.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

11 Temmuz 2009 Cumartesi

İNCİLİ


Bu gün cumartesi hem gülelim hem düşünelim dedik. Zaman zaman halk kahramanı, zaman zaman divane olarak nitelendirilmiş kişilerden birinin iki hikayesini sizlerle paylaşmak istedik.

Eski kayıtlarda İncili çavuş için “Türk mizah kültürünün önemli simalarından birisi “olduğu yazılmakta, kimliği hakkında ise bilinenler sınırlı. Kanuni Sultan Süleyman’ın yol kardeşi olduğu İNCİLİ adını düzenlenen bir ok yarışmasındaki başarısından dolayı kavuğuna inci takılmasından ya da bıyıklarına inci takarak eğitime çıkmasından aldığı söylenmektedir.
Padişahın yakını olarak çevresinde gördüğü aksaklıkları ince bir ironiyle alaya alan, padişahı bile güldürücü ve iğneleyici sözleriyle zaman zaman hedef alan bu zat; bir gün sarayı terk edip gitmiş. Padişah onu geri getirebilmek için türlü yollar deneyip, sonunda İnciliyi bulmuş. Neticede Padişahtan özür dilemesi gerekmiş doğal olarak.

Padişah:
“- Öyle bir şey söyle ki özrün kabahatinden büyük olsun” seni affedeyim demiş.
İncili çavuş bu, padişah da olsa lafın altında kalacak değil ya.
Tam mabeyinden dışarı çıkılırken padişah önde o arkada, Padişaha sunturlu bir pandik atmışş!
“- Bre zındık sen nasıl?...”
Demeye kalmamış İncili Çavuş:
“- Affedersiniz padişahım sizi Valide Sultan zannettim!” deyivermiş. Özrü kabahatinden büyük olmuş böylece. Sözün altındaki mizahı anlayan Padişah tarafından da affedilmiş…

İncili Çavuş memleketten İstanbul’a geldiği sırada bir müddet boşta kalmış ve getirdiği birkaç kuruşu harcayıp zarurete düşmüş. Son günlerde yanına ancak iki akçelik bir tek sikke kalmış. O günü bununla savmak mecburiyeti hasıl olduğundan bir bakkala gidip bir akçelik peynir almış iki akçelik sikkeyi vermiş, bakkal sikkeyi çekmecesine atarak diğer bir işle meşgul olmaya başlayınca İncili sormuş:
-Üste bir akçeyi vermedin.
-Ne demek? Verdim ya.
-Vermedin, vermiş olsan ister miyim?
-Verdim, sen unutmuşsun.
-Dostum emin ol ki vermedin.
-Artık çok oluyorsun verdim. Bu vesileyle peyniri bedava mı almak istiyorsun.
İncili bakkaldan parayı alamayacağını anladıktan sonra “lahavle” diyerek oradan karşıdaki fırına gidip:
-Şuradan bir akçelik ekmek ver, demiş.
Ekmeği alınca yürümüş. Fırıncı parayı vermediğini görerek arkasından bağırmış:
-Hey arkadaş, hani ya ekmeğin parası?
İncili dönüp öfkeyle:
-Verdim ya kaç kere para vereceğim?
-Canım vermedin.
-Sen unutmuşsun. Ekmeği istediğim vakit parayı verdim.
İncili yoluna devamla oradan savuşmuş epeyce uzaklaştıktan sonra demiş:
-Yarabbi sen bilirsin ki bakkal benden bir akçe fazla aldı. Ekmekçi de parasını alamadı. Artık ahrette sen bakkaldan al ekmekçiye ver. Bende hakkı kalmasın" demiş.

Devamı Buradan ...>>

10 Temmuz 2009 Cuma

ŞÜKRETMENİN GİZEMİ


“Yattım sağıma döndüm soluma cennetteki mekânıma, yatarsam kaldır Allah içimi nur ile doldur Allah, can kafesten çıkarken Kuran’la imanla yolla Allah. Sağımda 7 melek solumda yedi melek bedenim Allah’a emanet.”

Küçücükken Anneannemin öğrettiği bu duayı her gece yatmadan okurum, ilavelerim de olur bazen. Gecenin sıcağına, benim ruh halime, yastığımın pozisyonuna, başımı sağa sola kuzey ve güneye koyuşuma göre “çitten atlayan koyunları” saymasam da en uygun pozisyonu sağlık açısından irdeleyip öyle geçerim derin uykuların dayanılmaz hafifliğine. Gün içindeki davranışlarımın ve sözlerimin muhasebesi ile birlikte yaşadığım her şeye ŞÜKÜR deyişim ertesi gün bana o kelimenin ne denli sihirli bir kelime olduğunu ispatlamıştır.
Şükredeceğim olaylar gelir çünkü başıma. Fatır Suresi 30 ayette dendiği gibi”Allah, şükredene bol bol nimet verir." Deneyin bence peşin peşin şükreden, şükredeceği olaylar yaşıyor daima.
“Limon ağaçlı eski ev satılıktır” yazımı hatırlarsanız, evin satılıp yerine apartman dikileceği için ve yediveren limon ağaçlarının kesileceği için üzülmüştüm biliyorsunuz. Ancak ekonomik sıkıntılar ev sahiplerimden birinin üzülüp kanser olmasına ve bir göğsünü aldırmasına, bir müddet satışı durdurmasına rağmen evimiz günü geldi ve satıldı. Bize de “ağustos eylüle kadar oturun, inşaat başlarken çıkarsınız” dediler. Bizler teslim olmuş bir pozisyonda kuzu kuzu otururken dileklerimi bir bir sıralayıp sanal dilekçemin altına imzamı atıvermiştim bir gün.

Taşınacağım evin aynı sokakta olması, önü ve arkası açık ve ağaçlıklı olması, mutfağı ve evin her yerinde gömme dolaplarının olması konusunda kararlı bir tutum sergilemiştim. Ardından da Sevgili Rabbime şükretmiştim. Gün geldi ne bir emlakçiye başvurdum ne de başımı kaldırıp “acaba boş ev var mı?” diye baktım yoldan gelip geçerken. Aynı caddede yan apartmanda bile ev boşaldı pek umursamadım. Sıfır taşınma telaşında olan ben, ev arayan bir dostumun dürtüklemesiyle şu an taşındığım; 38 numaradan, lütfen kalkıp 32 numaralı evi görmeye gittim. Bahçesinde siyah erik ve turunç ağaçları, balkonuna sarılıp sarmalanmış mor-mürdüm renkli begonvilleri,kedileri, evde yaşayacaklara tüm olanaklar önceden düşünülmüş ve sunulmuş muhteşem enerjisi ile bir EV karşımdaydı. Birçok emlakçiye anahtar verilmiş ancak ev sahibinin amcası birinci katta oturduğundan anahtar onda da vardı. Evi gördük beğendik ve çıktık.15 senedir o sokakta oturan ben hiç karşılaşmadığım amca beyle her gün karşılaşıp selamlaşır olduk her ne hikmetse! Ve sonunda “ev sahibinin telefonunu vereyim size, kendisiyle bir konuşun” dedi beyefendi. Bir emekli maaşıyla kredi çekmeden halledemeyeceğim birçok sorunum çözülmüş oldu. Emlakçiyi hallettiler, nakliye parası ödemedik, depozit daha sonra verirsiniz dendi ve kirada da eski evden çok az bir fiyat farkıyla sözleşmemizi ev sahibimiz ziyaretimize geldiğinde yapmış olduk. Kızını evlendiren kardeşimin ve iflas etmiş fabrikatör bir arkadaşımın ihtiyaçları olan para yardımını bile yapabildim. Onları kapılardan çevirmiş olmadım erenlerin himmeti ile. Bir de yardım edememenin vicdan azabını çekmedim çok ŞÜKÜR.
Yük taşıyan Kelebekler gibiydik. “Kolilerin ağırlığı tüy kadardı” sözünü şimdi söyleyebilirim. Çünkü taşınıp YERLEŞTİK. Dün gece sahilde kalamar eşliğinde rakılarımızı, bu sabah taze kekikli kızarmış ekmek peynir ve özel demlenmiş çayımızla kahvaltımızı evimizde yaptık. En kısa zamanda Sizleri de bekleriz.
“Tanrım, verdiğin tüm nimetlere ve biz istemeden sunduklarına, blog dostlarımızın bizim için ettikleri dualara şükürler olsun.”
Sevgilerimle

Devamı Buradan ...>>

7 Temmuz 2009 Salı

MARTILAR NEDEN HEP DENİZ ÜSTÜNDE UÇAR


Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiğinde halk eğilir ve gözlerini kapatır,ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı her şeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş.Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için

uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda
saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanlı ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış.

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yalnız yaşamaya mahkûm etmiş...

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kâğıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış...Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemekiçin gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar...

Bu arada prensesten mektup alamayan âşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış...

Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup,o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.

Devamı Buradan ...>>

2 Temmuz 2009 Perşembe

BEN BİR SOMON BALIĞIYIM


Ben bir SOMON balığıyım. balık yetiştirilme çiftliğinde yumurtadan çıktığımda arka yüzgecime metal bir klips takılmıştı. Uzun bir yolculuğa hazırdım artık. Irmak denize kavuşana dek bayır aşağı suyun akışına bırakacaktım yüzgeçlerimi. Darwin’i açmaza sokan gerçeklerden biri olan “yolumuzu nasıl bulduğumuz” sorusuna evrimciler, "içgüdü" cevabını vereceklerdi bir gün. Benim bu zorlu yolculuğum "tesadüf" kelimesini gülünç hale getiren bir plan ve tasarım harikası olduğunun ispatı olacaktı. Diğer klipsli somon arkadaşlarla ırmağın kaynağından salıverdim kendimi. Sular bizleri arkadan arkadan ittirirken sevinç çığlıkları atıyorduk sanki. SU: “Hadi bakalım, bu hayat yolculuğunuzda bu gidişin bir de dönüşü olduğunu sakın unutmayın” dediğini duyar gibiydik. “ Hayat sınırsız sonsuz ve mutlu umutlu önümüzde akarken neden geri dönelim ki?”demeden de edemedik. Sular yükseklerden düzlüğe akıp havuzlaştığında, dinlenip şakalaşıyorken nice tehlikelerle karşılaştık.

Kayaların üstünde konuşlanmış AYIlar, sarp kayalıklardan pike inişle üstümüze uçan KARTALlar, oltalarının ucuna yem takıp bizi kandırmak isteyen nice BALIKÇIları atlatıp kilometrelerce yol gitmemiz bizi nedense zayıflatacağına güçlü kılmıştı. Fedakâr ve işbirlikçi davranışlarımız evrimcilerin “ doğal seleksiyon” idealarına da bir darbe indirmekten geri kalmamıştı. Elimizde okyanusa varmamızı sağlayacak ne bir harita ne bir yön tarifi vardı. Birkaç arkadaşımızı acı kaderlerine teslim ettikten sonra sonunda yüce okyanusa kavuştuk. Büyüdük, beslendik 2 yıl, sevdik sevildik, neslimizi çoğaltmak içgüdüsüyle dölledik, döllendik. Yükümüz ağırdı, okyanusa gelirken bizi arkamızdan ittiren suyun sözleri geldi aklımıza.” Bu gidişin bir dönüşü var” demişti. En önemlisi ÖZLEMİŞtik doğduğumuz suları, vatanımızı… Yumurtalarımızı bırakacağımız en emniyetli en huzurlu suları özlemiştik işte. Ben bir balığım biliyorum, dere tepe akan suyun TERSİNE YÜZÜP nasıl kavuşacaksın yumurtadan çıktığın yuvana demeyin sakın bana. Razıyım çocuklarım için her türlü fedakârlığı yapmaya.
Hiç düşündünüz mü?
Somonlar neden hayatları pahasına binlerce kilometrelik zorlu bir yolculuğa kalkışıyorlar? Niçin kendilerine hiçbir çıkar sağlamayan bir göç yapıyorlar? Niye denizlerdeki zengin beslenme kaynaklarını terk ediyorlar? Yumurtalarını neden o anda bulundukları yere ya da neden denize veya akarsuların başına değil de mutlaka denizden binlerce kilometre içerideki nehir kollarına bırakıyorlar?

Biz, doğduktan sonra denize gitmemizi, burada yıllar süren uzun bir yolculuk yapmamızı sonra da doğduğumuz nehir yatağına geri dönmemizi emreden "program" başlı başına büyük bir mucize değil de ne peki? Bu program uyarınca vücudumuzun tatlı sudan tuzlu suya adapte olmasını sağlayan genetik bilgi, dev okyanusta hiç şaşırmadan yolumuzu bulmamızı sağlayan doğal pusula sistemimiz ve doğduğumuz akarsuyun kokusunu bulmamızı sağlayan son derece hassas bu koku algımız bir mucize değil de ne peki? Hayatımız pahasına bu göç yolculuğuna çıkışımızı planlayan; yönümüzü bulma yetimiz, koku alma duyumuz, ilham ve kararlılığımız için şükürler olsun yüce Allah’ıma.

İşte bu müthiş ve zorlu yolculuğun sonunda 70 tane somon balığı arkadaşımla "derilerimiz ve etimiz kırmızıya dönerek" 2 yıl önce dünyaya geldiğim küçük havuza vardım. Çiftlikteki görevliler yüzgeçlerimizdeki klipsleri görünce şaşkına döndüler: Yuvamıza varamayan dostlarımdan bazısı ise kimi sofraların mezesi, Kimi aç hayvanların yemeği oldu gitti. Bizler de yumurtalarımızı sulara emanet edip, ekolojik dengeye katkıda bulunmak için cesetlerimizi doğadaki ağaca, ota, börtü, böceğe sunduk fedakârca sevgiyle.

Devamı Buradan ...>>

1 Temmuz 2009 Çarşamba

KİM DEMİŞ DEVLERİN SOYU YOK OLDU DİYE?


Dünyanın toprağını ölçüp biçip bir parça kopardım; ağaçları bitkileri hayvanları evleri yollarıyla birlikte. Mutluluk vaat ettim, tüm canlılarına. Toprak harita gibi avuçlarımda, ağaçların konuşmaları kulaklarımda, insanların koşturmaları, hissettikleri, deprem gibi sarsıntı, topraklarıyla birlikte evlerinin bir bilinmeze yol alışı gibi. Oysa “en GÜZELİ bağışlamaktı” onlara benim amacım. En huzurlu, ala-veresiz, kavgasız bir yaşam sunmaktı. Savaşların olmadığı, kurtarılmış bölgeyi yaratmaktı ön sebebim. Ben KİM miydim? Kimse, adım sanım yok benim… Bir hayal kurdum sadece işte. Bana insanlar, devler ülkesinden gelen Dev diyorlar. Devasa biri gibi görüyorlar beni. Kendime onların gözünden bakıyorum şimdi ve böyle görüyorum işte kendimi.
Geçtiğimiz Pazar günü 4 yaşındaki torunum karıncaları gözlemliyordu.
Kedinin mamasından parçalar koparıp ordular gibi bir sağa bir sola yük taşırlarken “Eren, seni dev gibi görüyorlar” demiştim. Gözleri önce parlayıp sonra şefkat ve merhamete dönüşmüştü gözündeki parıltılar. Sarı tişörtlü KOCA dev, Betona su dökmüştü “bak bu okyanus onlar için” dedim. Yine uzun uzun düşünüp yerdeki suları ayaklarıyla kurutmaya çalışmıştı. Okyanus ötesi panik içinde bir sağa bir sola giden karıncayı bir kâğıt parçasıyla kurtarmış diğer arkadaşlarının yanına koymuşken, plastik su şişesine giren karıncayı çıkartmak için uzun bir zaman harcamıştık her nasılsa. İşte benim de birçok canlı için bir dev olduğum aklıma o zaman gelmişti. Yaşamlarımız bir masaldı ya! Aslında vardık ama yoktuk ya! Bizden küçük ve çaresiz tüm canlılar için biz masallar ülkesinin devleriydik ya. Sinip gözlerini gözlerimize dikip ne ile karşılaşacaklarının bilinmezinde tir tir titriyorlardı ya. Devasa hayvanlar ve dinozorların mamutların yok olduğu bu âlemde kim demiş devlerin de soyu yok oldu diye? Bizler varız ya!

Devamı Buradan ...>>

30 Haziran 2009 Salı

GELİNLER ve KAYNANALAR


Yüzyıllardır süre gelen Gelin-Kaynana savaşlarından az da olsa nasibini almayan yoktur. Hala bekâr olanlar ve hep böyle kalmak isteyenler hariç tabii:) Ben kendi adıma çok rahat konuşabilirim ki Kaynana kelimesini bile soğuk, yabancı bulurum sonradan kazandığım Annem için. Sanırım bu konuda sayılı şanslı insanlardanım. Çok şükür. Çevremde birebir tanık olduğum ama bana çok uzak bu çekişmeler acaba hangi taraftan kaynaklanır. Hep merak etmişimdir. Tabii ki gelinlere sorsanız kayınvalidelerden, kayınvalidelere sorsanız gelinlerden:)
Karşıma geçmiş anne!!!siyle kavgalarını hararetli hararetli anlatan arkadaşlarım da oldu, gelinini yanımda çekiştiren, canı sıkılan annelerde. Dinledim. Şaşırdım. Anlattıkları şeyler,


hani deriz ya incir çekirdeğini doldurmaz cinstendi. Ama onlar farkında bile değiller işte. Acaba böyle gelmiş böyle gitsin mi diyorlar. Hani geleneği bozmamak için mi? :) Ne bileyim anneler oğullarını mı kıskanıyor acaba gelinlerden, ya da gelinler annelerin o erişilmez tahtlarına asla gelemeyecekleri için mi içerliyorlar? Bunu yaşayarak öğrenmediğim için ne kadar da mutluyum bilemezsiniz.
Her gün gittiğimiz ve artık müdavimi olduğumuz o güzel çay bahçesine, geçen yıl size bahsettiğim kayınvalidenin gelinini arkadaşlarına çekiştirmesi olayı var ya hani, belki okuyanınız vardır. .
İşte geçen gün yine aynı insanlar yine aynı yerde aynı muhabbeti yapıyorlardı. Yuhh dedim. Üzerinden geçen koskoca bir yılda değişen hiç bir şey olmamış meğer. İçten içe üzüldüm. "Karşılıklı anlayışla çözülemeyecek sorun yoktur" deriz ya unuttuğumuz o "anlayış" duygusunu sanırım yine o güzel, fedakâr, düşünceli anneler hatırlatacak bizlere ona karar verdim ben :)...Aşağıdaki hikaye de bu olayın üzerine geldi cuk diye oturdu ama:))
Sevgiler.
ELa...

Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve gelini için yine mutfağına kapanmış, yemekler hazırlıyordu. Aynı akşam yine yemeğe eski bir dostunu da davet etti, beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptıkları yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyor, patatesler yanmış, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostları, kadıncağıza durumu belli etmemek için ellerinden ne geldiyse yaptılar ve nihayet yemek bitti. Yeni evli çift annelerinin ellerini öperek vedalaştılar ve evden ayrıldılar. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra yaşlı kadına dönerek 'Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum, bana söyler misin bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var.' dedi. Yaşlı kadın gülümseyerek Cevap verdi:

"Hayır hiçbir şeyim yok, kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide
bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak."
demiş.

Devamı Buradan ...>>

29 Haziran 2009 Pazartesi

SANTUR ÇALGICISI


Bornova FORUM: İkea ve Kipa’nın yanı sıra açık ve kapalı, yerli ve yabancı pek çok tanınmış markanın yer aldığı 130 mağaza, yedi salonlu sinema, eğlence alanları ve 3000 araç kapasiteli otoparkıyla alışılmışın dışında bir alışveriş Merkezi.Sokak çalgıcıları ise müzikleriyle (ne kadar istenmeseler de)burayı en nostaljik yapan bireyleri.

Geçen hafta biz de Bornova Forumdaydık. Havuzları köprülerden aşıp, ışıl ışıl mağazaları uzaktan yakından izliyorken bir mekanik su sesi geldi kulaklarımıza. Ses bizi çekti yanına getirdi. Çakılıp kaldık müziğin ritminde. Bir mağazanın sol köşesine çekinerek konuşlanmış biri gitar, diğeri isim babasının Evliya Çelebi olduğunu sonradan öğrendiğimiz SANTUR’u çalan gençler; müzikleriyle bizler gibi birçok insanın da ilgi odağı olduğu esnada bir görevlinin uyarısına maruz kaldılar. Uyarıya halkın karşı tepkisi bence görülmeye değerdi. Aniden masallar ülkesindeki gizemli şelaleden gönüllerimize ılık ılık dolan sihirli su kesilmişti sanki. Bir görevli elleri arkasında “-Burada çalamazsınız” diyordu.”YASAK!” Neden, diye sormadı çalgıcılarımız, bizler sorduk, nedenini öğrenmek istercesine. Cevap “Yasak işte!” oldu ne yazık ki. Oysa Forumun birçok yerinde akordeon, gitar çalan başka çalgıcılar da vardı. Büyük İkramiye bizim iki çalgıcıya vurmuştu.Sustuk çaresizliğimizde, masallarımızdan uyandırıldık.

İsimlerinin Ozan ve Sinan olduğunu öğrendiğimiz gençlere sufi saja ailesi olarak buradan teşekkür edip, bu zorlu yaşamlarının onlara başarı ve şans getirmesini diledik. Santur dinlemek için burdan
Devamı Buradan ...>>

28 Haziran 2009 Pazar

GİDENLERİN ARDINDAN


Aslında yoktur giden ve kalan… Öyle diyorlar!

Yoktur da, neden bu içimizdeki hüzün ve içe akan gözyaşları? Nasıl yerleşiyor uğurlayanın yüreğine, gidenlerin ardından dökülen bir tas suyun ürpertisi ? Birliktelik içindeki yaşanan ve paylaşılanları tekrar tekrar hafıza kayıtlarından çıkarıp gönül ekranında seyretmek, kendini gülümserken yakalamak sonra ekşi üzüm yemiş gibi sızlanmak titremek gibi bir şey aslında yaşanılanlarda yaşamak. Kızgın harda yanmış metalin soğuk suyla söndürülüp cızlaması gibi. Gidenin; ardında bıraktıklarında kalan yanını, kalanın; gidenin yanına taktığı ve yolladığı yanını da düşünürsek bu durum içinden çıkılmaz bir bilmece gibi görünüyor insanın gözüne. Göz görmeli, gönül inanmalı, eller dokunmalı diyorsun sonra da. Her köşede, her odada, her sözün içinde gezinen o güzel enerjiler ve kokular, tebessümler kalacak ve yaşayacak hafızalarımızda. O da bir müddet için yeter bizlere.
Açılın Yollar, geçecek Canlarım. Su gibi gidip su gibi gelin güzellerim.
Devamı Buradan ...>>