
Sevgili dostlar en büyük Torunum 5 yaşındaki güzel yürekli, hayal dünyası geniş,"karpuz ağaçta yetişir" deyip de gerçeği öğrenince kendine gülen, sünger Bop'a kötülük yapıldığında için için ağlayan, 1.5 yaşında gölgelerin ışığın altına gidince kaybolduğunu keşfeden,duygusal Eren 'imden anneler günü armağanımı aldım ve sizlerle paylaşmak istedim. Çok teşekkür ederim cankuşum SÇS (seni çok seviyorum) Tontini.
Devamı Buradan ...>>
9 Mayıs 2010 Pazar
EREN'den ANNE'ler günü ARMAĞANIMI ALDIM
Gönderen
sufi
zaman:
13:57
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Mayıs 2010 Cumartesi
TANRI OKULU
Olaylar sonsuz bir çölde başlar. Tanrı ile Narada adlı bilge yan yana yürürlerken gözleri engin boşluğa dalar. Bir süre sonra Narada Tanrı’ya dönüp sorar: "Ey yüce Tanrım, bu dünyanın ve orada yaşayan bütün yaratılmışların hayatının görünümlerinin ardındaki sır nedir?"Tanrı gülümser ve susar.Yola devam ederler. "Evladım," der bir süre sonra Tanrı ve ufka bakar, "Güneşin sıcağı beni susattı. Bu yoldan biraz daha gidersen bir ırmak bulacaksın. Irmağı takip et, bir kasabaya geleceksin. Oradaki evlerden birine git ve bana bir bardak soğuk su getir." "Hemen," der Narada ve yola koyulur.
Bomboş arazide dakikalarca yürüdükten sonra gerçekten bir ırmağa gelir.
Irmağın öte yanında bir yerleşim alanı vardır. Narada derli toplu görünen bir çiftlik evine yaklaşır ve eski tahta kapıyı çalar.Kapı genç, güzel bir kız
tarafından açılır. Gözleri ışıklar saçmakta ve Narada’nın gördüğü diğer kadınların gözlerine hiç benzememektedir. Kızın gözleri ona Yüce Tanrı’sının gözlerini
hatırlatır. Narada bu gözlerin içine baktığı anda Tanrı’nın talimatını ve oraya geliş amacını unutur. Kız onu içeri davet eder ve ikramda bulunmak ister. İçeride, kızın annesiyle babası bu bilge kişinin gelişini bekliyor gibidirler. Narada için en nadide yiyecekler hazırlanmıştır. Hiç kimse oraya neden geldiğini ve ne
istediğini sormaz. Uzun yıllar önce aralarından ayrılıp uzaklara gitmiş eski bir dost, sanki şimdi geri dönmüş gibidir.
Narada bu dost canlısı ailenin evinde birkaç gün kalır. Kendisine gösterilen konukseverlikten çok memnundur ve genç kızın güzelliğine gizli bir hayranlık beslemektedir. Bir hafta böylece geçip gider, ardından iki hafta daha geçer. Narada çiftlikteki günlük işlere katılmaya başlar ve kısa bir zaman sonra aile, orada sürekli bir misafir olarak kalmasını ister. Narada bunu sevinçle kabul eder ve
bir zaman daha geçer. Nihayet, rüya gibi geçen günlerin sonunda Narada evin kızı ile evlenme arzusunu dile getirir. Baba çok memnundur. Dediğine göre herkes bunu ümit etmiştir. Narada ile genç kız mutluluk içinde evlenerek aynı eve yerleşirler.
Çok geçmeden bir erkek çocukları dünyaya gelir, ardından bir erkek çocuk daha doğar ve sonunda bir de kızları olur. Narada kasabada küçük bir dükkan açar ve kısa sürede işini büyütür. Eşinin annesi ve babası öldüğünde ailenin reisi artık o olmuştur. Zaman akar gider,kasaba halkı mali işlerde Narada’nın rehberliğine güven duymakta, hatta giderek kendisinden kişisel tavsiyeler de istemektedirler. Çok
geçmeden belediye meclisinde yüksek bir göreve getirilir. Hayatı,kaçınılmaz olarak, bir kasabada yaşamanın verdiği doğal sevinçler veüzüntülerle doludur. Böylece hayat anlamlı ve başarılı bir şekilde yıllarca sürüp gider.Derken muson yağmurları mevsiminde bir sabah gökyüzü kararır ve görülmemiş şiddette bir fırtına ile yağmur yağmaya başlar. Çok geçmeden ırmak taşar ve sular öyle yükselir ki, sel baskını
tehlikesi doğar. Evler olduğu gibi sulara kapılıp gitmektedir.Akşama doğru fırtınanın dinmeyeceği ve kasabayı kurtarmanın bir yolu olmadığı anlaşılmıştır. Narada, kasaba halkını uyardıktan sonra ailesini toplayarak gecenin karanlığında yollara düşer. Kendilerine daha yükseklerde güvenli bir yer bulmayı ümit etmektedir. Eşi ve iki oğlu kasırga şiddetiyle kükreyen rüzgara karşı direnirken ona
sımsıkı sarılmışlardır. Küçük kızını da göğsüne bastırmıştır. Rüzgar korkunç bir şekilde esmekte ve sel suları git gide yükselmektedir. Narada karşılarına bir duvar gibi dikilen yağmurda ilerlemeye çalışırken birden ayağı takılır. Azgın tabiat kuvvetleri oğullarından birini babasının kollarından koparıp alır. Onu
yakalayacağım derken diğer oğlunu da elinden kaçırır. Hemen ardından şiddetli bir rüzgar küçük kızını bağrından çekip alır ve sonunda sevgili karısı da sel sularına kapılarak uğuldayan karanlığa karışır.
NARADA çaresizlik içinde feryat eder ve ellerini göğe açıp, acıyla kıvranır. Ancak feryatları o korkunç gecenin derinliklerinden doğan dev gibi bir dalganın içinde duyulmaz olur. Dengesini kaybetmiş ve bayılmıştır. Bedeni azgın sularla oradan oraya çarparak ırmakla birlikte sürüklenir. Saatler geçer, hatta belki de günler. Narada acılar içinde yavaş yavaş kendine gelir, neredeyse çıplak ve yarı ölü bir vaziyette ırmağın çok daha aşağılarında bir kumsala sürüklenmiş olduğunu fark
eder. Şimdi gün aydınlanmış, fırtına dinmiştir. Ancak ortalıkta ailesinden en ufak bir iz olmadığı gibi, başka bir canlı da görünmemektedir. Narada kumların üstüne yüz üstü düşüp dakikalarca kımıldamadan yatar. Her yanı ağrımaktadır, tek başına kalmıştır, üzüntü ve terk edilmişlik duygusundan deliye dönmüştür. Irmakta önünden enkaz yığınları sürüklenmekte, havada ölümün kokusu duyulmaktadır. Artık her şeyi elinden alınmış, hiçbir şeyi kalmamıştır. Sevdiği ve değer verdiği ne varsa suların girdaplarında yitip gitmiştir. Ağlamaktan başka yapacak bir şey yok gibidir.
Derken, Narada aniden bir ses duyar: ådeta damarlarındaki kanı donduran bu ses, "Evladım, senden istediğim bir bardak soğuk su nerede?"
Narada döner ve hemen yanı başında duran Tanrı’yı görür. Irmak kaybolmuştur ve onlar yine sonsuz bir çölde yalnızdırlar. Tanrı bir daha sorar: "Suyum nerede? Tam beş dakikadır bekliyorum burada."
Bilge, Tanrı’sının ayaklarına kapanır ve kendisini affetmesi için yalvarır. "Ah, unuttum!" diye durup durup feryat eder. "Yüce Tanrım, unuttum! Beni bağışla!" Tanrı gülümser ve şöyle der: "Peki Narada, dünyanın ve üzerinde yaşayan bütün
yaratılmışların görünümlerinin ardındaki sırrı şimdi anlıyor musun?
Resim: Flicker'dan
Yazı: bütün dünya'dan alıntıdır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:41
21
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
5 Mayıs 2010 Çarşamba
İYİ Kİ DOĞDUN EGE'M, HIDRELLEZ GÜLÜM
"İyi ki doğdun , iyi ki varsın" dediğim ilk yaşgününün üzerinden bir yıl daha geçti güzel oğlum. Ne çabuk geçti değil mi annecim? Evet sen de bir şey anlamadın biliyorum. Öyle önemli ve güzel şeyler başardın ki bu sene hangi birini anlatsam sana bilmiyorum. Ben çocukluğunu çok iyi hatırlayan bir insanım biliyor musun? Bazen hatırladıklarımı anlattığımda Anneannen şaşırır hatta: "4 yaşında bile değildin, nasıl hatırlıyorsun sen onları" diye. Hatırlamayı çok istesem de 2 yaşımı hiç hatırlayamıyorum ama. Ne zaman konuştum? Huyum, suyum sana ne kadar benziyordu acaba hiiiiiç bilmiyorum...
Kim daha çok oynuyordu benimle, kimler saçlarımı okşayıp şefkatini veriyordu sınırsızca, tahmin etsem de, maalesef hatırlamıyorum işte...
Büyük olasılıkla harika şeyler paylaştığımız, hep yanyana, koyun-koyuna geçirdiğimiz bu yılı sen de anımsayamayacaksın bebeğim. Korka korka tırmandığın koltuk kenarlarından tutunarak sadece bir günde nasıl yürümeye başladığını, suyla nasıl severek hatta kendinden geçerek oynadığını, futbol topuyla harikalar yarattığını, Tontini’nin trambolininde nasıl ustaca zıpladığını hatırlayamayacaksın! Bunun için çok üzgünüm aslında. Ve duam şudur ki; sana bunları uzun uzun anlatacak, nasıl özel bir çocuk olduğunu hep hatırlatacak kadar seninle birlikte olalım Ege’mm. Senin bütün güzel günlerini görecek ömrü versin bize Allah inşallah...
Şu anda öyle mutlusun ki... Ve sevgi dolu... Bu günlerini hatırlayabilmeni güzel gülücüklerini senin de görebilmeni nasıl isterdim bilsen. Sokakta yürürken erkek kız demeden insanlara nasıl dokunduğunu, masalarda oturanlara el sallayıp herkesten gülümsemene eş, sevgi almanı görebilmeni nasıl isterdim! Ama merak etme her fırsatta seni fotoğraflayan ve kameraya çeken annen sayesinde bir kısmını izleyip göreceksin sen de bir gün inşallah. Ve umarım biraz olsun hatırlarsın seni nasıl sevdiğimizi 2 yaşını nasıl sevinç ve eğlenceyle geçirdiğimizi...
3. yaşına girerken Allahtan dileyebileceğim tek şey hep böyle sağlıklı ve mutlu olabilmendir canımın içi. Ne olursa olsun hep güçlü olabilmendir. Kafanı demir kapıya, duvara, oraya, buraya vurup hiç ağlamıyorsun ya, hep böyle mukavemetli olabilmendir senin için bu sene yine dileğim. İçimde koskocaman bir dağ gibi duran, ve hiç azalmayacak sevgimi hep görebilmendir isteğim...
Ve tabii 5 aydır sabırla beklediğimiz babişkomuza 10 gün sonra sağ salim kavuşabilmemizdir...
Seninle geçen her yılıma bir isim koyacağım demiştim de, geçen seneye “UMUT” adını vermiştik ya beraberce. Bu senemizin adı da, “IŞIK” olsun güzelim. Bizi aydınlattığın için.
Ve yolların hiç kararmadan, gözlerindeki o inanılmaz aşkla büyü, sevgili sevgilim...
Mutlu yıllar. Nice nice yıllar sana.
Seni çok seven, önemseyen ve değer veren ELA ANNE-ciğin...
5 Mayıs gecesi herkes kırmızı torbalar içine bozuk paralar koyar, ufak kağıtlara niyetlerini yazar, ya da toprak ananın bağrına taştan ev yapar ya!.. Biz de senin hayırlısıyla doğman için niyetimizi Hızır’a yazıp Kaş’taki evinizin bahçesindeki o kırmızı gülün dalına asmıştık geceden. Balkonda gazete kağıtlarını ateşe verip üstünden atlamayı da ihmal etmedik maile.O gece rüyamda sen doğdun ve seni kucağıma verdiklerinde o masmavi gözlerine bakamamıştım ben. Annen “ah bir bebeğim olsun” diye umut edip Allah’a niyaz ettiği zamanlarda bir gün beni kapıdan uğurluyordu. İşte o gün yine sen annenin yanından bana el sallıyordun bebeğim.O gerçekti... ve sen 12 yaşındaydın ve yeşil gözlüydün o zamanki vizyonumda. Geri döndüm Ela ya “çok güzel bir çocuğun olacak biliyormusun?” dedim. Sen daha dünyaya gelmeden görüntünü göstermiştin bana canlı canlı. Belki de annenin karnındaydın ama henüz kimsenin haberi yoktu bundan.15 gün geçmeden annen hamile olduğunun müjdesini verdiğinde, gözlerim dolmuş heyecanlanmıştım yeniden.
6.Mayıs sabahı o mavi gözlü bebek halini gördüğüm rüyadan sonra, o gün doğacağını artık biliyordum ben.5 kat aşağıya koşarak inip bu yaşımda, gül dalından niyetlerimizi alıp 5 kat yukarı tekrar çıkıp annenin saçlarının arasına kırmızı gülleri iliştirdikten sonra hastaneye yollandık erkenden.Annen arabanın içinde o kadar masumdu ki...Hatta doğumhaneye bile başındaki o kırmızı güllerle girdi heyecandan...O gün herkesin yüzünde bir sevinç vardı, ama annenin yüzündeki o sevinçli hüznü, bir evlada sahip olmak adına ölümü bile göze alışını nasıl unuturum ben? Baban doktorun ameliyat önlüklerini giyip, o da senin doğumunda hazır ve nazırdı neler yaşayacağını bilmeden. O faslı şu anda asker olan babana sormak lazım! 5 kilo doğan senin, annenin 7 kat kesilen karnının içinden nasıl çıkarıldığını en iyi o bilir değil mi masmavi gözlü küçük dev adam? Önce masmavi, bir yaşından sonra yeşile dönen gözlerinden öper Tontini’n...Dilerim tüm dünya çocuklarının ve senin, hep böyle mutlu, neşeli ve kahkaha dolu geçer hayatınız ve Güzel annen ve Baba’cın (yani benim oğlum ) da hep seninle olur inşaallah, benim akıllı güzel EGE’m...Seni çok seviyorum TONTİNİ’”n.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:11
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., ELA'dan mektup
2 Mayıs 2010 Pazar
ALAYIM SAZIMI ELİME, ÇALAYIM EN İÇLİ DEYİŞLERİ SÜRÜME
Spor ayakkabılarım ayağımda zıplaya-zıplaya denize akan ırmak gibi coşkuyla, ok hızında evden sahile doğru giderkeeen, İyice gerilmiş yaydan havalanmış kısrak gibi bir hatun sollayıp geçti beni aniden.Saat sabahın 8:00'i ve günlerden Pazar..Trafik kuralları: "bir araba sinyal verip sizi sollamak istiyorsa, sağa çekilip yavaşlamanız gerekir" der. Ama her nasılsa her zaman bu kuralın tersi yapılır. Daha bir sağ ayak gaza basılıp uzun bir müddet atbaşı birlikte yolalalım" denilir.
Yürürken benim at-kuyruğu saçlarım salınıyordu sırtımda, genç hatunun uzun yeleleri su gibi dalgalanıyordu belinde. Son anda denize az kala topuklayıp geçti beni.Sürat kestim trafik kurallarını hatırlayıp, sağa çekildim az-buçuk, gençliğine verdim. "Yapar dedim!" önce..." "Gençtir ne de olsa!" Kısa sürdü bu olgunluğum, başladım kendi-kendimle konuşmaya. "Spor olsun diye yürüyorsun sen kızım,oysa fırından ekmek almak için benim bu koşar adım yürüyüşüm. Annen sana "fırından gevrek al" dese, mızmızlanır belki de üşenirsin. Benim gibi kemale ermiş birini koşar adım geçmekle nefsine kırmızı kurdela takıp, bir de bana yaşımı-başımı hatırlattığın, moralimi bozduğun için utanmadan da seviniyorsun!" demeden de edemedim.Sen istemesen de "oh işte seni geçtim, geçtim işte!" dediğini de sanma ki duymadım...
Böyle nifak sokucu, benlik kokan, dedi-kodu dolu, yargılayıcılığın batağına düştüğümüz anlarda Sufi-Cem'le aramızda şifreli bir konuşma geçer çoğu zaman. "Koyunların suya atladı bak!" der ve kırmızı ışık yakarız birbirimize.Hani koyunlardan biri atladı mı, tüm sürü peşinden suya bırakır ya kendini, "dikkat et batıyorsun!" demek içindir bu aramızdaki söz ve uyarı..
Söz sürüden ve çobandan açılmışken, hayatım boyunca imrendiğim çobanlık hayalimi sizlere de söyleyeyim de, "oh! şöyle bir rahatlayayım." Şehirlerarası yollarda dağlarda yayılan sürülere bakıp bakıp iç geçiren, ağılların önündeki pınarlardan su içmek isteyen, kıl çadırlarda oturup geceleri gönlümce yıldızları üstüme örtü yapmaya özenen biriyim ben işte. Bu özenti dünya hayatının belki de bana ağır gelmesindendir...Belki doğaya olan tutkumdandır, belki de ermiş çoban hikayeleri çok dinlememdendir bilinmez.Çobanlık özlemim bu sıralar yeniden depreşti galiba.Kiminin hayali yat-kat-denizkıyısı yalı, dünya turu, altın, mücevherken benim hayalim de işte bu türden.Nefsin gazına gelmemeyi,susmayı, fren yapmayı öğrenemediğimdendir belki de bu isteğim.insan insana yaşamayı, hakkın varlığının insanda olduğunu hazmedemememdendir belki de.Yargıladığım herşeyin benden yansıyan olduğunu göremememdendir.Kim bilebilir?
"Ay ayakta,ben yatakta
ay yatakta ben ayaktayım" aynı çobanlar gibi zaten.
"Alayım sazımı elime, çalayım en içli deyişleri sürüme" derkeeen, dağlarda da kurtların olduğu geçiverdi aklımdan...
Yoksa vaz mı geçmeli çoban olmaktan?
Not:Eğer çoban olursam, olur da beni merak ederseniz birgün, mekânımı dağ başında da kursam, yine de sürümü internetin olduğu yerlerde yayarım ben.Merak etmeyin, sevgilerimle Tontini.
Resim;Matthew Pasquarello
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:27
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Mayıs 2010 Cumartesi
EMEĞİN BAYRAMI 1 MAYIS TÜM EMEKÇİLERE KUTLU OLSUN
Gönderen
sufi
zaman:
09:33
6
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
30 Nisan 2010 Cuma
DÜN VARDILAR BUGÜN YOKLAR

Gençlik, tutku, heyecan ve isteklerimizin daim olmadığını bilsek bile dolu-dizgin koştururuz hayat platformunda. Ayaklarımızın kaymaya, yüzümüzdeki çizgilerin çoğalmaya başladığını göre göre bilimin çareler üreteceğini düşleriz arasıra.Kendi kendimizle savaşlarımız coşkusunu kaybetmiş olsa da, vitrinlerdeki genç giyimlere özenir,2 sene önce aldığımız elbisemizin üstümüze olmadığını görünce "yıkanınca çekti galiba!" deriz.
Dance Me to the End of Love - Click here for another funny movie.
Gençlerin hareketli danslarına özenir, bizleri yıllardır taşıyan bu ayaklarımızın her türlü figürü, reveransı yapabileceğini sanırız.Eğer yıllardır aynı yastığa baş koyduysak öbür yarılarımızla olmadık şeylere gülüp, hiç olmadık birşeye ağlayabiliriz birlikte.Yapılan hatalar tolere edilip, daha affedici olabiliriz artık. Elimize geçen birşeyi fırlatmayız bundan böyle kimsenin kafasına.Güneşin battığı yere birlikte elele gidiyorsak eğer, gençlik yıllarımızı daha bir anar oluruz iç çekerek ve gözyaşlarıyla.Eski resimleri albümlerden çıkarır hayat kitabımızı yeniden baştan okuyabileceğimizi sanırız.Oysa o kitap yazılıp bitmiştir, kalan bir kaç sayfa hiç çevrilmesin istiyor olsak da. "Bir andı sanki tüm yaşadıklarımız" deriz bu hüzünlü bekleyiş ve finallerin sonunda...Bir çift ak güvercin kanat çırpıp havalanır çok geçmeden...Rüzgarıyla kitap kapanır... Resimler ve anılar kalır geriye."Bir ANdı sanki...Dün var-dılar, bugün yok-lar" sözü söylenir bu defa geride kalanlarca...
Sevgilerimle Tontini.
***Yazıyı video eşliğinde okumanız tavsiye olunur.
Resim:images.com.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:50
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Nisan 2010 Perşembe
SİZİN HİÇ UÇURTMANIZ OLDU MU?
Sizin hiç uçurtmanız oldu mu? Upuzun ipini heyecanla salıverip boşluğa, koşturdunuz mu peşinden özgürce?...Arkanıza değil, havaya baka baka koşmak nasıl zevkli bileniniz var mı?...
Bütün çocukluğunu, hatta tatillerini bile büyük şehirlerde geçiren bir çocuktum ben. Ve herşey bir kurala dayalıydı hayatımda. Etrafımda gördüğüm herşey olabildiğince düzenliydi. Aynaların üzerinde "kıyafetini düzelt" elektrik düğmelerinin üzerindeyse "lüzumsuz ise söndür" yazılıydı hep. Okulda, evde, dışarıda devamlı emir, sürekli disiplin.
İçindeki çocukluk enerjisini sadece bazı hafta sonları gittiği piknik alanlarında atmaya çalışan, onun dışında istediği zaman dışarıda hoplayıp zıplayamayan, ip atlayamayan, yola kaçar korkusuyla top oynayamayan ve uçurtma uçuramayan bir çocuk işte. Kalabalıklarda yaşayan bütün çocuklar gibi.
Bize bir şey olmasından deli gibi korkan annelerimizin klasikleri, kulaklarımıza, kimilerinin içine işlemiş sözleri...
Kenardan kenardan git. Araba geliyo dur! Koşma!...
Tanımadığın kişilerden hiçbir şey alma...
Tanımadıklarınla sakın konuşma...vs
Bir yanı ne kadar çocuksa korkusuz, gözü pek, dünyası toz pembe, diğer bir yanı da hırsızdan, yabancıdan, trafikten, ondan, bundan korkan kocaman bir yetişkin sürüsü...
Büyük büyük şehirlerin, olumsuz düşüncelerin minicik bedenlere yüklediği büyük büyük korkular....
İşte böyle büyüdük biz. "Biz" yani büyük şehirlerde yaşayan bütün çocuklar. Halbuki o zamanlar bu zamana göre nasıl da kolaymış, güzelmiş. Ah bilselerdi de azıcık rahat bıraksalardı bizi...
Geçen gün, belkide ilk bakışta varoş semti diye adlandırdığımız bir semtten geçerken arabayla, kafamı gayri ihtiyari kaldırıp gökyüzüne baktım. Abartmıyorum aynı anda yüzlerce uçurtma birden salınıyordu mutlu çocukların ellerinden. Aaaa dedim "uçurtma şenliği var galiba, ne güzel"...Hani şu yılda bir kere yapılanlardan. Kendi çocukluğumu düşündürdü işte bana o uçurtmalar.
Dönüş yolunda hala rengarenkti gökyüzü aradan saatler geçmesine rağmen. 15 gün sonra bi daha, bi daha. Anladım ki hergün uçurtma şenliği vardı oralarda. Düşünsenize ne büyük mutluluk...
Belki ayağında doğru dürüst ayakkabıları yoktu, belki de karınları gurulduyordu. Yada hiç biri değil, şefkati özlüyorlardı. Onlarca arabaları, bebekleri, legoları, müzikli oyuncakları yoktu. Bence isteyen de yoktu zaten. Onlar bir çocuk için en eğlenceli şeylerden birini yapıyorlardı ve çok mutluydular. Dilediğince koşturabilmek uçurtmanın peşinden.
Ömrü hayatında toplasan 5 kere uçurtma uçuran biri olarak hemen bizim çocuklarımızı düşündüm.
Hangisi sokakta misket oynayabiliyordu, hangisi bir elinde uçurtması, diğer elinde domatesi mutlu olabiliyordu, Hangisi araba çarpar korkusu olmadan köşedeki marketten ekmek alıp gelebiliyordu. Tanıdık, tanımadık herkese gülebilenleri, paylaşabilenleri hangileriydi. Hangisi daha çok güveniyordu kendisine, hangisi daha cesur daha emindi kendinden. Hangisi tanıyordu hayatı bütün acımasızlığıyla.
Tabii ki onlar...
Herkesin birbirini tanıdığı, evde pişenin dağıtıldığı, sokakta gezen yabancının hemen göze çarptığı, belkide kapıların açık bırakıldığı mahalle arası çocukları...
Ne kadar mutluydular gözlerinden okudum ben. Benim içinde her şey pespembe oluverdi onlara bakınca... Çok masum, çok güzellerdi...
İçimden geçirdim sonra. Öyle yada böyle hepsinin sonu aynı olmayacak mıydı sanki...
Güzel gülümsemelerini unutturacak, aydınlık dünyalarını karartacak, kocaman ve gerçek bir bulut gelecekti tam tepelerine biliyordum. Çok fazla zamanları da yoktu ayrıca.
Bütün çocukları can evinden vuran, kaçışı olmayan o kabus...Gelip bulacaktı hepsini daha önce bizi, hepimizi bulduğu gibi...
Fakirliğin, açlığın, parasızlığın, sevgisizliğin, evin akan damının, olmayan camının, karnedeki zayıfın, ağırlığını bindirecekti üzerlerine o. Hayalleri suya düşürecek, o gün uçan uçurtmaları dolap üstlerine istifletip, yerini unutturacak, daima zorlayacak ve asla eski günlere dönmelerine izin vermeyecekti. O çocukların en büyük düşmanıydı. Vuracaktı hepsini. Keşke engel olunabilseydi...
Keşke o harika çocuklar, acımasız "BÜYÜMEK" le tanışmayabilselerdi...
Sevgilerimle Ela...
Resim:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
07:30
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
26 Nisan 2010 Pazartesi
ŞANSIM DÖNÜYOR MU NE?
And içmiştim gidip milli piyango gişesinden bilet almamaya. Ancak bilet satıcısı yanıma gelip de "al" derse alacaktım ve öyle inanmıştım bana da çıkacağına. Uzun zaman bekledim gelen giden olmadı...22 nisan günü nasılsa cebimde 5 lira var biletçi kadın yaklaştı yanıma "abla bilet almayacak mısın?" dedi. "Sadece 5 liram var zaten onu da sana verirsem!" deyince öğrendim biletin 4 lira olduğunu ve aldım. Umut dünyası işte, ertesi gün internete girdim numarayı yazdım aldığım cevap "maalesef bilet numaranıza ikramiye isabet etmemiştir"di.. Bugün aynı kadın tesadüfen yine yanıma geldi. Ben hesap sorar gibi; "sen ogün o bileti verdin ve çıkacak dedin hiçbirşey çıkmadı işte!" deyince nazla niyazla, bana kazı-kazan uzattı gülerek "bir gün çıkar güzel ablam "dedi." O zaman ver o yeşil olanı, sözün doğru mu bakalım!" dedim.3 adet 8 lirayı üstüste görünce (ne yalan söyleyeyim) şansımın geri döndüğüne sevindim. Paramı alıp oturduğum kafedeki masanın üstüne gururla koymamla birlikte yanımıza yaklaşan yaşlıca bir teyze,
yaşlı gözlerle 2 torba erik uzattı bize." Evladım Akhisar'a dönmek için yol parasına ihtiyacım var bu erikleri al bana 10 lira ver yeter, otobüs parası edeceğim" dedi.
Çatlamış toprağa dönmüş yanaklarından akan gözyaşları, kimsesiz oluşu, çadırda kaldığını, şeker hastası olduğunu, yeğenine bakmak zorunda oluşunu söylemesi "otur hele dinlen, bir çay iç" dememize neden oldu."Acıkmıştım ekmek verdiler almam demedim, aldım aha burda!" diye de yeminler edip torbasını gösterdi.
10 lira ne olacak, nerelere harcamıyoruz bu paraları deyip teyzeyi muradına erdirdik çok şükür."Erikleri de başkasına satıp, yeğenine birşeyler alırsın" dedik. Cebimdeki bütün parayı o ağlarken vermediğime şuan ben bile şaşıyorum.Neyse aradan 10 dakika geçti geçmedi elindeki erikler bitmiş anayola doğru giden teyze gözümüze ilişti (hani akhisar'a gidecek yol parası bile yoktu ya!.Bizde acımış ve bir de ardından gözyaşı dökmüştük ya!) Ana yolda bekleyen son model kamyonet ön kapısını açtı ve teyzeyi aldı, güle oynaya yaşlı teyzemiz Güzelyalı yönünden Konak istikametine doğru yolaldı...Allah muradını versin, yolu açık olsun inşaallah.
Yıllar önce Karşıyaka'dan Konak istikametine giden vapura yetişmek için hızlı adım yürüyorken 10 yaşında bir çocuğun iç paralayan ağlayışını duymuş ve yanına varmıştım.Ağlama sebebi gevrek tablasını ve gevreklerinin hepsinin belediye zabıtasınca alıkonduğunu çocuğu teselli eden gençten öğrenmiştim."şimdi babam beni eve koymaz, bir de dayak yiyeceğim eve gidince" diyordu hıçkırarak."Kaç para tablan, kaç paralık gevreğin vardı?" diye sorduğumda aldığım cevaba göre, çocuğun eline tüm paramı sıkıştırıp yetişmiştim vapura.Neden sonra öğrendim ki o çocuk o senaryoyu değişik iskelelerde oynuyormuş zaman zaman.Bir başka hikaye de;
Belediye otobüsünün en arkasındayım bir gün, orta kapının yakınında bir genç bayıldı, ağzından köpükler saçılıyordu o anda.Bütün yolcular seferber oldu onu ayıltmak için. Sonradan öğrendik ki sara hastasıymış ilaçlarını alamamış.Bütün otobüs yolcuları seferber olup, gence bir torba dolusu parayı teslim ettik. Genç 2 durak sonra yardımlarımızla otobüsten indi ve 300 metre gitmeden Otobüs şoförü ayağa kalkıp "beyler o çocuk hergün bu otobüste aynı numarayı çekiyor" dedi.Yolcular neredeyse "neden daha önce söylemedin?" diye şoförü dövecekti.
Bu tür olayları yaşamamın nedenlerini düşündüğümde, ben işin içinden çıkamadım doğrusu.Sizlerin bir öneriniz varsa sevinirim sevgili dostlarım?Sevgilerimle.
Not: Fotoğraf "gallery.photo.com"dan alıntıdır.Fotoğraftaki teyze ile hikayedeki teyze arasında herhangi bir bağlantı yoktur.Ancak tıpkısı gibi benzemektedir bilgilerinize sunulur.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
20:12
28
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Nisan 2010 Pazar
HİNDİ ZAHRA / DİNLENESİ
Yarı Fransız yarı Faslı olan Hindi Zahra, hayatını Paris ve Londra arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde verdiği konserlerle geniş bir hayran kitlesine sahip olan genç şarkıcı,
A’dan Z’ye albümünü tek başına hazırlamış ve İngiltere’nin en önemli müzik dergilerinden The Wire tarafından ‘yeni Billy Holiday’ olarak tanımlanmış Zahra, “Bir söz yazıyorum, bir riff çalıyorum, gitarları kaydediyorum, sonra da sözleri üzerine yerleştiriyorum” diyerek bu ‘el emeği, göz nuru’ üretim sürecini özetliyor.
Albümünde Fas köklerinden de kopmadığı gözlenen Hindi Zahra, şarkılarında bendir gibi geleneksel enstrümanlara da yer veriyor. Alternatif/indie müziğin dünya müziğiyle kulağı okşayan bir özgünlükle harmanlanışına tanık olmak istiyorsanız bu albümü kaçırmayın!
Hindi Zahra - Beautiful tango
Hindi Zahra - Handmade | MySpace Müzik Videoları
Devamı Buradan ...>>


