"Rüyalarımın götürdüğü şehir VAN"ı okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz. "Van:2" o postun devamıdır haberiniz ola.
Yola çıktıktan beş dakika sonra erkek kardeşim "abla, benim nüfus cüzdanım kayıp biliyormusun, muhtardan bir suret çıkarttırdım, yeterli olur mu acaba? diyor.Saat başı kimlik kontrolü yapılan o yollarda nasıl bir heyecan yaşayacağımız baştan belli oluyor.Tutsak işsiz o sıralar ve ben de ablalık işte, bir iş öğrensin istiyorum. Kendisi profesyonel müzisyen ama bir türlü dikiş tutturamıyor o meslekte. Eşi de kıskanç mı kıskanç...Tutsak'ın eşinin rızasını almadan geldiğinden de haberim sonradan oluyor. Bir an otobüsü durdurup inesim var, ama ne çare "bindik bir alamete gidiyoruz nereye?" belli değil sizin anlayacağınız.
Otobüs garajdan hareket ediyooor bu sefer Sufi Cem yok.Herhalde ailesi izin vermedi diye düşünüyorum. Ama yapacağımız iş de 2 kişilik bir iş değil. ekip gerektiriyor. Otobüs Bornovadan yolcu almak için durduğunda ışıklarını yakarak bir taksi yetişiyor ardımızdan.Cebindeki son kuruşuna kadar şoföre verip Cem de yetişiyor çok şükür bizlere. Uzun bir soluklanmanın ardından ben onlara hesap soracağıma onlar başlıyorlar beni sorgulamaya."EEe söyle bakalım, bir Van'dır tutturdun gidiyoruz, ne göreceğiz bakalım orada?" diyorlar.
Erzincan otobüs garajında iki şekerli demli çaylarımızı içerken biz, kıpkızıl kesiliveriyor çektirdiğimiz fotoğraflarımız nedense. Sonra Erzurum ve nihayet Van otobüsündeyiz şimdi...Saat başı polis ya da jandarmalar var yol boyu... Otobüs yanaşıyor sağa, indiriliyor bütün erkekler, tek sıra diziliyor, kimlik kontrolü, arama, tarama...Kalbim yüreğimde Tutsak'ı alıkoymak istiyorlar aynı bir terörist yakalamışlar gibi."Nüfus cüzdanı sureti geçersiz" bahanesiyle. Ben dilim döndüğünce kem-küm anlatmaya çalışırken durumumuzu, polis bir bayan bana dönerek gülümsüyor ve "ben tanıyorum sizi!" diyor.Allah allah! ben hiç hatırlamıyorum kendisini.Ben, İzmir POlis Okulu mezunuyum geçen sene siz bizim okulumuzda seminer verip, bizleri sigortalamıştınız, adınız Dilek değil mi? diyor sevecen bir dille ve ben de seviniyorum bir hısmımı bir akrabamı dağbaşında bulmuşcasına... Böylece izin çıkıyor çok şükür ve istikametimiz yine VAN işte...Benim dilimde bestesi güftesi belli değil uydurulmuş bir türkü;
"En batıdan çıktım yola,
Güneşin ilk doğduğu hana,
yayımı gerip attım okumu,
öpüştüler batıyla doğu.
Van'a gidiyorum VAN'a,
Aşkım kanat sevdam ayakta,
Alıkoymak günahtır dostum,
Rüyalarım yol açtı bana."diyorum "saçmalıyorsun yine" diyor dostlarım.Yol çekiyordu beni taa uzaktaki,Adı yok bir sevdaydı bu bendeki.Ne zaman Van toprağına bastık kadem, sanki arzla arş birleşti efsanelerdeki gibi.Ak kanatlı güvercinler pike inişi yapıp üstümüzde bir inip kalkarak giriş izni verip mühürlediler biletlerimizi o an sanki.Bunların hepsi benim için bir işaret, bir simge bir gizdi.
Rüyalarımdan artakalan soruları soruyordum şimdi kendime."Ne,neden,niçin, neydi burada beni bekleyen?"Magripten maşruka kanat açtırıp neydi beni buralara getiren? İş değil, sigorta, poliçe değil yaşanılmış izlerini ve acısını unutmadığım belki de hasretini çektiğim bir aşktı beni buraya sürükleyen."Van gölü!" diye fısıldadım bir anda."Tamam tamam!" dedi ekip arkadaşlarım. "sorup soruşturalım önce, yarın ilk işimiz yola çıkmak olsun senin gönlünce."
Cumhuriyet caddesindeki "Büyük Asur oteli"ne yerleşiyoruz.Odama çekiliyorum ve otelin şuanda elimde olan, sararmış antetli kağıdına; "Güneş;yüreğimde ısıtmak için var,yıldızlar gözlerimde dilimde çakılmış çiviler gibi..Geçmişin gri penceresinden atlayıp gelen zaman hep vardı zaten.Tüm sevgileri ve nefretleri üstlenip tavında altına dönüştürelim diye bugün buradayım"yazıyorum gideceği bir adres olmayan mektubuma ve son cümlemi; "her haliyle biz yaşayan sevgiyiz." sözleriyle bitiriyorum.Yıl:Temmuz:1996
Devamı:belki yarın, belki yarından sonra.
Resim:Boris İndrikov
Devamı Buradan ...>>
17 Nisan 2010 Cumartesi
VAN: 2
Gönderen
sufi
zaman:
00:30
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Nisan 2010 Perşembe
3 HARF
Aşk nedir? Bir iç kıpırtısı dersek, kimine göre... Bir başkası içinse ulaşamama duygusu... Yangın yeri... Zamanın durduğu sadece kalbin attığı an, mide gıdıklanması, el terlemesi, yanındayken bile özlem duyuran, hayatın varlığının o olmadan yitmesi, aldatma duygusu, öğretmek, öğrenmek, hayranlık, hoşlanmak, karmaşa, melankoliklik, şizofreni, paranoya, ütopyalarımız, sigaraya başlama nedeni, reddedilme, salt onun varlığı, varlık felsefesi, Leyla mecnun hikayesi, sarılmak, el ele gezmek, aynı anda aynı şeyleri yapmak istemek, göz ışıltısı, mutlu olmak, acı çekmek, kıskanmak, ölesiye kendini yok saymak, sevgiden sonra gelen, sevgiye dönüşen, platoniklik. Nerden ele aldığınıza bağlı onu. 3 harfli AŞK-ı tanımlarken hangi çerçeveden baktığınıza biraz da. En sahicisi her zaman kişinin kendi yaşadığıdır.
Diğerlerinin hissettikleri ona göre aşk değildir ki. “ Canım onun da yaşadığı bir şey mi?” diyerek başlanır cümleye arkasından da alengirli bir hikaye patlatılır. Bu hikayenin kahramanları da anlatan kişinin ya kendisidir ya da en yakın çevresinde aşk hikayesi en ünlü olan kişidir. Gariptir ki, kişiler bu konuda her zaman fikir sahibi olmaya bayılır benim gibi, herkes böyledir çünkü. Dilimizde 3 harfle başımızdan savarcasına bir anda söyleniveren, bu söylemi kısa kendisi derin kelime aslında dünyanın dönüşüdür. Arının polen taşıyıp bal yapmasıdır, kangurunun yavrusunu kesesinde korumasıdır, baykuşun gecenin karanlığına inat hu çekmesidir. Lavların püskürmesi, berfin-in karı delip güneşi bulması, ayçiçeklerinin yüzlerini güneşe çevirmesi, ilkbahardır, kıştır, yazdır, sonbahardır. Var oluşumuzun her anıdır belki de, nefesimizin içindedir.
Atomun küçücük boyuyla binlerce kişiyi öldürebilmesidir. Mevlana’nın Şems’ine “ayağına diken batsa da çıkarmadan gel” demesidir, tahammülsüzlüktür yokluğuna. Adamaktır kendini artık olmamaktır olarak. Yunus Emre’nin dergahına eğri odun götürememesidir. Belki de hepsidir. Yaşadığımız an, aslında size de garip gelmiyor mu zaman zaman: Neden buradayız ve ne yapmak için? Bir tutturmuşuz dünya telaşı diye bir şeye, aşkla geçen her güzel olay biraz daha uzak düşmüyor mu bize? Hangimiz farkındayız aslında her anımızın aşkla dolu olduğunun ve binlerce güzellikle çevriliyken etrafımız, hala bir kusur bulmak için mutsuzluğu seçtiğimizin. Bunu söylerken türümün bana mirası olarak mutlu olmak yerine, kötüyü gördüğümdendir ki aslında bu anlattıklarımın hepsi kendimedir. Aşkı tekrar hatırlayabilmek dileğiyle, aşkla kalalım…
Sevgilerimle AHU.
Resim:İmages com.dan
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:30
14
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
13 Nisan 2010 Salı
RÜYALARIMIN GÖTÜRDÜĞÜ YER/ VAN
Zaman zaman gözlerimi kapattığımda anında uykuya dalan ve enteresan rüyalar gören bir insanım ben. Gördüklerim rüya mıdır, gerçek midir, geçmiş mi, gelecek zamana mı aittir uyanınca bir türlü ayırdedemem. O sıralar 1996 yazıydı 2-3 gün arayla ve ısrarla VAN yöresini görüyordum rüyalarımda.Van kalesiymiş en yüksek burcundan kendimi bırakıp ovada ve gölün üstünde geniş kanatlarımı açıp uçuyordum korkusuzca.Uçarken ardımda bembeyaz bir iz bırakıyordum uçakların gökyüzünde bıraktığı iz misali. Herşeyi kuşbakışı mesafeden görüyor, ardımda dumandan bir yol çiziyordum.
Bir diğerinde Tahta bir kulübe önünde ve dağın hemen yamacında Van gölü kenarında şalvarımın üstünde işlemeli önlük, ayağımda çarıklar,elimde tahta tokaç koca tahta hamur teknesinde hamur yoğuruyordum. Bir diğer rüyamda Van gölünün altında bir mağara varmış oradan ağrı dağına çıkan mağarayı geçip Nuhun gemisine ulaşıyordum.
O zamanlar bilgisayarım yok ancak ansiklopedilerden araştırma olanağım var ve bilenlerden sorup öğrenebilirim o şehri. Daha önce o yöreyi gidip görmüşlüğüm yok çünkü."Van, Van" diye sayıklayıp duruyorum yani.Emeklisi olduğum bankanın Sigorta şirketindeki yeni görevim gereği şehir şehir iş bahanesiyle gezme olanağım da var.Nasıl olduysa bu olayın üstünden bir ay geçmeden Van seyahati çıkıyor bahtıma. Ekip üyelerimi tesbit ediyorum kardeşim Tutsak ve sufi_Cem de gelecek benimle. İşyeri sahibimiz tarafından Güzergahımız belirleniyor doğu bloğu bize veriliyor Erzincan-Erzurum-Van-Konya...Mardin'e Eskişehir'e de başka bir grup gönderiliyor.
O sıralarda Mevlana'nın Mesnevi içinde bana gönderdiği pırlanta işlemeli saat rüyası gibi rüyalarım da var. Böylece Konya'yı da görmem nasip olacak nasılsa...Bir taşla iki kuş. Erzincan'a daha önceleri birçok kez gittiğim için oraya ait rüyalarımı yerli yerine oturttuğumu düşünüyorum o sıra. Vali Yazıcıoğlu'yla tanışıyorum rüyamda az zaman sonra rüyam gerçek oluyor bunun gibi.Ama şimdi VAN gündemde Van ve Mevlana...Hoplamak zıplamak geliyor içimden, heyecanım doruklarda.İş seyahatine değil de,turistik dünya turuna çıkıyorum ve tarihe yolculuk yapacağım sanki.Rüyalarımı anlattığım kişiler; "Yarı şaka yarı ciddi, çok büyük işler çıkaracaksınız demek ki. Bu seyehatte bereket var para var para!"diye yorumluyorlar gördüklerimi.Ama benim amacım başka.. Rüyalarımın peşi-sıra gitmek varken, olur mu hiç para umurumda?
Terör zamanları o zamanlar. Güzergahımızda minübüslerin falan yakıldığı yollardı oraları yani. "Doğuya kadın başına iş için gitmek yürek ister" de diyor kimileri.Bir başka ekiple gittiğimiz Erzincan seyahatimizde "sabaha karşı Zara'ya ulaşırsanız orada sabahı bekleyin aman" demişlerdi bize.. "O yolu gündüz gözüyle geçin."Zara'da aracımızı park ettiğimizde sabah saatin 5:00 iydi.Hiçbir insan gölgesinin görülmediği fakat tüm ışıkların yanık bırakıldığı bir benzin istasyonunda beklemeye karar vermiştik. Ben arabanın kapılarını açıp, kelebekler gibi kollarımı açmış, ciğerlerime dağın havasını solumuş, tuvalete doğru şarkı söyleye söyleye yollanmıştım ki; Emekli komiser bayan arkadaşım sert bir sesle: "SUS" demişti bana. Ekip başı benim ve her konuda deneyimim gereği kararları ben verirken, ondan böyle sert bir emir cümlesi duyduğumda şaşırmıştım.Otomatik olarak "neden susacakmışım?" dedim."Sana sus diyorum!" dedi."Kuşların sesini dinliyorum." Şaka yaptığını düşünüp "ben de kuşların sesine eşlik ediyorum." deyiverdim.Koluma bir çimdik atışı var ki sormayın! Salaklığım nedeniyle, neden sonra orasının teröristlerin saklanma mekanı olduğunu öğrendim.Kuş sesleri yoksa pusuya yatmış birilerinin olabileceği ihtimalini neden sonra anladım çok şükür.Sonraki günlerde de hep ti-ye alındım o ekip arkadaşlarımca."Seni teröristler yakalasa; bak evladım neden birbirinizi vuruyorsunuz hepimiz kardeş değil miyiz?" der, "bir de güzel güzel hepsinin başını okşar, sırtlarını sıvazlarsın sen!" demişlerdi bana.
Neyse gelelim biz rüyalarımın bizi çekip götürdüğü Van seyahatimize:
Devamı: Belki yarına...
Resim:images.com
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
07:20
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Nisan 2010 Pazartesi
ÇILGIN KARINDAŞIM
Karındaş-tık... Farklı zamanlarda bile olsa, aynı annenin karnında 9 ayı geçgin ikâmet eden iki varlıktık. Ama ancak bu kadar farklı olabilirdik birbirimizden:) Aynı yerde doğup büyüyen yedi kat eller bile benzer birbirine az buçuk yahu:)
Tip olarak da çok benzeşmezdik, huy bakımından da...
Ben onu hiç kıskanmazdım. Ama o doğuştan kıskançtı. Zavallı annem bana ne alırsa ihtiyacı olsun olmasın, ona da almak zorundaydı. İkizler gibi tek tip giyinir, saçlarımızı bir örnek tarardık. Aman yeterki o "ablamın var benim niye yoooook, benim saçımı da öyle yaap üüüü" diye çığırmasın...
Bir sürü isteğimden sırf ona da alınamıyacak diye vazgeçsem de, en iyi oyun arkadaşımdı o benim. Evimizin bir odası onun evi olurdu, bir odası benim. Akşama kadar bi o bana misafirliğe gelirdi bi ben ona:) İki plastik bebek,plastik tencere, tava, kahve fincanları..
Saatlerce sıkılmadan oynardık şimdiki çocukların aksine.
Çok güzeldi...
Hala aklımdan çıkmayan yusyuvarlak bir surat, ışıldayan gözler, pespembe yanaklar ve sanki kendiliğinden rujlu muhteşem dudaklar. Her zaman dikkat çeken "görenlere kırkbir kere maşallah" dedirten cinstendi yani kendisi.
Ama çok asiydi...
Hep kafasının dikine gider ne yapmak isterse yapar, izin alma lütfunda da bulunmazdı. Ben: kurallara bire-bir uyan, sakin, kafasına vur lokmasını al abla... O: cazgır, erkek çocuklarıyla kavga eden, kural-kaide tanımayan kardeş. :)
Hatırlıyorum da bir keresinde sırf ben arkadaşımda kaldım diye "ben de bugün arkadaşımda kalıyorum!" deyip telefonu kapatıvermişti suratıma. O zaman cep telefonu da yok ki ara soruştur. Bütün arkadaşlarını dolaşmıştık kapı kapı.:) Annemin halini siz düşünün...
Aşırı hayvan sevgisi yüzünden her gün elinde bir kedi yada köpek yavrusuyla gelir bitlerini böceklerini üzerimize salardı :)Hatta bi kere ailecek uyuz bile olduk sayesinde. Koca çukurun içine düşen güvercini almak için ardından o da atlamıştı da çıkamayınca bütün lojmanı inletmişti ağlamasıyla. Apartman sakinleri seferber olup çıkarmışlardı çukurdan kendisini :)Sonraki günlerde bu durumlardan yılan annem eve yavru bir kedi almakta bulmuştu çareyi. En azından temiz ve piresizdi. Uyuz olma tehlikesinden de uzaktık ve arama kurtarma operasyonları da son bulacaktı tabii. Oohhh kurtulmuştuk sonunda.
Yaşı ilerledikçe daha da asileşti. Daha bir gözü kara oldu. Öyle arkadaşlar edindi ki okula bile gitmez oldu. Ve okulunu yarım bırakmak sonradan yaşayacağı en büyük pişmanlık olacaktı. Daha da güzelleşti. O güzelleştikçe annemle ben fenalaştık:)) -O mahur beste çalar, müjgan'la ben ağlaşırız- annemle ben fenalaşırızzzzz...
Polis kolejinde okuyan erkek arkadaşının annesiyle tanışmak üzere, bizden habersiz Isparta'ya gidişinin ardındansa annem hastaneye, bense derin kederlere...
O kadar çok vukuatı var ki, hangi birini anlatayım a dostlar.
Genç yaşımda beni 15 yaş yaşlandırıp, annemin yaşını ikiye katladıktan sonraaaaa 18-ine geldi ve bize "ben evlenicem!" dedi. Haydaaaa buyur burdan yak.
Hayır diyemedik. Desek bile dinlemeyeceğini belki de kaçacağını biliyorduk adımız gibi. Tanışıp isteme faslı, nişan, düğün, dernek...
Nasıl olacaktı da o deli kız ev bark temizleyip, yemek yapıp kendinden 9 yaş büyük kocasını idare edebilecekti? Düşünceliydik... Biraz da rahatlamıştık... Ne de olsa artık kocasının sorumluluğunda ve himâyesinde olacaktı. Ve aşıktı...Allaha emanet ettik. Arkasından günlerce ağladık. O evden gittiğinde; kavgalar ettiğimiz hatta birbirimizi hırpaladığımız her günün acısı topluca çıkarıldı içimden . Anlamsız ve yarım kalmıştım...
Sonraaaa bir yıl geçmeden ilk bebek geldi: Emir'im...Üzerinden 11 ay sonra diğeri: Elif'im... Benim güzellerim papatyalarım. Ve Elif doğduğunda bir yandan da asker kocasının hasreti...
Çalıştı didindi hem evine hem çocuklarına baktı binbir zorluk içinde.
Öyle bir anne ve ev hanımı oldu ki, eski halini bilenler şaşırdı hatta inanamadı. Biz de tabii.
Her zaman temiz evi,sarmaları, mantıları, börekleri, tatlıları, harika yemekleri üzerine ün yaptı.:) Solladı geçti beni...Hatta annemi... Başımızı yardı geçti ummadık taş gibi...
Şimdi 30 yaşında bir çocuk annesi olan ben, 18inde yaşadıklarını düşününce daha çok seviyorum onu daha çok gururlanıyorum. 28 yaşında 10 ve 9 yaşında çocuklara sahip olabilmek ne büyük bir emek ve mutluluk...Onu ve meyvelerini çoook seviyorum.Hep özlüyorum...
Sevgilerimle ELA.
Resim:Alexej Harlamoff
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:00
14
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
11 Nisan 2010 Pazar
MASAL BU YA!
Masal bu ya!
Bir derttir sıkıntıdır sarmış ormanı...Düzen bozulmuş..
Duymuş hayvanlar: AS-oLANın üzerlerinden el-ayak çektiğini.
Aslan'ın; "Ben görevimi bırakıyorum artık, ne haliniz varsa görün,
Asaleten ve vekaleten hodr-i meydan yerime siz geçin."sözlerini...
Ormanda bir telaş, "kim geçecek ülkenin başına?"
Kuyruğunu uzunca bir sallayarak,tilki geçmiş kürsünün arkasına
Uzatmış burnunu havaya, bir koklamış uzunca...
Tilki bu, ezelden beri pek beğenirmiş kendini zira...
"Ben!" dermiş.. Ben, benim darda olana koşan.
Ormanı yaşanır hale sokacak olan.
Olacağım haklının hakkının bekçisi koruyucusu
İsterim sizler için olmak başkan ...
"Bu ülkeyi dostlarım, benden başka kimse kurtaramaz
Sizleri refah ve feraha kavuşturamaz.
Seçim yapılsın adalet kurulsun görün bakın,
Bana rakip varsa şimdi çıksın çabuk söylesin
Yoksa sussun ezelden-ebede" demiş "sonra konuşmasın."
Kurt uluyarak arz-ı endâm etmiş..Demiş ki; "benim rakip size."
Ama tilki seçilmiş oy çokluğuyla ne çare!
Tilki; "bu ülkede Aslanın kuralları geçer, inanırım ben yüce Aslan-a,
çıkmam emir ve komutlarından" diyormuş önce..
Sözlerine, hep yüce Aslan'ın adıyla başlayıp,
"Bu ne hakkaniyet, bu ne mazlumiyet, bu ne dost başkan" diyormuş halk onu duyup dinleyince.
İkinci sırada kalan kurtsa ayağını tilkinin kulağına götürüp diyormuş;
"sana muhalif gibi görünsem de, sen bakma...
Senin en sadık destekçin ben olacağım bu ormanda.
Tilki; yardakçılarını toplamış başına.
Ulaklar göndermiş ormanın dört bir yanına.
"İnekler,eşek ve koyunlar otlasın geniş bereketli çayırlarda." demiş önce.
Birgün satarız ırmakları, gölleri, çayırları inanıyorum kazanırız çok para .
Hava deniz kara hayvanlarını önce bir-bir mühürleriz.
Ormana hak ve adaleti böylece sonradan getiririz.
Ak-ı kara, kara-yı ak almış ormanda çok geçmeden,
Sonra da ülkede bir karış toprak kalmamış satılmayan..
Doluşmuş komşu ormanların öküzleri otlağa
Bizim hayvancıklara bir dirhem ot kalmamış.
Bu ne hak bu ne adalet diye ses vermiş çoğu hayvanlar.
Onları dinleyen kim onları da kafeslere tıkmışlar.
Diğerleri de "nasıl bir başkan seçmişiz biz" diye hayıflanadursun,
Padişahım çok yaşa-cılar, gelmişler meydana el-etek öpe öpe,
Yuvamız bacamız yıkıldı,
Orman kanunları acilen yapılmalı yoksa mağduruz biz diye.
Tilki birgün yine kürsüye çıkıp;
"Bakın ülkemi ne güzel yönettim!" demiş,
Seçim olunca yine oyunuzu bana verin.
Daha refah ve ferah günlere benimle gelin.
Sizin için izin çıkardım, açtım bütün sınırları
Getirdim sizlere Özgürlüğü ve demokrasiyi.
İsterseniz Siz de ben gibi orman orman gezinin.
İstemezseniz de siz buralardan gidin...
Şimdi bu hayvanlar ne yapsın?
Çareyi sizden bekler Tontini...
Sevgilerimle.
Resim:gallery.foto.net.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:00
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Nisan 2010 Cumartesi
MAĞDURİYET POSTUNDAKİLER

Mağduriyet postuna çöktüyse bir insan,
Ne maldan geçmişse ne de mülkden
Çıkarsan postunu kalsa da üryan
Yılanlar çiyanlar çıkar altından...
Bir iki yalan, iftira, gözyaşı ile,
Taraftar bulduğunu sanır hile aşk ile
Bu Alemin akıllısı sansa, kendini bile
Onu, bir bilen gören vardır Allah'tan.
Resim:gallery.photo.net
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:06
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Nisan 2010 Perşembe
MİNİK ELLERİM
Küçüktüm... Hayat etrafımda gördüklerim ve hayallerimden ibaretti. Küçük dünyamda hem yalnızdım hem de o kadar kalabalıktım ki… İlkokul çağlarımda olduğumu hatırlıyorum. O zamanlar annemin çalışıyor olmasını, nedenini bilmesem de kabullenmiştim. Evin içinde koridor ve salona açılan eski kapı stüdyom, görkemli büyük salonumuzsa; kimi zaman öğretmen olduğum bir sınıf, kimi zamansa konser verdiğim sahne oluveriyordu. Ne garip ki etrafım hep insanlarla doluydu yalnızlığıma rağmen. Bu oyunu oynamam, sanırım ilerde bir çok güçlükle yalnız başımayken bile mücadele etmemi sağladı. Elimde kitabım, ayağımda annemin topuklu ayakkabıları, öğretmencilik oynuyordum genellikle. Derste öğrencilerime, okuduğum bölümden sorular soruyordum, yanıtı yine ben veriyordum kendimce. Çocukluk işte...
Cılız ayaklarımı öğretmenimin o sevimli tombul ayaklarına benzetiyordum, eteğimi onun giydiği gibi dizimin altında giyiyordum. Ne de çok sevmişim öğretmenimi demek ki!
Şimdilerde bir öğretmen olarak o çocukların bana ne gözle baktıklarını anlamam hiç de zor olmadı. Bununla ilgili küçük bir anımı sizlerle paylaşmak istedim şimdi.
Geçenlerde yatılı bir okulda nöbet görevime yeni başlayacaktım. Okulun içine girdiğimde etrafımı bir sürü sevimli çocuk kapladı. Hareket edemiyordum adeta. Soru üstüne soru soruyordu her biri. Nerden geldiğimi, ne öğretmeni olduğumu, evli olup olmadığıma kadar hakkımdaki her şeyi bilmek istiyorlardı. Hiç birinin ailesi yanlarında yoktu. Bir hüzün kapladı içimi. Kendi küçüklüğüm geldi aklıma. Onlar için öyle büyüktüm ki, farklı belki. Benim için minik elleriyle etüt saatlerinde gizlice bir şeyler yaptıklarını sezdim. Ses çıkarmadım. Acaba benim öğretmenim de mi böyle yapıyordu diye içimden de geçirmedim değil hani. Yemek sonrası her biri henüz 11 yaşında bile olmayan bu miniklerin odalarına davet edildim. Işıklar kapalı. Muzip gülüşler altında her bir yatakhanede muhteşem bir karşılama töreniyle karşılandım. Konfetiler hazırlanmış, kalpler yerlerde, bir ranzadan diğerine uzanan kağıttan kurdelalar. Kendimi göklerde hissettim. Bir çocuk öğretmenini hayatının neresine oturtur? En tepesine demek ki öğrendim.
İlkokul öğretmenime duyduğum anlatılamaz hayranlığı, bir başka temiz yüreğin bana hissetmesi, o çoooook eskilerde unuttuğum küçük kız çocuğunu bana tekrar hatırlattı. Şimdilerde o oyunu sıkça oynar oldum. Çoğu zaman yalnız olmama(hissetmeme) rağmen aslında o kadar kalabalığım ki... Benim bu dünyada hiç kimsenin sahip olamayacağı kadar minik ellerim var… Çünkü ben bir öğretmenim!
Sevgilerimle Ahu.
Resim:Aleksey Brikov
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:00
14
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
7 Nisan 2010 Çarşamba
VİCDAN: TANRI'NIN SESİ OLAN EN BÜYÜK YARGIÇ

Çoğu kez darda kaldık mı; "Vicdanının sesini dinle!" deriz birbirimize...Oysa bu günlerde Vicdanımızın kalbine paslı bıçak saplanmış gibi acı çekmekteyiz.Zulüm, doymazlık, bozgunculuk ve vicdansızlık; Kıyametin 4 atlısı gibi ateş arabalarını mazlumların üstüne üstüne sürmekte. "Yetiş ya VİCDAN,""Yetiş ya ALİ"diye çığlık atıyor insan gibi insan olanlar sanki...Aysema, Onuncu köyün adamı, Yılmaz Özdilgibi.
Terazi-yi derûnumuzda bir afeti vicdan yatar.
Tanrının mahkemesidir bu, anahtarıysa gizli
Var git sebepsiz cümle-âlem taşlasa da seni
Kaldırır mazlumu yerden şefkatle tutar ellerini.
Ya vicdan yoksa! Ayıbını yüzüne vurmaz,Zulüm girer içeri...
Olur vicdan hapishanesinin kaçkın-ı sanki bir deli.
Vicdan rehberinden ırak kaldıysa gönül;gönül değil ki.
Sen; kötülüğü emreden nefsin olmuşsundur kulu kölesi.
Kuran,Neml suresi 14.Ayet:"Vicdanları kabul ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler.Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." Diyor.
Tevrat, (Yeremya, 5:25-26) "Kötü kişiler var... Kuş avlamak için pusuya yatanlar gibi tuzak kuruyor, insan yakalıyorlar. Kuş dolu bir kafes nasılsa, onların evleri de hileyle dolu. Bu sayede güçlenip zengin oldular, semirip parladılar, yaptıkları kötülüklerle sınırı aştılar. Kazanabilecekleri halde öksüzün davasına bakmıyor, yoksulun hakkını savunmuyorlar."
İncil, "Temiz bir vicdan en yumuşak bir yastıktır."
Bonapart, "Vicdan, bin kılıca bedeldir."
Pascal, "Vicdan, adaletten ve insana özgü uzman mahkemelerden daha güçlü olduğundan kimi zaman kendini bile yargılar ve mâhkum eder."
De Lamartine, "Adalet dağıtımı içimizdeki Tanrı'nın sesi olan bu en büyük yargıç olan vicdana teslim ve emanet edilmiştir."
Tanrı toplumumuza; " Kötülüklerden sakınmayı emreden Vicdanımızın sesine kulak vermeyi nasip etsin inşaallah." Hepinize sevgilerimle.Tontini.
Resim:images.com.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:07
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
6 Nisan 2010 Salı
AMAN ANALAR DİKKAT

Çocuklar sessizdirler...Konuşmayı sökmeden önce; ya ağlayarak, ya kendi lisanlarınca istek ve şikayetlerini ifade ederler.Annelerinin gönüllerinden, onların gönüllerine kıldan ince, hassas ve dengeli bir yol vardır çünkü. Bedenleşmeyi bekleyen bu duygu yoğunlaşma tarlalarına ilk tohumlar, biz annelerin el ve dillerinden düşer.
Önce güveni öğretiriz onlara; heran yanlarında hazır ve nazır olarak. Sonra uyarılarımızla "elini ateşe sokma yanarsın" "oraya çıkma düşersin!" diyerek endişeyi.İlk adımlarını atarken "haydi yaparsın sen! aferin" der, cesareti öğretiriz. Sonra öğretiriz; korkuyu, kıyası, bencilliği, beklentiyi, sabrı ya da sabırsızlığı,rekabeti,acıma,yalan, riya, üçkağıt, ikiyüzlülük,dalavere ve hatta hırsızlığı bile biz öğretiriz isteyerek ya da istemeden. Vebal de günah da annelerin boynuna...Bir bedel ödemeden birşeye sahip olunamayacağını da biz öğretiriz."Eğer uyursan sana o oyuncağı alırım" diyen vaadlerimizle.
Güzel-çirkin ayırdetmez önce çocuklar, iyi-kötü, doğru-yalnış gibi bir fikre sahip değillerdir. Onların bu tür saflıklarına form verip toplum tarafından belirlenmiş kurallara uydurmak analara düşer.
Adı bende saklı bir kız çalışanım vardı birzamanlar.İşe ilk başladığı günden itibaren, deneyimimin bana verdiği bilginin ışığında ya da içgüdüsel olarak yalan söylediğinin ve hırsızlığa meyilli olduğunun farkındaydım. Birgün müşterimin biri;bana gizlice, " benim altınımı çaldı o kız!" dedi. Satışa götürdüğü kuyumcu da bu duruma onay verdi.Benim iki sene içinde tespit ettiklerim defterimin bir sayfasında tarih tarih kayıtlıydı. Bu arada düzelir umuduyla rızasız kimsenin malına parasına tamah edilmemesi gerektiği iyi insan olmanın kurallarından olduğu kibar bir şekilde kendisine anlatılmıştı. Bu olay bardağı taşıran son damlaydı.Efendim hikaye şöyle:
Bu kızcağız küçükken çok zayıfmış.. Bir sitede oturuyorlarmış bahçede oynayıp yorulunca, bakkala gidip hızlıca birşeyler alıp kaçıyormuş.Bakkal annesine şikayet ettiğinde annesi, "Beyefendi kızım çok zayıf gün içinde ne yerse kârımız, siz not alın akşam gelince babası size öder" diyormuş.Ve bu kız bu tolerans içinde büyümüş ve şimdi aldıkları yani çaldıklarını şuuraltında haklı buluyormuş.Çünkü "akşam babam öder" diye düşünüyormuş.Onca gözyaşına, "evet o not aldığınız herşeyi ben aldım doğru... Beni tedavi ettirin öyleyse!" demesine rağmen müdürlerim tarafından iş aktine son verildi.Vebal anneye de kesilse, daha başka vukuatları da tesbit edildiğinden kızcağız işinden olmuştu.
Aman anneler dikkat! Yapacağınız ufacık bir ihmal ya da hata çocuklarınızın hayatlarında derin izler bırakmasın!
Resim:Pino Daeni
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:27
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

