"İyi ki doğdun , iyi ki varsın" dediğim ilk yaşgününün üzerinden bir yıl daha geçti güzel oğlum. Ne çabuk geçti değil mi annecim? Evet sen de bir şey anlamadın biliyorum. Öyle önemli ve güzel şeyler başardın ki bu sene hangi birini anlatsam sana bilmiyorum. Ben çocukluğunu çok iyi hatırlayan bir insanım biliyor musun? Bazen hatırladıklarımı anlattığımda Anneannen şaşırır hatta: "4 yaşında bile değildin, nasıl hatırlıyorsun sen onları" diye. Hatırlamayı çok istesem de 2 yaşımı hiç hatırlayamıyorum ama. Ne zaman konuştum? Huyum, suyum sana ne kadar benziyordu acaba hiiiiiç bilmiyorum...
Kim daha çok oynuyordu benimle, kimler saçlarımı okşayıp şefkatini veriyordu sınırsızca, tahmin etsem de, maalesef hatırlamıyorum işte...
Büyük olasılıkla harika şeyler paylaştığımız, hep yanyana, koyun-koyuna geçirdiğimiz bu yılı sen de anımsayamayacaksın bebeğim. Korka korka tırmandığın koltuk kenarlarından tutunarak sadece bir günde nasıl yürümeye başladığını, suyla nasıl severek hatta kendinden geçerek oynadığını, futbol topuyla harikalar yarattığını, Tontini’nin trambolininde nasıl ustaca zıpladığını hatırlayamayacaksın! Bunun için çok üzgünüm aslında. Ve duam şudur ki; sana bunları uzun uzun anlatacak, nasıl özel bir çocuk olduğunu hep hatırlatacak kadar seninle birlikte olalım Ege’mm. Senin bütün güzel günlerini görecek ömrü versin bize Allah inşallah...
Şu anda öyle mutlusun ki... Ve sevgi dolu... Bu günlerini hatırlayabilmeni güzel gülücüklerini senin de görebilmeni nasıl isterdim bilsen. Sokakta yürürken erkek kız demeden insanlara nasıl dokunduğunu, masalarda oturanlara el sallayıp herkesten gülümsemene eş, sevgi almanı görebilmeni nasıl isterdim! Ama merak etme her fırsatta seni fotoğraflayan ve kameraya çeken annen sayesinde bir kısmını izleyip göreceksin sen de bir gün inşallah. Ve umarım biraz olsun hatırlarsın seni nasıl sevdiğimizi 2 yaşını nasıl sevinç ve eğlenceyle geçirdiğimizi...
3. yaşına girerken Allahtan dileyebileceğim tek şey hep böyle sağlıklı ve mutlu olabilmendir canımın içi. Ne olursa olsun hep güçlü olabilmendir. Kafanı demir kapıya, duvara, oraya, buraya vurup hiç ağlamıyorsun ya, hep böyle mukavemetli olabilmendir senin için bu sene yine dileğim. İçimde koskocaman bir dağ gibi duran, ve hiç azalmayacak sevgimi hep görebilmendir isteğim...
Ve tabii 5 aydır sabırla beklediğimiz babişkomuza 10 gün sonra sağ salim kavuşabilmemizdir...
Seninle geçen her yılıma bir isim koyacağım demiştim de, geçen seneye “UMUT” adını vermiştik ya beraberce. Bu senemizin adı da, “IŞIK” olsun güzelim. Bizi aydınlattığın için.
Ve yolların hiç kararmadan, gözlerindeki o inanılmaz aşkla büyü, sevgili sevgilim...
Mutlu yıllar. Nice nice yıllar sana.
Seni çok seven, önemseyen ve değer veren ELA ANNE-ciğin...
5 Mayıs gecesi herkes kırmızı torbalar içine bozuk paralar koyar, ufak kağıtlara niyetlerini yazar, ya da toprak ananın bağrına taştan ev yapar ya!.. Biz de senin hayırlısıyla doğman için niyetimizi Hızır’a yazıp Kaş’taki evinizin bahçesindeki o kırmızı gülün dalına asmıştık geceden. Balkonda gazete kağıtlarını ateşe verip üstünden atlamayı da ihmal etmedik maile.O gece rüyamda sen doğdun ve seni kucağıma verdiklerinde o masmavi gözlerine bakamamıştım ben. Annen “ah bir bebeğim olsun” diye umut edip Allah’a niyaz ettiği zamanlarda bir gün beni kapıdan uğurluyordu. İşte o gün yine sen annenin yanından bana el sallıyordun bebeğim.O gerçekti... ve sen 12 yaşındaydın ve yeşil gözlüydün o zamanki vizyonumda. Geri döndüm Ela ya “çok güzel bir çocuğun olacak biliyormusun?” dedim. Sen daha dünyaya gelmeden görüntünü göstermiştin bana canlı canlı. Belki de annenin karnındaydın ama henüz kimsenin haberi yoktu bundan.15 gün geçmeden annen hamile olduğunun müjdesini verdiğinde, gözlerim dolmuş heyecanlanmıştım yeniden.
6.Mayıs sabahı o mavi gözlü bebek halini gördüğüm rüyadan sonra, o gün doğacağını artık biliyordum ben.5 kat aşağıya koşarak inip bu yaşımda, gül dalından niyetlerimizi alıp 5 kat yukarı tekrar çıkıp annenin saçlarının arasına kırmızı gülleri iliştirdikten sonra hastaneye yollandık erkenden.Annen arabanın içinde o kadar masumdu ki...Hatta doğumhaneye bile başındaki o kırmızı güllerle girdi heyecandan...O gün herkesin yüzünde bir sevinç vardı, ama annenin yüzündeki o sevinçli hüznü, bir evlada sahip olmak adına ölümü bile göze alışını nasıl unuturum ben? Baban doktorun ameliyat önlüklerini giyip, o da senin doğumunda hazır ve nazırdı neler yaşayacağını bilmeden. O faslı şu anda asker olan babana sormak lazım! 5 kilo doğan senin, annenin 7 kat kesilen karnının içinden nasıl çıkarıldığını en iyi o bilir değil mi masmavi gözlü küçük dev adam? Önce masmavi, bir yaşından sonra yeşile dönen gözlerinden öper Tontini’n...Dilerim tüm dünya çocuklarının ve senin, hep böyle mutlu, neşeli ve kahkaha dolu geçer hayatınız ve Güzel annen ve Baba’cın (yani benim oğlum ) da hep seninle olur inşaallah, benim akıllı güzel EGE’m...Seni çok seviyorum TONTİNİ’”n.
Devamı Buradan ...>>
5 Mayıs 2010 Çarşamba
İYİ Kİ DOĞDUN EGE'M, HIDRELLEZ GÜLÜM
Gönderen
sufi
zaman:
21:11
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., ELA'dan mektup
2 Mayıs 2010 Pazar
ALAYIM SAZIMI ELİME, ÇALAYIM EN İÇLİ DEYİŞLERİ SÜRÜME
Spor ayakkabılarım ayağımda zıplaya-zıplaya denize akan ırmak gibi coşkuyla, ok hızında evden sahile doğru giderkeeen, İyice gerilmiş yaydan havalanmış kısrak gibi bir hatun sollayıp geçti beni aniden.Saat sabahın 8:00'i ve günlerden Pazar..Trafik kuralları: "bir araba sinyal verip sizi sollamak istiyorsa, sağa çekilip yavaşlamanız gerekir" der. Ama her nasılsa her zaman bu kuralın tersi yapılır. Daha bir sağ ayak gaza basılıp uzun bir müddet atbaşı birlikte yolalalım" denilir.
Yürürken benim at-kuyruğu saçlarım salınıyordu sırtımda, genç hatunun uzun yeleleri su gibi dalgalanıyordu belinde. Son anda denize az kala topuklayıp geçti beni.Sürat kestim trafik kurallarını hatırlayıp, sağa çekildim az-buçuk, gençliğine verdim. "Yapar dedim!" önce..." "Gençtir ne de olsa!" Kısa sürdü bu olgunluğum, başladım kendi-kendimle konuşmaya. "Spor olsun diye yürüyorsun sen kızım,oysa fırından ekmek almak için benim bu koşar adım yürüyüşüm. Annen sana "fırından gevrek al" dese, mızmızlanır belki de üşenirsin. Benim gibi kemale ermiş birini koşar adım geçmekle nefsine kırmızı kurdela takıp, bir de bana yaşımı-başımı hatırlattığın, moralimi bozduğun için utanmadan da seviniyorsun!" demeden de edemedim.Sen istemesen de "oh işte seni geçtim, geçtim işte!" dediğini de sanma ki duymadım...
Böyle nifak sokucu, benlik kokan, dedi-kodu dolu, yargılayıcılığın batağına düştüğümüz anlarda Sufi-Cem'le aramızda şifreli bir konuşma geçer çoğu zaman. "Koyunların suya atladı bak!" der ve kırmızı ışık yakarız birbirimize.Hani koyunlardan biri atladı mı, tüm sürü peşinden suya bırakır ya kendini, "dikkat et batıyorsun!" demek içindir bu aramızdaki söz ve uyarı..
Söz sürüden ve çobandan açılmışken, hayatım boyunca imrendiğim çobanlık hayalimi sizlere de söyleyeyim de, "oh! şöyle bir rahatlayayım." Şehirlerarası yollarda dağlarda yayılan sürülere bakıp bakıp iç geçiren, ağılların önündeki pınarlardan su içmek isteyen, kıl çadırlarda oturup geceleri gönlümce yıldızları üstüme örtü yapmaya özenen biriyim ben işte. Bu özenti dünya hayatının belki de bana ağır gelmesindendir...Belki doğaya olan tutkumdandır, belki de ermiş çoban hikayeleri çok dinlememdendir bilinmez.Çobanlık özlemim bu sıralar yeniden depreşti galiba.Kiminin hayali yat-kat-denizkıyısı yalı, dünya turu, altın, mücevherken benim hayalim de işte bu türden.Nefsin gazına gelmemeyi,susmayı, fren yapmayı öğrenemediğimdendir belki de bu isteğim.insan insana yaşamayı, hakkın varlığının insanda olduğunu hazmedemememdendir belki de.Yargıladığım herşeyin benden yansıyan olduğunu göremememdendir.Kim bilebilir?
"Ay ayakta,ben yatakta
ay yatakta ben ayaktayım" aynı çobanlar gibi zaten.
"Alayım sazımı elime, çalayım en içli deyişleri sürüme" derkeeen, dağlarda da kurtların olduğu geçiverdi aklımdan...
Yoksa vaz mı geçmeli çoban olmaktan?
Not:Eğer çoban olursam, olur da beni merak ederseniz birgün, mekânımı dağ başında da kursam, yine de sürümü internetin olduğu yerlerde yayarım ben.Merak etmeyin, sevgilerimle Tontini.
Resim;Matthew Pasquarello
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:27
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Mayıs 2010 Cumartesi
EMEĞİN BAYRAMI 1 MAYIS TÜM EMEKÇİLERE KUTLU OLSUN
Gönderen
sufi
zaman:
09:33
6
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
30 Nisan 2010 Cuma
DÜN VARDILAR BUGÜN YOKLAR

Gençlik, tutku, heyecan ve isteklerimizin daim olmadığını bilsek bile dolu-dizgin koştururuz hayat platformunda. Ayaklarımızın kaymaya, yüzümüzdeki çizgilerin çoğalmaya başladığını göre göre bilimin çareler üreteceğini düşleriz arasıra.Kendi kendimizle savaşlarımız coşkusunu kaybetmiş olsa da, vitrinlerdeki genç giyimlere özenir,2 sene önce aldığımız elbisemizin üstümüze olmadığını görünce "yıkanınca çekti galiba!" deriz.
Dance Me to the End of Love - Click here for another funny movie.
Gençlerin hareketli danslarına özenir, bizleri yıllardır taşıyan bu ayaklarımızın her türlü figürü, reveransı yapabileceğini sanırız.Eğer yıllardır aynı yastığa baş koyduysak öbür yarılarımızla olmadık şeylere gülüp, hiç olmadık birşeye ağlayabiliriz birlikte.Yapılan hatalar tolere edilip, daha affedici olabiliriz artık. Elimize geçen birşeyi fırlatmayız bundan böyle kimsenin kafasına.Güneşin battığı yere birlikte elele gidiyorsak eğer, gençlik yıllarımızı daha bir anar oluruz iç çekerek ve gözyaşlarıyla.Eski resimleri albümlerden çıkarır hayat kitabımızı yeniden baştan okuyabileceğimizi sanırız.Oysa o kitap yazılıp bitmiştir, kalan bir kaç sayfa hiç çevrilmesin istiyor olsak da. "Bir andı sanki tüm yaşadıklarımız" deriz bu hüzünlü bekleyiş ve finallerin sonunda...Bir çift ak güvercin kanat çırpıp havalanır çok geçmeden...Rüzgarıyla kitap kapanır... Resimler ve anılar kalır geriye."Bir ANdı sanki...Dün var-dılar, bugün yok-lar" sözü söylenir bu defa geride kalanlarca...
Sevgilerimle Tontini.
***Yazıyı video eşliğinde okumanız tavsiye olunur.
Resim:images.com.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:50
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Nisan 2010 Perşembe
SİZİN HİÇ UÇURTMANIZ OLDU MU?
Sizin hiç uçurtmanız oldu mu? Upuzun ipini heyecanla salıverip boşluğa, koşturdunuz mu peşinden özgürce?...Arkanıza değil, havaya baka baka koşmak nasıl zevkli bileniniz var mı?...
Bütün çocukluğunu, hatta tatillerini bile büyük şehirlerde geçiren bir çocuktum ben. Ve herşey bir kurala dayalıydı hayatımda. Etrafımda gördüğüm herşey olabildiğince düzenliydi. Aynaların üzerinde "kıyafetini düzelt" elektrik düğmelerinin üzerindeyse "lüzumsuz ise söndür" yazılıydı hep. Okulda, evde, dışarıda devamlı emir, sürekli disiplin.
İçindeki çocukluk enerjisini sadece bazı hafta sonları gittiği piknik alanlarında atmaya çalışan, onun dışında istediği zaman dışarıda hoplayıp zıplayamayan, ip atlayamayan, yola kaçar korkusuyla top oynayamayan ve uçurtma uçuramayan bir çocuk işte. Kalabalıklarda yaşayan bütün çocuklar gibi.
Bize bir şey olmasından deli gibi korkan annelerimizin klasikleri, kulaklarımıza, kimilerinin içine işlemiş sözleri...
Kenardan kenardan git. Araba geliyo dur! Koşma!...
Tanımadığın kişilerden hiçbir şey alma...
Tanımadıklarınla sakın konuşma...vs
Bir yanı ne kadar çocuksa korkusuz, gözü pek, dünyası toz pembe, diğer bir yanı da hırsızdan, yabancıdan, trafikten, ondan, bundan korkan kocaman bir yetişkin sürüsü...
Büyük büyük şehirlerin, olumsuz düşüncelerin minicik bedenlere yüklediği büyük büyük korkular....
İşte böyle büyüdük biz. "Biz" yani büyük şehirlerde yaşayan bütün çocuklar. Halbuki o zamanlar bu zamana göre nasıl da kolaymış, güzelmiş. Ah bilselerdi de azıcık rahat bıraksalardı bizi...
Geçen gün, belkide ilk bakışta varoş semti diye adlandırdığımız bir semtten geçerken arabayla, kafamı gayri ihtiyari kaldırıp gökyüzüne baktım. Abartmıyorum aynı anda yüzlerce uçurtma birden salınıyordu mutlu çocukların ellerinden. Aaaa dedim "uçurtma şenliği var galiba, ne güzel"...Hani şu yılda bir kere yapılanlardan. Kendi çocukluğumu düşündürdü işte bana o uçurtmalar.
Dönüş yolunda hala rengarenkti gökyüzü aradan saatler geçmesine rağmen. 15 gün sonra bi daha, bi daha. Anladım ki hergün uçurtma şenliği vardı oralarda. Düşünsenize ne büyük mutluluk...
Belki ayağında doğru dürüst ayakkabıları yoktu, belki de karınları gurulduyordu. Yada hiç biri değil, şefkati özlüyorlardı. Onlarca arabaları, bebekleri, legoları, müzikli oyuncakları yoktu. Bence isteyen de yoktu zaten. Onlar bir çocuk için en eğlenceli şeylerden birini yapıyorlardı ve çok mutluydular. Dilediğince koşturabilmek uçurtmanın peşinden.
Ömrü hayatında toplasan 5 kere uçurtma uçuran biri olarak hemen bizim çocuklarımızı düşündüm.
Hangisi sokakta misket oynayabiliyordu, hangisi bir elinde uçurtması, diğer elinde domatesi mutlu olabiliyordu, Hangisi araba çarpar korkusu olmadan köşedeki marketten ekmek alıp gelebiliyordu. Tanıdık, tanımadık herkese gülebilenleri, paylaşabilenleri hangileriydi. Hangisi daha çok güveniyordu kendisine, hangisi daha cesur daha emindi kendinden. Hangisi tanıyordu hayatı bütün acımasızlığıyla.
Tabii ki onlar...
Herkesin birbirini tanıdığı, evde pişenin dağıtıldığı, sokakta gezen yabancının hemen göze çarptığı, belkide kapıların açık bırakıldığı mahalle arası çocukları...
Ne kadar mutluydular gözlerinden okudum ben. Benim içinde her şey pespembe oluverdi onlara bakınca... Çok masum, çok güzellerdi...
İçimden geçirdim sonra. Öyle yada böyle hepsinin sonu aynı olmayacak mıydı sanki...
Güzel gülümsemelerini unutturacak, aydınlık dünyalarını karartacak, kocaman ve gerçek bir bulut gelecekti tam tepelerine biliyordum. Çok fazla zamanları da yoktu ayrıca.
Bütün çocukları can evinden vuran, kaçışı olmayan o kabus...Gelip bulacaktı hepsini daha önce bizi, hepimizi bulduğu gibi...
Fakirliğin, açlığın, parasızlığın, sevgisizliğin, evin akan damının, olmayan camının, karnedeki zayıfın, ağırlığını bindirecekti üzerlerine o. Hayalleri suya düşürecek, o gün uçan uçurtmaları dolap üstlerine istifletip, yerini unutturacak, daima zorlayacak ve asla eski günlere dönmelerine izin vermeyecekti. O çocukların en büyük düşmanıydı. Vuracaktı hepsini. Keşke engel olunabilseydi...
Keşke o harika çocuklar, acımasız "BÜYÜMEK" le tanışmayabilselerdi...
Sevgilerimle Ela...
Resim:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
07:30
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
26 Nisan 2010 Pazartesi
ŞANSIM DÖNÜYOR MU NE?
And içmiştim gidip milli piyango gişesinden bilet almamaya. Ancak bilet satıcısı yanıma gelip de "al" derse alacaktım ve öyle inanmıştım bana da çıkacağına. Uzun zaman bekledim gelen giden olmadı...22 nisan günü nasılsa cebimde 5 lira var biletçi kadın yaklaştı yanıma "abla bilet almayacak mısın?" dedi. "Sadece 5 liram var zaten onu da sana verirsem!" deyince öğrendim biletin 4 lira olduğunu ve aldım. Umut dünyası işte, ertesi gün internete girdim numarayı yazdım aldığım cevap "maalesef bilet numaranıza ikramiye isabet etmemiştir"di.. Bugün aynı kadın tesadüfen yine yanıma geldi. Ben hesap sorar gibi; "sen ogün o bileti verdin ve çıkacak dedin hiçbirşey çıkmadı işte!" deyince nazla niyazla, bana kazı-kazan uzattı gülerek "bir gün çıkar güzel ablam "dedi." O zaman ver o yeşil olanı, sözün doğru mu bakalım!" dedim.3 adet 8 lirayı üstüste görünce (ne yalan söyleyeyim) şansımın geri döndüğüne sevindim. Paramı alıp oturduğum kafedeki masanın üstüne gururla koymamla birlikte yanımıza yaklaşan yaşlıca bir teyze,
yaşlı gözlerle 2 torba erik uzattı bize." Evladım Akhisar'a dönmek için yol parasına ihtiyacım var bu erikleri al bana 10 lira ver yeter, otobüs parası edeceğim" dedi.
Çatlamış toprağa dönmüş yanaklarından akan gözyaşları, kimsesiz oluşu, çadırda kaldığını, şeker hastası olduğunu, yeğenine bakmak zorunda oluşunu söylemesi "otur hele dinlen, bir çay iç" dememize neden oldu."Acıkmıştım ekmek verdiler almam demedim, aldım aha burda!" diye de yeminler edip torbasını gösterdi.
10 lira ne olacak, nerelere harcamıyoruz bu paraları deyip teyzeyi muradına erdirdik çok şükür."Erikleri de başkasına satıp, yeğenine birşeyler alırsın" dedik. Cebimdeki bütün parayı o ağlarken vermediğime şuan ben bile şaşıyorum.Neyse aradan 10 dakika geçti geçmedi elindeki erikler bitmiş anayola doğru giden teyze gözümüze ilişti (hani akhisar'a gidecek yol parası bile yoktu ya!.Bizde acımış ve bir de ardından gözyaşı dökmüştük ya!) Ana yolda bekleyen son model kamyonet ön kapısını açtı ve teyzeyi aldı, güle oynaya yaşlı teyzemiz Güzelyalı yönünden Konak istikametine doğru yolaldı...Allah muradını versin, yolu açık olsun inşaallah.
Yıllar önce Karşıyaka'dan Konak istikametine giden vapura yetişmek için hızlı adım yürüyorken 10 yaşında bir çocuğun iç paralayan ağlayışını duymuş ve yanına varmıştım.Ağlama sebebi gevrek tablasını ve gevreklerinin hepsinin belediye zabıtasınca alıkonduğunu çocuğu teselli eden gençten öğrenmiştim."şimdi babam beni eve koymaz, bir de dayak yiyeceğim eve gidince" diyordu hıçkırarak."Kaç para tablan, kaç paralık gevreğin vardı?" diye sorduğumda aldığım cevaba göre, çocuğun eline tüm paramı sıkıştırıp yetişmiştim vapura.Neden sonra öğrendim ki o çocuk o senaryoyu değişik iskelelerde oynuyormuş zaman zaman.Bir başka hikaye de;
Belediye otobüsünün en arkasındayım bir gün, orta kapının yakınında bir genç bayıldı, ağzından köpükler saçılıyordu o anda.Bütün yolcular seferber oldu onu ayıltmak için. Sonradan öğrendik ki sara hastasıymış ilaçlarını alamamış.Bütün otobüs yolcuları seferber olup, gence bir torba dolusu parayı teslim ettik. Genç 2 durak sonra yardımlarımızla otobüsten indi ve 300 metre gitmeden Otobüs şoförü ayağa kalkıp "beyler o çocuk hergün bu otobüste aynı numarayı çekiyor" dedi.Yolcular neredeyse "neden daha önce söylemedin?" diye şoförü dövecekti.
Bu tür olayları yaşamamın nedenlerini düşündüğümde, ben işin içinden çıkamadım doğrusu.Sizlerin bir öneriniz varsa sevinirim sevgili dostlarım?Sevgilerimle.
Not: Fotoğraf "gallery.photo.com"dan alıntıdır.Fotoğraftaki teyze ile hikayedeki teyze arasında herhangi bir bağlantı yoktur.Ancak tıpkısı gibi benzemektedir bilgilerinize sunulur.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
20:12
28
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Nisan 2010 Pazar
HİNDİ ZAHRA / DİNLENESİ
Yarı Fransız yarı Faslı olan Hindi Zahra, hayatını Paris ve Londra arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde verdiği konserlerle geniş bir hayran kitlesine sahip olan genç şarkıcı,
A’dan Z’ye albümünü tek başına hazırlamış ve İngiltere’nin en önemli müzik dergilerinden The Wire tarafından ‘yeni Billy Holiday’ olarak tanımlanmış Zahra, “Bir söz yazıyorum, bir riff çalıyorum, gitarları kaydediyorum, sonra da sözleri üzerine yerleştiriyorum” diyerek bu ‘el emeği, göz nuru’ üretim sürecini özetliyor.
Albümünde Fas köklerinden de kopmadığı gözlenen Hindi Zahra, şarkılarında bendir gibi geleneksel enstrümanlara da yer veriyor. Alternatif/indie müziğin dünya müziğiyle kulağı okşayan bir özgünlükle harmanlanışına tanık olmak istiyorsanız bu albümü kaçırmayın!
Hindi Zahra - Beautiful tango
Hindi Zahra - Handmade | MySpace Müzik Videoları
Devamı Buradan ...>>
24 Nisan 2010 Cumartesi
EY FANİ YA ALLAH DE YA ÖL KÜL OL
Basından, "Dünya'da hava ve kara trafiğinin normale döndüğü" yolunda mesajlar aldık bu günlerde. Böylece felaket senaryolarının, insanın takkesini önüne alıp düşünmesi gerektiği konusunda uyarıcı olduğuna da iyice emin olduk. Yeni gündemlere kapılarımızı aralamadan önce; "doğum sancıları çeken anne adayının soluklanmaları gibi burnumuzdan deriiin bir nefes alıp, ağzımızdan üflemenin zamanı geldi herhalde" dedik şu sıra.Çizilen "kıyamet alâmetleri" gibi haberler, görelim bakalım dedik, nasıl bir gelecek mesajı iletiyor bizlere?
Geçtiğimiz hafta İzlanda'da patlayan yanardağ: Eyyafyallajöküll benim deli saçması anlayışımla; "Ey fani ya Allah de ya öl kül ol" mesajı verdi bana.Kimine de "eyvahyallahdökül" mesajı vermiş.Ya size?
Kuran'da Zilzal suresi;
"1-Yerküre o sarsıntıyla sarsıldığı zaman,
2-Ve toprak ağırlıklarını çıkardığı zaman,
3-Ve insan "ne oluyor buna?" dediği zaman,
4-İşte o gün yerküre,tüm haberlerini söyler/anlatır." yazıyor.
Âd kavmi, İrem, Semûd,Lût kavmi ve Firavun gibi ülkesinde azıp zulmedenlerin, malı devşirip depolayanların, mirası derleyip toplayıp yiyenlerin sonunun nasıl olduğunu düşünüp "Ya Allah dememiz, Ya da kül olacağımız" mesajını veriyor.Haksız mıyım ama?
Sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:14
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Nisan 2010 Cuma
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI


Sevgili Babam; "tertemiz giyimli zengin bir ailenin çocuğunun başını okşamak değil mesele. Mesele; fakir, ayakkabısı yırtık, sümüklü, saçları kirli bir çocuğun başını okşayabilmektir" derdi.Haydi dostlar bugün dış görünüşüne bakmadan, Sevgili Üryan'ın da dediği gibi sadece gözlerindeki ışığı görerek, okşayıp mutlu edelim bugün çocukları.Dünyada ilk kez çocukların önemini vurgulayıp onlar bizim geleceğimiz diyen Yüce Atatürk'ün başlattığı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve çocuk bayramı tüm dünya çocuklarını kutlu ve mutlu etsin.
Sevgilerimle.
Resimler:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:25
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...


