.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

22 Nisan 2010 Perşembe

SÖZ İKRARDIR KÜPE OLSUN KULAĞA

Söz ikrardır dostum unutma aktini.
Ya verme söz, ya da dönme sözünden.
Unutsun isterse kişi yeminlerini.
Dönen dönsün, sen dönme ha sözünden
Söz ikrardır dostum, dosta var mihneti.
Başını kes sakın geçme sen sözünden.
Ahde vefa yazılmışsa ta ezelden,
Ya öl söz verme, ya öl dönme sözünden.
Senet, çek, poliçe imzalanır mürekkepli kalemle. ”Sözüm namustur” da desen geçmez bu türlü akit dünya dem-inde.”At şuraya imzanı” derler insana. sözleşme tarihinde ceza-yi müeyyide uygulanır, vaad edilen yapılmazsa, taahhüdünde durmayan adama. Ya SÖZünün altına; atmışsan görünmeyen imzanı damarlarında akan kanla, üstelik inandıysa o dostun gönlüyle sana; söz var iş bitirtir, söz var baş yitirtir sonra adama.
Cefasız ve mihnetsiz yâr olalım, sözümüz söz olsun bundan böyle inşaallah.Hepinize sevgilerimle.

Resim:Victor Bredan

.
Devamı Buradan ...>>

21 Nisan 2010 Çarşamba

SULH, BARIŞ, HİZMET

Düştüysek davaların peşine bir ala-vere, dala-vereye döner bu hayat.Eğer "ben senin için bunları yapıyorumun" hesabını tutuyorsak, dava güttüğümüzün de bir çetelesi vardır elbet ...Kârımız gibi görünür kendimize hizmet ettiriyor olmak. Oysa zarardayızdır..Borçlanmışızdır; bize yaklaşana, suyumuzu aşımızı verene hatta kapımızı çalana, gönül alana.Hizmet gibiyse her yaptığımız, hizmet verdiğimiz her kişi kendimiziz... Davalar mahkemelerde görülür.Oysa bizim işimiz; sulh, barış, hizmet ve kardeşlik olmalı.Deniz ve gökyüzü ne zaman unuttu mavi rengini? Ağaçlar ve çimenler ne zaman reddetti büyüyüp gelişmelerini? Gölgesini bizden hiç sakındı mı o ulu çınar? Güneş hiç bizden sakındı mı ışığını? Bir ücret istedi mi bizden gecenin parıldayan yıldızı? "Sen doğmayı istedin, öyleyse kendi kendine sen bak" dedi mi bir anne çocuğuna? Kuralı yoktur sevginin; Rengi vardır, melodisi, esintisi, kokusu vardır.Severken ve verirken daha çabuk açılacak o dostun gönül kapısı.
Sevgi ve aşkla çoğalın, Tontini.
Devamı Buradan ...>>

20 Nisan 2010 Salı

SEMİRAMİSİN ERMENİ KRALA AŞKI ve VAN: 4


Bu hikaye isterseniz sonun başlangıcı olsun dostlarım.İster efsane deyin ister hikaye, o topraklarda ne aşklar yaşanmış görelim. O kutsal şehrin adının VAN olmasına sebep olan aşkı öğrenelim önce.

O sıralar kral Nebukadnezar; yenilgiye düşeceğini anladığı bir savaşta tanrılardan Bab ve ilon’a dua edip kurbanlar adar.”Eğer bu savaşı kazanırsam kuracağım şehre sizlerin adınızın birleşimi olan Bab-ilon adını koyacağım der.
Derken ordunun yorulup geri çekilmeye karar verdiği bir dönemde savaş meydanlarında biri belirir.Üzerine gittiği her mevzide düşmanı dize getirip cesaret kazanan ordusunu hücuma kaldıran, yakışıklı bir cengaver gibi savaşan, tek atın çektiği savaş arabasının içinde korkusuzca kılıç sallayan, naralar atan biridir bu. Onun kahramanlığı ve cesareti sayesinde kent ele geçirilir. Kral Nebukadnezar bu cengaverini merak edip huzuruna çağırdığında Semiramis zırhını çıkarır. Kral o zaman onun kadın olduğunu anlar.


Semiramis; söylentiye göre bedeninin yarısı kadın yarısı balık olan Askalon gölü tanrıçası Derkoto’yla, çoban Simos’un kızıdır. Heredot’un anlatımına göre M.Ö: 810 larda doğmuş Annesi onu sahildeki kumrulara emanet etmiş ve ait olduğu göle dönmüştür.Semiramis: “kumrudan gelen” demektir.

O kadar güzeldir ki kral o an ona aşık olur.O an nikah işareti olan parmağındaki yüzüğü çıkarır itiraza meydan bırakmadan Semiramis’in parmağına takar. Semiramis’in çocukluğu yıldızları okuyarak, kuşlardan öğrendiği şeylerle oyalanarak geçmiştir. Kraliçelik tahtına oturduktan sonra eski günlerine özlemi artmış geri dönmek istediğini her söylediğinde Kral; “ sana Askalon gölünü aratmayacak bir kent inşa edeceğim” diye vaatlerde bulunmuştur. Babil şehri işte böyle bir karşılıksız aşkın eseri olarak inşa edilmiş sonradan dünyanın 7 harikası arasına kabul edilmiştir. Semiramis’in “bu kentin nesiller boyu kaybolmayacak bir kent olmasını isteği” gerçekleşmiştir.”İnsanlar hep neşe ve debdebe içinde yaşasın, altın kaselerde yanan mumlarla sokakları aydınlansın, insanların ağzından “Babil” adı çıkarken burun delikleri kalkıp insin” dermiş. Kocasının öldüğü sıra hamile olan Semiramis ülkesini tek başına yönetmeye devam etmiş.Hırs ve hükmetme hevesine kapılıp iktidara ortak olur düşüncesiyle ve çeşitli entrikalarla “çölün yararlarından ve sert doğanın insan üzerindeki yararlı etkilerinden sözederek oğlu Ninyas’ı Ülke dışında Suriye civarında çorak bir bölgede çobanlık yapan birinin yanına göndermiştir.Söylenceye göre amacı onu orada öldürtmektir. Güzelliği korumak için kremlerin icadı, zevk ve eğlence gecelerinin organizasyonları, babilin bülbüllere yuva olmasını sağlayan tedbirler hep onun zamanında uygulamaya konulmuştur.Sihir ve büyü de almış başını gitmiştir.
Dünyalar güzeli Semiramis, o güne kadar gönlüne göre birini bulamamıştır; ta ki Van’ın Muradiye kazasının kuzey yamaçlarına bir sefere çıkana kadar.
Semiramis, bu sefer sırasında bölgenin hâkimi olan “Ara” adında genç bir Ermeni krala gönlünü kaptırır.
Ona evlenme teklif eder, eğer kendisiyle evlenirse ölen eşi Kral Nebukadnezar’ın sahip olduğu herşeye onun da sahip olacağını söyler.Ya da kendisiyle beraber olup isteklerini dindirdikten sonra paha biçilmez armağanlarla ülkesine geri dönebileceğini belirtir.Ancak güzel Ara’nın zaten Nivart adında bir karısı ve çocukları olduğundan bu teklifi reddeder.Bunun üzerine çok öfkelenen şehveti ile ünlü babil kraliçesi komutanlarına emir vererek Ara’nın canlı olarak ele geçirilmesini ister. Savaş devam etmektedir. Semiramis’in kuvvetleri son bir saldırı ile tüm bölgeyi ele geçirirler. Ancak son saldırı sırasında Hükümdar Ara da öldürülür. Haberi alan Semiramis deliye dönmüştür, Aranın cesedini sarayına getirtir ve kıyafetlerini kendi askerlerinden birine giydirip halka “onun ölmediğini Tanrılarının Ara’nın yaralarını yalayıp iyileştireceğini” söyler. Halk da buna inanır ve ermeni isyanını bu şekilde bastırmış olur.Ancak Ara ölmüştür, aşkını yüreğine gömer, hemen dönüş emrini verir. Dönüş yolu üzerindeki bugünkü Van’a gelir. Van’ın zümrüt yeşili bağ ve bahçelerini, Van Gölü’nü çok beğenen Kraliçe’nin en fazla dikkatini çeken yeşillikler arasından göle doğru uzanan heybetli bir kaya parçası olur. Ara’nın hâtırasına bu kayalık üzerinde bir kale inşa ettirmeye karar verir. Kısa süre içersinde kale yapılır, eteğinde şanına uygun bir şehir kurulur. Şehrin adını da “Şamrangerd” koyarlar.
Aradan yıllar geçer. Ara’nın acısıyla yanan yürek, bu defa da sıla hasretine yenik düşer. Memleketine dönmeye karar veren Kraliçe Semiramis, kaleyi ve kurduğu şehri “Van” adındaki bir komutanına bırakarak ülkesine döner. Şehrin bugünkü adının bu komutandan geldiği rivayet edilir. Semiramis’in ordusu gün gün zayıflar ve yenilgilere uğramaya başlar.Halk köylülerin başına geçen bir savaşcının varlığından söz açarlar. Yakışıklı bir cengaverdir kendisi ama yüzünü gören hiç olmamıştır.Semiramis onunla tanışmak ve ona ülkeyi birlikte yönetme teklifi etmek ister. Ancak bu güzel yüzü elleri arasına alıp gözünün içine baktığında onun çöle gönderdiği oğlu Ninyas olduğunu anlar. Ninyas da annesini öldürme ve ülkeye tek başına hakim olma hayalleri kurar. Semiramis'in her öğleden sonra bahçeye çıkıp ağaç gölgeleri altında uyuduğuna bakıp onu bu sırada bıçaklamayı planlar. Ancak her yeltenişinde Semiramis'in onun yanına geldiğini hissedip uyanması yüzünden amacına ulaşamaz.Semiramis Tanrılarınla; "Ben herhangi bir kadın değilim. Sizin çocuğunuzum, bu yüzden herhangi bir kadın gibi ölmem.." diyerek tartıştığı da duyulmuştur.
Bir sabah güneş rahipleri onun balkonunun altına sabah duasını okumak için gelirler. "Ey ışığın kaynağı!. Ey ısıyı ve rahatlığı veren! Ey hem zalim hem müşfik olan!. Hükümdarlar hükümdarı!. Kraliçe de seni bizimle birlikte selamlar.." dediklerinde her zamanki gibi onun çıkıp duaya iştirak etmesini beklerler ama Semiramis görünmez. Balkonun duvarına tünemiş bir kumru görürler sadece. Gökte onu bekleyen başkaları da vardır sanki. Ve kumru az sonra uçup gider. Sarayın bütün odalarını altüst edip kraliçeden iz bulamayan saray halkı onun aslına dönüp göklere yükseldiğine inanırlar...

Devamı Buradan ...>>

19 Nisan 2010 Pazartesi

VAN:3

Amerika'lı Thournbourg ismindeki ekonomi uzmanının Van'daki Akdamar adası gibi bir adası olsa Türkiye'ye yerleşeceğini söylemesini Soner Yalçın'ınAmerikalılar hangi adamızı istedi yazısından okuduğum gün Van'la ilgili anılarımı yazmak geldi aklıma.Yeniden yola çıkışım biraz hüzünlü oldu. Satıp savılmış vatan topraklarımı yeniden gözyaşlarımla ıslatıp, yeniden dualarımı ekmek istedim dağına çimenine adasına gölüne.Bu 3 yazı; bir feryadın yazı dizisidir. Anı, seyahat, eğlence yazısı değil..VAN:1 ve VAN:2den sonra VAN:3 le yeniden karşınızdayım işte.Sadece Van mı? Fethiye, Kuşadası, Kaş-Kalkan, İzmir,Alanya,Datça, Mersin vb.nice el altından satılmış güzelim memleket topraklarımız içindir gözyaşlarımla yıkanmış dilden dökülen gönlü yaralı sözlerim."Sattık da alıp götürdüler mi?" diyeceksiniz belki de.


"Ay ben öldüm mü ki vatanıma yâd adam gire, canım sağken düşmanın atının tırnağını vatan toprağıma bastırmam!" diyen 85 yaşındaki Van'lı Selbihan Ninenin ruhu yüzüsuyu hürmetine onun gibi "ülkeme yâd adam sokmam"diyebilmeyi isterdim ben de.

2.Rüyamda; önümde önlük, ağaç ekmek teknesinde tahta tokacımla ekmek yoğuran bendim. Belki de bir deste tandır ekmeği yapıp şah Abbas'a götüren kaleden muhasarayı kaldırtan Selbihan ninenin ruhuydu bana "yürekli olmamız gerektiği" mesajını veren.Kim bilebilir?
Neyse,Martıların sesleriyle uyandırıldığımızda kahvaltı yapmadan düştük Van gölü ve Akdamar adasının yoluna...Kardeşim Tutsak; "hadi bakalım abla adada neler var anlat bize!" deyiverdi. Hani, rüyalarımla dalga geçmek amaçlı biraz da sitemkardı sözleri."Görmedin gitmedin ama olsun sen gitmeden de görürsün!" diye de biraz alaylı sözlerine söz ekledi .Kendimi sınavda gibi hissetmiştim bir an.Söylemeyeceğim, sadece rüyamda gördüklerimin resmini çizeceğim dedim.İçime gölün turkuaz sularının ışıklı-mavi serinliğini çekip kalemi elime alıp bakın neler çizdim.Asma yaprakları ve üzüm salkımı,çıplak bir kadın-erkek,eller ve kuşlar ve birkaç hayvan resmi.Çizdiklerim bunlardı.Tekne iskeleye yanaştığında binyıldır ayak basmayı özlediğim toprağı öpesim geldi.İskelenin hemen yanında şimdi duruyormudur bilmem boyum kadar ikiye bölünmüş, dişi kristal yumrusu dörtbir yana ışıklar saçıyordu.Okşadım herbir fasetasını, kimbilir kaç asırda oluşmuş ve onu elleyecek elleri beklemişti oracıkta.Akdamar kilisesine yaklaştığımızda bizim çocukların yüzlerini görmenizi isterdim.Çizdiğim simgeleri gösterip "denize atılan o adamı çizmemişsin ama!" diyorlardı.
Yaşanılmış efsanelerin duvar üstü fresklerde anlatıldığı bir yerdi orası.Yaş sıvanın üstüne madeni toz boyalarla, yaşanan olayları ve kişileri resmeden ustalar, fresklerin köşesine bucağına simgeler nakşedip sırları saklamışlardı. Okumayı bilen yine gözleriyle okuyordu da; kelimeleri değil ancak renkleri, simgeleri, ifadeleri kabartmaları okuyup hikayeleştirebiliyorlardı.Oranın tarihini genç bir gönüllü vatandaş anlattı bize. Merak iyi şeydir bazen, sorarak Bağdat bile bulunur bence. Vaspurakan kralı 1.Gagik tarafından keşiş 1 Manuele yaptırılmış bir manastır kilisesi olarak geçiyormuş kayıtlarda.İncil ve tevrattan alınmış çeşitli sahneler, Yunus peygamberin denize atılması, Hz Meryem ve kucağında İsa, Ademle Havva ve cennetten kovuluşları sahnesi, Hz Davut ve Goliat mücadelesi, ateşte 3 ibrani genci,aslan inindeki Daniel, başı haleli abbasi halifesi Muktedir bir elinde kadeh, diğerinde üzüm salkımı tutar şekilde kazınmıştı duvarlara. Bunlar dışında onlarca hayvan figürünün ve üzüm asmalarının sarıp sarmaladığı bir yapıydı Akdamar kilisesi.Ya içi? Ya TAMARA efsanesi? ya asur kraliçesi Semiramis ve ARA'nın aşkı?

Onlar da, az zaman sonra...
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

17 Nisan 2010 Cumartesi

VAN: 2

"Rüyalarımın götürdüğü şehir VAN"ı okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz. "Van:2" o postun devamıdır haberiniz ola.

Yola çıktıktan beş dakika sonra erkek kardeşim "abla, benim nüfus cüzdanım kayıp biliyormusun, muhtardan bir suret çıkarttırdım, yeterli olur mu acaba? diyor.Saat başı kimlik kontrolü yapılan o yollarda nasıl bir heyecan yaşayacağımız baştan belli oluyor.Tutsak işsiz o sıralar ve ben de ablalık işte, bir iş öğrensin istiyorum. Kendisi profesyonel müzisyen ama bir türlü dikiş tutturamıyor o meslekte. Eşi de kıskanç mı kıskanç...Tutsak'ın eşinin rızasını almadan geldiğinden de haberim sonradan oluyor. Bir an otobüsü durdurup inesim var, ama ne çare "bindik bir alamete gidiyoruz nereye?" belli değil sizin anlayacağınız.

Otobüs garajdan hareket ediyooor bu sefer Sufi Cem yok.Herhalde ailesi izin vermedi diye düşünüyorum. Ama yapacağımız iş de 2 kişilik bir iş değil. ekip gerektiriyor. Otobüs Bornovadan yolcu almak için durduğunda ışıklarını yakarak bir taksi yetişiyor ardımızdan.Cebindeki son kuruşuna kadar şoföre verip Cem de yetişiyor çok şükür bizlere. Uzun bir soluklanmanın ardından ben onlara hesap soracağıma onlar başlıyorlar beni sorgulamaya."EEe söyle bakalım, bir Van'dır tutturdun gidiyoruz, ne göreceğiz bakalım orada?" diyorlar.
Erzincan otobüs garajında iki şekerli demli çaylarımızı içerken biz, kıpkızıl kesiliveriyor çektirdiğimiz fotoğraflarımız nedense. Sonra Erzurum ve nihayet Van otobüsündeyiz şimdi...Saat başı polis ya da jandarmalar var yol boyu... Otobüs yanaşıyor sağa, indiriliyor bütün erkekler, tek sıra diziliyor, kimlik kontrolü, arama, tarama...Kalbim yüreğimde Tutsak'ı alıkoymak istiyorlar aynı bir terörist yakalamışlar gibi."Nüfus cüzdanı sureti geçersiz" bahanesiyle. Ben dilim döndüğünce kem-küm anlatmaya çalışırken durumumuzu, polis bir bayan bana dönerek gülümsüyor ve "ben tanıyorum sizi!" diyor.Allah allah! ben hiç hatırlamıyorum kendisini.Ben, İzmir POlis Okulu mezunuyum geçen sene siz bizim okulumuzda seminer verip, bizleri sigortalamıştınız, adınız Dilek değil mi? diyor sevecen bir dille ve ben de seviniyorum bir hısmımı bir akrabamı dağbaşında bulmuşcasına... Böylece izin çıkıyor çok şükür ve istikametimiz yine VAN işte...Benim dilimde bestesi güftesi belli değil uydurulmuş bir türkü;
"En batıdan çıktım yola,
Güneşin ilk doğduğu hana,
yayımı gerip attım okumu,
öpüştüler batıyla doğu.
Van'a gidiyorum VAN'a,
Aşkım kanat sevdam ayakta,
Alıkoymak günahtır dostum,
Rüyalarım yol açtı bana."diyorum "saçmalıyorsun yine" diyor dostlarım.Yol çekiyordu beni taa uzaktaki,Adı yok bir sevdaydı bu bendeki.Ne zaman Van toprağına bastık kadem, sanki arzla arş birleşti efsanelerdeki gibi.Ak kanatlı güvercinler pike inişi yapıp üstümüzde bir inip kalkarak giriş izni verip mühürlediler biletlerimizi o an sanki.Bunların hepsi benim için bir işaret, bir simge bir gizdi.
Rüyalarımdan artakalan soruları soruyordum şimdi kendime."Ne,neden,niçin, neydi burada beni bekleyen?"Magripten maşruka kanat açtırıp neydi beni buralara getiren? İş değil, sigorta, poliçe değil yaşanılmış izlerini ve acısını unutmadığım belki de hasretini çektiğim bir aşktı beni buraya sürükleyen."Van gölü!" diye fısıldadım bir anda."Tamam tamam!" dedi ekip arkadaşlarım. "sorup soruşturalım önce, yarın ilk işimiz yola çıkmak olsun senin gönlünce."

Cumhuriyet caddesindeki "Büyük Asur oteli"ne yerleşiyoruz.Odama çekiliyorum ve otelin şuanda elimde olan, sararmış antetli kağıdına; "Güneş;yüreğimde ısıtmak için var,yıldızlar gözlerimde dilimde çakılmış çiviler gibi..Geçmişin gri penceresinden atlayıp gelen zaman hep vardı zaten.Tüm sevgileri ve nefretleri üstlenip tavında altına dönüştürelim diye bugün buradayım"yazıyorum gideceği bir adres olmayan mektubuma ve son cümlemi; "her haliyle biz yaşayan sevgiyiz." sözleriyle bitiriyorum.Yıl:Temmuz:1996

Devamı:belki yarın, belki yarından sonra.

Resim:Boris İndrikov

Devamı Buradan ...>>

15 Nisan 2010 Perşembe

3 HARF

Aşk nedir? Bir iç kıpırtısı dersek, kimine göre... Bir başkası içinse ulaşamama duygusu... Yangın yeri... Zamanın durduğu sadece kalbin attığı an, mide gıdıklanması, el terlemesi, yanındayken bile özlem duyuran, hayatın varlığının o olmadan yitmesi, aldatma duygusu, öğretmek, öğrenmek, hayranlık, hoşlanmak, karmaşa, melankoliklik, şizofreni, paranoya, ütopyalarımız, sigaraya başlama nedeni, reddedilme, salt onun varlığı, varlık felsefesi, Leyla mecnun hikayesi, sarılmak, el ele gezmek, aynı anda aynı şeyleri yapmak istemek, göz ışıltısı, mutlu olmak, acı çekmek, kıskanmak, ölesiye kendini yok saymak, sevgiden sonra gelen, sevgiye dönüşen, platoniklik. Nerden ele aldığınıza bağlı onu. 3 harfli AŞK-ı tanımlarken hangi çerçeveden baktığınıza biraz da. En sahicisi her zaman kişinin kendi yaşadığıdır.

Diğerlerinin hissettikleri ona göre aşk değildir ki. “ Canım onun da yaşadığı bir şey mi?” diyerek başlanır cümleye arkasından da alengirli bir hikaye patlatılır. Bu hikayenin kahramanları da anlatan kişinin ya kendisidir ya da en yakın çevresinde aşk hikayesi en ünlü olan kişidir. Gariptir ki, kişiler bu konuda her zaman fikir sahibi olmaya bayılır benim gibi, herkes böyledir çünkü. Dilimizde 3 harfle başımızdan savarcasına bir anda söyleniveren, bu söylemi kısa kendisi derin kelime aslında dünyanın dönüşüdür. Arının polen taşıyıp bal yapmasıdır, kangurunun yavrusunu kesesinde korumasıdır, baykuşun gecenin karanlığına inat hu çekmesidir. Lavların püskürmesi, berfin-in karı delip güneşi bulması, ayçiçeklerinin yüzlerini güneşe çevirmesi, ilkbahardır, kıştır, yazdır, sonbahardır. Var oluşumuzun her anıdır belki de, nefesimizin içindedir.Atomun küçücük boyuyla binlerce kişiyi öldürebilmesidir. Mevlana’nın Şems’ine “ayağına diken batsa da çıkarmadan gel” demesidir, tahammülsüzlüktür yokluğuna. Adamaktır kendini artık olmamaktır olarak. Yunus Emre’nin dergahına eğri odun götürememesidir. Belki de hepsidir. Yaşadığımız an, aslında size de garip gelmiyor mu zaman zaman: Neden buradayız ve ne yapmak için? Bir tutturmuşuz dünya telaşı diye bir şeye, aşkla geçen her güzel olay biraz daha uzak düşmüyor mu bize? Hangimiz farkındayız aslında her anımızın aşkla dolu olduğunun ve binlerce güzellikle çevriliyken etrafımız, hala bir kusur bulmak için mutsuzluğu seçtiğimizin. Bunu söylerken türümün bana mirası olarak mutlu olmak yerine, kötüyü gördüğümdendir ki aslında bu anlattıklarımın hepsi kendimedir. Aşkı tekrar hatırlayabilmek dileğiyle, aşkla kalalım…
Sevgilerimle AHU.

Resim:İmages com.dan

Devamı Buradan ...>>

13 Nisan 2010 Salı

RÜYALARIMIN GÖTÜRDÜĞÜ YER/ VAN

Zaman zaman gözlerimi kapattığımda anında uykuya dalan ve enteresan rüyalar gören bir insanım ben. Gördüklerim rüya mıdır, gerçek midir, geçmiş mi, gelecek zamana mı aittir uyanınca bir türlü ayırdedemem. O sıralar 1996 yazıydı 2-3 gün arayla ve ısrarla VAN yöresini görüyordum rüyalarımda.Van kalesiymiş en yüksek burcundan kendimi bırakıp ovada ve gölün üstünde geniş kanatlarımı açıp uçuyordum korkusuzca.Uçarken ardımda bembeyaz bir iz bırakıyordum uçakların gökyüzünde bıraktığı iz misali. Herşeyi kuşbakışı mesafeden görüyor, ardımda dumandan bir yol çiziyordum.

Bir diğerinde Tahta bir kulübe önünde ve dağın hemen yamacında Van gölü kenarında şalvarımın üstünde işlemeli önlük, ayağımda çarıklar,elimde tahta tokaç koca tahta hamur teknesinde hamur yoğuruyordum. Bir diğer rüyamda Van gölünün altında bir mağara varmış oradan ağrı dağına çıkan mağarayı geçip Nuhun gemisine ulaşıyordum.
O zamanlar bilgisayarım yok ancak ansiklopedilerden araştırma olanağım var ve bilenlerden sorup öğrenebilirim o şehri. Daha önce o yöreyi gidip görmüşlüğüm yok çünkü."Van, Van" diye sayıklayıp duruyorum yani.Emeklisi olduğum bankanın Sigorta şirketindeki yeni görevim gereği şehir şehir iş bahanesiyle gezme olanağım da var.Nasıl olduysa bu olayın üstünden bir ay geçmeden Van seyahati çıkıyor bahtıma. Ekip üyelerimi tesbit ediyorum kardeşim Tutsak ve sufi_Cem de gelecek benimle. İşyeri sahibimiz tarafından Güzergahımız belirleniyor doğu bloğu bize veriliyor Erzincan-Erzurum-Van-Konya...Mardin'e Eskişehir'e de başka bir grup gönderiliyor.
O sıralarda Mevlana'nın Mesnevi içinde bana gönderdiği pırlanta işlemeli saat rüyası gibi rüyalarım da var. Böylece Konya'yı da görmem nasip olacak nasılsa...Bir taşla iki kuş. Erzincan'a daha önceleri birçok kez gittiğim için oraya ait rüyalarımı yerli yerine oturttuğumu düşünüyorum o sıra. Vali Yazıcıoğlu'yla tanışıyorum rüyamda az zaman sonra rüyam gerçek oluyor bunun gibi.Ama şimdi VAN gündemde Van ve Mevlana...Hoplamak zıplamak geliyor içimden, heyecanım doruklarda.İş seyahatine değil de,turistik dünya turuna çıkıyorum ve tarihe yolculuk yapacağım sanki.Rüyalarımı anlattığım kişiler; "Yarı şaka yarı ciddi, çok büyük işler çıkaracaksınız demek ki. Bu seyehatte bereket var para var para!"diye yorumluyorlar gördüklerimi.Ama benim amacım başka.. Rüyalarımın peşi-sıra gitmek varken, olur mu hiç para umurumda?
Terör zamanları o zamanlar. Güzergahımızda minübüslerin falan yakıldığı yollardı oraları yani. "Doğuya kadın başına iş için gitmek yürek ister" de diyor kimileri.Bir başka ekiple gittiğimiz Erzincan seyahatimizde "sabaha karşı Zara'ya ulaşırsanız orada sabahı bekleyin aman" demişlerdi bize.. "O yolu gündüz gözüyle geçin."Zara'da aracımızı park ettiğimizde sabah saatin 5:00 iydi.Hiçbir insan gölgesinin görülmediği fakat tüm ışıkların yanık bırakıldığı bir benzin istasyonunda beklemeye karar vermiştik. Ben arabanın kapılarını açıp, kelebekler gibi kollarımı açmış, ciğerlerime dağın havasını solumuş, tuvalete doğru şarkı söyleye söyleye yollanmıştım ki; Emekli komiser bayan arkadaşım sert bir sesle: "SUS" demişti bana. Ekip başı benim ve her konuda deneyimim gereği kararları ben verirken, ondan böyle sert bir emir cümlesi duyduğumda şaşırmıştım.Otomatik olarak "neden susacakmışım?" dedim."Sana sus diyorum!" dedi."Kuşların sesini dinliyorum." Şaka yaptığını düşünüp "ben de kuşların sesine eşlik ediyorum." deyiverdim.Koluma bir çimdik atışı var ki sormayın! Salaklığım nedeniyle, neden sonra orasının teröristlerin saklanma mekanı olduğunu öğrendim.Kuş sesleri yoksa pusuya yatmış birilerinin olabileceği ihtimalini neden sonra anladım çok şükür.Sonraki günlerde de hep ti-ye alındım o ekip arkadaşlarımca."Seni teröristler yakalasa; bak evladım neden birbirinizi vuruyorsunuz hepimiz kardeş değil miyiz?" der, "bir de güzel güzel hepsinin başını okşar, sırtlarını sıvazlarsın sen!" demişlerdi bana.
Neyse gelelim biz rüyalarımın bizi çekip götürdüğü Van seyahatimize:

Devamı: Belki yarına...
Resim:images.com

Devamı Buradan ...>>

12 Nisan 2010 Pazartesi

ÇILGIN KARINDAŞIM

Karındaş-tık... Farklı zamanlarda bile olsa, aynı annenin karnında 9 ayı geçgin ikâmet eden iki varlıktık. Ama ancak bu kadar farklı olabilirdik birbirimizden:) Aynı yerde doğup büyüyen yedi kat eller bile benzer birbirine az buçuk yahu:)
Tip olarak da çok benzeşmezdik, huy bakımından da...
Ben onu hiç kıskanmazdım. Ama o doğuştan kıskançtı. Zavallı annem bana ne alırsa ihtiyacı olsun olmasın, ona da almak zorundaydı. İkizler gibi tek tip giyinir, saçlarımızı bir örnek tarardık. Aman yeterki o "ablamın var benim niye yoooook, benim saçımı da öyle yaap üüüü" diye çığırmasın...
Bir sürü isteğimden sırf ona da alınamıyacak diye vazgeçsem de, en iyi oyun arkadaşımdı o benim. Evimizin bir odası onun evi olurdu, bir odası benim. Akşama kadar bi o bana misafirliğe gelirdi bi ben ona:) İki plastik bebek,plastik tencere, tava, kahve fincanları..
Saatlerce sıkılmadan oynardık şimdiki çocukların aksine.
Çok güzeldi...

Hala aklımdan çıkmayan yusyuvarlak bir surat, ışıldayan gözler, pespembe yanaklar ve sanki kendiliğinden rujlu muhteşem dudaklar. Her zaman dikkat çeken "görenlere kırkbir kere maşallah" dedirten cinstendi yani kendisi.
Ama çok asiydi...
Hep kafasının dikine gider ne yapmak isterse yapar, izin alma lütfunda da bulunmazdı. Ben: kurallara bire-bir uyan, sakin, kafasına vur lokmasını al abla... O: cazgır, erkek çocuklarıyla kavga eden, kural-kaide tanımayan kardeş. :)
Hatırlıyorum da bir keresinde sırf ben arkadaşımda kaldım diye "ben de bugün arkadaşımda kalıyorum!" deyip telefonu kapatıvermişti suratıma. O zaman cep telefonu da yok ki ara soruştur. Bütün arkadaşlarını dolaşmıştık kapı kapı.:) Annemin halini siz düşünün...
Aşırı hayvan sevgisi yüzünden her gün elinde bir kedi yada köpek yavrusuyla gelir bitlerini böceklerini üzerimize salardı :)Hatta bi kere ailecek uyuz bile olduk sayesinde. Koca çukurun içine düşen güvercini almak için ardından o da atlamıştı da çıkamayınca bütün lojmanı inletmişti ağlamasıyla. Apartman sakinleri seferber olup çıkarmışlardı çukurdan kendisini :)Sonraki günlerde bu durumlardan yılan annem eve yavru bir kedi almakta bulmuştu çareyi. En azından temiz ve piresizdi. Uyuz olma tehlikesinden de uzaktık ve arama kurtarma operasyonları da son bulacaktı tabii. Oohhh kurtulmuştuk sonunda.
Yaşı ilerledikçe daha da asileşti. Daha bir gözü kara oldu. Öyle arkadaşlar edindi ki okula bile gitmez oldu. Ve okulunu yarım bırakmak sonradan yaşayacağı en büyük pişmanlık olacaktı. Daha da güzelleşti. O güzelleştikçe annemle ben fenalaştık:)) -O mahur beste çalar, müjgan'la ben ağlaşırız- annemle ben fenalaşırızzzzz...
Polis kolejinde okuyan erkek arkadaşının annesiyle tanışmak üzere, bizden habersiz Isparta'ya gidişinin ardındansa annem hastaneye, bense derin kederlere...
O kadar çok vukuatı var ki, hangi birini anlatayım a dostlar.
Genç yaşımda beni 15 yaş yaşlandırıp, annemin yaşını ikiye katladıktan sonraaaaa 18-ine geldi ve bize "ben evlenicem!" dedi. Haydaaaa buyur burdan yak.
Hayır diyemedik. Desek bile dinlemeyeceğini belki de kaçacağını biliyorduk adımız gibi. Tanışıp isteme faslı, nişan, düğün, dernek...
Nasıl olacaktı da o deli kız ev bark temizleyip, yemek yapıp kendinden 9 yaş büyük kocasını idare edebilecekti? Düşünceliydik... Biraz da rahatlamıştık... Ne de olsa artık kocasının sorumluluğunda ve himâyesinde olacaktı. Ve aşıktı...Allaha emanet ettik. Arkasından günlerce ağladık. O evden gittiğinde; kavgalar ettiğimiz hatta birbirimizi hırpaladığımız her günün acısı topluca çıkarıldı içimden . Anlamsız ve yarım kalmıştım...
Sonraaaa bir yıl geçmeden ilk bebek geldi: Emir'im...Üzerinden 11 ay sonra diğeri: Elif'im... Benim güzellerim papatyalarım. Ve Elif doğduğunda bir yandan da asker kocasının hasreti...
Çalıştı didindi hem evine hem çocuklarına baktı binbir zorluk içinde.
Öyle bir anne ve ev hanımı oldu ki, eski halini bilenler şaşırdı hatta inanamadı. Biz de tabii.
Her zaman temiz evi,sarmaları, mantıları, börekleri, tatlıları, harika yemekleri üzerine ün yaptı.:) Solladı geçti beni...Hatta annemi... Başımızı yardı geçti ummadık taş gibi...
Şimdi 30 yaşında bir çocuk annesi olan ben, 18inde yaşadıklarını düşününce daha çok seviyorum onu daha çok gururlanıyorum. 28 yaşında 10 ve 9 yaşında çocuklara sahip olabilmek ne büyük bir emek ve mutluluk...Onu ve meyvelerini çoook seviyorum.Hep özlüyorum...
Sevgilerimle ELA.

Resim:Alexej Harlamoff

Devamı Buradan ...>>

11 Nisan 2010 Pazar

MASAL BU YA!

Masal bu ya!
Bir derttir sıkıntıdır sarmış ormanı...Düzen bozulmuş..
Duymuş hayvanlar: AS-oLANın üzerlerinden el-ayak çektiğini.
Aslan'ın; "Ben görevimi bırakıyorum artık, ne haliniz varsa görün,
Asaleten ve vekaleten hodr-i meydan yerime siz geçin."sözlerini...
Ormanda bir telaş, "kim geçecek ülkenin başına?"
Kuyruğunu uzunca bir sallayarak,tilki geçmiş kürsünün arkasına
Uzatmış burnunu havaya, bir koklamış uzunca...
Tilki bu, ezelden beri pek beğenirmiş kendini zira...
"Ben!" dermiş.. Ben, benim darda olana koşan.
Ormanı yaşanır hale sokacak olan.
Olacağım haklının hakkının bekçisi koruyucusu
İsterim sizler için olmak başkan ...


"Bu ülkeyi dostlarım, benden başka kimse kurtaramaz
Sizleri refah ve feraha kavuşturamaz.
Seçim yapılsın adalet kurulsun görün bakın,
Bana rakip varsa şimdi çıksın çabuk söylesin
Yoksa sussun ezelden-ebede" demiş "sonra konuşmasın."
Kurt uluyarak arz-ı endâm etmiş..Demiş ki; "benim rakip size."
Ama tilki seçilmiş oy çokluğuyla ne çare!
Tilki; "bu ülkede Aslanın kuralları geçer, inanırım ben yüce Aslan-a,
çıkmam emir ve komutlarından" diyormuş önce..
Sözlerine, hep yüce Aslan'ın adıyla başlayıp,
"Bu ne hakkaniyet, bu ne mazlumiyet, bu ne dost başkan" diyormuş halk onu duyup dinleyince.
İkinci sırada kalan kurtsa ayağını tilkinin kulağına götürüp diyormuş;
"sana muhalif gibi görünsem de, sen bakma...
Senin en sadık destekçin ben olacağım bu ormanda.
Tilki; yardakçılarını toplamış başına.
Ulaklar göndermiş ormanın dört bir yanına.
"İnekler,eşek ve koyunlar otlasın geniş bereketli çayırlarda." demiş önce.
Birgün satarız ırmakları, gölleri, çayırları inanıyorum kazanırız çok para .
Hava deniz kara hayvanlarını önce bir-bir mühürleriz.
Ormana hak ve adaleti böylece sonradan getiririz.
Ak-ı kara, kara-yı ak almış ormanda çok geçmeden,
Sonra da ülkede bir karış toprak kalmamış satılmayan..
Doluşmuş komşu ormanların öküzleri otlağa
Bizim hayvancıklara bir dirhem ot kalmamış.
Bu ne hak bu ne adalet diye ses vermiş çoğu hayvanlar.
Onları dinleyen kim onları da kafeslere tıkmışlar.
Diğerleri de "nasıl bir başkan seçmişiz biz" diye hayıflanadursun,
Padişahım çok yaşa-cılar, gelmişler meydana el-etek öpe öpe,
Yuvamız bacamız yıkıldı,
Orman kanunları acilen yapılmalı yoksa mağduruz biz diye.
Tilki birgün yine kürsüye çıkıp;
"Bakın ülkemi ne güzel yönettim!" demiş,
Seçim olunca yine oyunuzu bana verin.
Daha refah ve ferah günlere benimle gelin.
Sizin için izin çıkardım, açtım bütün sınırları
Getirdim sizlere Özgürlüğü ve demokrasiyi.
İsterseniz Siz de ben gibi orman orman gezinin.
İstemezseniz de siz buralardan gidin...

Şimdi bu hayvanlar ne yapsın?
Çareyi sizden bekler Tontini...

Sevgilerimle.
Resim:gallery.foto.net.

Devamı Buradan ...>>