.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

29 Nisan 2009 Çarşamba

BİZ, BİZ MİYİZ? BİZ, BİZ DEĞİLMİYİZ?


Her olayın ve her kişinin bir görünen bir de görünmeyen karanlık yanı vardır.Esas olan: Karanlıkta kalan yana ışık tutmak, işin sırrını beden gözleri ile değil de gönül gözleriyle görüp anlamaya çalışmaktır. İçi dışı bir olan ne vardır ki?
Bademin dışı sert içi ise yenebilir lezzette ve insan için değerli bir besindir. Narın dışı çok sert olmasa da saklar içinde ilahi bir düzende dizilmiş birbirinden sekizli zarlarla ya da sınırla ayrılmış ya da birleşmiş binlerce taneciği. Eriğin ise içi sert dışı yenebilir özelliktedir. Kimi meyvenin dışını, işe yaramaz diye çıkarır atarız, kiminin içini… İçini göstermeyen, sır gibi saklayan perdeli,

önyargılarımızın değerlendirişinde şekillenen ve yargıya varılan şeylere peki ne demeli? Manavlar nasıl ki elmaları patlıcanı bazı sebzelerini ellerindeki kararmış bezleriyle parlatıp, raflarına yerleştirip gözümüze hoş göstermeye çalışıyorsa; bizler de, bizleri çeşitli malzemelerle içimizin dışını cilalayıp boyayıp giyindirip gözlerden gönüllere iz bırakmak için çabalıyoruz belki. Belki de kendi güvenimizi oluşturma adına özen gösteriyoruz dış görünümümüze. Şişenin rengi içindekinin rengini nasıl başka gösterebiliyorsa; biz de içimizi, dışımıza sarmaladığımız nesnelerle örterken kendimizi (aynı bir sihirbaz gibi) başka başka göstermeye muktedir olabiliyoruz.

Zamanın birinde 3 derviş evlerinden eşlerinden ayrılıp ÖZlerini içlerini bulmak için yollara düşmüşler. BİZi bulmakmış amaçları. Günlerce gecelerce yürümüşler yıllar geçip evlerine döndüklerinde eşlerine sormuşlar;
“-BİZ, biz miyiz?” diye. Eşleri,
“-vayyy, sakalları var bunların!!!”deyince bizimkiler:
“- Biz, biz değiliz demek ki” deyip yine yollara koyulmuşlar.Yine yıllarca dere tepe düz gidip geri dönüp eşlerine sorduklarında, eşleri:
“- vışş, bunların çarıklarının altları üstleri yırtık!” deyince yine yollara vurmuşlar kendilerini.Özlerini bulmaya.Özü bulmanın ”içlerine seyahat “olduğunu söylememiş hiç kimse onlara.Nereden bilebilirlerdi ki Bizi onlara gösterecek olanın ne çarık, ne saç ne sakal olduğunu?

Gözün gördüğünle sırrın gizemin özün bulunamayacağının ispatını bir de Nasrettin hocadan dinlemeli. Adamın biri hırsızlıkla suçlanır, delil yoktur ama hoca o zatın böyle bir şey yapmayacağını özünden bilir, şahitlik eder. Kadı;
”-Gözünle gördün mü be adam? “der. Hoca;
“Gözümle değil, özümle gördüm” diye yanıt verir. Kadı hocayı makamından kovar. Hoca tam kapıdan çıkarken sesli bir şekilde osurur. Kadı sinirden bas bas bağırıp,
"Sen ne yaptın be adam?" der. Hoca:
"-Hiç" diye cevap verince kadı,
“-Osurdun ya, ayıp değil mi?” der. Hocamız:
”-Gözünle gördün mü be adam? Diye cevabını yapıştırır.
Hak hepimize Özün gözleriyle Özü görmemizi nasip etsin, inşallah. Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

27 Nisan 2009 Pazartesi

AYRINTIDA GİZLENEN ÖZ


Detaylarla boğuşurken "Öz" ü unutuveririz çoğu zaman. Ahhhh bizi biziiiiii:)
İşe giderken bir türlü sevemediğimiz patronumuzla yine karşı karşıya geleceğimizi düşünürüz mesela. Bir ayağımız ileri giderken diğeri geriye gider. Aslında olayın Öz'ü "çalışmak" değil midir? Öyle ya da böyle ihtiyacı karşılamak, ufku genişletmek, hayatı sürdürebilmek için çalışmak...
Hayata "ah ah vah vah vah!" eder dururuz da Hayatın ÖZ'ü "yaşamak'ı” atlayıveririz. Farkına varabilirsek günün birinde ne ala:) Varamazsak öyle boşa çırpınır dururuz hayat denizinde. Kolluk yok, simit yok, yakınlarda duba da yok:))
Bir de "İnsan" var tabii. Onun "Öz" ünü, içini, derinini görene kadar ohooooo neleri vehmetmeyiz ki.
Tek çözüm "Öz"ü gösterecek, gözlükler mi dersiniz? :)
Önümüzde olup bitenleri görmek yerine

inciğini mıncığını didikler, etrafında deli tavuk gibi dolaşırız Öz'ün...
Ne kadar yakın ama ne kadar uzak;)
Fazla uzatmak istemem örnekler o kadar çok ki. Onun yerine yazıya ilginç bir şekilde uyan küçük, güzel bir hikâyeyi yazmak istedim ;)
Detaylarla uğraşırken "ÖZ"ü unutmamanız veya bir an önce bulmamız dileğiyle.
Sevgiler, saygılar...
*ELa*
Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir. Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi
şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar.

Juan:” -Yalnızca kum,” diye yanıt verince,

polis: “- Aç bakalım çantaları,” der.

Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka bir şey bulamaz çantada! Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka bir şey yoktur! Polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir. Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, bir şey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır.
Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder! Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır;

“-Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyordum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağına emin olabilirsin. “
Juan gülümseyerek yanıtlar:
“-Motosiklet”

Devamı Buradan ...>>

25 Nisan 2009 Cumartesi

İŞBAŞINDA EĞİTİM=2


Sevgili Genel Müdürümüzün“ Haydi, kızım sahneye, sahneye” sözlerinin üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen harici belleğim tüm ayrıntıları kaydetmiş her nasılsa. Teknoloji bu denli gelişmemişken; kusursuz çalışan çeşitli mekanizmalarla donatılmışız meğerse. Onun için o günü saniye saniye hatırlamam beni hiç şaşırtmadı. Mutfakta yemek pişirirken ya da araba kullanırken ya da yıkanırken şen-şakrak şarkılar söyleyenlere bugüne kadar imrenişimin nedenini de böylece öğrenmiş oldum. Çok utanmıştım, korkmuştum o gün. Sanki o koca bina çatırdayarak üstüme yıkılmıştı. Şimdi ben Babama ne anlatacaktım? Nasıl açıklayacaktım işten çıkarılışımı?

Bu olayı yaşayanların dışında, bugüne kadar kimselere o günü anlatmam gerekmedi. Siz dostlarımla paylaşıyorum şimdi, itiraf ediyorum işte. Ömrüm boyunca hiçbir yerde şarkı söylemek şöyle dursun, neredeyse mırıldanmadım bile. Bu benim kendime verdiğim bir cezaydı. Birinci yaşam kuralım; “asla kontrolünü kaybetmeyeceksin “oldu. Aradan günler geçti kimse bu meseleyi yüzümüze vurmadı, işten de çıkarılmadık, asil kadroya alındığımız da maaş bordrolarımızdan anlaşıldı. Minnet yüklenmişti omuzlarıma.

Her ay Bankamızın dâhili yayın organı olan bir dergi dağıtılıyordu bizlere, mensupların yazıları, fotoğrafları ve anılarından oluşan sevimli bir dergi. Ben de yazmaya heveslendim, araştırıp sordum;” birkaç yazını getir, bakalım “dediler. Heyecanla götürdüm, bir ay sonra dergi elime geçtiğinde gördüm ki; “Dilekten mektuplar” diye bir sayfa açmışlardı bana. İlk yazım;“Gerçek aşk realist ölçülere vurulabilen aşk mıdır?” yayınlanmıştı. Aşktan ne anlıyorsam o zamanlar! Her mektubuma karşılık da, maaşım kadar telif ücreti yatırılıyordu hesabıma. Onur verici bir şeydi benim için. Bir iki ay yazılarım aksadığında “Haydi kızım sahneye “diyen sevgili Genel Müdürüm:” Bu ay yine yazı vermemişsin NEDEN?” Diye locasından çıkıp gür sesiyle bağırıyordu aşağıya. Ceza sonrası aldığım bu Ödül hayatıma yön veren en örnek eğitimlerden biri olmuştu.
Dahası da var tabii: Tüm çalışanların aynı masalarda- bu müdür masası, bu memur masası- diye ayırt gözetilmeden aynı yemeği yemesi…
Üstlerimizi eleştirebilme haklarımızın oluşu…
En alt birimde çalışanın dahi bankanın menfaatiyle ilgili önerisinin bir maaş ikramiye ile ödüllendirilişi…
Emekli olmamıza rağmen hala Yeni Yıl ve Bayramlarda Genel Müdür imzalı aldığımız tebrikler… merasimle verilen ödüller, şiltler… Anneler gününde cep telefonlarımıza gelen ”Sizler olmasaydınız, bizler olamazdık” mesajlarıyla onurlandırılışlarımız hatırladıklarım. ATATÜRK’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe azimle ve gururla ilerleyen örnek kuruluş Bankama işte onun için minnet ve şükran duymaktayım… Haksız mıyım?
Hak herkese böyle bir işyerinde çalışmayı nasip etsin.
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

24 Nisan 2009 Cuma

İŞBAŞINDA EĞİTİM


Bir Bankanın Ankara Merkez Şubesi tarihi binasında çalışıyordum o zamanlar.20 kız, "küçük cari hesaplar" servisinde her öğle tatili yemekten sonra toplanıyoruz bir muhabbet bir muhabbet öyle derinlere dalıyoruz ki geçen zamanın bile farkında olamıyorduk. Bu arada cozuttuğumuz günlerimiz de oluyordu doğal olarak. Gençlik vardı ya serde! Tarihi kapının açılıp müşterilerin koşar adım bankolara üşüşmelerinden anlıyorduk öğle tatilinin bittiğini.
Bazen tiyatro sahnesindeyiz sanki, bazen konser salonunda tüm hünerlerimizi gösteriyorduk birbirimize. Her yeni işe alınan, staj dönemini önce bizim serviste *işbaşında eğitim* alarak geçiriyor.

Taze memurun tavır ve davranışları, müşteri münasebetleri, güler yüzü vs vs test edilip; ya bizim serviste bırakılıyor, ya da başka servislere transfer oluyordu. Genç kızlar topluluğunun özenle seçilerek işe alındığı kesin de, servislere dağılımlarında ölçü neye göre yapılıyordu, kıstas neydi öğrenememiştim. O tarihlerde CV falan bilinmediğinden klasik iş başvurularımıza 6 adet vesikalık ve 3 adet boy fotoğrafı ve diplomalarımızla başvuruyorduk. Öyle özgeçmiş falan da istenmiyordu. Deneyimli eleman arayışı da yoktu Banka prosedüründe. Hatta işe alınacak memurun hiç iş deneyimi olmaması birinci tercih nedeni bile olabiliyordu. Sıfır memura; kural ve kaideler ilk iş yerinde iş başında öğretilip, baş kaldırmaların, kıyaslamaların ve isyanların önü baştan kesilmiş oluyordu. Belki de en doğrusu buydu. Çünkü evlilik ve yurtdışı gibi nedenler dışında işten kendi isteğiyle ayrılıp başka işyerine başvuran hiç arkadaşım olmamıştı. Şimdiki memurların 6 ay çalışıp, olmadı başka iş arayışlarına girmeleri işverenlerin deneyimli eleman arayışından kaynaklanıyordur belki de. Hoş şu son yıllarda adayları kalas taşıma becerilerine göre işe alan kuruluşlar var ya. Yakında sırtlarında tuz taşıtıp dere tepe yürütüp becerenleri işe almayacakları da ne malum? Bu tür sınavlar yanında bizlerin işe alınışları çekirdek fındık yiyebilme becerisi kadar kolay kalıyordu o zamanlar.
8 aday memur staj dönemimizin bitmesine 1, 2 hafta kaldığı günlerin birinde diğer kıdemli memurlarla beraber önce usuldan sonra giderek artan ritimlerde şen şakrak şarkılar söylüyorduk. Hünerlerimizi birbirimize göstermek ister gibi kendimizden geçmiş, gözlerimiz kapalı. Bankanın akustiği de muhteşem mikrofona ne hacet sanki tarihi tiyatro salonu. Servisler sıra sıra oval holün kenarına dizili, genel müdürlük birimleri o kubbenin yuvarlağındaki localarda görevlerini sürdürmekte. Biz aday memurlarınsa haberi bile yok bu ayrıntılardan. Efes antik tiyatroda bile seslerimiz ancak böyle güzel yankılanabilirdi.

Eeelbet biİr güüün, buLUşAacağızz bu bÖylee yarıım kalmAyacak
Benim içimdeee yanAn Ateş var, sevgilim ne zamAn buluşaCAğız.


Şarkının devamını getiremedik tabii. Yukarıdaki kapılardan biri açıldı ve kalantor babayiğit bir adam locasından aşağıya haykırdı;
"Hadi kızım SAHNEYE sahneye!” diye.
Hepimizin başları oluktan su içen civcivler gibi önce yukarıya kalktı ve anında yutkunabilmek için adı geçen kellelerimiz önümüze düştü. Kıdemli memurlardan birinin; “genel müdür, genel müdür” diye fısıldamasıyla, bizim ilk sözümüz “eyvah! İş akdimize son verildi” oldu.

*Devamı yarın*
Bu yazı "öykü Atölyesi" için yazılmıştır.

Devamı Buradan ...>>

23 Nisan 2009 Perşembe

DÜNYADA KUTLANAN İLK ÇOCUK BAYRAMI


Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Yüce Önder Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından Dünyada çocuklara armağan edilen tek bayram özelliğini taşıyan 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı savaşlar sonrası yoksul ve yetim kalan çocukların bahar şenliği ortamında sevindirilmesi amacını taşımaktaydı.. Unesco’nun 1979 yılını çocuk yılı ilan etmesinden sonra da bu bayram; şimdinin küçükleri geleceğin büyükleri olarak uluslararası düzeyde kutlanmaya başlanmıştır. Tüm ülkelerden gelen çocuklar kendi ülkelerinin oyunları ve geleneklerini müziklerini bizim çocuklarımıza ve bizlere, bizim çocuklarımız da geleneksel oyunlarımızı müziklerimizi geleneksel kıyafetleriyle tüm dünyaya TRT nin naklen yaptığı yayınlarıyla tanıtacaklar yine.
”Bugünün küçükleri, yarının büyükleri” sloganıyla M.K. Atatürk tüm meclis birimlerini o gün çocuklara teslim etmiş ve ülkenin yönetimini bir gün için çocuklara bırakmıştı.Bu gün de ülkemizi çocuklarımız yönetecek.Bugün tüm dünya çocukları elele Uluslararası barışı ve sevgiyi simgeleyecekler.Bu gün 23 Nisan "Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı"
Övünün çocuklar...
Yönetim sizin.
Devamı Buradan ...>>

21 Nisan 2009 Salı

RÜYALARIN GAZABI MI, NE?


Son zamanlarda hep RÜYAlardan gidiyorum ama, uzun zamandır yazmak istediğim ünlü mü ünlüüüüü, dillere pelesenk olmuş gelin rüyalarımı yazmadan tamamlamak istemedim bu seriyi:))
Evlilik hayalleriyle yanıp tutuşanlardan olmadım hiç bir zaman. Olacaksa olur, hayırlısı deyip geçiştirirdim sualleri. Ama nedense rüyalarım da en az 50 en fazla 150 kere giydim o gelinliği:)
Yaş biraz biraz kemale erip, çevreden evde mi kalacak bu kız acaba söylentileri yayılmaya başlayınca:) bilinç altıma işlediğini düşündüğüm o rüyalarda bir gariplik olduğunu ben dahil anlattığım herkes anladı.:)
Evet bir acayiplik vardı doğru.

Hiç bir zaman tam hazırlanamayan müstakbel gelin yani ben ve yüzü hiç bir rüyada görünmeyen müstakbel bir eş.:) O kadar rüyanın birinde görseydim bari ama ne yaptıysam yüzlerini göremedim. Hepsi aynı mıydı yoksa farklı mı orasını bilemiyorum artık.
Sırf yüzü olmayan koca olsa neyse her seferinde bir şeyler ters gidiyor ve ben büyük bir sıkıntıyla uyanıyorum. Birinde gelinliğim kısa bas bas bağırıyorum "kim aldı bu gelinliği" diye kimseden tık yok:) Diğerinde gelinlik tamam ama ayakkabılar "siyah". Düşünebiliyor musunuz gelinliğin altına giyilmiş siyah ayakkabıyı. Son anda ayakkabıcılar geziliyor ve ben düğüne geç kalıyorum. İçlerinde en unutamadığım bir alay dolusu denizci asker. Çekmişler beyaz üniformaları damat ve ben bekleniyoruz. Açık hava her yer bembeyaz çiçeklerle dolu ama benim saçım yapılmamış. Sadece yapılmasa neyse biri gelip yolup gitmiş sanki:) Yine isyanlardayım yine sinirliyim. Uyanıyorum ohhh Allah’ım rüyay- mış:) Denizciler, havacılar , karacılar hepsi geliyo olmuyo olmuyo olmuyo isterse jandarma gelsin ben bir türlü evlenemiyorum işte. :) Kiminde çiçeğim yok, kiminde koca yok, kimindeyse hepsi var ben yokum. İşte böyle abuk rüyalar belki yıllarca belirli aralıklarla göründüler bana.
Eee sonunda bizimde kısmetimizi çıktı evlenmeye karar verdik. Allaaaah!!! acaba görülen bu rüyaların anlatmak istediği bir şey mi var.:)
Rüyalarımdan haberdar olan Tontiniyle başladık hazırlıklara. Veeee gelinlik. Nikâhtan önce bi giyeyim de bakayım dedim. Aman Allah’ım gelinlik üzerime 2 beden büyük gelmez mi. Baya zayıflamıştım ama o kadar da değil yaaaa. Hemen bir terzi bulup biraz ayar çektirdik ve arka fermuar baştan aşağa değişti. Provaya gittiğimiz gün üzerimde patlamasın mı! Tamam dedik rüyalar işte bunu anlatıyordu. Kesin düğünde fermuar patlayacak:)) Hatta Tontini nikâha giderken yanında çengelli iğne bile götürmeyi düşünmüş:)) Fermuar oldukça sağlam hale getirilmesine rağmen, bir zamanlar terzilik yapmış yengeme de üstünden kat kat dikiş geçirttim. Ne olur yenge sağlam dik, gözünü seveyim. :) Allah’ım nolur bir aksilik olmasın...
O gün geldi çattı. Sabah kargalar kahvaltısını yapmadan kuaför salonuna gittik annemle. Neyse saç, baş, makyaj. Hazırlandım bekliyorum. Müstakbel damat yok ama:)Hemen sarılırsın telefona ,
-nerdesin?
-evdeyimm !
-neeeeeeeeeeee:)
Gelin arabamız için şoförlük yapacak olan sevgili arkadaş son anda gelemeyeceğini bildirince o tarafta işler karışmış meğer. Araba kiralanacaktaaa, süsletilecekteeee, ohooooo
Beni aldı bir telaş ve aynı zamanda bir korku. Ahhhh rüyaların gazabı:))
Eve taksiyle gitmem bir yana taksici bana ne dese beğenirsiniz "ne o abla damat kaçtı mı yoksa":)
Ölür müsün öldürür müsün?. "Sana ne kardeşim sen sür". "Bunca yıllık şoförüm ilk defa arabama bir gelin bindi" hehe çok komik..;)
"e, her şeyin bir ilki var işte gözü kör olmayasıca"
Gergin geçen saatlerin ardından en az benim kadar gerilmiş müstakbel eşim geldi. Nikah saati 14:00 geldiği saat 13:50 :))))
Öyle ya da böyle kıyıldı o nikah ama salondan ayrılıp eve döndükten sonra o kadar kısa zamanda bütün rüyalarımı nasılda yaşadığımı anladım, gördüm. Akşam ki yemekte fermuar yırtılmazsa tamam atlattık.
Ve ben evlendiğim günden beri bir daha gelinlik giydiğim bir başka rüya daha görmedim.
Acaba rüyalar mı beni yordu, yoksa ben mi onları hala anlayabilmiş değilim.:)Ha bir de o son anda gelemeyen .....arkadaşı hala saygıyla andığımı da söylemeden geçemiycem;)
Sevgiler..

Devamı Buradan ...>>

20 Nisan 2009 Pazartesi

AYŞEGÜL YEŞİLNİL'in RÜYALARI :


Bu yıl, VI. AVRUPA -AMERİKA GÖRSEL SANATLAR SERGİSİ; Maya medeniyeti Ve aynı zamanda turizmin cazibe merkezi olan; CAMPECHE-MEKSİKA 'da gerçekleştirilecek. Görsel sanatlar disiplinlerinde iş üreten uluslararası Avrupa ve Amerika'lı sanatçıların katılacağı sergi, 15.07.2009 – 24.07.2009 tarihlerinde Meksika’daki SAN JOSE TAPINAĞI’nda yapılacaktır.
Uluslararası Meksika sergisine Campeche Kültür Enstitüsü ve Artac-A.İ.A.P/ UNESCO tarafından seçilip davet edilen: Profesyonel Ressam ve Caz sanatçımız, Buradan

AYŞEGÜL YEŞİLNİL, bu sergiye;

“Ayşegül’ün RÜYALARI “adını taşıyan,

“Yeniden doğuşun simgesi” adlı aşağıdaki 2 tablosuyla katılacaktır.



Gözündeki bir damla yaşta evreni yansıtabilen sevgili KUZEN'im; Yolun ve bahtın açık olsun, sevgilerimle.Dilek
Devamı Buradan ...>>

19 Nisan 2009 Pazar

BİR KUŞUN ACI YAKARIŞLARI



"Pepu.........
Keku..................
Kamgeral.........
Mıgerd................
Kamçişt...........
Mıçişt..........
Kamşut................
Mişut............
Axaxax"...............

Yukarıdaki sözleri birkaç kez hızlı hızlı tekrarladığınızda kuş sesi çıktığını göreceksiniz. Munzur dağı eteklerine gideniniz varsa, Hatta bu kuşu tanıyanınız bile olabilecek aranızda aslında.
Kuşdili bilenler bilir diyor ki: Ah baba kim öldürdü? Ben öldürdüm. Kim yıkayıp gömdü? Ben gömdüm.Ah.ah.ah….

Cemreler toprağa düştükten sonra BAHAR geliverir dağlara, ovalara, kırlara ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, nergisler, papatyalar, kır karanfilleri, gelincikler, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa yayarken, renk renk ışıklarını sulara aksettiriverirler. Ağaçlar kuru dallarını uzatır gerinir yeşerirler birden.

Baharın gelmesiyle birlikte kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, yeni doğan kuzuların atlayıp zıplamalarıyla güzelleşir yaylalar, daha bir coşkuyla eser rüzgâr.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger; karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir Anadolu’da. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır, diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir.
Munzur dağı eteklerinde cemrelerin düşmesini bekleyen, fakir evlerinde mutlu mesut yaşayan bir aile varmış. Bir Oğlan bir kız çocuklarını masallar, şefkat sevgi ve şarkılarla büyütüyorlarmış. Ancak kışın soğuk ayazından etkilenen anacıkları ateşlenmiş ve ne olduğunu bilemeden aile, güzel anaları bahara varmadan kapamış gözlerini. Çocuklar küçük, babanın gözleri yaşlı. Köyde yalnız kısır bir kadın yaşarmış “al bu kadını, çocuklarına ana, sana eş olur” demiş köyün yaşlıları. Baba evlenmiş te üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırıp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirlermiş...
Günlerden bir gün; Babalarının evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek, dağa kenger toplamaya göndermiş. İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abi bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken abi, kız kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmış ki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş, ’Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ’ deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise ’Hayır ağam, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!’ demiş. Ancak abisini bir türlü inandıramamış. “ağam eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!” demiş. Abisi almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!... Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmış ki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abi, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvermiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. “O biraz yoruldu oduncularla gelecek” demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
“— Nahırla gelecek demiş.”
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
“— Davarla gelecek”
Davar da gelmiş çocuk hala ortalarda yok.
Genç oğlan bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış, yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreciği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abi, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. ’Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...“

Efsane bu ya o gece delikanlının dileği kabul olup, pepuk kuşu oluvermiş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup o hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu genç pepuk kuşu olarak dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder dururmuş Ax-kekko, ki küşt, ki suçtü,çalger min çalgır ax,ax,ax.
İşte kardeşinin ölümüne sebep olan pepuk kuşunun acıklı ötüşü …
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

18 Nisan 2009 Cumartesi

BİR DOKUN BİN AHH İŞİT


İşsizliğin diz boyu olduğu bu günlerde Şairin dediği gibi:“Bir dokun bin AH işit o kâseyi fağfurdan” muhabbetleri çalınıyor sürekli kulaklarımıza. Evham, vesvese, geçim derdi, gelecek endişesi el ele vermiş mor vadalar gibi birilerinin elleriyle bırakılıvermişler tüm evlerin bacalarından içeri sanki. Hemen hemen her çekirdek ailede yarınların bilinmez ve karanlık perdesini aydınlıklara aralamak isteği baremini gün be gün yükseltirken, teğetin teğet geçtiği teğetler yelpazesinin tam ortasındayız şimdi. Hiçbir teselli kar etmezken, umutların da yavaşça yok olduğu görülüyor. Nasıl mı çıkılacak bu girdabın içinden? Benim keseceğim ahkâmla değil elbet. Bu dünya’da öyle zamanlar yaşanmış ki tarihe baktığımızda onların düze çıkış yolları belki umut kandili olup yanar tepemizde ilham olur bizlere diye düşünüyorum.
Sevgili Mevlana Mesnevisinde;şehrin bilge, gönlü güzel bir adamının hikâyesini anlatır;Hatırladığım kadarıyla paylaşmak istedim sizlerle;

Adam öyle yüce gönüllüdür ki fakire fukaraya yardımları, darda sıkıntıda olanların yanında oluşu ile tanınır halk arasında. Ama bu arada zenginden aldıklarını, fakire dağıtmaları Kuran’dan yaptığı önerilerle “malınızın zekâtını verin” nidalarıyla da ünlenmiştir bu kişi. Allah’ın adaletini elceğizleriyle tesise koyulmuşken, haksız kazançları olanları da vicdana getirip “olsun sen ver de borç ver, bir gün sana ben öderim “ diye kefil oldukları bile vardır. Adalet kurulmuş ve sanki yokluk yoksulluk yok olmuştur adamımızın sayesinde o şehirde. Ama ne fayda ecel gelip de yatağa yatırınca bütün borç veren alacaklılar adamın kapısına dayanmış.”Hani borcunu eda etmedin” “borç borçtur borcunu öde” gibi feryat eden zenginlere adam çaresiz “ben de bir şey yok ki, ölüyorum ahhh” diye cevap veriyormuş. Bütün alacaklılar sıra sıra sıralanmışken hasta yatağının kenarına, alacaklıların homurtuları, dedikoduları, bu nasıl düzenbaz bizi nasıl kandırdı çulsuzun tekiymiş alacağımızı versin diye boğazına saldıracaklarmış neredeyse? Bizimkinde tek ses “ahhh ölüyorum” oluyormuş. O arada keten helva satan bir çocuk girmiş kapıdan içeri, bizimki dağıt oğlum şu amcalarına demiş, çocuk tablasındaki helvaları dağıtmış sevinçle. Ağam para dediğindeyse hasta “ bende para yok ki evladım” diye yakınmış. Çocukta bir feryat bir gözyaşı” ustam şimdi beni öldürecek ben ne derim ona nasıl yaparım” ah vahlarla gözlerinden yaşlar sel olup akmış. Alacaklılar da bir nefret bir kin hastaya lanetler okurken, şehrin bir ulu zatı bir iyilikseveri gelip ortaya bir çuval altın boşaltmış. “Beyim, sen bizlere hayat verdin, yaramıza merhem oldun, her daim yardımımıza koştun, bu sana bizim minnetimizin karşılığı." demiş.


Acıtılmış hayatlara sunulacak çarenin saf ve temiz gönüllerin yangını ve gözyaşıyla olabileceğine inanıyorum ben de. ÇAREler büyük olacak ki bu iç yangınlarımız ve gözyaşlarımız henüz çözüm üretmeye yetmedi. Hıı Ne dersiniz? Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

15 Nisan 2009 Çarşamba

RÜYADA GÖRÜLEN AKREBİN ANLATTIĞI NEYDİ ACABA


Herkese sonbaharda gelir bunalım bana ilkbaharda geldi. Evet fena geldi hem de.:) Hiçbir şey yapasım, kolumu kaldırasım, sabahları yüzümü bile yıkayasım yok şu günlerde. Uzun zamandır istediğimiz, umduğumuz değişiklikleri yapamadık hayatımızla ilgili ondan galiba. Birde üstüne yaz geliyo, Afrika sıcakları, uykusuz, bol terli geceler. Düşünmek istemiyorum.
Ama biliyorum, ben çok severim İlkbaharı. Gündüz cıvıldayan kuşları, yakmayan ama ısıtan güneşi ve geceleri yüzüme çarpan serin ama üşütmeyen o güzel yeli. Yine seviyorum ya bunalımdayım diye sevmiyor değilim tabii. Canım ilkbaharım benim:) Sen kızma sakın.

Allah’tan gün içinde oğlumla avunup oyun, yemek, banyo derken eğleniyoruz da zaman geçiriyoruz buralarda. Yapacak hiçbir şey, gidecek hiç bir yer yok.
Hadi bugün çıkayım bu bunalımdan diyorum. Laylaylom kalkıyorum. Mutlaka bir şey çıkıyor yine atıyor sigortalarım. Bir kaçak var galiba. Yükselmek lazım, değiştirmek lazım benimkileri:) İnsanların düşüncesizliklerine kızıyorum, bazı konularda çaresiz olmaya kızıyorum, amaaaannnn agresifim anlayacağınız. Yazı bile yazmak istemedim kaç gündür. Ne zaman açsam bilgisayarı orda burada oyalandım bu sefer okuduklarıma kızdım kapattım iyi mi:))
Bu öğleden sonra da oğlumla beraber güzellik uykusuna yattım. Güzelliğimizi bu uykulara borçluyuz biz:) Yatarken de kendi kendime kalkınca yapacaklarımı planladım. Kendime yapacak iş çıkardım ya, birden içim rahatladı. Acaba yapacak bir şey olmadığından mı böyleyim?. Hani bir uğraş olsa. Uyuyayım da bebekler gibi mışıl mışıl güzellikle uyanayım dedim. Rüyamda eşşek kadar simsiyah bir akrep görüp korkuyla uyanınca gitti benim güzellik. Bir korktum ki sormayın:) Hala gözümün önünde. Ayyyyy Allah korusun görmiyeyim inşallah hiçççç:)
Biraz önce de ayy ne yapsam, nasıl vakit geçirsem derken Efe'nin teli çaldı. Teknede bir sorun varmış aşağı indi. Bilgisayarda bana kalınca hadi dedim bari bi yazı yazayım sinirlenmeden:). İşte bunları yazdım vallahi hiç sinirlenmedim. Fonda sevdiğim arkadaşlarımdan biriyle muhabbet var o da iyi geldi:) Evet azcık bunaldım ama bir iki güne kalmaz düzelirim. Çocuklar gibi şen olurum. Sular seller gibi çağlarım, enginlere sığmam taşarım inşallah. Yine hareketli şarkılar dinler, oğluşumla dans ederiz.:)
Hepinize sevgiler

Devamı Buradan ...>>

14 Nisan 2009 Salı

İÇİMİZDEKİ ATATÜRK'E SAHİP ÇIKALIM


Sevgili "öykü" nün başlattığı mim-e gönülden gelen yakarışımızdır.

Ankara'nın taşına bak
gözlerimin yaşına bak
uyan uyan Gazi Kemal
şu feleğin işine bak!

Kılıcını vurdun taşa
taş yarıldı baştan başa
Uyan da bak Gazi Kemal
başımıza gelen işe.

Ankara'nın dardır yolu
düşman aldı sağı,solu.
sen gösterdin paşam bize
böyle günde doğru yolu.

Devamı Buradan ...>>

13 Nisan 2009 Pazartesi

CELLAT: "MASAYI ÇEK, MASAYI ÇEK"




1998 Senesinde tüm ekip Akdeniz’in bir sahil kasabasında turistik bir yer işletiyoruz. Gecenin geç saatlerinde orta boylu saçı briyantinli ya da ıslak bir adam mekânımıza geliyor, dilinde hep aynı şarkıyla ve bağıra bağıra hepimizin yüreklerimizi burkup hem de derinden dağlıyor içimizi usulca.

Mevla’m birçok dert vermiş,
Beraber derman vermiş
Bu tükenmez derdime
Neden ilaç vermemiş?
diloy diloy diloy yar!

Ne tür bir dert ki bu dermanı olmasın, insan merak ediyor doğrusu. Sorup soruşturuyorsun, kimseden cevap yok. “Divane işte, içti mi bu şarkıyı söyler.”diyorlar.
Her gece uykulara giderken günün noktası gibi dilimizde kalıyordu hep bu terane.”Bu tükenmez derdime neden ilaç vermemiş?”Adamın adı KRAL, gerçek adını ise hiç öğrenmedim. Onu seven, sevmeyen, alay eden etmeyen selamı sabahı eksik etmiyor üzerinden. Ama yüzlerdeki o müstehzi ifadeyi yakaladığında, o ilaçsız derdini merak ediyor insanın gönlü işte. Ben de meraklı taze ya! Gecenin 4 ünde kendi meydanlarda, şarkısı dilinde gezip sabahın 8 inde ciddi bir iş yerinde iş kurallarına uygun giyinip yüzüne o ciddi ifadeyi takınabilmesi üstün bir maharet gibi geliyor bana. Bir gün nasıl olduysa Kasabanın yerlilerinden birisi Kral’ın hikâyesini anlatıyor bana usulca; Cellât’mış kendisi, yani ölüm fermanlarını uygulayan adam. Ben o oluyorum, onun yaptığı işi yapmaya çalışıyorum zihnimde, “Ben, belki de daha çok delirirdim” diyorum. Kolay değil.
Deniz Gezmiş’in ipini çeken cellâtlardan biri olduğunu duyduğumda ise gelin siz tahmin edin neler hissettiğimi?
Daha sonraki senelerde ise KRALı hiç göremedim. Hiç sormadım da” nerelerde, ne yapıyor?” diye.

Tarih;5 Mayıs'ı-6 Mayıs 1972' ye bağlayan gece… Yer; Ankara Ulucanlar cezaevi avlusu;
Deniz, sehpaya çıkarıldıktan sonra ayaklarının altındaki tabureyi kendisi tekmelemek istemiş. Tabure masanın üzerinde bir süre döndükten sonra düşmüş ama Deniz boşlukta asılı kalamamış. Çünkü boyu uzun olduğu için ayakları masaya değiyormuş. Bu durumu gören Savcı Yardımcısı, cellâdı uyararak, “masayı çek, masayı çek” diye bağırmış.

Devamı Buradan ...>>

12 Nisan 2009 Pazar

GÜLELİM Kİ ÖLÜM TARİHİMİZİN RAKAMLARI BOL OLSUN

Gezginin biri köy köy gezerken yoluna bir mezarlık çıkmış ve "ölüleri de arada sırada ziyaret etmek lazım" demiş. Ama ne görsün? Bütün mezar taşlarında inanılmaz rakamlar yazıyor: Mesela Doğum Tarihi:1900,Ölüm tarihi:2999, diğerinde Doğum tarihi:1950, Ölüm tarihi:3050 gibi.Merak etmiş, köy meydanına uğrayıp kahvedeki köylülere sormuş.Bu nasıl iştir diye? Köylüler,"bizde öyle adet vardır ki, biz çocuk doğduğunda beline bir ip bağlarız ölümüne dek her güldüğünde onun bu hayat ipine bir düğüm atarız ve öldüğünde o düğümleri sayarız.Bizim için bir gülüş bir yıl demektir.İnsan güldüğü kadar yaşar..."
Biz de sufi saja ekibi olarak sizlerin de hayat iplerinizin bol düğümlü olmasını diliyoruz.Sevgiler ve İyi seyirler.

video
Devamı Buradan ...>>

11 Nisan 2009 Cumartesi

İNANÇ, AŞK ve BARIŞ


Dünyanın en başarılı ressamlarından sayılıyordu ama içinde tuhaf bir sezgi yıllar sonra anımsanmasını sağlayacak en önemli yapıtını henüz yapmadığını söylüyordu. Karar verdi, “En güzel şeyin “ resmini yapacaktı. Günlerce düşünmesine karşın, kafasında tam olarak neyin resmini yapacağına ilişkin bir düşünce oluşmuyordu. Aradığını bulmak için dalgın dalgın yürüdüğü bir yolda, karşısına çıkan yaşlı adama sordu:
“Dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmak istiyorum, ancak ne yapacağımı bilmiyorum. Bana yol gösterebilir misiniz?” dedi. Yaşlı adam ressama kendi düşüncesini söyledi:
“ Aradığını her hangi bir mabette, bir Tanrı evinde bulabilirsin oğlum” dedi. Ressam yoluna devam etti. Az ilerde nikâh salonundan çıkmış balayına gitmek üzere olan bir çift gördü. Bu kez çiçeği burnunda geline sordu aynı soruyu:
“ Sizce Dünyanın en güzel şeyi nedir?” Gelin eşinin gözlerinin içine sevgiyle bakarak yanıtladı ressamı:
“AŞK” dedi.” Aşk, fakirliği zenginliğe, gözyaşlarını gülümsemeye döndürür. Azı çok yapar. Onsuz güzellik olmaz.”Duyduğu bu iki ayrı açıklamayı düşünerek yoluna devam eden ressamın karşısına yorgun bir asker çıktı bu kez. Ressam aynı soruyu ona da sordu. Yüzünde yaşadığı ve gördüğü olaylardan derin izler taşıyan asker fazla düşünmeden yanıtladı ressamı:
“Dünyanın en güzel şeyi BARIŞ, en çirkin şeyi de savaştır” dedi. “Barışı bulduğun yerde güzelliği mutlaka bulursun.”Sorusuna aldığı yanıtlar ressamı rahatlatacağına daha da kederlendirdi.
“İNANÇ, AŞK ve BARIŞ” nasıl çizilebilir, nasıl anlatılabilirdi? Evinin önüne geldi. Dalgın bir halde kapıyı açıp, içeri girdiğinde dünyanın en güzel şeyinin tüm yanıtlarını bulduğunu anladı.
“Babacığım” diye kendisine koşan çocuğunun gözünde inancı gördü ve Tanrı’ya onu kendisine verdiği için teşekkür etti. “Hoş geldin” diyen eşinin gözleri aşkla aydınlanmıştı. Ve evinde, askerin sözünü ettiği barış ve huzur vardı. Hiç zaman kaybetmeden tuvalinin karşısına geçen ressam, kısa bir süre sonra en güzel resmini tamamladı. Tablonun adı: “YUVAM” dı.

Hikâye: W.O.Goodwin’den alıntı.

Devamı Buradan ...>>

ÇEMKİREN BOĞA


Sevgili Arzucummm beni mimlemiş.:) Sağ olsun. Biraz geç gördüm ama işte fırsat buldum ve cevaplıyorum. ;)

1) Kendinize en uyan Kızılderili adı ne olabilir?

Sinirim tepemde olduğu bir an sevgili eşim tarafından bana takılmış bir Kızılderili adım zaten vardı. Duyunca çok güldüm ve sinir minir kalmadı. Düşündüm de o ana çok uygun bir isimdi. Kendimi tutamayıp gülmeye başlamıştım.
Olay şöyle oldu.
Yer; Tontini’nin mutfak kapısının önü....

Ben şimdi nedenini hatırlayamadığım bir sebepten söyleniyorum kocacığıma;)
Ne bır bır bır söyleniyosun. "Çemkiren boğa" İşte koptuğum an.:)
Ela bır bır bır söylenmekten vazgeçip kikikikiki gülmeye geçer:))))
Kısaca Kızılderili adım "Çemkiren Boğa'dır." Yaşasınnnnnnnnn çok komik:))))


2) Sizinle özdeşleşen, size en yakın hayvan hangisidir? Neden bunu seçtiniz?

Hayvanları çok severim. Ama böceklerden ve sürüngenlerden de bir o kadar korktuğumu söylemeden geçemiycem:)
Sevdiklerimin arasında bir tanesi var ki...
Oğluma ve babasına ya da herhangi bir sevdiğime buluşmadan önce rüyalarımda beni ziyaret ettiler hep. Ne zaman rüyamda görsem onları arkasından sevineceğim bir şey olacağını anlarım. Bir değil iki değil sürü halinde gelirler beni ziyarete. Sıkıntılı günlerimin biteceğini, rüyamda onlarla buluşup, oynaşınca anlarım ben. Burada bir kaç kez aslını da gördüm ve delirdim. Onları çok seviyorum. Benim güzel "Yunus" arkadaşlarım onlar. Diğerleri bozulmasın ama onlarla aramda özel bir bağ var benim.

Sevgiler...

Devamı Buradan ...>>

10 Nisan 2009 Cuma

KARDEŞİN ÖLMÜŞTÜ, YAŞAMA DÖNDÜ


Aşağıdaki İncil’den derlenen hikâyedeki iki kardeşten babanın yanında kalan siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne olarak babanın yaptıklarına gönlüm benim de onay veriyor, ama ya SİZ her daim babanın yanında ona hizmet eden oğul olsaydınız?????

Bir adamın iki oğlu varmış; Bunlardan küçüğü babasına, “Baba, malından payıma düşeni ver bana” demiş. Baba da servetini iki oğlu arasında paylaştırmış. Bundan birkaç gün sonra küçük oğul her şeyini toplayıp uzak bir ülkeye gitmiş. Orada sefahat içinde bir yaşam sürerek varını yoğunu çar-çur etmiş. Delikanlı her şeyini harcadıktan sonra, o ülkede şiddetli bir kıtlık baş göstermiş, o da yokluk çekmeye başlamış. Birinin hizmetine girip çobanlık yapmış, keçiboynuzlarıyla karnını doyurmaya çalışmış. Aklı başına gelince şöyle demiş;
“Babamın nice işçisinin fazlasıyla yiyeceği var, bense burada açlıktan ölüyorum. Kalkıp babamın yanına döneceğim ve ona; “Baba, Tanrı’ya ve sana karşı günah işledim, Ben artık senin oğlun olarak anılmaya layık değilim. Beni artık işçilerinden biri gibi kabul et.” Diyeceğim demiş. Böylece kalkıp babasının yanına dönmüş. Kendisi daha uzaktayken Babası onu görüp ona acımış, koşup boynuna sarılıp onu öpmüş. Oğul da Babasına demek istediklerini demiş. Babası ise; işçilerine;
“Çabuk en iyi kaftanı getirip ona giydirin, parmağına yüzük takın, ayaklarına çarık giydirin, besili danayı getirin kesin yiyelim, eğlenelim. Çünkü benim bu oğlum ölmüştü yaşama döndü, kaybolmuştu, bulundu.”
Böylece eğlenmeye başladılar. Babanın büyük oğlu ise tarladaydı. Gelip eve yaklaştığında çalgı ve oyun sesleri duydu. Uşaklardan birini yanına çağırıp, “ne oluyor?” diye sordu. O da “Kardeşin geldi, baban da ona sağ salim kavuştuğu için besili danayı kesti.” Dedi.
Büyük oğul öfkelendi, içeri girmek istemedi. Babası dışarı çıkıp ona yalvardı. Ama o babasına şöyle yanıt verdi: “Bak, bunca yıl senin için köle gibi çalıştım, hiçbir zaman buyruğundan çıkmadım. Ne var ki sen bana, hiçbir zaman bir oğlak bile kesmedin, oysa senin malını satıp savuran fahişelerle yiyen şu oğlun eve dönünce onun için besili danayı kestin.”
Babası ona, “OĞLUUMM, sen her zaman yanımdasın, neyim varsa senindir. Ama şimdi sevinip eğlenmek gerekiyordu, çünkü bu kardeşin ölmüştü; yaşama döndü, kaybolmuştu; bulundu!” dedi.

Devamı Buradan ...>>

9 Nisan 2009 Perşembe

KAPISIZ DUYGU BAHÇELERİ


Öyle anlarımız vardır ki; içine müziğin o içli ritimleri süzülerek girdiğinde canlanır hatıralarımız. Akıp giden zamanın içinde, neresi olduğunu bilmediğimiz, sınırları ve kapıları olmayan kilitsiz anahtarsız girilebilen duygu bahçesindeyizdir bir anda. Odaklanıp notaların esintisine geçmişte kaldığını düşündüğümüz çerçeveleri getirip asıveririz duvarlarımıza. Fikret Kızılok’un bu parçasını her dinlediğimde kendimi böyle hissetmişimdir daima. Bir huzur ile duygusallık oturup yüreğimin tam ortasına, görüntüler mutluluk ve hüzünleri de toparlayıp atlayıvermişlerdir odanın tam ortasına.
Acaba herkes benim gibi mi hisseder merak ettim, siz de geçmişin ezgilerinden birini dinlediğinizde aynı hisle dalgalanır mısınız? Nedir nereye gidersiniz ve ne hissedersiniz? Yorum bölümüne yazdığınız yorumlarınızı bu başlık adı altında toplayıp içeriğini birlikte yaratacağız. Tabi izniniz olursa.


Devamı Buradan ...>>

7 Nisan 2009 Salı

SADIK DOSTLARIM


Resimde gördükleriniz benim güzel, güvercin arkadaşlarım. Onlarla yaklaşık 2 yıl önce tanıştık. Ufak ufak parçaladığım ekmekleri yerken çekindiler ilk başlarda. Kafalarını kaldıra kaldıra etrafı kolaçan ederek yediler yemlerini. Zaman geçtikçe daha bir rahat uçup, konmaya başladılar. Her sabah balkona çıktığım anda uçup geldiler yanıma. Bebeklerin mama saati vardır ya, onların da mama saati vardı artık. Anneleri de bendeniz:)
Gayet içli dışlı olduk kendileriyle. Önceleri bir taneydi, alıştı ya rahata hemen sevgilisini de alıştırdı beraberinde. Balkonu dışkılarıyla fena halde kirletmeleri haricinde bir şikayetim yoktu yavrularımdan. :) Hala da yok.
Artık aileden olduklarını balkon kapısından içeriye girmeye başladıklarında, masada bıraktığımız her türlü yiyeceğe, yanlarında biz olsak bile uçup gelmeye başladıklarında daha iyi anladım. Uçup kafama konacak derece yakınlaştık yani sonunda:)Sonra, hamileliğimin son haftalarında içlerinden biri yok oldu ortalıktan.

Beni aldı bir telaş. Acaba nerde bu, neden gelmiyor derken aklıma gelen kötü şeyleri tahmin edersiniz. Neyse, doğum zamanı geldi çattı. Oğlumla beraber evimizdeydik nihayet. Kendimi yeniden toparlayıp balkona çıkmam belki 2 günümü almıştır. Havanın da çok güzel olduğu o gün hep beraber balkonda otururken pırrrrrr uçup geldi bizimki yine. Sonra bi tane daha ve arkasından bir tane daha. Ağzım açık bakakaldım. Olayı kavramam 2 gün önce aldığım anestezinin de etkisiyle biraz zaman aldı:)))Ayyyy Benim güzelim meğerse aynı ben gibi yumurtlamak için yatmış yuvasına. Kıpırdayamamış onu korumak için olduğu yerden.
"Senin yavrun varda benim yok mu?. Öyle hayran hayran bakmayı bırak ta bize de mama ver lütfen" der gibi baktı yüzüme. Onlar için özel alınan buğdayları yığdım önlerine. Bizimle beraber onlarda aile olmuşlardı ne güzel. İçim nasıl rahatladı, nasıl duygulandım size anlatamam. O artık anneydi. Aramızdaki bağ daha da güçlendi o andan itibaren. İkimizde anneydik ya, daha iyi anlar olduk birbirimizi. Bakışmalar, gülüşmeler, göz göze gelip uzun uzun konuşmalar.
"guguk guk, guguk guk"
"evet canım haklısın çok zor akşamları benimki de uyumuyor. Gazı var.
guguguk, gugugugugukk"
"verdim verdim rezene verdim:)))) şeklinde diyaloglar geçti aramızda tabii.:)
Benim kadar mutlu muydu acaba? Orasını bilemeyeceğim ama en az benim kadar koruyup kolladığını gözlerimle gördüm. Önce yavru gelir yemek yer, anne etrafa bakar. Yaklaşmak isteyen diğer kuşlara "hıııııı dıııtttt" der gibi gagalamaya çalışır hatta kovalar hallerini zevkle gülerek, ağlayarak izledim uzun zaman.
Çok şükür hala yanımdalar ve güvercin ailem gittikçe büyüyor arkadaşlar. Bu sabah yeni bir yavrumuz daha oldu, nur topu gibi maşallah, küçük ama hızlı. Konarken nereye ineceğini tam kestiremeyecek kadar toy daha ama o da büyüyecek. Öyle güzel süzülecek ki Kaş semalarında ona bakarken kuş olasım gelecek. Yakında bir kuş sürüsüyle beraber yaşayacağımızı düşünürsek belki uçarım da:))
En güzeli artık oğlum da farkında onların. Şimdilik adları "cici". Ama sonralarda o da anlayacak. "bak oğlum bu anne kuş, bu baba, bu da bebek kuş" :)))
Herkese kocaman sevgiler...

Devamı Buradan ...>>

6 Nisan 2009 Pazartesi

ÖZEL KİŞİNİZ VARSA KAYBETMEYİN.


Sizi sizin kadar tanıyan biri; sizi düşünen, düşünmeyi öğrenmiş, sakin, uslu, efendi, oturmayı kalkmayı bilen, sevmeden edemediğiniz biri… Size sizi anlatmayı seven, sizi başkalarına anlatmayı her şeyden çok seven, sizin için çok şey yapmaya hazır biri… Bazen biraz fazla konuştuğundan yakındığınız ama ne söylediğini bildiğinizden hep emin olduğunuz, sizi tanıdığı kadar kendini ve yaşamı da tanıyan biri... Yalnızca eşinize anlatabileceğiniz gizlerinizi anlatmaktan çekinmediğiniz, kimi zaman düşüncesine şiddetle gereksinim duyduğunuz biri… Sabahın üçünde "Ayıp olur mu?" diye kuşkulanmadan arayabildiğiniz ve saatin üçüne beşine bakmadan size duymanız gerekenleri söyleyen, gecenin o karanlığında kalkıp ışığı yakan, masanın başına geçen biri... Kaleminiz, kâğıdınız, aynanız, saatiniz, kimi zaman da gölgeniz olan biri... Ve kimi zaman da vicdanınız, eh kimi zaman da uykusuz bıraktım diye vicdan azabınız olan biri... Yaşamınızda böyle biri var mı? Varsa, kıymetini bilin, kulağınıza küpe olsun... Böylesini bulmak herkese kısmet olmaz. Bulur da kaybederseniz, dikkat dikkat... Yenisini bulma şansınız belki de hiç olmaz... Çünkü o kişi, bir kardeşten de, bir eşten de, bir âşıktan, bir sevgiliden de çok ötelerde bir kişidir... O kişi, sizin, yalnızca sizin için "özel bir kişi"dir. Varsa eğer yaşamınızda yalnızca sizin için "özel" olan ve sizin de, yalnızca onun için "özel" olduğunuz "özel bir kişi", kıymetini ve "özelliğini" bilin ve koruyun o "özel kişi"nizi...
Devamı Buradan ...>>

5 Nisan 2009 Pazar

SAĞIR DUYMAZ UYDURUR


İyi kalpli sağır bir adam, bir gün komşusunun hasta olduğunu öğrenir. Kendi kendine: Komşum hastalanmış, onun ziyaretini yapmam, hal ve hatırını sormam lazım. Ama ben sağır bir adamım, O da hasta sesi çıkmaz. Zaten hastaya malum şeyler sorulur, malum cevaplar alınır. Ben “nasılsın?” diyeceğim, O,” iyiyim teşekkür ederim” diyecek.” Ne yiyorsun?” desem, elbet de bir yemek ismi söyleyecek, ben de” afiyet olsun” derim.” Doktorlardan kim geliyor?” diye sorarsam bir doktor adı verecek, ben de” iyi doktordur” derim, olur biter, diye düşünür ve birkaç gün sonra hastayı ziyarete gider. Başucuna oturur.
— Nasılsın? Diye hal hatır sorar. Hasta inleyerek;
- Ölüyoruuum! Der. Sağır adam;
- Oh, oh çok memnun oldum, çok memnun olduuum! diye karşılık verir, hasta;
- Bu ne demek adam ölümüme memnun oluyorsun diye kızar.
Sağır adam tekrar sorar;
- Ne yiyip ne içiyorsun? Hasta kızgınlıkla;
- ZEHİR, zıkkım! der. Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanarak:
- Afiyet olsun! Afiyet olsunnn!
Diye karşılık verir, hasta büsbütün çileden çıkmıştır. Sağır adam sormaya devam eder;
- Tedavi için doktorlardan kim geliyor? Hasta;
- AZRAİL geliyor… Diye cevap verir. Sağır:
- Oh oh oh, Çok bilgin, çok tecrübeli bir doktor. İnşallah yakında hastalığının çaresini bulur, deyince
Hasta dayanamaz;
- Kahrol!
Diye bağırır. Sağır ise komşuluk hakkını yerine getirdiği için oradan çok memnun ayrılır.
Alıntı: Mesnevi'den

Eğer; Beden kulağımız sağırsa, gönül kulağımız açık olmalı aslında. Gözümüz körse bütün azalarımız göz kesilmeli bize. Kıyas dışında günahı olmayan sağır; iyi kötü görevini yaptı da, ya sağır olmayanın yaptığına ne demeli? Bir insanın kalbi mühürlü olmaya görsün, ne kadar bağırsak işittiremeyiz ona.Kalbi,gözü, kulağı açık olanlardan olmamız nasib olsun inşaallah.Sevgilerimle.Dilek.
Devamı Buradan ...>>

3 Nisan 2009 Cuma

ADAM SARRAFI ve DÖRT ARKADAŞI


Zamanın birinde balık çıkmıştı kavağa
Yiğit muhtaç olmuştu kupkuru soğana
Yuva yapmıştı manda söğüt dalına
Burnu Kaf dağından daha da yüce
Bir zat gelmişti ülkelerinin başına.
Toplanmıştı beş arkadaş kendince
Söyleşmişlerdi kendi kendilerince.

Sözüm “meclisten dışarı” dedi adam sarrafı
Bulgurluya gelin gitmek kolay da,
Dimyat’a pirince giderken olmamalı bulgurdan da
Buz üstüne yazarsak yazımızı,
Agop’un kazı gibi yutarsak her bir sözü
Bu sefer boşanıp ta yeriz semerimizi.

Söze karıştı cebi delik baba adam;
Bir yastığa baş koymalı
Bir kazanda kaynamalı
Mal da yalan mülkte yalan
Bir çırpıda boruyu çalıp
Bir baltaya sap olmalı.

Olmazzz, dedi zemheri zürafası
Bir dudağı yerde bir dudağı gökte
Başımıza bir gün çorap örer de;

Kopar dananın kuyruğu o günde
Elem tere fişş kem gözlere şişş
Eğere de gelelim semere de..

Söze karıştı mızmız nanemolla
Dedi ki Borun pazarı çoktan geçti
Dünya kazan ben de kepçeyken
Doğmamış çocuğa kim don biçti?
Eşeğimizi Niğde’ye sürdük biz
Boyumuzun ölçüsünü aldık şimdi.


Derken, söze karıştı kız kurusu
Benim eteklerim zil çalarken
Elinizi vicdanınıza koydunuz mu?
Ben dokuz köyden kovulmuştum
Gelene ağam, gidene paşam derken
Siz dut yemiş bülbüle döndünüz mü?

Beş arkadaş söyleşip dertleşirken
Bir evden altıncı ses seslenmiş bunlara
Neyin nesi kimin fesisin diyemeden
Tüy biten diller söylemeyi bırakıp
Nohut oda bakla sofaya girmişler.
Bir iltifat bir ikram ki adamda, sanki hancı
Sözlerinin altında var bir gizli saklısı
Size nişan takalım, yol verip olalım ışık, ısı
Deyince kim olduğunu anlamışlar iyice .

Meteliğe kurşun atsak da her birimiz
Nişan bozup pabuç bırakmayız biz.
Vız gelir tırıs gider senin bize sözlerin
Bir don bir gömlek kalsak da bir gün
Bağrımıza yine de taş basarız biz.
Meta değiliz, alınıp satılmayız biz.

Elemtere fişşş kem gözlere şiş..
Dilek yani Tontiniii

Devamı Buradan ...>>

2 Nisan 2009 Perşembe

AŞKIN MATEMATİĞİ


Müjdeee Aşkın matematiğini çözmüşler...:)
Oxford Üniversitesi’nde bir görevli ile ekibi,

Bir ilişkinin devam edip etmeyeceğini 15 dakikada bilen, matematiksel bir model geliştirmişler. Bu modelin başarı oranı da oldukça yüksekmiş... Valla adamlara diyecek lafım yok biz daha AŞK’ın ne olduğunu çözememişken, onlar matematiğini bile çözmüşler. Ben en çok, kaç sayfa karalayarak bulmuşlar bu çözümü onu merak ettim doğrusu:) Bu sayfalar toplamı acaba, roman kalınlığında var mıdır? :)

Almışlar 700 çifti üzerlerinde bir çalışma yapmışlar,

çiftlerin yüzde 94’ünün boşanacağını bu modelle önceden tahmin etmişler. Olaya bakar mısınız? Bu model Türkiye’de uygulanacak olsa kimse evlenemez gibime geldi. Kriz, mıriz derken insanlarda evlenecek hal mi kaldı?

Devam edeyim; çiftlerden birbirleriyle 15 dakika süren sohbetler yapmalarını istemişler. Bir odada oturup, para, seks ve akrabalarla ilişkiler gibi tartışma yaratan konulardan birini seçip, o konu hakkında konuşmalarını talep etmişler... Kesin kavga çıkmıştır:)

Araştırmacılar kaydettikleri bu konuşmaları, eşlerin konuşurken sergiledikleri şefkat, mizah, mutluluk, saygısızlık ve saldırganlık oranlarına göre puanlamışlar.

Eşlerin puanlarının bir grafiğe aktarıp, grafikte gözlenen çakışmaların evliliğin başarısını ortaya koyduğunu belirtmişler. En istikrarlı ilişkilerin, evliliği temelde yoldaş olmakla eşdeğer gören çiftlerde gözlendiğini de kaydedip duyurmuşlar...

Nasıl ama sonuç çok etkileyici değil mi? Evlilikte taraflara kaldırabileceğinden çok yük yüklememek gerekiyor demek ki. Ben bunu anladım bu sonuçtan. Aslında olay çok basit: İki yoldaş olabilmek. Hayata ayrı pencerelerden baksak bile aynı noktada buluşabilmek.
Evlilik aşkı öldürmüyor işte. Aşkı öldüren biziz bu gayet açık. Çok şey beklediğimiz için, yoldaşlığı unutup evlilikten önceki laylaylomun devam etmesini istediğimiz için ölüyor aşk. Ölmüyor da saklanıyor diyelim. Sonra biz bunun farkına varınca, hatırlayınca ya da öğrenince saklandığı yerden çıkıp gülümsüyor bize...
Matematiği oldum olası anlamayan ve bu yüzden sevemeyen ben nasıl olduysa Aşkın Matematiğini anladım bu araştırma sayesinde:) Umarım size de biraz yardımcı olmuştur.
Kucak dolusu sevgiler...
ELa...

Devamı Buradan ...>>