
Studio aka'nın hazırladığı 25 dakikalık Animasyon, sevenlerin ilgisini çekecek gibi görünüyor. Konusu ise: yalnız bir çocuk ve o çocuğun yanındaki penguenin macerasını anlatıyor. Şimdilik kısa Trailer'nı izliyebiliyoruz.
Devamı Buradan ...>>
14 Ocak 2009 Çarşamba
LOST AND FOUND ANİMASYON
13 Ocak 2009 Salı
KISAS MI ?

Dünyadaki savaşlara, Filistin İsrail meselesine MEVLANA'nın bir hikayesiyle cevap vermek istedik."Hani dede erik çalar torunun dişi kamaşır" derler ya işte onun gibi bir şey...Tasavvufta ayağına taş takılsa "-ben ne yaptım da bu taş ayağıma takıldı" gibi düşünme ve hatayı kendinde arama, bir olayda hata görüyorsam "gözümdeki çöptendir"gibi düşünce yapısına gönderme gibi geldi bize bu hikaye. Teşbihte hata olmaz ama yine de yorum sizlere kalmış. sevgilerimizle.
Yoksul bir adam, gece gündüz feryat etmekte,tanrı’dan eziyetsiz, zahmetsiz, çalışmadan kazanmadan helâl rızık istemekteydi. Birden kapısından içeri bir öküz girdi, o da bu benim nasibimdir deyip güzelce kesti yedi.Öküzün sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın?” dedi. Adam, “ Ben Tanrı’dan rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap” dediyse de Öküz sahibi yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu.
Çeke çeke Davud Peygamber’in yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.
Saçma sapan lâfları bırak azgın herif. Aklını başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua? Âlemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Tanrı’ya dua ettim, feryad ü figan ederek nice kanlar yuttum.İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü, var, başını taşlara vur ” dediyse de, Öküz sahibi ” Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam, yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi, benim halimi senden başka kimsecikler bilmez. Gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Lâf olsun diye dua etmedim ya."
Davud aleyhisselâm’ın iki hasmın da sözlerini dinlemesi ve dâva edileni sorguya çekmesi:Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi.
Dâvacı dedi ki: “ Ey Tanrı’nın peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş, O da onu kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.”
Davut, “ Ey kerem sahibi, neden sana haram olan o öküzü kestin?Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dâva görülsün, bitsin” dedi. Adam dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Tanrı’dan, Yarabbi, helâl ve zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın… Herkes feryadımı bilir, hattâ çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Halktan hem gizli sor, hem de aşikâre… bak, bu eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla,
Bu dualardan, bu feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş.
Gözüm karardı. Ama lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani.
O ayıpları bilen Tanrı duamı kabul etti, buna şükrane olsun diye öküzü kestim”
Davud Aleyhisselâm’ın, öküzü kesenin haksız olduğuna hükmetmesi.
Davut, “ Bu sözlerden el yıka, dâvana şer’i delil getir.
Yürü, eğri büğrü söylenme, bu müslümanın malını ver. Paran yoksa borç al, ver; beyhude konuşma!” dedi.
Adam, “ Padişahım, sitemkârlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana” deyip Adamın, Davut Aleyhisselâm’ın hükmünden feryada gelmesi.Secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Tanrım, Davud’un gönlüne de o nuru ver.
Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da sal ey ihsan sahibi Rabbim.”
Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı.“ Ey öküzü dâva eden, bugün bana mühlet ver, bu dâvanın görülmesinde ısrar etme.Halvete girip bu ahvali, bir de sırları bilen Tanrı’dan sorayım. Davud’un, hakkın meydana çıkması için halvete girmesi
Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul edildiği yere yöneldi. Tanrı, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla gösterdi. O da işi anladı,bildi.Ertesi günü iki dâvacı ile halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler. Dâvacı yine aynı davayı tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.
Davud’un, öküz sahibi aleyhine hüküm vermesi ve “ Sen bu öküzden vazgeç “ demesi, bunun üzerine öküz sahibinin Davud Aleyhisselamı kınaması Davud “ Sus, bu dâvayı bırak, öküzü bu müslümana helâl et de yürü git. Öküz sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet? Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın. Davud’un öküz sahibine “ Bütün malını, mülkünü ona ver “ demesi. Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malını mülkünü hemencecik ona bağışla. Yoksa bak, sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.” Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü artırıp durmaktasın” dedi. Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, Davud, tekrar onu huzuruna çağırıp, "Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile yazık… öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha!Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, artık fazla söylenme!” Dâvacı iki eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir yukarı gidip gelmekteydi. Halk da Davud’u kınamaya başladı. Dâvacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki,Davud’a yüz tutup “ Ey seçilmiş Peygamber, ey bize şefkatli zat, bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahrettin” dediler.
Davud Aleyhisselâm’ın, bu gizli şeyi meydana çıkarıp apaşikâr göstermek ve getirilen delilleri çürütmek üzere halkı ovaya çağırması
Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi. Hepiniz kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim. Filân ovada büyük bir ağaç vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir. Kol budak salıvermiş, geniş bir yeri kaplamıştır, kökü de yere yayılmıştır. İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor. O güzel ağacın kökünde kan var. Bu kötü talihli herif, onun altında efendisini öldürmüştür. Tanrı’nın hilmi, bunu şimdiye kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi. Bu melûn herif şimdi de bir öküz için onun oğlunu yere vuruyor.Bu hak, hukuk tanımaz zalim bir öküzceğiz için bunca hilelere girişti. Halbuki o, öküz kesenin atasından yüzlerce öküz, yüzlerce deve almıştı.
Halkın o ağacın dibine gitmesi
Halk, şehirden çıkıp o ağaca doğru gidince Davut, dedi ki: Ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün.Öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Tanrı bunu meydana çıkardı.Korkunç bir hayal gördün, korktun... Acelenden bıçağı da adamcağızın başıyla beraber toprağa gömdün. İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi, kazın şurasını!Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, öküzü kesenin atasına işte böyle bir hilede, böyle bir zulümde bulundu.” Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da!
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:53
15
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
11 Ocak 2009 Pazar
ALLAH’IN GELİNİ
Gelin adayımız Ocak ayının 8 inde 408 nolu odaya girmek istemedi, şüphesiz 107 nolu sandukaya da 22148 nolu parsele de girmek istemedi… Evinde kalmak, yatağında olmak istedi.
16 yaşındaydı beyaz gelinliğini giyip, kitaplarının arasına çiçekler koyan ona şiirler yazan gençle evlendirilişi. Okul müdürü hayır demişti annesine
“-Süheyla daha çok küçük,” o çok başarılı bir öğrencim okuması lazım. Ama ne çare 5 çocuklu dul anne söz vermişti bir kez.
Süheyla ilk evliliğinde kararı kendi vermemişti, son evliliğinde de…
Sıcak su ve hoş kokulu sabunlarla yıkandı. Elleri ayakları ve bedeninin her yeri temizlendi paklandı. Bembeyaz örtülerin altında güzellik ve saflığa büründü. Yüzünde o çektiği acıların ve çaresizliğinin derin izleri belirmişti. Artık hiçbir şeye itiraz etmiyordu… Kesseler duymuyordu… Bu su sıcak demiyordu… Gözüme sabun kaçtı diye sinirlenmiyordu… Evirildi çevirtildi ne bir inleme sesi ne bir feryat ne bir haykırış ne de bir gözyaşı… Gelinliğinin üstüne çörek otları ve kâfurun serpiştirilip, dualar eşliğinde gül sularıyla yıkandı bağlanıp kuşaklarla, bordo sandukasına yerleştirildi.
Bindiği araba Bahçelievler Gül-bahçe camisine oradan 9 sene önce uğurladığı ilk eşinin Doğan çay köyüne hareket etti…
Onun beden toprağına atılan tohumdum ben. Orada gelişmiş orada yetişmiştim.17 Yaşında abimi doğurduğunda
ayakları aylarca tutmamış, ikinci çocuğu doktorlar kesinlikle yasaklamış, “eğer doğurmaya kalkarsan ölürsün” demişlerdi. Bana hamile kaldığında 20 Yaşında daha küçücük bir kadınken beni düşürmek için türlü çareler aramış, hatta uzun bir süre her gece bol rakı kürüne bile girmişti. Heyhat başvurulan çarelerin hiçbirisi fayda vermemiş 9 ay sonra hiç sorunsuz beni doğurmuştu Annecim. Ben o günleri pek hatırlamıyorum. Ancak rakıyı sevmem o günlerden hatıra kaldı bana sanıyorum. Sonra 3. çocuk Tutsak, sevgili kardeşim. Onu doğurduğunda 11 yaşındayım. Anneliğimin ilk denemelerini onunla yaptım. Çünkü 6 ay annem ayaklarının üstüne basamamıştı. Ömrü boyunca geçirdiği on ameliyat, babamın ölümünden sonra yatağa bağımlı yaşadığı 9 yıl geçtiii-gitti. Ancak onu yaşayan bilir. O bedeninden bizlere sağlığı ekledi galiba, o hep hasta, biz hep sağlıklı yaşadık. O ölürken elini tutmak dışında, ona yardım edip gitmesini engelleyemedik. Çağırsın çağırmasın her hafta ziyaretine gitmeme rağmen
“-Ah kızıma doyamadan gideceğim bu dünyadan” diye yakınmalarına “Anne ben çocuklarımı 6 ayda bir görüyorum” cevabını vermiştim. Vazgeçmişti ondan sonra bu serzenişlerden,” Umut’a ne zaman gideceksin?” “Ufuk’ta, Efe’de fazla kalacak mısın? Demeye başlamıştı. Çocuklarını başına toplayabilmek için bu seferde böyle mi yaptın Anne?
Güle güle git, yolun açık olsun. Eskiyip giden elbisendi, şimdi özgürsün. ANNE.
Şükran ve Sevgilerimle...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:40
32
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Ocak 2009 Cuma
8 Ocak 2009 Perşembe
It's A Wonderful Life / İzlenesi Film

İnsan, Hayatın koşuşturmasından çevresinde olup bitenleri tam olarak algılayamıyor. Yaşama baktığımız anlar, onun sona erdiğini hissettiğimiz anlarda oluyor genellikle. İzlemenizi önereceğim Film de Hayatın anlamlı sandığımız tarafının ne kadar anlamsız ve yalan olduğunu.Anlamsız saydığımız tarafınında ne kadar anlamlı olduğunu, çok güzel anlattığını düşündüğüm filmler den.
Konusu ise kısaca şöyle:
İflas etmekte olan George Bailey (James Stewart) bir Yılbaşı gecesinde kendini nehre atarak intihar etmek üzeredir. Doğduğu andan itibaren bu küçük kasabada yaşayan Bailey kendisini buraya ve insanlarına adamış, hoşgörülü, güvenilir ve yardımsever bir insandır. Büyük bunalım'ı hasarsız atlatmış, babasından devraldığı konut ve finans şirketi aracılığı ile kasabalıların neredeyse tamamını konut sahibi yapmıştır.
Bu arada para kazanmayı, mimar olma fırsatını, dünyayı gezmeyi, kısaca tüm hayallerini ertelemek zorunda kalmıştır. Kasabaya yaptığı bunca iyilik, kötü yürekli banker Henry F. Potter (Lionel Barrymore)'ın çıkarları ile çakışır. Potter, Bailey’in sürekli peşindedir artık. Bir gün aradığı fırsat çıkar ve Finans şirketine ait önemli bir miktarda para Bailey'in alkolik ve yaşlı amcası Billy Bailey (Thomas Mitchell) 'in dalgınlığı sonucunda Potter'ın eline geçer. Banka müfettişlerinin yaptığı bir denetlemeden sonra şirketin açığı ortaya çıkar. Bu iflas ve tutuklanma anlamına gelmektedir. Çareyi intiharda bulan Bailey kendini nehre atmak üzere iken yeryüzüne gönderilen melek Clarence (Henry Travers) onu ölümden kurtarır. Melek, Bailey’in bir arzusunu yerine getirerek ona "kendisinin hiç doğmamış ve yaşamamış olduğu" bir dünyayı gösterir. Bailey kendisine gösterilen bu dünyanın hiç de güzel olmadığını görür ve insanların çevrelerine sayısız katkıları, iyilikleri olduğunu, ama her zaman bunun farkına varamadıklarını anlar. İZLE
Devamı Buradan ...>>
5 Ocak 2009 Pazartesi
ONLARI ANCAK TOPRAK DOYURUR

Yoksul bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu. Oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona;
“- Ben burada iken oltana ilk takılan şey ne olursa, sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi. Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı. Hükümdar balıkçıya,
“-Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek, alıp sarayına götürdü. Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar. Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu. Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi. Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu.
Bunda bir sır olduğunu anladılar. Bir BİLGE çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:
“-Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz. Çünkü doymaz……Ama bir avuç toprak bunu doyurur."
Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydular ve kemik yukarı kalkıverdi..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:33
16
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
3 Ocak 2009 Cumartesi
SİYA SİYABEND/ DİNLENESİ MÜZİKLER

Uzun zamandır cumartesi günlerinin dinlenesi albümler bölümünde; bu seferde yayınlamak istediğimiz bir grup olan Siya siyabend'i tanıtmak istedik. Kiminiz tanıyordur kendilerini. Gizemli İstanbul sokaklarında müzik yapmaya başlayıp, Fatih Akın’ın filmi ile birlikte bizler tarafından da tanınmışlardı. Bir zamanlar Kaş’taki caffemizin kapanış müziği yapmıştık Hayyam şarkılarını, şimdi de sizlerle paylaşmak istedik, dinlerken sizlerin de zevk alacağınızı umuyoruz.
Sizlere,Grup üyelerinden arkadaşımız: Dede Murat’a, sevgili eşine ve güzel kızları Zeze’ye sevgilerimizle...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:00
6
yorum
Etiketler: MÜZİK, SAJA BAKIŞI
2 Ocak 2009 Cuma
SİA /SOON WE'll BE FOUND
Kollarımızın ucundan sallanan ELLER'İMİZ:
Çiçek açmayı meyve vermeyi bekleyen ağacın dalları gibi…
Bacaklarımız götürürken bedenimizi beynimizin ve gönlümüzün götürdüğü yere, ona eşlik edendir ellerimiz… Öne atıldı mı sağ bacak, sol kol ve el eşlik eder ona… Sonra sol bacak, sağ kol ve el gelir gündeme. Bilinçsizce sallarız kollarımıza bağlı ellerimizi.
Sia | Soon We'll Be Found from Concord Music Group on Vimeo.
Ellerimizin hayatımızda çoktur işlevi:
Onlarla dokunur, sever, yazar, keser, karıştırır, yıkar anlatırız her şeyi. Toprağa tohum ekendir, bahçeye gülfidanını… Demiri dövendir, şekillendirir cevheri…
Eller; çalar, çırpar… Yakalandı mı kişi, polislerin ilk sözüdür “eller yukarı”
Ellerdir; piyanonun tuşlarından çıkaran o nameleri…
Ellerdir; Mavi, kırmızı, yeşil eflatun sarıyı fırçasına bulayıp tuvale çizen ruhun ezgilerini.
Ellerle tokalaşıp, okur insan birbirinin belki de doğasını. Parmak uçlarıyla dokunanlar, kuvvetlice sıkan eller gösterir kişinin karakterini.
Ellerdir çeşitli şekillere sokarak oluşturan duvardaki gölgeleri.
Doktor; elleriyle başlatır anasının karnında 9 ayını dolduran bebeğin dünya hayatını.
Eller; alkışlar, destek verir ses çıkarır belli eder beğenileri.
Eller; El sallar anlatır hüzünlerle,” güle güle git” temennilerini.
Ağlayan gözlerin yaşını siler eller… Ellerden çıkar sevgi dolu şifa enerjileri…
Akıyor evrene ellerim vasıtasıyla Allah’ın tüm fiilleri.
Şu anda daha çok seviyorum ellerimi.
Onlarla yazabildiğim için sizlere; “ sizleri sevdiğimi”
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
20:26
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
“EĞER”li ev

Adamın biri ev arıyordu. Bir dostu, onu kendi mahallesindeki yıkık bir eve götürdü. Ev oturulacak gibi değildi. Dostu:
“-Eğer bu evin tavanı olsaydı, benim yanı başımda ev sahibi olur otururdun. Eğer bir odası olsaydı, çoluğun çocuğunla rahat ederdin diye uzun uzun, hep EĞER li konuşmaya başladı.
Adam:
“-Evet, dostlara bitişik evde komşu olmak iyi, fakat ‘EĞER’de oturmaya imkân yok ki cevabını verdi.
MESNEVİ:” Tende kudret oldukça, çalışıp kazanmak gerek.
Çalışıp kazanmak, define bulmaya mani değil. Sen çalış kazan da define bulursun, hazine de böyle yap ki, sonunda ‘eğer’ illetine uğramayasın. Eğer şunu yapsaydım yahut bunu yapsaydım gibi şüphelere düşmeyesin.” Beyit: (734–736)Mevlana
Devamı Buradan ...>>

