.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

29 Ocak 2009 Perşembe

FUZULİ DİVANI ŞERHİ:Bir mim konusu



"fullhousedurulife" tarafından mimlenmişiz. Bir mimdir iki mimdir üç mimdir… “1- Yakınınızda bulunan ilk kitabı alın.
2- 161. sayfayı açın.
3- 5. cümleyi okuyun.
4- Blog sayfanıza yazın.
5- En güzel cümle ve en güzel kitabı seçmeyin. Sadece yakınınızda olan ilk kitabı alın.
6- 5 blog arkadaşınıza yollayın.”
şeklindeydi. Teşekkürler fullhouse bizi hatırlayıp mim pasladığın için.
5 Ocaktan bu yana sizlerden uzakta olmak demek, sizleri unuttum demek değil inanın. Yaşadıklarım bir gün paylaşılmak üzere eminim pembe mor eflatun kelimelere dökülecek. Kara ve kederli kelimelerim ise zamanın örtüsünde acılıklarını yitirmiş olarak sizlere yansıtılacaktır inşallah. Ayağımızın tozuyla valizleri boşaltmaya fırsatımız dahi olmadan bu mime cevap vermek için sehpanın üzerindeki kitaba uzatıyorum elimi veeee…Adı “Fuzuli divanı şerhi” açıyorum 161. sayfasını… Âşıkların aşığı sevgili FUZULİ görelim bakalım neylemiş, bizlere neler söylemiş diyorum ve yazıyorummm:
161. sayfa:
1. cümle: Ey Fuzuli ben melâmet tahtının sultanıyım, ahımın şimşeği başımda altın tac, gözümden akan gümüş gibi yaş da fildişimden tahtımdır.
2. cümle: Melâmet evvelce izah edilmişti.
3.cümle: Bir sultan için taç ve taht lazımdır.
4. cümle: AŞK uğrunda herkesin levmine maruz kalan insan da mana âleminde bir sultandır.
5. cümle: Ahının şimşeği başında altın taç ve gümüş gibi gözyaşı da fildişi tahttır.

Ben de;
Sevgili Tutsak:
Sevgili Gizli nefes
Sevgili Nilambara
Sevgili Uma
Sevgili Brajeshwari’yi mimliyorum. İlla bu mime cevap vermek zorunda değilsiniz canlarım, sizleri seviyorum, dilek.
Devamı Buradan ...>>

28 Ocak 2009 Çarşamba

NEREDEN Mİ GELDİ AKLIMA?


Derin bir sessizlik vardı O gün evin içinde, 10 ila 11 yaşlarındayım sanırım. Annem babama "–Şimdi ne olacak diye soruyordu." Babam ise: " -Bilmiyorum yaşayıp göreceğiz diyordu, biz de istemiyoruz böyle olmasını ama buna zorladılar."
Akşam olunca yemekteki huzursuzluk bir şeylerin ters gittiğini gösteriyordu. Yemekten sonra anneme ne olmuş diye sordum " -Babanlar GREV'e gidiyor dedi." "Ne demek grev? "Diye sordum anneme, anlatmaya çalıştı benim yaşımdaki bir çocuğun anlayacağı bir dille. Ne yalan söyleyeyim anlayamamıştım ilk zamanlar, çocuk aklımca. Babası benim babam gibi greve giden arkadaşlarım ile ortak bir paydam olmuştu grev. Ama grev denilen şey, bana ve aileme zamanla gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. Babamlar tam 137 gün sürecek bir greve gitmişlerdi. bu dönem içerisinde bir şehir düşünün ki; her kez sizin gibi... Sizin gibi olmayanlar ise, sizin gibi olanlara ne kadar yardım edebilirlerse o kadar yardım yapıyorlardı. Bugün baktığımda bizi biz yapan unsurların geçmişte yaşadıklarımız olduklarını daha iyi anlıyorum. Bir ekmeğin değerini... makarnanın, çiçek yağının, kuyruğa girip sıranın gelmesini bekleyip eve yiyecek getiren bir çocuğun ne hissettiklerini... Emeğin değerinin ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Nereden mi geldi aklıma? Bir yerlerde grev yapan insanların enerjisi olsa gerek. Nereden mi geldi aklıma? İşten çıkarılanların enerjisi olsa gerek. Nereden mi geldi aklıma? İnsanların umutsuzluklarının ve gelecek endişelerinin enerjisi olsa gerek. Nerden mi geldi aklıma?
Bağdat’ta dükkânlar yanıyor çok şükür bizim dükkanımız yanmıyor dememek için. İçimizdeki güzellik enerjisi'ni yaymak için. Allah işsiz kalanların yardımcısı olsun.

Acıya dair bir söz:“Çekilen acılar olgunlaşmaya mecbur meyvelerdir” Aşkla....Sufi/Cem

Devamı Buradan ...>>

27 Ocak 2009 Salı

AÇ KAPILARINI AŞK'A HADİ


Aç kapılarını söz içerisinde yatan mana tık tıklarına. Girsin içeriye güzellikleri ile gelen sevgi cümlecikleri, temizleyecek seni en güzel kokulu harfleri ile yeniden doğacaksın yaşamın anlamlılığına karşı. Göreceksin gördüklerini gerçek suretleri ile bakanın sen olduğunu anlayacaksın ikilikten sıyrılıp. Mana gözünde birleyeceksin çokluk denizini bir İSİM de, ve adına BİZ koyacaksın ya da O ama her ikisi de senin senliğine dair bir şey olacak. Hadi aç kapılarını, söz içerisinde gizli mana tık tıklarına. Hadi!

Devamı Buradan ...>>

24 Ocak 2009 Cumartesi

İÇİNDE DEĞİL İNSANLAR SADECE ARASINDALAR


Uzun zaman önce izlediğim Bana bir şeyhler oluyor adlı tiyatro gösterisini tekrar hatırlatmak istedim. Hatırlamaya da gerçekten ihtiyacımız da varmış, Gösteri içerisinde geçen sözlerin bazılarını alta ekledim.İzlemeyenlere ısrarla önerebileceğim seyirliklerden.
"..sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında. Birini, ya da bir şeyi, seversiniz, ya da çok seversiniz. Ama iş "sevememeye" gelince, sonsuz seçenek vardır önünüzde. İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz tiksinirsiniz, hatta sık sık nefret bile edersiniz. Ne yazık. Ne yazık insan, sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisini çoğunluk. Oysa sevin dedi tanrı. Adı "sevgili" olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına. Ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni "benim seni sevdiğim kadar" seviyor musun? Oysa sevin dedi tanrı. Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe, karşılık istemeden, pazarlıksız sevin, sizi seveni de sevmeyeni de. Oysa sevin dedi tanrı, önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe, karşılık istemeden, pazarlıksız sevin, sizi seveni de sevmeyeni de. Oysa sevin dedi tanrı, önce, sizi sevmeyenlerden başlayın işe..."



"hiç kitap okumayan bir adam niçin merak eder seneye yazılacak kitapları?
Bu dünyada bile yaşamayı beceremeyen niçin merak eder diğer gezegenlerdeki hayati?
Geçmiş ve bu gün ne zaman bitirildi de gelecek sorgulanıyor?
İşler hala kalleşçe hallediliyor ikili ve uluslararası ilişkilerde...
Her ülkenin sinir komşuları dost ve kardeş düşman ülkeler.
Doğru düzgün top bile oynayamıyorlar kavgasız!
Oyunları savaş gibi görenler savaşı da oyun gibi görüyor elbet.
Aynı kadına sevdalananlar birbirini vuruyor, ayni şeyden nefret edenler can ciğer arkadaş.
bir şeyi, bir kadını, bir erkeği ya da bir ülkeyi sevmenin cezası ölüm bile olabiliyor bazı.
Devamı Buradan ...>>

23 Ocak 2009 Cuma

BİZİM EV DEĞİL DE NERESİ?


Mahallede bir adam ölmüştü. Cesedi bir tabuta kondu, mezara götürülüyordu. Tabutun arkasından bir çocuk hem ağlıyor hem bağırıyordu: -Babacığım, seni nereye götürüyorlar böyle? Seni toprağa gömecekler. Ah, babacığım, orası öyle daracık, öyle karanlık bir yer ki, orada ne ışık, ne pencere, ne hasır, ne kilim, ne de bir dilim ekmek var. Yemek kokusu bile yok
Çocuğun bu haykırışını Cuha işitmiş ve babasına: -Babacığım şu ölüyü bizim eve götürüyorlar. Demiş. Babası Cuha’ya: - Budala bize niye götürsünler? Cuha cevap vermiş: - Dinle bak; çocuk ne diyor? Öyle bir yere götürüyorlarmış ki, orada ne hasır, ne ışık, ne yemek, ne pencere hiçbir şey yokmuş. Bu bizim ev değil de neresi.
Devamı Buradan ...>>

22 Ocak 2009 Perşembe

BİZ HAYATI NE ZAMAN SEVDİK



Biz faytona ne zaman bindik
en son ne zaman.
Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman.
Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman.

Biz sinemaya ne zaman gittik
en son ne zaman.
Elimizde yastık cebimizde fıstık hocam, o zaman
elimizde yastık cebimizde fıstık hocam, o zaman.

Biz bu denize ne zaman girdik
en son ne zaman.
Martıların kanadına bindik hocam, o zaman
martıların kanadına bindik hocam, o zaman.

Biz ne zaman büyüdük
en son ne zaman
çocuklara yasaklar koyduk, ne zaman, ne zaman
biz ne zaman öldük
işte o zaman
Adam olduk, sevdalanmayı unuttuk hocam
adam olduk, sevdalanmayı unuttuk hocam.

Biz hayatı ne zaman sevdik ne zaman
en son ne zaman
Çocuktuk, sevdalandık hocam, o zaman
çocuktuk, sevdalandık hocam, o zaman.

Biz ne zaman büyüdük

en son ne zaman
çocuklara yasaklar koyduk, ne zaman, ne zaman
biz ne zaman öldük
işte o zaman
Adam olduk, sevdalanmayı unuttuk hocam
adam olduk, sevdalanmayı unuttuk hocam

Biz faytona ne zaman bindik
en son ne zaman
Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman
şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman.

Biz okulu ne zaman kırdık
en son ne zaman
Bahar geldi, aklımızı çeldi hocam, o zaman
bahar geldi, aklımızı çeldi hocam, o zaman

Dört duvar arasında tanımadığımız ama hayatı bir zamanlar mutlu yaşamış şimdi Kimisi hasta olan, kiminin gözü görmeyen, Kiminin çocuğu aramayan,kimi ise çocuğu tarafından el üstünde tutulan Mirasçılarımızı, YAŞLILARI UNUTMAYALIM.

Devamı Buradan ...>>

21 Ocak 2009 Çarşamba

ZUHAL OLCAY AŞK'IN HALLERİ / DİNLENESİ


Uzun bir aradan sonra Zuhal Olcay'ın 7.albümü çıktı. Ben dinlerken çok zevk aldım sizleri de bu zevkten mahrum bırakmak istemedim.İki adet çalışmasını tadımlık sundum.Dinlenesi diyoruz.Bilmem siz ne dersiniz? AŞKLA....


Devamı Buradan ...>>

20 Ocak 2009 Salı

MİRAS

Hayat masasında kendime otopsi yapan kendim, derin bir çizik atıyor bağrımın tam ortasına, acı duyuyor gibiyim, hissettirmemeye çalışıyorum kendime. Acımasızca çıkarıyorum cansız olduğunu düşündüğüm bedenimden iç organlarımdan bir kaçını. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Yüz yıllar öncesinden kalan bir mirasmışçasına olgunluk ve huşu içersinde, ibadet edercesine yapıyorum işimi. Kendimden kendime bir ses işitiyorum sanki toprağın derinliklerinden çıkan tohum misali. Kendim için yapıyorum bunu diyorum, her şeyin daha iyi olması için. Acı hissedenin ruhum olduğunu anlıyorum aslında. Keskin bir bakış atmadığımı anlıyorum (Gerçek şu ki insan, öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır; "Kıyamet suresi: 14 " Bedenimin içinde yatıyormuş gibi görünen ama onunla bir olan bana, bu keskin bakış.
İçimde boşluk oluşuyor bir anda anlıyorum ki artık içimde bir şey kalmamış. Sıra seni sen yapacak olanda diyor sessiz sözsüz konuşan gizemli ses. Gözlerimin karanlıkta kaldığını hissediyorum, dilimde yok fikrim de. Güzel bir duygu kaplıyor içimi üstüme örtülen örtüden midir nedir bilmem? Her şey tamam.
" Artık dirilme zamanı kendimi yeniden yapacağım" diyor kendim," içine BEN gireceğim."
Devamı Buradan ...>>

19 Ocak 2009 Pazartesi

THE COLOR PURPLE/ MOR YILLAR


İzlenesi filmde eğer izlemediyseniz hafızalarınızda iz bırakacağına inandığım filmlerden biri The Color Purple Türkçeye çevrimiyse Mor Yılları önermek istedik. Konusu ise kısaca şöyle:
1900'lerin başlarında, güneyli bir siyahî kız olan Celie, babası tarafından hamile bırakılır, ardından yıllar boyunca efendisi olarak göreceği adama evlenmek üzere satılır. Kocasından gördüğü şiddete rağmen tek tesellisi kız kardeşi Nettie'ye yazdığı mektuplardır. Fakat babası Nettie'nin cevaplarının ona ulaşmasına engel olmaktadır. Celie sonunda onun hayatını değiştirecek güçlü bir kadın olan Sofia ile tanışacak ve hayatında büyük bir değişim başlayacak. Mutlaka izlemelisiniz On Üzerinden dokuzluk bir film bizim için.


Devamı Buradan ...>>

17 Ocak 2009 Cumartesi

İSABET BUYURDUNUZ EFENDİM


Geçmiş dönemlerin birinde çok zengin bir adamın dalkavuğu varmış. Zengin adam ne söylerse “isabet buyurdunuz efendim” diye kavuk salarmış. Bir gün, efendinin aklına esmiş, patlıcanın yararlarını sayacağı tutmuş,
—Bu patlıcan da, demiş, ne kadar lezzetlidir.
Dalkavuk hemen yapıştırmış:
—İsabet buyurdunuz efendim, gerçekten lezizdir.
Efendi sürdürmüş:
—Çok da çeşitli yemeği olur, hiçbir sebze onun gibi değildir.
—Evet, efendim yine isabet buyurdunuz, gerçekten hiçbir sebzede bu kadar çeşit yoktur.
Efendinin canı sıkılmış biraz da tersini söylemek istemiş:
—Ama o kadar da değil canım, biraz da yavandır hani…
Dalkavuk hemen onaylamış:
—İsabet buyurdunuz efendim, gerçekten de yavandır.
Efendinin tepesi atmış:
—Evet, ama hani demin iyidir diye övüyordun?
Dalkavuk sırıtarak yanıtlamış:
—Ne yapayım efendimiz, ben patlıcanın değil sizin dalkavuğunuzum.
Devamı Buradan ...>>

16 Ocak 2009 Cuma

İÇİMİZDEKİ ÇİFTLER


Sevgili dost UMA'nın son yazısına yaptığım yoruma ilave olarak 2008 yılı başında yazdığım bir yazıyı ekleyip yeniden yayınlamak istedim.Çünkü dost öyle diledi...

Kuran'da Allah "doğu ve batıdan bahsederken 2 doğu 2 batının rabbi diye bahseder."
Kur’an’da çift/eşlik yasası vardır.
Çiftleşme yasası sadece canlılar hakkında değil, bitki türlerinin tümü hakkında da geçerlidir.
Konuyla ilintili Kur’an ayeti şöyledir:
“…orada her çeşit meyveyi çifter-çifter halketmiştir.”
Bu alandaki bir diğer ayet şöyle buyurmaktadır:
“Şânı yücedir, münezzehtir yerden bitirdiği şeyleri ve kendilerinden meydana gelen çocukları ve daha da bilmedikleri şeyleri çifter-çifter halk edenin.”
Oynadığın oyun sanıyorum bu felsefeden yola çıkılarak bulunmuş.
Demek ki bizim de bir benzerimiz eşimiz, çiftimiz var.Her zaman yolumuz tanrıya çıkıyor.

Bütün her şey içimizde çifter çifter dolaşır; Mutlulukla-mutsuzluk, kazanmakla-kaybetmek, sevgiyle-nefret, sevinçle-keder. Hangisi biraz daha baskınsa, bir diğerinin örtüsü olur çoğu kez. Tek görülürler bakıldığında. Nasıl her şeyin bir olumlu bir olumsuz yanı varsa, EL gibi; Döver de sever de,
DİL gibi; söver de över de,
SÖZ gibi; küfür de dua da, Rüzgâr gibi, yağmur gibi, kılıç gibi.Tüm bunları içimizde barındırıp, besleriz birer birer. Kin ve nefret azıcık karıştı mı işin içine güçlenen taraf negatif örtüsü oluverir pozitifin. Duygularımızın fiziksel oluşturucusu, iç istikrarı sağlayıcı vücudumuzun hakimi hipotalamusa bir şek şüphe girdi mi anahtarını kilidinde çeviriverip kapatıverir kapılarını. Bütün mekanizma sekteye uğrar tıngırdar tekler. Sağlık hastalığa, iman imansızlığa, mutluluk mutsuzluğa dönüşüverir.......…

Teknolojinin bunca çıkmaza çözüm bulduğu şu zamanlarda öyle bir makine olmalı ki düşünce okuyucu, olumsuz fikir olumluya örtündüğünde “BİP”lemeli, “DUR” demeli uyarmalı aklımızı fikrimizi. Hani gece yatağımıza giderken saati kurayım sabah erkek kalkayım dersiniz ve 7.oo ye kurarsınız da, yediye beş kala uyandırır sizi belleğiniz saatin zili çalmadan önce ya, işte onun gibi bir şey. Herşeyi gözlemleyen ve bizi uyaran kameralı bir kontrol paneli bizde var olsa da keşke; teknolojiden böyle bir beklentiye ihtiyaç duymasak "Bbiiiplensek."
Her şey varlığımızın içinde çifter çifter dolaşıyor, yarı yarıya kucaklaşarak yaşıyorlar, İstediğimiz ve kaçındığımız her şey. En Sonunda pişmanlıklarımız giriyor devreye; NedenYaptım?
Neden gittim?
Niye söyledim? diye.
Tanrının diğer mevsimlerine dönüşüyor, vaktinden önce gelen bir sonbahar gibi, esip savuruyoruz böylece. Sevgi ile bereketlendirelim mevsimlerimizi, bilgilerimizin gözünü açalım artık, kulak verelim o bize YAPMA diyen bilge sesin sesine.İnsan olalım... Gündüzün gece olan örtüsünü kaldırıp;İnsanlık adına; aydınlıklarla, kendimizle sevgiyle kucaklaşalım.*Dilek*
....
Devamı Buradan ...>>

14 Ocak 2009 Çarşamba

LOST AND FOUND ANİMASYON

Lost and Found
Studio aka'nın hazırladığı 25 dakikalık Animasyon, sevenlerin ilgisini çekecek gibi görünüyor. Konusu ise: yalnız bir çocuk ve o çocuğun yanındaki penguenin macerasını anlatıyor. Şimdilik kısa Trailer'nı izliyebiliyoruz.


Devamı Buradan ...>>

13 Ocak 2009 Salı

KISAS MI ?


Dünyadaki savaşlara, Filistin İsrail meselesine MEVLANA'nın bir hikayesiyle cevap vermek istedik."Hani dede erik çalar torunun dişi kamaşır" derler ya işte onun gibi bir şey...Tasavvufta ayağına taş takılsa "-ben ne yaptım da bu taş ayağıma takıldı" gibi düşünme ve hatayı kendinde arama, bir olayda hata görüyorsam "gözümdeki çöptendir"gibi düşünce yapısına gönderme gibi geldi bize bu hikaye. Teşbihte hata olmaz ama yine de yorum sizlere kalmış. sevgilerimizle.

Yoksul bir adam, gece gündüz feryat etmekte,tanrı’dan eziyetsiz, zahmetsiz, çalışmadan kazanmadan helâl rızık istemekteydi. Birden kapısından içeri bir öküz girdi, o da bu benim nasibimdir deyip güzelce kesti yedi.Öküzün sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın?” dedi. Adam, “ Ben Tanrı’dan rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap” dediyse de Öküz sahibi yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu.
Çeke çeke Davud Peygamber’in yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.
Saçma sapan lâfları bırak azgın herif. Aklını başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua? Âlemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Tanrı’ya dua ettim, feryad ü figan ederek nice kanlar yuttum.İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü, var, başını taşlara vur ” dediyse de, Öküz sahibi ” Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam, yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi, benim halimi senden başka kimsecikler bilmez. Gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Lâf olsun diye dua etmedim ya."
Davud aleyhisselâm’ın iki hasmın da sözlerini dinlemesi ve dâva edileni sorguya çekmesi:Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi.
Dâvacı dedi ki: “ Ey Tanrı’nın peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş, O da onu kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.”
Davut, “ Ey kerem sahibi, neden sana haram olan o öküzü kestin?Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dâva görülsün, bitsin” dedi. Adam dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Tanrı’dan, Yarabbi, helâl ve zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın… Herkes feryadımı bilir, hattâ çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Halktan hem gizli sor, hem de aşikâre… bak, bu eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla,

Bu dualardan, bu feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş.
Gözüm karardı. Ama lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani.
O ayıpları bilen Tanrı duamı kabul etti, buna şükrane olsun diye öküzü kestim”

Davud Aleyhisselâm’ın, öküzü kesenin haksız olduğuna hükmetmesi.
Davut, “ Bu sözlerden el yıka, dâvana şer’i delil getir.
Yürü, eğri büğrü söylenme, bu müslümanın malını ver. Paran yoksa borç al, ver; beyhude konuşma!”
dedi.
Adam, “ Padişahım, sitemkârlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana” deyip Adamın, Davut Aleyhisselâm’ın hükmünden feryada gelmesi.Secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Tanrım, Davud’un gönlüne de o nuru ver.
Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da sal ey ihsan sahibi Rabbim.”
Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı.“ Ey öküzü dâva eden, bugün bana mühlet ver, bu dâvanın görülmesinde ısrar etme.Halvete girip bu ahvali, bir de sırları bilen Tanrı’dan sorayım. Davud’un, hakkın meydana çıkması için halvete girmesi
Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul edildiği yere yöneldi. Tanrı, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla gösterdi. O da işi anladı,bildi.Ertesi günü iki dâvacı ile halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler. Dâvacı yine aynı davayı tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.
Davud’un, öküz sahibi aleyhine hüküm vermesi ve “ Sen bu öküzden vazgeç “ demesi, bunun üzerine öküz sahibinin Davud Aleyhisselamı kınaması Davud “ Sus, bu dâvayı bırak, öküzü bu müslümana helâl et de yürü git. Öküz sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet? Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın. Davud’un öküz sahibine “ Bütün malını, mülkünü ona ver “ demesi. Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malını mülkünü hemencecik ona bağışla. Yoksa bak, sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.” Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü artırıp durmaktasın” dedi. Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, Davud, tekrar onu huzuruna çağırıp, "Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile yazık… öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha!Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, artık fazla söylenme!” Dâvacı iki eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir yukarı gidip gelmekteydi. Halk da Davud’u kınamaya başladı. Dâvacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki,Davud’a yüz tutup “ Ey seçilmiş Peygamber, ey bize şefkatli zat, bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahrettin” dediler.
Davud Aleyhisselâm’ın, bu gizli şeyi meydana çıkarıp apaşikâr göstermek ve getirilen delilleri çürütmek üzere halkı ovaya çağırması

Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi. Hepiniz kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim. Filân ovada büyük bir ağaç vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir. Kol budak salıvermiş, geniş bir yeri kaplamıştır, kökü de yere yayılmıştır. İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor. O güzel ağacın kökünde kan var. Bu kötü talihli herif, onun altında efendisini öldürmüştür. Tanrı’nın hilmi, bunu şimdiye kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi. Bu melûn herif şimdi de bir öküz için onun oğlunu yere vuruyor.Bu hak, hukuk tanımaz zalim bir öküzceğiz için bunca hilelere girişti. Halbuki o, öküz kesenin atasından yüzlerce öküz, yüzlerce deve almıştı.

Halkın o ağacın dibine gitmesi

Halk, şehirden çıkıp o ağaca doğru gidince Davut, dedi ki: Ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün.Öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Tanrı bunu meydana çıkardı.Korkunç bir hayal gördün, korktun... Acelenden bıçağı da adamcağızın başıyla beraber toprağa gömdün. İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi, kazın şurasını!Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, öküzü kesenin atasına işte böyle bir hilede, böyle bir zulümde bulundu.” Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da!

Devamı Buradan ...>>

11 Ocak 2009 Pazar

ALLAH’IN GELİNİ















Gelin adayımız Ocak ayının 8 inde 408 nolu odaya girmek istemedi, şüphesiz 107 nolu sandukaya da 22148 nolu parsele de girmek istemedi… Evinde kalmak, yatağında olmak istedi.
16 yaşındaydı beyaz gelinliğini giyip, kitaplarının arasına çiçekler koyan ona şiirler yazan gençle evlendirilişi. Okul müdürü hayır demişti annesine
“-Süheyla daha çok küçük,” o çok başarılı bir öğrencim okuması lazım. Ama ne çare 5 çocuklu dul anne söz vermişti bir kez.
Süheyla ilk evliliğinde kararı kendi vermemişti, son evliliğinde de…
Sıcak su ve hoş kokulu sabunlarla yıkandı. Elleri ayakları ve bedeninin her yeri temizlendi paklandı. Bembeyaz örtülerin altında güzellik ve saflığa büründü. Yüzünde o çektiği acıların ve çaresizliğinin derin izleri belirmişti. Artık hiçbir şeye itiraz etmiyordu… Kesseler duymuyordu… Bu su sıcak demiyordu… Gözüme sabun kaçtı diye sinirlenmiyordu… Evirildi çevirtildi ne bir inleme sesi ne bir feryat ne bir haykırış ne de bir gözyaşı… Gelinliğinin üstüne çörek otları ve kâfurun serpiştirilip, dualar eşliğinde gül sularıyla yıkandı bağlanıp kuşaklarla, bordo sandukasına yerleştirildi.
Bindiği araba Bahçelievler Gül-bahçe camisine oradan 9 sene önce uğurladığı ilk eşinin Doğan çay köyüne hareket etti…
Onun beden toprağına atılan tohumdum ben. Orada gelişmiş orada yetişmiştim.17 Yaşında abimi doğurduğunda
ayakları aylarca tutmamış, ikinci çocuğu doktorlar kesinlikle yasaklamış, “eğer doğurmaya kalkarsan ölürsün” demişlerdi. Bana hamile kaldığında 20 Yaşında daha küçücük bir kadınken beni düşürmek için türlü çareler aramış, hatta uzun bir süre her gece bol rakı kürüne bile girmişti. Heyhat başvurulan çarelerin hiçbirisi fayda vermemiş 9 ay sonra hiç sorunsuz beni doğurmuştu Annecim. Ben o günleri pek hatırlamıyorum. Ancak rakıyı sevmem o günlerden hatıra kaldı bana sanıyorum. Sonra 3. çocuk Tutsak, sevgili kardeşim. Onu doğurduğunda 11 yaşındayım. Anneliğimin ilk denemelerini onunla yaptım. Çünkü 6 ay annem ayaklarının üstüne basamamıştı. Ömrü boyunca geçirdiği on ameliyat, babamın ölümünden sonra yatağa bağımlı yaşadığı 9 yıl geçtiii-gitti. Ancak onu yaşayan bilir. O bedeninden bizlere sağlığı ekledi galiba, o hep hasta, biz hep sağlıklı yaşadık. O ölürken elini tutmak dışında, ona yardım edip gitmesini engelleyemedik. Çağırsın çağırmasın her hafta ziyaretine gitmeme rağmen
“-Ah kızıma doyamadan gideceğim bu dünyadan” diye yakınmalarına “Anne ben çocuklarımı 6 ayda bir görüyorum” cevabını vermiştim. Vazgeçmişti ondan sonra bu serzenişlerden,” Umut’a ne zaman gideceksin?” “Ufuk’ta, Efe’de fazla kalacak mısın? Demeye başlamıştı. Çocuklarını başına toplayabilmek için bu seferde böyle mi yaptın Anne?
Güle güle git, yolun açık olsun. Eskiyip giden elbisendi, şimdi özgürsün. ANNE.
Şükran ve Sevgilerimle...

Devamı Buradan ...>>

8 Ocak 2009 Perşembe

It's A Wonderful Life / İzlenesi Film


İnsan, Hayatın koşuşturmasından çevresinde olup bitenleri tam olarak algılayamıyor. Yaşama baktığımız anlar, onun sona erdiğini hissettiğimiz anlarda oluyor genellikle. İzlemenizi önereceğim Film de Hayatın anlamlı sandığımız tarafının ne kadar anlamsız ve yalan olduğunu.Anlamsız saydığımız tarafınında ne kadar anlamlı olduğunu, çok güzel anlattığını düşündüğüm filmler den.
Konusu ise kısaca şöyle:
İflas etmekte olan George Bailey (James Stewart) bir Yılbaşı gecesinde kendini nehre atarak intihar etmek üzeredir. Doğduğu andan itibaren bu küçük kasabada yaşayan Bailey kendisini buraya ve insanlarına adamış, hoşgörülü, güvenilir ve yardımsever bir insandır. Büyük bunalım'ı hasarsız atlatmış, babasından devraldığı konut ve finans şirketi aracılığı ile kasabalıların neredeyse tamamını konut sahibi yapmıştır. Bu arada para kazanmayı, mimar olma fırsatını, dünyayı gezmeyi, kısaca tüm hayallerini ertelemek zorunda kalmıştır. Kasabaya yaptığı bunca iyilik, kötü yürekli banker Henry F. Potter (Lionel Barrymore)'ın çıkarları ile çakışır. Potter, Bailey’in sürekli peşindedir artık. Bir gün aradığı fırsat çıkar ve Finans şirketine ait önemli bir miktarda para Bailey'in alkolik ve yaşlı amcası Billy Bailey (Thomas Mitchell) 'in dalgınlığı sonucunda Potter'ın eline geçer. Banka müfettişlerinin yaptığı bir denetlemeden sonra şirketin açığı ortaya çıkar. Bu iflas ve tutuklanma anlamına gelmektedir. Çareyi intiharda bulan Bailey kendini nehre atmak üzere iken yeryüzüne gönderilen melek Clarence (Henry Travers) onu ölümden kurtarır. Melek, Bailey’in bir arzusunu yerine getirerek ona "kendisinin hiç doğmamış ve yaşamamış olduğu" bir dünyayı gösterir. Bailey kendisine gösterilen bu dünyanın hiç de güzel olmadığını görür ve insanların çevrelerine sayısız katkıları, iyilikleri olduğunu, ama her zaman bunun farkına varamadıklarını anlar. İZLE

Devamı Buradan ...>>

5 Ocak 2009 Pazartesi

ONLARI ANCAK TOPRAK DOYURUR


Yoksul bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu. Oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona;

“- Ben burada iken oltana ilk takılan şey ne olursa, sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi. Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı. Hükümdar balıkçıya,
“-Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek, alıp sarayına götürdü. Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar. Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu. Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi. Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu.

Bunda bir sır olduğunu anladılar. Bir BİLGE çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:
“-Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz. Çünkü doymaz……Ama bir avuç toprak bunu doyurur."
Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydular ve kemik yukarı kalkıverdi..
Devamı Buradan ...>>

3 Ocak 2009 Cumartesi

SİYA SİYABEND/ DİNLENESİ MÜZİKLER


Uzun zamandır cumartesi günlerinin dinlenesi albümler bölümünde; bu seferde yayınlamak istediğimiz bir grup olan Siya siyabend'i tanıtmak istedik. Kiminiz tanıyordur kendilerini. Gizemli İstanbul sokaklarında müzik yapmaya başlayıp, Fatih Akın’ın filmi ile birlikte bizler tarafından da tanınmışlardı. Bir zamanlar Kaş’taki caffemizin kapanış müziği yapmıştık Hayyam şarkılarını, şimdi de sizlerle paylaşmak istedik, dinlerken sizlerin de zevk alacağınızı umuyoruz.

Sizlere,Grup üyelerinden arkadaşımız: Dede Murat’a, sevgili eşine ve güzel kızları Zeze’ye sevgilerimizle...
Devamı Buradan ...>>

2 Ocak 2009 Cuma

SİA /SOON WE'll BE FOUND

Kollarımızın ucundan sallanan ELLER'İMİZ:
Çiçek açmayı meyve vermeyi bekleyen ağacın dalları gibi…
Bacaklarımız götürürken bedenimizi beynimizin ve gönlümüzün götürdüğü yere, ona eşlik edendir ellerimiz… Öne atıldı mı sağ bacak, sol kol ve el eşlik eder ona… Sonra sol bacak, sağ kol ve el gelir gündeme. Bilinçsizce sallarız kollarımıza bağlı ellerimizi.

Sia | Soon We'll Be Found from Concord Music Group on Vimeo.
Ellerimizin hayatımızda çoktur işlevi:
Onlarla dokunur, sever, yazar, keser, karıştırır, yıkar anlatırız her şeyi. Toprağa tohum ekendir, bahçeye gülfidanını… Demiri dövendir, şekillendirir cevheri…
Eller; çalar, çırpar… Yakalandı mı kişi, polislerin ilk sözüdür “eller yukarı”
Ellerdir; piyanonun tuşlarından çıkaran o nameleri…
Ellerdir; Mavi, kırmızı, yeşil eflatun sarıyı fırçasına bulayıp tuvale çizen ruhun ezgilerini.
Ellerle tokalaşıp, okur insan birbirinin belki de doğasını. Parmak uçlarıyla dokunanlar, kuvvetlice sıkan eller gösterir kişinin karakterini.
Ellerdir çeşitli şekillere sokarak oluşturan duvardaki gölgeleri.
Doktor; elleriyle başlatır anasının karnında 9 ayını dolduran bebeğin dünya hayatını.
Eller; alkışlar, destek verir ses çıkarır belli eder beğenileri.
Eller; El sallar anlatır hüzünlerle,” güle güle git” temennilerini.
Ağlayan gözlerin yaşını siler eller… Ellerden çıkar sevgi dolu şifa enerjileri…
Akıyor evrene ellerim vasıtasıyla Allah’ın tüm fiilleri.
Şu anda daha çok seviyorum ellerimi.
Onlarla yazabildiğim için sizlere; “ sizleri sevdiğimi”
Devamı Buradan ...>>

“EĞER”li ev


Adamın biri ev arıyordu. Bir dostu, onu kendi mahallesindeki yıkık bir eve götürdü. Ev oturulacak gibi değildi. Dostu:
-Eğer bu evin tavanı olsaydı, benim yanı başımda ev sahibi olur otururdun. Eğer bir odası olsaydı, çoluğun çocuğunla rahat ederdin diye uzun uzun, hep EĞER li konuşmaya başladı.
Adam:
“-Evet, dostlara bitişik evde komşu olmak iyi, fakat ‘EĞER’de oturmaya imkân yok ki cevabını verdi.

MESNEVİ:” Tende kudret oldukça, çalışıp kazanmak gerek.
Çalışıp kazanmak, define bulmaya mani değil. Sen çalış kazan da define bulursun, hazine de böyle yap ki, sonunda ‘eğer’ illetine uğramayasın. Eğer şunu yapsaydım yahut bunu yapsaydım gibi şüphelere düşmeyesin.” Beyit: (734–736)Mevlana
Devamı Buradan ...>>