İçimizden kaç kişi: üzerine bastığı, terliğinin ucuyla püsküllerine takılıp düşmekten son anda kurtulduğu, halı ve kilimlerin üzerine nakşedilmiş desen ve şekillerin ayırdına varmıştır? Hele bu üzerinde yürünen, zaman zaman duvarlara asılan kilim ve halılar örtü ve döşekler el emeği-göz nuruyla yapıldıysa? Farkedilmediğinde dokuyanın yüreği sızlamaz mı ki? Evrene ve evlerimize gönderilen imzasız mesajlar gibidir bu tür desenlerle dokunmuş halı ve kilimler bence.
Bereketi temsilen: buğday başakları,
Ölümden sonra yaşama inananın dokuduğu: hayat ağaçları,
İlahi mesaj ve uzun yaşama işaret eden: çeşitli kuş motifleri,
Bolluk ve üretkenlik için: pıtrak ve Hz.süleyman'ın yıldızı,
Dokuyanın ümitlerini yansıtan: sandık,haçlar, çengeller,
Güç ve kudreti temsilen:aslan gibi ayakları yılan gibi kuyruğu olan
ejderhalar,kartallar
Kem bakışlara karşı: göz motifi,
Evlenme arzusu için: tarak ve saç bağı.
Zehirden korunmak için:akrepler.
Ölümsüzlüğe kavuşacağına inananın: Saçından bir tutamı dokumaya katması. Kaynanasının acımasızlığına karşı; susan gelinin eli-belinde motifini dokuması.
Ve bunların yanısıra bizim anlamadığımız binlerce simge ve mesaj, halı ve kilimler yaratıldığından bu yana anlaşılmayı bekliyor (mağara resimleri gibi) değil mi?
Bu halı ve kilimlerdeki mesajları ben de farketmezdim geçmiş zamanlarda..Taa ki emekli olduktan sonra çalıştığımız anadolu hayat-sigorta acentasının iş için bizleri gönderdiği VAN seyehatinde profesyonel kilimcinin anlatımıyla efsunlanmamıza kadar... Adamcağız öyle anlatıyordu ki, sanırsınız heyecanlı bir dizi film izliyorsunuz. Bir köşesinden tuttuğu kilimi şöyle havada bir 360 derece çevirip indiriveriyordu ayaklarımızın dibine. "-Ah bir bilseniz bunu dokuyan kızın hikayesini lâl olurdu dilleriniz! buna paha biçemem derdiniz" diyordu. O gün muhteşem kilimci önümüze ne serdiyse hepsini aldık, parasının bir kısmını ödedik. "Adresimizi bilâhare size bildiririz" dedik,(dükkan arayıp bulacağız ya!) Oradan Konya'ya uğrayıp suzanneler, örtüler, elişleri, kanaviçe örtülerle dükkan çeyizimizi çoğaltıp Mevlana'nın ve Şems'in kutsal eteğinden İzmir'imize doğru hareket ettik. Sonrasında Kardeşim Tutsak ve sufi Cemle hiç gecikmeden İzmir/Kemeraltında kilimci dükkanımızı açtık. Adını da MİRAÇ koyduk büyük bir hevesle, miraca çıkacaktık dünya malı ve kazancıyla. Bakar körlerden (çoğu bakar ama görmez) olduğumuzu çok şükür 5 ay içinde anladık. Her kilimin bir hikayesi olduğunu bilmiyorduk ama, yazabiliriz sanıyorduk. Kilimleri havada çeviremiyorduk ama müşteri bizde beğeniyor aynı kilimi gidip karşı kilimciden alıyordu ya! Hem de bizim satış fiyatımızın iki katına...Aldık takkemizi önümüze, dükkan kirasından daha çok çay parası ödediğimiz otantik dükkanımızı gecikmeden kapattık. Yani Ticaret: her yiğidin yapabileceği bir şey değilmiş meğerse. Böylece anlamış olduk...
http://www.blogger.com/img/blank.gifrüyalarımın götürdüğüyer- VAN
http://www.blogger.com/img/blank.gifVAN-2
http://www.blogger.com/img/blank.gifVAN-3
http://www.blogger.com/img/blank.gifVAN-4
"İzler ve yansımalar" sevgili Esin yazarım dediğim "akdamar adası"ile ilgili yazmış zaten http://www.blogger.com/img/blank.gifburadan okuyabilirsiniz.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
25 Ağustos 2011 Perşembe
KİLİMCİ=VAN-5
Gönderen
sufi
zaman:
11:27
23
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
17 Ağustos 2011 Çarşamba
ARŞİVCİ AKIL
Akıl: inançsızlık ve kuşkuyu tetikler. Ensemize yerleşmiş bir çift göz gibi eski başarısızlıklarımıza ve eskimiş yenilgilerimize bakar durur. Eski kütüphanenin tozlu raflarına dizilmiş fikrin: mürür-u zamana uğradığı, eski sınanmış duyguların yazılı olduğu sararmış sayfalara sahip kitapçıkların bekçisidir zat-ı Alileri. Çoğu çürümüştür kitaplarında yazılı bilgiler ve canlı-canlı utanmadan zamane yüreğine hükmetmeye kalkarlar. Böylece tozlu siyah kollukları olan, burnunun üstüne inmiş gözlüğünü elinin tersiyle bilmiş bilmiş itekleyen, arşivci Hüsamettin Efendi gibidir kendileri...Akılla; hayâl, yüce duygular,aşk, şefkat ve yaratıcılığın barındığı Yürek, başlar çatışmaya. Yürek alıp başını gitmek, akılsa onu durdurmak ister türlü bahanelerle. İkisinin çelişkisinin tam ortasında görünür görünmez yanıyla RUH kaldırır pankartını: "bu iş buraya kadar" der.Yeşil ışığını yakar yüreğe.
Der; "bakma geriye.Aşkın uğruna kendini yakmak ve yıkmaktan yana tutum sergile. Aklın; hep fayda ve mantıkla yürümen önerisine kulak asma. Cebrail bile kanatlarını yakmadan girememişken o kapıdan içeriye, sendeki bu tereddüt niye? AŞK Akıl işi değil tamam, ama yürek işi değil de ne?
Aklını koy bir yere, KOŞ Aşkın menzilindeki o kutsal yere."
Ben demedim, ruh söyledi bu sözleri, hepinize sevgilerimle.
Resimler:
Maurizio Moro
Frederick dunn
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:30
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Ağustos 2011 Çarşamba
BU BİR YAZGIDIR BANA GÖRE
Evvel ALLAH:
Hani her konuda bahane bulmakta üstümüze yoktur ya; insanın başına birşey geldiğinde bintürlü sebep ve bin türlü sonuç bulmak konusunda... Çerçevelemeyi unuttuğumuz uzmanlık diplomalarımız kapı gibi durur mutlaka gizli ahit sandıklarımızda. Böyle bir konunun zuhurunda şıp diye biliveririz o elim vakanın neden başımıza geldiğini de, hemen o anda inemeyiz olayın esas ve ANA platformuna...
"-Ya kardeşim, içmeseydin bukadar sigarayı gelmezdi bunlar başına!"
"-İşte o gün gitmeseydin Züleyha'lara; yakalanmazdın bu meşum hastalığa!"
"-Etmeseydin kendini köle ona buna; bu beden iflas etmezdi sana böyle inadına!"
"-Dinleseydin hele sözümüzü ama, vah vah geç kaldın artık BOR'un pazarına!"
"Atalarımdam mirastır bu hastalık bana" diye diyemezsiniz kimselere.Ne diyeyim? BU BİR YAZGIdır oysa.
Toprağın nimetlerinden alabildiğine ve bilerek faydalandığım; kaç zaman oldu?
Eskiden de aynı besinleri yer-içer mideme gönderirdim de; "buramı okşa da git, şuramı tedavi etmeyi unutma" falan demezdim onlara. Bana ne olduysa hep bu (malûm hastalık)dan sonra oldu.Her telefon çaldığında telefonun öbür ucundaki dosttan (Allah onlardan razı olsun) yemem içmemle ilgili bir öneri: telleri aşıp kulağıma geliyor ve içime çöreklenip oturuyordu bıyıklarını muzip bir şekilde bura-bura... Dünyanın en doğusunun güneşli toprağında binbir güçlükle yetişen noni-sinden tutun da en batının batısının çöllerinde yetişen nadir bitkinin (Aloe vera) özsuyuna,
İsviçre Alplerindeki suyun, diğer suların hafızasını değiştiren GRANDER kalemine, Gürcistan dağlarının doruklarında yetişen akçaağacın filizlerinden elde edilen arı suya, 20 adet şamfıstığı, 3 tane Medine hurması, 2 çorba kaşığı kurt üzümü, çiğ patates suyuna neredeyse ekmek banmama kadar ayrıntılı bilgilerle donanmış alternatif tıp ürünlerini; kargo şirketi her allahın günü bana taşımaktan bıkmıyor usanmıyordu artık doğrusu. Bunların yanısıra efsunlu taşlardan kolyeler ve mıknatıslı bilekliklere, NİKKEN yorgan-döşeklere, yüzükler ve üstümde taşımam gereken türlü çeşit totemlere kadar daha neleeer neler gelmedi ki? Bu arada benim satın aldıklarımdan da hiç söz açmayayım! bir ara baktım ki zavallı boynum taşıyamıyor tek tek azad ettim simgelerimi. "Azad ettim" deyince,yokettiğimi sanmayın sakın, yine de başucumda bekletiyorum onları.
ARISU: Mucize iksir tüm ağrılarımın yokedilmesi ve ölü hücrelerimin yeniden dirilmesinde.Teşekkürler MAYA'ya.
NİKKEN döşek yorgan: huzurlu uykunun koynunda rüyalardan rüyalara geçişimde...Teşekkürler ÖZGÜR ve MURAT'a.
Patates suyu: mide ağrılarımın kökünden yokolmasında: Teşekkürler Sufi-CEM'e.
Sevim'den gelen GRANDER kalem: sağlıklı su içmemde yararlı olmadı dersem yalan olur vallaha!Binlerce kez teşekkürler beni düşünen ve dualarını esirgemeyen diğer tüm dostlara. Eminim Tanrı'nın sözü ve tanrı'nın önerisiydi onların dilinden dökülen.
Herbirinizi kucaklayacağım inşaallah kemoterapi günlerim hayırlısıyla son bulduğunda.Hak hizmetlerinizi kabul ede.
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:38
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Ağustos 2011 Cuma
TEMBELLİK OBLOMOVLUK MİSKİNLİK
GOGOL'ün: "yüzyıllar yüzyılları izliyor, yarım milyon tembel mıymıntı insan büyük bir uyuşukluk içinde pinekleyip duruyor." dediği gibi, bu asırda da -milyonlarca insan- çeşitli nedenlerle tembelliğin yamacında pinekleyip duruyor.
"Bir lokma, bir hırka"sözü gereği, Leman'daki bezgin Bekir gibi , kualaların ve kedilerin davranış biçimini benimsemiş bizler, tembelliğimizin irademize;
"-Sen zaten hastasın kendine eziyet çektirme, salla gitsin!"
"-Aman sende, bugüne kadar icraatlara isyan ettin de ne oldu? Otur oturduğun yerde nasılsa senin dediğin olmuyor, bir yapan eden var!"
"-Çalıştın paralandın da ne oldu? Sana madalya mı taktılar? Ağırdan satmak kendini, herşeyi beceriyor olmaktan iyidir!"kışkırtmalarına kulak vererek tembelliğin bize haz şeklinde verdiği rüşvetlerle el altından heybelerimizi doldurup bahanelerimizin gölgesinde uykulara yatmaktan da geri kalmıyoruz doğrusu...
Geçmişe dönüp bir bakmak gerek tüm buluşlar kimlerin yüzüsuyu hürmetine icadedildi? HıI?
Tekerleğin icadı: mağaradan tarlaya gitmeye üşenen tembel...
Kıyma makinası: eti kesmekten üşenen kasap...
Asansör: merdiven çıkmaktan sıkılan insancık...
Uzaktan kumandalar:yerinden kalkmak istemeyen tembel...
Çocuk bezi:Bez yıkamaktan sıkılan tembel bir anne için icad edilmedi mi? laf aramızda benim zamanımda böyle hazır bezler ve ıslak mendiller olsaydı belki 10 tane daha doğururdum doğrusu...Bu OBLOMOVLUK, tembellik, ve miskinlik konusunda bilindik bir hikaye vardır bilirsiniz.Çünkü bu davranışsızlıklar, hastalık gibi algılanmaktaymış o zamanlar:
İşte o zamanların birinde; bir kral ülkesindeki tembelleri toplatıp sarayında bir koğuşta beslemeye başlamış.. Bunu duyan diğer insanlar ekmek elden su gölden diyerek onlar da saraya gelip bu koğuşta yaşamaya başlamışlar, lakin öyle kalabalıklaşmışlar ki kral şüphe duymuş ve vezirine emir vermiş "gerçek (tembellerle)miskinlerle, sahte miskinleri ayırt etmek için koğuşta yangın çıkart" demiş. Vezir padişahın emrini yerine getirdiğinde görülmüş ki tüm herkes kaçışırken 3 kişi kalmış koğuşta 3 gerçek tembel yani miskin!
Biri ateşe yakın olana sigarasını uzatıp;
"-Aha şu sigaramı yanındaki ateşle yakarmısın?" demiş.
Bu 3 kişiden birisinin de kıçı, ateşten ısınan taşın üstünde fena halde yanmış ve azcık hareket edip uzaklaşmış ve diğer arkadaşına dönerek:
"-İnsan oğlu kuş misali dün nerdeydim bu gün neredeyim?" diye hayıflanmış...
Ben de:sıcaklardan mı yoksa hastalıklardan mı bilmem?
"Dün neredeydikkkkk? bugün neredeyiz BİZ de?..." diyor ve çalışkanlara da tembellere de sevgilerimi gönderiyorum. Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:21
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Temmuz 2011 Perşembe
GÜVEN ÇOK İNCE BİR ÇİZGİ

Belki de bu hikayeyi bilmeyeniniz yoktur. Doğrusu ben bilmiyordum.. Bildiğim ve yarım asırcık ömrümde milyon kez titizlikle üstünde durup deneyimlediğim konulardan biriydi "GÜVEN" aslında. Verilmiş bir sözüm varsa, söz verdiğim kişinin bana güvenini yıkmamak için (iki elim kanda bile olsa) sözümü gerçekleştirmem gerekirmiş gibi bir hayat tarzı ve kuralı yani. Bu titizliğimizin sonucunda; Evrene ne veriyorsak aynını evrenden beklemek gibi bir şartlanmışlığımızı da gözardı etmemek gerek. İşte tam burada hep yanıldık bunca yıl, ta ki evren avucumuzda hardal tanesi kadar olana dek. Şimdi mesajlarımız değişti: "Asla aldatmadığımız kişi hep bizim güvenimizi sarsıyor, hep aldatılıyoruz" sözüyle; "Evren biz ne istersek onu bize sunuyor, karşımıza hep güveneceğimiz kişiler çıkıyor"sözünü takas ettik. Ne büyük benlik değil mi? Evrenin avucumuzda hardal tanesi kadar olduğunu iddia etmek. Hayır! bunu ben demiyorum: biz demeden bizim dilimizden söyleyen diyor.Hani "pozitif düşün pozitif olsun" sözü gibi birşey bu da. Bir ara "sefana da cefana da eyvallah "demiştim ya; yaşadım ve gördüm ki cefalar bizden de sefaların tümü onun eseri, hakettiğimiz sürece...Masal gibi hikayemiz de şöyle:
İngiltere'de yargıçların maaşı yokmuş. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri varmış.
İngiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyormuş yani...
Birgün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen Içişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı,Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYIN!
Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığı'nı aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar. Hakim: "Kraliçenin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım" cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş..
Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: "Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."
- "Güven" çok ince bir çizgi. Biz evrene güvendikçe evren de bizim kırılmamızı önleyici eylemleriyle cevap veriyor. Güvenmediğimizde ise başımıza istemediğimiz herşey geliyor zannımca. Ya sizce??????
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:08
24
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Temmuz 2011 Cuma
SAYIKLAMALARIM

İnsanın bedenindeki ATEŞ: olması gerekenin üstüne çıktı mı; sayıklamalar başlar ya; işte tam o zamanlarımda dayanılmaz ağrıların kucağındayken defterim ve kalemim yine yanıbaşımdaydı.Sıyrılır çıkarım belki bu bedenden sevgiliye kavuşurum umudundaydım belki de. Bende bir naz bir niyaz sayıklayıp durmuştum o demlerde. Ondan onaydı oysa bu işve ve nazlarım,yine de ben yazdım sanıyordum o zaman. İşte O sayıklamalarım, sizlerle paylaşayım dedim:
Hastalık, dert sıkıntı gelmezki senden
Ben diledim girdim zulmet kapısından
Bin kere tövbe etsem de yaşlı gözilen
Olamadım dile hakim affet beni sultan.
****
Çakılları taşları toplasam eteklerimden
Cevahirlerini dökermisin o bal dilinden
Sensin sultan şüphe yok menendinden
Affet günahımı çekiyorum bu dilden.
****
Ne çok günah işledim derbeder oldum.
Hak yolunda binkez tevbedar oldum
Hep sanardım kusursuz ve doğruyum
Hak katında acep makbul kul muydum?
****
Yüzbin kere büksem bu iplikleri
Çözsem yüzbin kere örgüleri
Örsem çözsem saymasam ilmekleri
Yine de delemem ki bu karanlıkları.
****
Sen açmazsan tan-tanları
Geçemez bu yolcu geçitleri
Sen açmazsan kapıları
Vursam ne fayda tokmakları.
Sensin evvel ve bu ahir
Sensin batın ve bu zahir
Sensin tendeki güzel ruh
Sensin gözlerde yanan nur.
Sultansın tahtta oturan
Sen varsın gayrısı yalan
And içip bozsam bu yemini
Affedip açarmısın yine koynunu?
****
Senin elindeki bir parmak olsam
Parmağındaki bir tırnak
Hep seninle olduğumu bilsem de
Böyle ahlanıp hasretini çekmesem.
Gözündeki bir kirpik olsam
Her göz kırpışında titresem.
Her gözünü alemlere açtığında
Sen dünyayı, ben hep seni görsem.
Elini getirsen zaman zaman
O güzel Gözlerini kaşısan
Sen mutlu, ben mutlu yaşardık biz inan.
****
"Döşündeki çiçek olsam" demedim ki sana
Çiçek solar düşer birgün yere diye.
Başındaki tacın olmak istemedim
Taç çıkar başından ayrı kalırım diye.
Kulağındaki küpe, sırtındaki mintan
Kapındaki eşik bile senden ıraktı DİLEK'e
Okunu atıp böğrünü deldiğin ceylan
Gözeden elinle içtiğin su olmak istedim
Kavuşurum sandım sana, o zaman diye.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Katerina Lomonosov
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:58
35
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Haziran 2011 Cuma
ZİKRİM AŞK AŞK AŞK OLDU

"Eğer hastalandıysan; Yüreğinde AŞK'ın sönmüş, yok olmuş demektir...Yoksa hastalıklar girmezdi aşk ile yanan bedene."demişti sevgili öğretmenim.Bu kelimeleri hatırladıkça gözlerimde yaşlar titreşip durdu günlerce. "Peki hz Eyüp'ün de yüreği aşksız mı kalmıştı da vücuduna kurtlar basmıştı, onca hastalanan eren-evliyanın yüreklerindeki yangın sönmüşmüydü de ölüp gitmiştiler" diye haddim olmadan yanıt vermiştim kendilerine .Ben kimdim, Hz Eyüp kimdi? Onunkisi bir sınavdı denemeydi ya benimkisi?
Ben 7 çocuğunun başını veren keşiş Kelemna gibi çocuklarımın başını verebilirmiydim Hz Hüseyinin kesik başı yüzü-suyu hürmetine? Nerdeeee? Düşündükçe aşkımın asla aklımın önüne geçmediğini yaşayarak öğrendim.Aklım doğudan batıya açtı mı kanatlarını; görünür müydü ki, yüreğimdeki küçük bir kibrit alevi büyüklüğündeki aşk ateşi? Hastalanınca Öğrendim...
Vazgeçtim sandığım şeylerden ve tercihlerimden; vazgeçmediğimi kapılar gibi içimde dimdik durduklarını görüp yaşayıp da öğrendim...Hani LA-dan da İLLA-dan da geçmiş, ESMA-dan da MÜSEMMA-dan da geçmiştim? Nerdeeee? Doktorlara ve hastanelere nefretim, ilaçlara karşı gösterdiğim sınırsız tepkilerim hastalanınca; yerini boyun büküş ve teslimiyete ve çaresiz kalınca ancak boyun eğişe bırakmıştı işte. İlaçların en ağırına boyun eğmek zorunda kalmıştım hastalanınca.
"Ben ağır yürüyemem, yavaş yürüyünce yoruluyorum" diyen şımarık ben; yavaş yürümeye (bir zaman için bile olsa) mahkum olmuştum...
Kimselerin bana hizmet etmesine ve yardım etmesine fırsat vermeyen bu benlik dolu Tontini: herkesin yardımına, bana hizmetine boyun eğmek zorunda kalmıştı.
Her gittiğim mekanda kapıya en yakın yerlerde otururken; artık en baş köşelerde oturmak hatta uzanmak ve yatmakla cezalandırılmıştım sanki.
Hergece rüyalarımda affetmediğim geçmişimdeki kişiler ve olaylarla yüzleşip kırgınlıklarımı bağışlamaya döndürmem gerekliliğini; yaşamaktan haz duyduğum bir deneyime dönüştürmeye çabalamamı seyrediyorum şimdi.
Onca yıl hayatımın vazgeçilmezi addettiğim sevgilim -sigaradan- vazgeçirilmiş (laf aramızda hala rüyalarımda içiyorum), ilk defa toprağın nimetleri meyvelerle tanıştırılmıştım. Kahve ve çayın kokusunu bile eskisi gibi duyamazken ne çok bağımlılığım (putum) olduğunu farkedip, hergün yeni bir odun atmıştım çok şükür yüreğimdeki aşkın ocağına...Aşkımı çoğaltma günlerindeyim, yani bendeki ÖZ-ü seviyorum ve onaylıyorum O ve ben biriz çünkü. Zikrim AŞK, AŞK, AŞK oldu. Şimdi çatlaklarımızı sıvama vakti dostlarım.
Hepinize sevgilerimle.Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:55
36
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Haziran 2011 Perşembe
KEMOTERAPİ GÜNLERİNDEYİM ŞU SIRA
Yaradanımıza şükretmemiz için ne çok sebebimiz var değil mi?
Sevgili dostlarım; sanki yıllardır sizlerden ayrıyım.Zincirlere vuruldum ve zindanlara atıldım Yusuf gibi... Sizler de; aynı Züleyha gibi bu zor günlerimde yorumlarınız mesajlarınız ziyaretlerinizle ulaştınız güç verdiniz bana yine de...Benimse seslenmek istediğimde düğüm düğümdü kelimeler boğazımda. Bilgisayar ekranı bile buğulanmıyordu hohladığımda. Bedenim canımdan ayrılmış herbiri yaşamaya çalışıyordu sanki başka bir âlemde. Şükürler olsun "bu da geldi bu da geçti" diyelim nasılsa.
Herşey idrar tahlili ve kan sayımı için aile doktoruna tahlil yaptırmaya gittiğimde başladı.Kısa bir süre sonra kendimi tomoğrafi ve ultrason sonrasında baş tabibin odasında buldum. Neredeyse 1981 yılından o güne doktor karşısına çıkmayan ben; içsel şükürlerimi Rabbime sunarken, kulaklarım uğulduyordu, dilim lal olmuştu o sıra. Doktor'cum camın ardından sessiz sözsüz sinirli el-kol hareketleriyle konuşuyordu sanki. Hastanenin başhemşiresi kardeşim Tutsak'ın eşi ip gibi gözyaşları döküyordu."Vahim bir durum var herhalde!"diye düşündüm. Odadan kaçar gibi çıktığımızda anladım konunun vehametini.İlgili doktor başımı gövdemden ayırmış "nereye giderseniz gidin ben bu ameliyatı yapmam!" demişti.İş çok ciddiymiş meğerse tümör neredeyse mesaneden başlayıp böbreklere kadar sarmışmış.Hayatım hakkında bugüne kadar özgürce verdiğim kararlar artık benim oto-kontrolümden çıkmış sevdiğim rüzgar nereye sürüklerse oraya doğru akmaya başlamıştım. Yeni bir doktor bulundu apar topar ona götürüldüm.Nazik yaklaşımına sıcak bakmama rağmen randevü tarihini iptal edip ileri bir tarihe gün vermesini istediğimde önce kabul edip sonra haber yollamıştı "2 ay mı yaşamak istiyor 20 yıl mı?" diye. Ben yine inatla onun verdiği 2 ay müddeti bitkisel birtakım tedaviler ve inançla atlamaya çalıştım.Dostlarım ve çocuklarım titizlikle yaklaşıyorladı ameliyat konuma. Çünkü onları da korkutmuştum galiba. "ameliyat masasında da kalabilirim ısrar ederseniz sonra pişman olabilirsiniz!" diye. O iki ayı atlamayı başardım... Ama kanser: kemiklerime de metastaz yapmış o inanılmaz ağrılarım başlamıştı ne çare! Ve 30 Nisan günü özgür irademle yattım ameliyat masasına. Saçlarımda bir tek güller eksikti belki. Kan nakilleri dolayısıyla al-aldı belki yanaklarım. Öyle diyordu ziyaretime gelen dostlarım.Ama ben artık bir KANSER hastasıydım. Tümörün tamamı alınamadığı için kemoterapi almam gerekmişti.Şimdi kemoterapi günlerini yaşıyorum dostlarım. Vücuduma verilen zehirleri bal etmeye çalışıyorum şükürler olsun. Allah'ın emri, Erenlerin himmeti, sizlerin dualarıyla bugünleri de geride bırakacağımıza inanıyorum.
Şimdi şöyle: "Bu hastalık neden seni buldu ?"diye sorabilirsiniz. Ben istedim... Ben istedim ne yazık ki dostlarım...
Çünkü sufi-sajada bir önceki yazımda (sefana da cefana da eyvallah)yazmıştım. Ancak; Allah'ın kuluna zulmetmeyeceğini ben bu dönemde öğrendim. Bir gün bilge öğretmen: "hayatında hiç hastalanmayan insan; birgün bir hastalanır ve ölür gider! onun için arasıra hastalanmak iyidir." demişti muhabbetinin bir arasında, hikayeleriyle ve örnekleriyle de taçlandırmıştı konusunu. Ben de tam o an: ölüp gitmemek için aynı bir sünger gibi hastalıkları çekmiştim düşüncemde bedenime. Ölüp gitmedim işte güzellerim çok şükür, can-canayız bakın işte yine sizlerle... Bunca yıl sağlıklı yaşamanın zekatını ödediğime inanıyorum. Bu günlerde Evrenden ne tür dersler aldığımı da sizlerle ileri günlerde paylaşacağıma söz veriyorum....İnşaallah. Aşk hep gönlünüzde olsun dostlarım, çünkü hastalıklar asla geçit bulamıyor aşk ve sevginin olduğu yere.Sevgilerimle Tontini.
Resim:Thierry Fricotteaux
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:27
73
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Mart 2011 Salı
SEFANA DA CEFANA DA EYVALLAH
Sağlık verdin ruhuma ve bedenime hep şükrettim..
Aldığım her nefese..
Yediğim her lokmaya..
Atlayabilmek, zıplayabilmek, 16 saat yorulmadan çalışabilmeme, düşmeme- kalkmama, senden gelip sana giden her fiile ve faile şükrettim.
Sınavlarına eyvallah deyip binamdaki hangi eksik-gediği onardığına bakıp başaramasam da seni görüp boynumu eğdim, sana şükrettim.
Önceleri Senin yerine koyup Allah gibi sevip koruyacağımı sandığım çocuklarımı yamacımdan uzaklaştırdığında , önceleri isyan edip ölümün kendime yakışır en güzel son olduğuna karar verip canıma kıymak istediğimde... Hafızamı kaybedip adımı unuttuğumda çocuklarımla aynı gökyüzü altında yaşayabildiğim için yine şükrettim.
Anlamıştım hatamı secdem de kıblem de onlar olmuş, seni gölgelere atmıştım.Ben bir ANNEyim onları sensiz koruyabilmeye muktedirim sanmıştım.
Bana verdiğin her lütfun bana emanet olduğunu neden sonra anladım. Benlik getirdiğim için tevbe edip önünde eğildim şükrettim...
Sınırlarımı zorladığında, haksızlıklara uğratıp iftiraların girdabına attığında, en masum olduğum zamanlarda eli sopalıları karşıma çıkardığında -ne zaman sustum- varlığını mucizelerle gösterişinle sana iman ettim şükrettim.
Evimde sevinçle ağırladığım, sofralar açıp doyurduğum, hiçbir masraftan kaçınmadığımda, evimdeki artan eksilmeyen bereketini gözlerimle görüp hep sana şükrettim.Aklımdan geçen her şeyin -sözlü- senden istemesemde oluşmasına, pasta çekse canım bir dostu pasta paketiyle gelişine bile şükrettim.Sandım ki cennetinden kudret lokması yiyorum lütfunla.Ellerimle dokunduğum bir hasta iyileştiğinde, söylediğim bir sözle gönlünde keder birikmişlerin içine huzurun kokusunun sindiğini gördüğümde inan bunları yapan ben olmadığımı senin yüce ve bağışlayıcı gücün olduğunu farkedip benlik getirmeden şükrettim.
Çocuklarım ve torunlarım araba kazası geçirdiğinde "vardır bir hikmeti" deyip ah-vah etmeden şükrettim. Babam öldü, anam öldü, enyakın dostlarım öldü onları senin merhametli kollarına teslim edip şükrettim.
AŞKınla yanıp tutuştuğumda, sefa içinde beni yaşattığında inan BENlik getirmeden sana şükrettim...
Sıra CEFAlara geldiğinde: önce gözüme, ağzıma, burnuma, içorganlarıma tek-tek sırasıyla el attığında bunca zamandır beni sağlıkla yaşattığına şükrettim. Bana bu hastalıkları, ibtilaları musallat edişinin beni çok sevdiğin için olduğuna kendimce hükmedip şükrettim.
Lütfet bu sınavımı da başarıyla geçeyim.Hz Eyüp'ün duasıyla: "Şayet ihsanda bulunursan yine şükreder minnettar olurum, yeter ki senin zikrinden ve senin fikrinden uzak kalmayayım. Şayet azab edersen de ferman senindir beni fazlınla koru ALLAH'ım.
Sefana da o güzel cefana da EYVALLAH.
Tontini'n.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:04
74
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

