal çocuklardan hiç bir farkı olmadan yetiştirilen, eğitimlerine erken başlanan, bilinçli ve inanan ailelerin sevgisiyle büyüyen bu özel çocukların neler yapabileceklerini bilmeyenlerin öğrenmesi için bir önerim var benim...Bir film...Bir hayat hikayesi...İnancın, güvenin yapabildikleri. Sarılmanın değiştirebildikleri...
İsteğim, sadece arkanıza yaslanıp, rahaaaat raaahat izleyeceğiniz bu gerçek hikayenin sonunda doğru bildiğimiz yanlışları görebilmeniz, değiştirebilmenizdir.
TEMPLE GRANDİN...
2010 yapımı bu filmle ilgili hiç birşey söylemeyeceğim şimdi...Söyleyebileceğim tek şey hayatın tam da içinden olduğu...Eminim izledikten sonra şükredecek ne kadar çok şeyim varmış diye düşüneceksiniz bir kez daha. Ve umarım siz de benim gibi otizmi hastalık kategorisinden çıkarıp, "özel bir durum" kategorisine koyacaksınız.
Hepsinin Temple gibi şanslı olmasını, saygı görmesini ve inanılmasını, güvenilmesini isteyecesiniz...
Göremediğimiz gerçekleri bir an önce görebilmek dileğiyle...
Sevgiler.*ELA*



Devamı Buradan ...>>

12 Şubat 2011 Cumartesi

KÖK SALMALARDAYIZ

"Nerede kalmıştık?" demek, sanki tam bu zaman için söylenmesi gereken bir söz. Uzun zamandır( bize göre uzun)sufi-saja post gir(e)miyordu. Kimi zaman hayat yapmak istediklerinizle, yapmak zorunda olduklarınız arasında sizi sıkıştırır. Zorunda olduklarınızı yapar, istediklerinizi ise beyninizdeki bellekte bekletir büyütürsünüz. Biz de işte tam bu noktada kök salmalardayız. Aşağıdaki anekdotu da içimizdeki durumu yansıtması için tadımlık yayınlıyoruz:
Uzakdoğu ülkelerinde bulunan Moso adlı bu bambu ağacı, dikildikten sonra beş yıl boyunca bir milim bile uzamıyor. Olduğu gibi kalıyor. Beş yıldan sonra ağaç, sanki sihirli bir el dokunmuş gibi günde 45 santimetre uzamaya başlıyor ve 1,5 ayda 27 metre uzunluğa erişiyor. Bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucunda Moso’nun, 5 yıl boyunca sabırla ve gayretle toprağın yüzlerce metre derinliklerine kadar kök saldığı anlaşılıyor. Öyle derin ve geniş köklerle toprağı sarıyor ki 27 metrelik gövdeyi taşıyabilecek kapasiteye erişiyor.
Kök salmalarda buluşacağız yakında inşaallah. Hepinize sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>

31 Ocak 2011 Pazartesi

FİRAVUN MU HALLAC-I MANSUR MU?

Nasıl geçeceğiz ikilikten? Sevilende yok olup nasıl aşkla AŞKta bir olacağız? İkilikte olan der ki; "Ben tekim, ben vazgeçilmez yüce, ulu GÜÇüm.Benim doğru olan benim dışımdaki herkesin söylediği ve yaptığı şeylerin hepsi yanlış-yalan.Ben yargılanamazım, ben aynı mısırın firavunları gibi kendime "enel Allah" derim.Ben... Ben... BENim işte..."
Bir de "ENEL HAK" dediği için yargılanıp asılan Hallac-ı Mansur vardır:“Seninle benim aramda ilahlık ve rablik yoktur. Zamandanlık ve ezelilik bir yana, benim benliğim ve senin O'luğun arasında hiç bir fark yoktur. Ey ben olan O, ve ben O'yum." diyen.
Mevlana fîhi mâ-fîh'inde Mansur için şöyle der ya;
"Hani Mansûr, Tanrıya aşkı son haddine varınca kendine düşman kesildi, kendini yok etti-gitti. Ben Tanrıyım dedi; yâni ben yok oldum. Tanrı kaldı ancak. Bu söz, gönül alçaklığının son derecesidir, kulluğun sonudur. Yâni o vardır ancak. Dâvâya kalkışmak, ululanmak, ona derler ki sen Tanrısın, ben kulum dersin de kendi varlığını da ortaya korsun; bu ikiliktir. Odur Tanrı dersen gene ikilik çıkar bu sözden; çünkü ben olmadıkça o'nun olmasına imkân yoktur. Şu halde ben Tanrıyım sözünü Tanrı söyledi; çünkü ondan başka bir varlık kalmamıştı; Mansûr yok olmuştu; o söz, Tanrının sözüydü."
Düşmanlıklar ve dostluklar bile güden, durmadan ululanan, suçlu suçsuz bile arayan, Mağrip'le Maşrık'ı birbirinden ayıran, bu kadın eksik etek bu er kişi "ne yapsa yeri" diyen, bu küfürdür bu imandır diye bile ayıran, bu günah bu sevab diye ahkam kesen nasıl girebilir ikiliğin olmadığı BİRlik âlemine de nasıl der "BEN TEK-im" diye? SEn varsan senin kitabına göre Tanrı nerde? Tanrı sana göre varsa peki, SEN kimsin?
Kabul et ikiliktesin dostum seni düşmanım bellemesem de.
Hak hepimize Hallac-ı Mansur gibi ikilikten TEKliğe ulaşabilmeyi nasip ede.

Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>