
Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adındaki Kadının,bir gün bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.
Bakmış vitrinde, güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek var. Kadı, fırıncıya:
“Ben bunu aldım” demiş.
Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.
Az sonra ördeğin sahibi gelmiş:
“Hani bizim ördek?” demiş. Fırıncı boynunu büküp;
“ UÇTUU!” deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak kadının karşısına çıkarmışlar.
Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi:
“Bu adam ördeğimi hiç etti” diye şikâyet etmiş. Kadı, fırıncıya sormuş:
“Ne yaptın bu adamın ördeğini?” Fırıncı;
“Uçtu” “ demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:
"ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil “ diyerek fırıncının beraatına karar vermiş.
Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş... Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
“Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslümin tek gözü çıkarıla...”
Davacı 'Ne olacak?' diye sorunca kadı,
“Şimdi” demiş, “Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.”
Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş. Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da kadı,
“Tamam” demiş, “Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.”
Böyle olunca fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye:
“Senin şikâyetin ne?”
Yahudi ellerini açmış,
”Ne diyeyim kadı efendi” demiş, “Adaletinle bin yaşa sen e mi?”
Kıssadan hisse:
Ananı öpen KADI ise, kime şikâyet edeceksin?
Devamı Buradan ...>>
13 Haziran 2009 Cumartesi
NE DİYEYİM KADI EFENDİ?
11 Haziran 2009 Perşembe
HÜDAYİ GEÇİDİ

Üsküdarlı kayıkçıların çok iyi bildiği Üsküdar’dan Sarayburnu’na açılan deniz üstü sakin bir yol vardır. Deniz ne kadar kabına sığmaz, dalgalar sahili ne kadar döverse dövsün bu yol kayıklara ve içindekilere sakin bir yolculuk sağlar, derya nasılsa süt-liman olur, tünel olurmuş üstünde taşıdıklarına.
Yakın gelecekte Sarayburnu ve Üsküdar arası açılması planlanan 1387 metrelik tüp geçidin adının Hüdayi Yolu olacağını işitmiş ve çok duygulanmıştım. Nedeni ise Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerinin yaşanmış gerçek hikâyesini Nezihe Araz’ın Anadolu Evliyaları kitabında okumuş olmamdı.
Zamanın birinde Hüdai Hazretleri fırtınalı bir havada, sular zeminde gülle gibi patlarken vaaz vermek için tekneyle Sarayburnu’na açılır. Fırtınaya aldırmaz Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardı sıra ilerler, adeta tünelden geçerler.
Şu anda bile İşte bu ehline aşikar yol zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılıyor “mübareğin hatırına yolumuzu aç “diye Allah’a dualar ediliyormuş.
Mahmud Sivrihisar'da Dünyaya gözlerini açtığında doğduğu bu şehir o yılların kültür merkezlerinden biridir. Yeni nesiller sağlam bir tedrisattan geçirilir. Ancak içlerinden biri dikkat çeker. Bu çocuk okuduğunu hafızasına nakşeder ve akıllara durgunluk veren bir seziş kabiliyeti vardır. Hocaları “Oğlum Mahmud!” derler, “Senin önün açık, hiç buralarda durma, doğru İstanbul’a!” Genç Mahmud, Edirne’de, Şam’da, Kahire’de kalır, çok âlim tanır. Eşi zor bulunan sohbetlere katılır. Nitekim Ferhadiye Medresesine müderris atanır. Derken genç yaşta kadı olur Bursa’ya .
Kadı Mahmud; Makam, mertebenin gözüne gülünç geldiği günlerin birinde O saatte gemilerini yakar, niyetlenir dervişliğe. Kadı Mahmud adamlarına “tiz atım hazırlansın!” der, kurulur eyere.Namını önceden duyduğu Üftade Hazretlerinin dergâhına yaklaştığı sırada atının ayakları kayalara saplanır. Gelgelelim, henüz yaşadıklarını muhakeme edecek halde değildir. Atı bırakır, yürür kapıya. Karşısına ilk çıkana “Ben!” der, “Bursa kadısıyım. Geldiğimi söyleyin, Şeyh Üftade’yi göreceğim!” Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra “Üftade benim evladım!” der, “Ama bu kapı yokluk kapısıdır, eğer malını, mülkünü, itibarını, rütbeni silemeyeceksen var git işine.” Kadı Mahmut mahcup ve pişmandır. Üftade Hazretleri kadife gibi yumuşak bir sesle devam eder: “Bak yavrum bu yol çilelidir, görmüyor musun atın bile döndü geriye!” Bunlar ne mânâlı sözler, bu ne içe işleyici sestir. İşte o an tevhid denizine yelken açar, sıyrılır yalan dünyanın girdaplarından. “Bu huzur hiç bitmese” der. Ama şimdi çetin imtihanlar bekler onu. Koca Kadı, denilen her şeyi yapar, mesela sırmalı kaftanıyla mahalle mahalle dolaşır ciğer satar. Peşinde yalınayak veletler, arsız kediler. Alay edenler, kıkır kıkır gülenler. Eski memurları “deli mi ne?” derler. Ama o direndikçe üstüne yürür, nefsinin burnunu sürter yerlere.
İşte helâları temizlediği günlerden birinde avluyu bir davul sesi doldurur, sonra tellâlın gür sesi duyulur. Bursa’ya atanan yeni kadıyı ilan ederler. Bir şaşaa, bir debdebe, bir gulgule...
Alçak nefis diklenmek ister. “Sen sürün bakalım” der, “Elin oğlu bıraktığın makama oturdu bile!” Ama o vesveselere güler geçer, “Boş versene!” der, “Sen buna lâyıksın. Hatta buna bile lâyık değilsin ama...”
İşte, tam o an ufuklar görünür, gökler duvak duvak açılır. Kalbine anlatılmaz bir huzur ve sürur dolar. Üftade hazretleri develer yükü kitabın veremeyeceğini bir bakışıyla talebesinin kalbine nakşeder. Artık bulutların üstünü, yerin altını görür, zikreden zerreleri işitir. İşte bu yüzden çimlere basamaz, çiçekleri koparamaz olur.
Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır. Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz. Hatta açar ellerini “Allah ne muradın varsa versin” der, “Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”
Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretlerine rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir. “Efendim buyurmaz mısınız?” Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, Koca Padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.
“Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “Yoksa Padişahımın atına binmek ne haddime!”
Hüdayi Hazretleri hocasının vefatı üzerine Hoca Saadettin’in tavsiyelerine uyar, İstanbul’a yerleşir. Küçük Ayasofya tekkesinde talebe okutur. Sonra Fatih Medreselerinde fıkıh, hadis, tefsir dersleri verir. Ama onun gönlünde sevenleri ile baş başa olacağı bir mekan yatar. Üsküdar’da bir arazi alır ve gönlüne göre bir dergâh kurar. İstanbullular akın akın sohbetine koşar, himmetine kavuşurlar. Gel zaman, git zaman namı ötelere yayılır. Tam dört sultan (III. Murat, III. Mehmed, II. Osman ve IV. Murat Han) eşiğine gelir, diz çökerler yanı başına. Mübarek, o güçlü feraseti ile onlara gölge olur. Kâh tedbir gösterir, kâh hedef çizer. Ferhat Paşa ile birlikte İran seferine katılır, askeri zafere inandırır.
Gün gelir Hüdayi dergâhı Hak âşıklarına yetmez olur. Mübarek derslerini Sultanahmed Camii’ne taşır. Ancak koca cami dahi dar gelir. I. Ahmed Han bir gece çok sıkıntılıdır. Rüyasında Avusturya kralı ile güreşir, lâkin sırt üstü yere düşer. Görünüşte kâbus gibi bir şeydir. Büyük bir telâşla rüyasını yazar ve Hüdayi dergâhına yollar. Ancak Aziz Mahmud Hazretleri ulağı kapıda karşılar pusulayı okumadan cevabı mektubu sıkıştırır eline. Onun tabirine göre toprak “kuvvet” demektir. Sırtının yere değmesi arkalarında ki himmete işarettir. Hulasa zafer bizimdir. Nitekim zaman büyük veliyi haklı çıkarır. Osmanlı muzaffer olur.
Birgün padişah Ahmed han, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinden dua ister. Mübarek ellerini açar “Ya Rabbi bizi sevenler, denizde boğulmasınlar, yaşlılıklarında muhtaç olmasınlar, imanlarını kurtararak ölsünler ve öleceklerini bilsinler!” diye dua eder.
Ahmed Han, ömrünün son günlerinde meçhul kimselere selam vermeye başlar. “Neler oluyor?” diye soranlara, “Hayret!” der, “Görmüyor musunuz? Sahabenin büyükleri ve Hülefa-i Raşidin yanımızdalar. Bana hazırlan diyorlar. Yarın Efendimize gidecekmişiz”.
Mübarek hazırlanır, ertesi gün kavuşur özlediklerine.
Hüdayi Hazretlerinin kerametlerini, hakkında yazılanları kısaltarak sizlere aktarmaya çalıştım.Nedeni mi; Sarayburnu-Üsküdar arası yapılan o tüp geçidin adının HÜDAYİ YOLU ya da HÜDAYİ GEÇİDİ olmasını istediğimden.İsteyenin bir yüzü kara....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:10
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Haziran 2009 Çarşamba
GÖNÜL KUŞU

Ne onsuz adım atıp gitmeye imkân var, ne ağız açıp söylemeye, ne onsuz oturmak mümkün, ne onsuz yatmak. Ey bu kapının halkasını çalan, kapının açılmasına imkân yok; çünkü aklın başında ayıksın, her an baş çekip duruyorsun. Baş çekmek, tamahtan ileri gelir, böyle kişi altın ister, kan döker, gebe kadın gibi kil yemeye âşık olur…
Hâlbuki o tatlı yüzlü ÂŞIK, altını da verir, canını da; gönül kuşu gibi şu penceresiz kubbeden uçar gider. Bu gerek, şu gerek sözü gizli şirkten doğar; fakat kul olan, süsen gibi bu vesveseden kurtulur. Ne gerekse o yapar, o meydana getirir, o tamamıyla inciler yağdırır. Yarabbi, o yolu-yordamı tatlı sakinin neleri vardır, neleri. Bir evde iki ev sahibi olursa ev, yıkık yere döner. Odur ev sahibi, bense kulum; ben su gibi alttayım, O yağ gibi üstte.
Alıntı: Divan-ı Kebir:2.ciltten
Devamı Buradan ...>>
9 Haziran 2009 Salı
HAFIZ ÇELEBİ'nin LALE yetiştirme sırrı:

“Lale bir ilham; güzellik uğuldar renklerinde, sevgiler coşar yapraklarında. Lale bir güzel bahçe, şevk ile yürünür tarhlarında ve şavklar saçılır altı yöne altı yaprağında. Lale hasbi bir tebessüm, kalbî bir yakınlık… Lale bir aşkın adı; bir derin hüzün buketi… Lale ile acı gerçekler mutlu düşlere, paslı demirler parlak gümüşlere, yavuz bakışlara tatlı gülüşlere döner birden; lale ile uğruna can verilecek bir sevgili yaşar içimde. Lale başıma taç ve ben ona muhtaç. İstanbul toprağına düşmeyince bir lale renge durmaz yaprağı, gülümsemez çiçeği. Bakir kâselerinde demlenmiş düşler getirir lale hayatımıza ve yaşama sevinci vurur kalplerimizin duvarlarına.
Kapa gözlerini ve dinle saki, bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun? İstanbul’a çıkmayan bir lale yolu, laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır, yitiktir. Rüzgârları toplayan hüzünler ağlar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir başında yas tutar gibi laleler seher vakitlerinde.”diyor İskender Pala.
Hafız Çelebi’nin lale yetiştirme konusundaki kimseciklere söylemediği sırlarını yine onun kaleminden KATRE-İ MATEM kitabından okuyorum şu sıralar.
“Kâğıthane deresinden ve can kuyusundan gelen tatlı suların karışımından oluşan havuzda Hafız Çelebi eğir otu yetiştiriyor. Beslediği kaplumbağaları da eğir köküyle besliyordu. Hafız Çelebinin de bütün sermayesi bu kaplumbağalardı.
Kimse bilmezdi ama Çelebi güz mevsimi geldiğinde, lale soğanlarını toprağa gömmeden evvel bu kaplumbağaları toplar, iki gece tahta kasalar içinde bekletir, bu sırada kasaların zeminine değişik renklerde toprak boya yığar, boyaların arasına nane ve fesleğen unu karıştırıp kaplumbağaların onunla beslenmesini sağlar, sonra onları boş kasalara alıp iki üç gün aç bırakır ve bu sefer de önlerine yiyecek olarak lale soğanlarını koyardı. Kaplumbağa salyası bulaşan soğanları bu sefer besili koyunlardan aldığı kuyruk yağına yatırıp bir gece bekletir, ertesi gün toprağa gömerdi. Bu usulü bulasıya kadar tam otuz yıl denemeler yapmış ve nihayet istediği renkte lale elde etmeyi başarmıştı. Kaplumbağalara hangi renk toprak yedirirse ısırılan lale soğanı o renkte çiçek açıyordu. Bunun içindir ki Hafız Çelebi, bahçesindeki yeni soğanların ne renkte laleler vereceğini daha toprağa diktiği günden itibaren bilir, bunu herkese ilan eder, bütün bir kış insanları merakta bırakır, bahar gelince de laleler tam onun istediği renklerde büyürdü. Hafız Çelebi ertesi yılda yeni bir tonda lale yetiştirerek herkesi yeniden şaşırtırdı.” Diyordu ünlü yazar,İskender PALA.
Ve Ben de birbirinden gizemli hikâyenin içinde var olup eski İstanbul’un zamanlarında kayboluyordum.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:47
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER, KİTAP
8 Haziran 2009 Pazartesi
EY, ŞÜPHE !

Tüm fikirlerimizin, tasavvurlarımızın, olasılıkların içine olumsuzluk tohumlarını eken, bizleri ikirciklendirip, içimizin yalınlık ve saydamlığının apaydınlığına, karabulutları çekip getiren GÜÇ. Sen nelere kadirsin!
Güvensizliği… İmansızlığı… İnançsızlığı… Cesaretsizliği… Hırsı… Hıncı… Gönül kırmayı… Hasedi… Kıskançlığı… Korkuyu gönlümüze telkin edip duruyor, bizi uyarmak ister gibi, dostumuzmuş gibi, mış gibi yapıp, sana ve sözlerine mahkûm olmamızı sağlayıp aslında, bizleri YOK etmek istiyorsun.
İkili bir diyalogda, bizden yanaymış gibi bir tavır takınıp;
“-Bak, gördün mü sana dostun yalan söylüyor, seni bu güzel sözlerinle kandırmak amacında, bir de sen dostum deyip inanıyorsun ona” diye fısıldıyorsun kulağımıza. Ardından bize,
“- Şuna tumturaklı bir söz söyle de alsın ağzının payını” diye tahrik edip,
“-Bak. Onun bunca malı mülkü var, onlarla böbürlenip sana hava atıyor” diye içimize fesat sokansın, haset ettiren, içimize korku salansın. Çocuklarına düşkün bir anne babaya;
“-Sakın iki katlı evde oturma, merdivenlerden çocukların düşer Ha! Balkon demirlerini yükseltmelisin, çocuklarını deniz kenarına bırakma, dalgalara kapılıp boğulabilirler, uykuda ikide bir kalk bak, nefessiz kalmasınlar” diyensin.
“-Öksürüyorsun; verem olmayasın?.. Miden ağrıyor; kanser?…Elin titredi; Parkinson’dan koru kendini…Tuz yeme…Şekere hayır…Undan vazgeç…Sebzeler ve meyveler hormonlu bak dikkat et…Havada karbon monoksit…Kapalı evde radon gazı…Sağ ayakla girmedin uğursuzluk…gözlerin az mı görüyor? …Kalbin çok mu çarpıyor ne?..gibi fısıltılarınla insanın doğum günü pastasının üstüne bile zehir saçansın. Öyle senaryolar çiziyorsun ki var olanı yok, yok olanı var gibi gösterebiliyorsun. Suçsuzu suçlu, suçluyu suçsuz yaftasıyla etiketleyebiliyor,İki sevgiliyi gönüllerine girip birbirinden ayırabiliyorsun. İnanç ve inançsızlık arasında kalan SEN, insanı paranoyaya bile sürükleyebiliyorsun. Yaşanılası hayatı: zorlaştırıp yaşanmaz hale sokabiliyorsun.
Sahip olduğun bu ne kudret?… Bu ne iktidar be ya HU?
Kul euzü birabbinnasi, melikinnasi, ilahinnasi, min şerrilvesvasil hannasi. Elleziy yüvesvisü fiy südurunnasi.Minelcinneti vennas.
Ah, ŞÜPHE ah! Vesvesenin büyük babası, fikrimizin fısıltısı, şeytanın ateşli kankası: Seni inancım ve imanımın güçlü kalelerinin ardında bırakıyorum. Seni azad ediyorum. Ne zaman varlık göstermekten vazgeçersen, fısıltılarının cenderesini susturup, inanırsan Allah’a, gelebilirsin yanımıza yamacımıza… Cennetimizde sana da yer açıyorum…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:55
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
7 Haziran 2009 Pazar
BEN' LİKTEN GEÇİNCE...

Nasrettin Hocanın evine bir gece hırsız girmiş.
Hoca yattığı yerden seyrediyormuş. Hırsız her şeyini sırtlayıp yola düzülmüş. Bir müddet sonra “pıt, pıt, pıt” diye ses duyunca ardına dönüp bakmış. Ne görsün? Hoca hırsızın almayıp bıraktığı evdeki tek hasırı sırtlamış ardından geliyor. Hırsız şaşkın,” Bu ne hal demiş?”Hoca:”Senin eve taşınıyoruz ya” demiş. Hırsız “bu eşyalar senin değil mi?” “Hâşâ, benim değil, senin” deyince hırsız, “madem bu eşyalar benim, eski yerine koyayım belki bir gün gelir alırım” deyip çaldıklarını eve bırakıp oradan uzaklaşmışşş.
Bütün dava BEN kelimesinde bitiyor galiba. Sahip çıkmayıp, benlik davası gütmediğimiz her şey bize geri veriliyor aynı bu hikâyedeki gibi. Benim hiçbir şeyim yok hepsi senin yani O nun” diyebilmeli insan demek ki!
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:51
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Haziran 2009 Cuma
KIZILBAŞ; DİNLENESİ ALBÜM

“Kızılbaş” sözcüğü, kökeninde pek çok rivayet bulunan bir kavramdır: Bazı araştırmacılar tarafından kökeni İslam öncesi kaynaklara kadar giden bu terim, yine araştırmacılar tarafından Safeviler döneminde kızıl başlık takan Anadolu Aleviler’i için kullanılan bir terimdir. “Kızılbaş”ın Alevi-Bektaşiler için anlamı, birlik olmayı ve kendi “yol”una sıkı sıkıya bağlı bir inanışı vurgularken; Alevi-Bektaşi olmayanlar açısından ise bu inanca mensupları karalama ve sapkın sayma anlamına gelir. Bundan dolayı yüzyıllar boyunca bu inanca mensup olanlar, Seyit Nesimî’den Pir Sultan Abdal’a, İmam Hüseyin’den Şah Kalender Çelebi’ye, Dersim’den Sivas’a, Maraş’tan Çorum’a, geniş bir tarih aralığına uzanan yüzyıllar boyunca asılmış, kesilmiş, derisi yüzülmüş, türlü kırıma uğratılmıştır. Bu örnekler günümüze kadar aralıksız sürdürülmüş; “Kızılbaş” sözcüğü, Alevi-Bektaşi olmayanlar tarafından her türlü aşağılamanın kavramsal karşılığı olmuştur.
Hacı Bektaş Veli’nin “72 millete bir nazarla bakmak” sözünden yola çıkarak, albümde yer alan eserlerde Alevi-Bektaşi inancının farklı kaynaklarından deyişleri bir araya getirirken, geniş bir coğrafyada yaşayan tüm Alevi-Bektaşi topluluklarına aynı nazarda bakış yer almaktadır.
Harabî’nin, “Vahdet sarayına girenler için / Hakkı Hakk’el yakin görenler için / Bu sırrı Harabî bilenler için / Birlik meydanında cevlan eyledik” dizelerinde söylediği gibi, bir “sır” bütünü olarak günümüze kadar gelen inanç birikiminin, bir albüm ya da stüdyo ortamında kayda geçirilmesi, aktarılan eserlerin bağlamından koparıldığı düşüncesini doğurabilir; ancak bu ortamların, günümüzde politik bir mücadele veren Alevi-Bektaşiler için, kendilerine karşı yürütülen politikalara bir karşı duruş manasında verimli ürünleri çıkarabilecek ve bunu toplumun diğer kesimlerine aktarabilecek ortamlar olarak da görülebilir. Elinizdeki çalışma da bu ürünlerden birisidir.
Alevi-Baktaşi inancına sahip tüm toplulukların kabul ettiği bir söz olan “Âşığın sözü, Kur’an’ın özü” felsefesinden yola çıkarak, bu inanca benzer inanca sahip tüm toplulukların en temel değerlerinin “âşıkların sözü” olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı, inanç veya kültür bağlamında bu âşıkların sözlerinin her şeyi anlattığını ve özetlediğini söyleyebiliriz. Albümde yer alan eserler de bu bakış açısıyla seçilmiştir. Ancak bunların, zâhir (görünen) manalarının yanında bâtın (gizli, iç) manalarının da olduğunu unutmamak gerekir; hatta asıl “sır”rı oradadır.Sevgilerimizle.
ALINTI: KALAN MÜZİK
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:59
3
yorum
Etiketler: MÜZİK, SAJA BAKIŞI
4 Haziran 2009 Perşembe
HİÇ KIRILMAYACAK VAZO

Geçen gün en yakın dostlarımdan birini aradım. Telefonu açar açmaz beni aramaya utandığını söyledi.
“-Hayırdır!” dedim.
“—Doğum gününde arayamadım, özür dilerim.” dedi.
Gülüp geçtim. Belki başka biri olsa hafiften içerleyebilirdim ama onun bendeki sonsuz kredisinden kesildi gitti hesabı. Kapandı.
Biz neler yaşadık şöyle bir düşündüm sonra...
Soğuk bir kış günü okuldan çıkıp, her gün toplandığımız lojmanımızın kafeteryasında kimsecikler yoktu o gün. Bende toparlanıp eve gideyim diye düşünürken bir arkadaşın telaşlı koşturmacasına takıldı gözüm. Yanına gittim. "hayırdır n'oluyo". Duyduklarıma inanamadım önce. "Olmaz canım bir yanlışlık vardır". Karlara bata çıka koştururken elimden fırlayıp giden kitap ve defterlerime bakmadım bile. İçimden "Allah’ım nolur gerçek olmasın" diye diye buz tutmuş kaldırımlarda koştum.
Evlerinin önüne yaklaştığımda kalabalığı fark ettim. Evet, olağan dışı bir şey vardı. Arkadaşımı aradı gözlerim. Sonra hemen seçtim kalabalığın arasından. Çok sakindi. "Ohhh" içim rahatlamıştı birazcık." Allaha şükür" dedim. Demek ki uydurma bir haberdi. Sonuçta babası ölen bir insan o kadar sakin olamazdı.
Yanına yaklaştım. Yüzüne baktım. Belki kendisi hatırlamıyordur çünkü bir rüyada gibiydi. Geldi, boynuma sarıldı. Annesine baktım. Yüzü sapsarıydı. Görünüşte iyiydi ama içi yaralıydı sanki. Evlerine girmelerine izin verilmiyordu. İçeride neler olmuştu hiç bir fikrim yoktu. Dudaklarımdan zorla çıkarabildiğim tek kelime "N'oldu?"...
Nasıl patladığı tarafımızdan hala bilinmeyen silahtan çıkan kurşun önce duvara oradan da kalbine saplanmıştı babacığının. Zorlukla anlatıyordu ve ben bir o kadar zorlukla dinliyordum. Sarıldım ne diyebilirdim ki "ağla ağla güzelim, açıl" demekten başka. Sonra o ağlamaya başladı. Annesi, ağbisi ve biz onları çok seven bir sürü insan.
O gece her zaman neşeyle cıvıldadığımız, şakalaştığımız, dertleştiğimiz odam bu sefer efkâr yuvamız olmuştu. Ne desem anlamsız olacağını bildiğimden genelde sustum. Uyumak istesek de nafile. Sabahladık o gece. Güç toplamaya, kendimize gelmeye çalıştık.
Olayın üzerinde 1 ay kadar bir zaman geçtikten sonra ister istemez İstanbul'a taşınacaklarını duyduğumda ikinci bir şok yaşadım tabii o da. O zamana kadar hayatı, dostluğu, aşklarını paylaştığım dostum benden uzaklara gidecekti. Peki ben ne yapacaktım?...
Gittiler. Belki bir değişiklik olur da kalırlar desem de, hayallerimi suya düşürüp gittiler.
Bu duruma da alıştık. Maalesef mecburen alıştık. Ama ayrılmadık. Rengârenk mektup kâğıtlarına, zarflarına dökmeye başladık içimizi. Her hafta hiç şaşmadan aldım ve yazıp, yolladım. Tam 2 yıl boyunca hem de. Okurken onun yeni hayatına biraz olsun alışmış olması bile çocuk gibi sevindiriyordu beni. Mutlulukları, sevinci, neşesi benim de sevincimdi. Ne de olsa o benim ikinci BENimdi.
Sonra yine bir gün canım arkadaşımın anneciğini de uğurladığını öğrendim. İnanabiliyor musunuz? Haberim bile olmadı. :(( Beraber çıktıkları bir tatilde rahatsızlanan canımm teyzemmm iki gün içinde hakkın rahmetine kavuşmuştu. Bu sefer ondan ayrı ağladım, ona sarılamadım, gidemedim ama yanındaydım.
Canım benimmm öyle güçlü, öyle dik durdu ki hayata karşı. Birdenbire ağbisi ve yaşlı anneanne ve dedesinden başka kimsesi kalmayan o kız asla pes etmedi. Sonraaaa, âşık oldu. Evlendi. Bir ara görüşemesek de benim kalbim hep onun yanındaydı ve biliyorum ki onunki de benim. Biz yine bulduk birbirimizi tabii ki. İlk günki gibi heyecanla devam ettik dostluğumuza. Ediyoruz da. Bu sefer mektupların yerini msn görüşmeleri ve mailler aldı tabii. Eee, dile kolay mektupların üzerinden geçen zaman hemen hemen 15 yıl...
Hamile olduğunu bana büyük bir sevinçle söyledikten tam 2 hafta sonra bende ona aynı güzel haberi verdim. Şimdi o kız o güzel, güçlü, sevimli kız, benim dostum; aynı ben gibi anne. Daha bir anlar olduk artık birbirimizi. Dostluğumuz boyut atladı bir nevii. Artık hayalimiz yavrularımızın da AYNI BİZİM GİBİ dost olmaları...
Dostum nasıl kızarım sana. Bizim dostluğumuz kırılmasından korktuğumuz bir çin vazosu değil, ne kadar atarsak atalım kırılmayacak bir eşya gibi. Her ne olursa olsun hep yanındayım ve biliyorum ki sen de benim. Kırılmam, küsmem, vazgeçmem ;)
Seni Çok Seviyorum...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:22
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
1 Haziran 2009 Pazartesi
HİÇ YALAN SÖYLEMEMİŞTİ SEVDA

Hiç yalan söylememişti Sevda… Yalanı hiç sevmemişti. Dilini kıvırıp kıvırıp gerçeğe yalan elbisesi hiç giydirmemişti. Ona rağmen hep yalancılıkla suçlanmıştı. Annesi ona hiç inanmamıştı…
“-Sus, hep yalan söylüyorsun yalancı.” Diye itham edilmişti. Oysa Sevda kendisini suçlayan annesinin; Babasına söylediği çok yalanına şahit olmuştu da hiç sesini çıkarmamıştı. Hep babası arka çıkmıştı biricik kızına: “Benim kızım yalan söylemez” diye taa gözbebeklerinin derinlerindeki gerçeğin kitabından okumuştu O. Ama ne mümkün annesinin buna inanması, NUH demiş, peygamber dememişti bu konuda. Her şeyin en doğrusunu o bilirdi çünkü…
“-Sen kızını hep kayır! Bir gün başına çorap örer de, görürsün” diyordu.
“-Kızını dövmeyen dizini döver” diye de sözüne söz ekliyordu daima. “Kızını başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar” diye de devam ediyordu gelecekle ve kaderle ilgili kurguları, bedduaları sanki.
İlkokula başladığı günlerden bir günün gecesi uyurken altına çişini kaçırmış, utancından bir türlü yataktan kalkamamıştı da, Babası “Kalk yavrum, çok terlemişsin üstünü değiştirelim” deyip olayı örtbas etmeye çalışmıştı. Annesi “ ne terlemesi, basbayağı altına işemiş sevgili kızın” dediğinde, Babası, gizlice karısına:” kızın yüzüne vurma, utandırma zavallıyı, korkmuş zaten” demişti. Yumruk yapılmış elin parmakları batarcasına kafasına inmişti küçük kızın. Çok düşünmüştü SEVDA, acaba babamın ÖZ, annemin ÜVEY kızı mıyım? diye…
Çarpım tablosunu öğrenirken:
”-İki kere iki KAÇ kızım?”
“-BEŞ anne” diye çıkıyordu ağzından sorunun cevabı, bildiği halde bir türlü dört çıkmıyordu işte. Geri zekâlı, mankafa, salaktı Sevda’nın diğer isimleri. Kadın kızını aptal sanıyor, geri zekâlılığına aptallık ekliyordu başına inen darbelerle. Hayıflanarak ”-Gittiğin yerden geri geleceksin” diyordu daima. Annesi, babanın kızına bir fiske bile vurmamasından yakınırken, babanın olmadığı zamanlarda zamanlı-zamansız, sebepli- sebepsiz yediği köteklerin hesabını tutmuyordu artık Sevda. Her şeye rağmen ilk orta lise ve üniversiteyi başarıyla bitirdi, mezun oldu… İşe girdi… Evlendi… Annesi hiç gururlanmadı onun başarılarından, tam tersine onun istediğinle kızı evlenmedi diye intihara bile kalkıştı.
SEVDA Kuşadası’nda çalıştığı bir dönemde her maaş aldığı gün gelip çeşitli bahanelerle parasına el koyan kocasına ömründe ilk kez yalan söyledi. Kocası işsiz güçsüz bir adamdı. Nerede akşam orada sabah av peşinde koşuyordu acımasızca. Oğlunun hangi sınıfta okuduğunu dahi bilmeyecek kadar da ilgisizdi kendisi. Bu sefer tüfeğini yenilemek için para istediğinde Sevda’nın cevabı:” YOK” oldu. Cevabı doğruydu da aslında… Ama adam evraklarının içinde bir banka makbuzu buldu Sevda otel sahibi bayan arkadaşının hesabına yüklü bir para yatırmıştı. Sevda, her gece ayaklarının yorgunluğu gitsin diye tuzlu su dolu leğen getiren, gecenin ikisinde karnını doyursun diye sofralar hazırlayan sevgi ve şefkatini ondan esirgemeyen kadına yardım etmek istemişti. Adam, öfkesini karısının kulağına attığı ağır bir şamarla damgaladı. Sevda otelin dış kapısından yokuş aşağıya yuvarlandı yuvarlandı…
Artık hiçbir şey hatırlamıyordu…
Adını bile.
Bu hikaye "Öykü Atölyesi" için yazılmıştır.
Sevgilerimle Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:16
23
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

