İnsanlar kuş gibi derler ya, ben bu lafı yılda en az bir-iki kere doğruluyorum kendimce. Evet insanlar KUŞ gibiler....Ama bu sene o kadar çok gidip geldim ki yollarda, sanırım "leyleği havada görmek" deyimi de uygun bana....Yaklaşık 2,5 aydır kaldığımız caanım memleketim, EGE'nin gerçek incisi İzmir'den sadece 8 saat süren bir yolculuk sonrasında kuşlar gibi uçarak geldik evimize. Nasıl da özlemişiz içeriye girene kadar çok anlamamışız demekki. Evimin kokusunu içime çekmek ve bu sefer hayatımın en önemli iki erkeğiyle beraber olmak çok huzur vericiydi...
Ama çok kolay olmadı ayrılık. E kolay değil 2 yaşını orada bitiren oğlum, artık evimizin, Tontini'sinin evi olduğunu düşünmeye başlamıştı çoktan. Günü-birlik gittiğimiz yerlerde arar olmuştu alıştıklarını. Kapkaranlık mışıl mışıl uyuduğu Tontini odasını, kendi odası gibi bellemiş en çok orada rahat etmişti işte. Ne yalan söyliyim ben de zaman zaman onun bu düşüncesine katılmıştım :)) Tontini bana birşeylerin yerini sorduğunda, ona verdiğim cevap: olayı tamamen anlatıyordu aslında. "BİZİM odadadır canım :))" Evet bizim evimiz olmuştu orası...
Nasıl olmasın? Ama beraber uyandık, kahvaltılar ettik, sahile gittik, gezdik, tozduk, bazen neşeli, bazen hüzünlü, kimi zaman gergin tam da hayatın kendisi gibi...
Rahattık. Beraber ağladık, beraber güldük. Hep beraber aynı kişiyi özledik ve bekledik. Gidelim gitmeyelim derken 2,5 ayı devirdik işte.
Şimdi saydım tam 76 gün oradaydık. Kuzenlerim, teyzelerim, dayılarım, canım anneannem de bizimleydi tabii. Yani biz onlarlaydık :) Ve sizlerin duları, iyi dilekleri, yolladığınız harika enerji... Doğrusunu söylemek gerekirse hiç zorlanmadım, onlarla, sizlerle asker yolu beklemek hiç zor olmadı. Birlikte içilen damla sakızlı kahvelerin, yapılan hamur işlerinin, çay saatlerinin, keyifli akşam yemeklerinin, çok özlediğimiz kalabalıklar içinde olmak, oğlumun çocuklarla oynarken attığı şen kahkahalar...
Hepsi güzel ve unutulmazdı..
Hepiniz sağolun, var olun canlarım. Sayenizde herşey çok daha kolaydı.
Zor geçmedi derken, son bir haftayı kastetmiyorum ama. :)) Zira o zamana kadar bu tecrübeyi yaşamışlardan hep duyduğum birşeydi bu; "son günlerde hiç zaman geçmez ne sana, ne ona!" Bense; "yook canım, bu kadar ay ne kolay geçti baksanıza, 1 hafta niye geçmesin ki?" diye geçiriyordum içimden.
Amaaa takvimler 10 Mayısı gösterdiği günden itibareeeen; benim için yepyeni bir zaman dilimi icad edildi sanki. Bir gün 124 saat. Bir hafta 777 gün :))gibi.
Dışarıda EGE'nin peşinden koştururken geçen zamanı anlamam bahanesiyle kahvaltıdan sonra kendimi yollara mı vurmadım, o mağaza senin bu mağaza benim girip dolaşmadım mı, bütün parfümleri koklamadım mı parfümerilere girip çıkıp. Ne yaptıysam olmadııııı... Ve gerçekten son bir hafta geçmek bitmek bilmedi. Ve ben bir kere daha inandım tecrübeleri hiçe saymamayı:))
17 Mayıs 2010...Nihayet beklenen gün gelmişti işte. Sabah saat 07:00 de uyandım. hemen çayı koydum. Sevgilimin Ege'nin incisine ayak bastığını öğrendiğimdeyse kalbim kuş gibi uçuşmaya başlamıştı bile. Mutfağın içinde bir oraya bir buraya:)) "Yarım saat sonra evdeyim" dedi beklediğim ses. Al işte yarım saat daha. Allahımmm! Siz düşünün artık aradan geçen zaman bütün bir 5 aya bedel miydi değilmiydi? Gözlerim yollardaydı artık. Ve köşeyi dönüp, sırtına ayrılığın getirdiklerini yüklemiş, yüzündeki o şaşkın ifadeyle bakan, "ne oldu şimdi, bitti mi, bir daha gitmicek miyim?" yani der gibi içten-içe söylenen beklenen adam geliyordu.
Otomata bastım. Merdivenleri çıktı. Ve artık yanımdaydı, sağlıklıydı, iyiydi ve en önemlisi bizimleydi. Sarılırken ona kalbimden geçen tek şey şükretmekti tabii ki.
Sonra gelsin harika Tontini kahvaltıları, gitsin muhteşem akşam yemekleri... Tabii ki ertesi gün çıkılacak yolculuğun heyecanlı fakat hüzünlü telaşı...
Arkada bırakacaklarımızın bize ne kadar alıştığını düşünmek, geride kalacak olmanın şaşkınlığını çok iyi bilen birisi olarak kendimi onların yerine koymak, aslında gitmek istememek, içime saplanan iğneler. Midemi burkan gizli bir el...
Yolculuğun sabahında artık göz göze gelemeyişler, ayrılık hakkkında konuşamamalar, her an dolu dolu gözler...
O zamana kadar söylenmemiş sözlerin son 5 dakika içinde ardı ardına ipe dizilmiş inciler misali sıralanması. Gözyaşı... Birine kavuşmak, diğerlerinden ayrılmak....
Hiç bir sevdiğimden ayrılmadan yaşayacağım, güzel "gülen gözler çiftliği" hayalimin nasılda gerçek olmasını istediğimi bir kez daha fark ederek bindik servise. Hoşçakal İzmir... Ege'min incisi... Biz gelene kadar iyi bak sevdiklerime...
Maddi manevi her zaman arkamızda bir dağ gibi duran güzel insanlar, dualarıyla hep yanımızda olan sizler, benim kocaman güzel ailem iyi ki varsınız. Zor günlerimizde yanımızdaydınız, yükümüzü paylaştınız. Çoğu zaman hafiflettiniz. Ben size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum şimdi. Ne yazsam çok anlamsız kalacak. "Allah size de bu kadar çok şükredecek, teşekkür edecek güzel insanlarla dolu kocaman bir aile nasip etsin" diyebilirim ancak. Ve bence en güzeli de bu olur.
Veeee canım sevgilim sende hoşgeldin evine. Allah bir daha ayırmasın bizi. Ailenden, oğlundan ve özgürlüğünden...
Kısa da olsa, ki bana hiç kısa gelmedi :) ödediğin vatan borcun için ayrıca teşekkürler sana. Hediye gibi geldin, hoşgeldin...
Bizler erdik muradımıza hadi bakalım siz de çıkın kerevetine:)
Hepinizi çok seviyorum.
Kocaman kocaman Sevgiler.
Ela.
Resim:Gabriela Matei
Devamı Buradan ...>>
23 Mayıs 2010 Pazar
KOCAMAN AİLEME
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
20
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
22 Mayıs 2010 Cumartesi
ELİMDEN NE GELİR Kİ KADER BÖYLE

Boş geliyor bugün bu alem bana
Arıyorum kendimi ben yana yana
Toprağa diri gömülenlere baktım da
Alışveriş aşk sevda da dedim boşuna.
İllüzyona döndü tüm acı sözcükler
Sevgi ve aşk başka diyara gittiler
İnsanlık bitti cambazlar kaldı geriye
Padişahın tahtına seni mi oturttular?
Bugün var yarın yoksun dostum gel kendine
Sende bu belagat, bu hırs hıyanet de ne?
"Elimden ne gelir ki, kader böyle" diyorsun
Azrail dikilse karşına hadi sen "eyvallah" de.
Sevgilerimle.
Resim:Daniele Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:24
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Mayıs 2010 Çarşamba
ZONGULDAK KARADON MADEN OCAĞI ve BİR ANANIN KEMAL'E MEKTUBU

Bir işçi televizyon kanallarında şunu söylüyordu; “Ben susuz çalışmam dedim, beni işten attılar” ‘Susuz’dan kasıt şudur: O galerinin açılmasında kullanılan delici makineler taşı delerken toz çıkarır. Tozun çıkmaması için su verilir. Su havada toz oluşumunu önlediğinden tozun işçilerin ciğerlerine gitmesi de böylece engellenmiş olur. Su kullanıldığında ilerleme zayıflar. İlerleme zayıflayınca da taşeron firmanın geliri düşmüş olur. Bunun için işçiye taşeron firmaca susuz çalışması dayatılmış. İşçi bunun kendisi için bir ölüm olduğunu bildiğinden “susuz çalışmam” demiş ve işten atılmış.
Bu 19 Mayısta Yine anaların,yine eşlerin, evlatların yüreği yanıyor.Sevgili Aysema arkadaşımın blogundan aldığım eşi benzeri bu cihana bir daha gelmeyen Mustafa Kemal'e yazılmış H.H.Korkmazgil'den hasret kokan, acı tüten bir ana mektubunu sizlerle paylaşmak istedim.Bizlerin de bu 19 mayıs'ta yüreğimiz yanıyor dostlarım, sevgilerimle.
YAŞLANMAYAN ANANIN YAŞLANMAYAN MEKTUBU
Sen hep Samsun' a mı çıkarsın ay oğul, ay KEMAL' im
Hele bir de buralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im.
Yol uzak
Hane viran
Dersen eğer Kemal'im
Dilediğin yere çık.
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im
Gör ki ne haldedir "Ey Türk Gençlik " in
Gör ki ne haldedir "Bu yurdun efendisi"
Gör ki ne haldedir " Bursa'da dediklerin "
Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de oralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im
Karadeniz derler bir kara derya
Abanmış üstüne Kozlu'da çocukların
Kömür müdür yürek midir ocaklardaki
Ağıt mıdır fiğan mıdır bacalardaki
Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim
Zonguldak dertlerim günde beş öğün
Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul, yetim.
Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul , ay Kemal'im
Hele bir de kömürlere
Çık hele bir
Çık hele bir
KEMAL'İM.
(H.H.Korkmazgil)
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:47
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Mayıs 2010 Pazar
İLK FLÜT, İLK MÜZİK YARIŞMASI VE MİDASIN EŞEK KULAKLARI
Efsanelerin: ölümsüzdü tanrıları, tanrıçaları...Günü gelince ölürdü sıradan biz gibi insanları...Tanrılarla o zamanlar boy ölçüşmek ne mümkün? Hayvana ağaca çiçeğe o saat o gün döndürürlerdi ölümlüleri. Şimdiki ölümlü kanunlarıyla hapse girse de kişi, o zamanlar başkaldıranın derisinden ayrılırdı eti... Bir bahar Kelanai (Dinar) kentinde doğurdu anacığı, Marsyas’ı...Ana yüreği nazlandırıp Ninnilerle ilahilerle onu büyüttü. Marsyas saza açtı yedi delik, neyin flütün kavalın atası oldu... Şakımazdı Frigyanın orman kuşları içli içli çalarken o flütünü.... Kıskandırdı 3 telli LİR çalan güzel sanatlar tanrısı ölümsüz Apollo’nu....
“Tarihin ilk müzik yarışması” Kelanie de işte ilk böyle gerçekleşti. Çağrıldı yarışmaya oy kullanmaları için Midas ve 9 peri (mause) kızı... Çoban Marsyas ve ölümsüz Tanrı Apollon çaldılar en güzel bestelerini... Ölümlü Kral Midas yurttaşı Marsyas adına kullandı adaletle oyunu. Öfkeli Apollon, “iyi duyamıyorsun, iyi duyamıyorsun!” diye büyüttü Midasın kulaklarını... Çok kızmıştı Marsyas’a, onun da yüzüp astı bir köknar ağacının dalına derilerini...Bu duruma üzülüp öyle çok ağladı ki 9 peri, ırmak oldu gözyaşları. O zamanın Marsyas ırmağı,şimdiki zamanlarda Çine çayı adını aldı...
Eşek kulaklarından öyle utandı ki Midas, kafasında hep külahla dolaştı... Ne zaman “sırrımı sakla halktan” tembihiyle saçlarını berberine kestirdi; Berber dayanamadı birgün,“Midas'ın kulakları eşek kulağı” diye bir kuyuya seslendi... Gel zaman git zaman, gecikmeden rüzgar aldı bu sırrı, bütün Frigya’ya yaydı... Böylece "külah çıktı, kulak göründü" bu efsanede bu zamana böylece ulaştı...
Sevgi ve aşkla kalın, aman ha! "herşeyin en güzelini ben yaparım!" diye kimseye birşey demeyin...Gün gelir saklanılan her şey açığa çıkar kulak görünür, "Bu öğüt kendimedir" dostlarım, sakın ha alınmayın.Sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
07:47
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Mayıs 2010 Cumartesi
TUTTUĞUN ALTIN OLSUN

Evvel zaman, zaman evvel içinde, Milat olmadan önce, sonraya ermemişti gece. Zengin mi zengin bir krallık vardı Anadolu'da Frigde.Şanı duyulmuştu dünyanın herbir köşesinde. Frigya denmişti Bu Krallığın , adına da... Kralları Gordios'tu önce,Ana tanrıça (Kybele ile Gordios'tan) doğma Midas geçti tahta babası ölünce.Yaşlı bilge Silenos birgün uyuyorken bir ağaç altında gül bahçesinde, uyandırdı saray görevlileri onu deli, divane, sarhoş sanınca. Götürdüler yaka-paça Kral Midas'a hertarafını güllerle bezeyip, "ülkenin sınırlarına bir yabancı girmiş dediler sarhoş bir hain olabilir zannımızca." Midas onun bir hain olmadığını onunla konuşunca anladı, bildi. Çünkü o yetiştirmişti sanat eğlence ve şarap tanrısı Diyonisos'u. Aldı Silenus'u Diyonisos'a götürdü... Sevindi sanat tanrısı ustasını görünce "Dile benden ne dilersen?" dedi Midas'a gönlünce." Hazırım şuanda sana ne istersen vermeye!" Midas bu, heyecanlandı; "her tuttuğum altın olsun" dedi düşünmeden. "tuttuğun altın olsun" sözü de işte taa o zamandan böylece geliverdi günümüze. Midasın niyazı o an kabul oldu olmasına da; ekmeği tutunca altın, yemeği altın, sarıp sarmaladığı güzel kızı altın olunca...Yakardı bu sefer duasının geri alınmasına. Dedi ki;"sevdiğim kızımın canı lazım, karnım altınla doymaz ekmeğimi geri ver yüce Diyonisos bana..." Paktalos ırmağında" 3 kez yıkan ( şimdiki Gediz'e akan Sart çayı)dileğin geri alınacak o zaman."dendi ona. Yıkandı yıkandıkça altın oldu ırmağın kumu çakılı. Sardes kenti işte o ırmağın kenarına kuruldu (şimdiki Salihli Sart köyü)Frigyalılar bastı böylece Dünyadaki ilk altın parayı, altın çengelli iğneyi. Bundan böyle ülkenin altın oldu taşı da toprağı da...Gordion'da kuruldu krallığın şanı-büyük sarayı. Onunla boy ölçüşecek krallık kalmadı o zamanlar yeryüzünde.Sevgilerimle.
İlk flütün yapılması,
İlk müzik yarışması,
Midas'ın kulaklarının eşek kulağı olması efsanesi az sonra dostlarım.
Derleyen ve şiirselleştiren: Tontini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:50
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Mayıs 2010 Perşembe
BAŞ OLMAK NE DEMEK?

İnsanın BAŞını taştan betondan yaptım bugün.Diktim bir büst gibi toprağa.BAŞ olmak ne demekmiş görsün istedim.Başa bu ceza mı ödül mü şimdi nereden bilecek? Asırlar geçse de üstünden yağmur kar fırtına güneş yaksa da günbegün daha bir taşlaşıp betonlaşacak.Bedeni ise etten kemikten bıraktım.Beden ayrı baş ayrı, ayaklar başa hasret kalsa da , baş ayaksız bedensiz yaramaz ki bir işe... Ne ayın gümüş ışıltısı, ne Huvarna kuşunun kanat çırpışı, ne mal mülk sevdası, ne yönetme ve ne de iktidar kavgası, ne arabın yağı, ne Şam'ın şekeri... "Umurunda mı dünya?" olacak. Dünyanın da O umurunda olmayacak. Arzı al kırmızıya, arşı griye de boyasam, al kırmızı güllerle de donatsam dibini, diyemeyecek "işte budur gülün kokusu!" Sultaniyegâh makamını değiştirip fistaniyegâh da yapsam dönmeyecek "atın bu haini içeri" diyen dilleri. Efsane bu ya; Eski Helende insanların kendi kendilerini idare etme sanatına politika denirmiş.HUVARNA adı verilen kuş da kimin başına konarsa sorgusuz sualsiz o hükümdar (baş) olurmuş .Başına "devlet kuşu" kondu sözü de işte taa ozamandan bugüne böylece söylenegelmiş.Milli piyango idaresinin de bugün simgesi o kuş olmuş nasılsa.Huvarna, Hüma,Uma, Umay eski yunanda da foniks denmiş bu kuşun adına.Bugün yine ters soludum galiba nefesimi...Bir baktım, ses yine ses olarak çıktı içimden. Kaldırıp satırlara usulca dökülenleri, başı betondan tekrar dönüştürdüm ete. "Başsan bil başlığını, ayaklar taşır başı unutma. Bedenin işlerken sen baş ol ama, sakın övünme ha!" dedim kendime. "Gönülden Selam edip Huvarna kuşuna, bereket dolsun sofralarınıza" deyip sözümü burada noktaladım.Sevgilerimle.
Resim:Glauco Dattini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:58
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Mayıs 2010 Çarşamba
DEĞERLİ KIZLARIMIZIN ANISINA/ PRECİOUS
ACI BİR HAYAT HİKAYESİ
Precious:Based on the Novel push bay sapphire-adı üstünde- Amerikalı yazar Sapphire’nin bir romanına dayanan, Geoffrey Fletcher’in senaryosunu yazdığı, Lee Daniels’in de yönettiği birçok dalda Oscar-a layık görülmüş bir yapıt. İnsan denen hayvanın en hayvani tarafını gösterirken, seyircisinin içini kanırta kanırta acıtan, hassas bünyeleri de allak bullak edecek olan bu senaryo, anlatılanların günümüzde de bolca yaşandığını hatırlamak ve konuyu irdelemek, değerli kızlarımıza sahip çıkmamız adına mutlaka izlenilmesi gereken psikolojik, seyir önceliği tanıyabileceğiniz kalitede mükemmel bir film bizce.
Kimisi; “hadi canım ordan, bu kadar da olmaz!” dese de, toplumumuzda çokça yaşanan ama üstü örtülen gerçekleri seyrettikten sonra oldukça uzun bir süre etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle boş boş ekrana bakmaktan da kendinizi alamayacaksınız belki de. Her açıdan farklı ve kusursuz kotarılmış bir film olarak bütün tacize uğramış değerli kızlarımızın anısına "PRECİOUS"u izlemenizi tavsiye ederiz. sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
9 Mayıs 2010 Pazar
EREN'den ANNE'ler günü ARMAĞANIMI ALDIM

Sevgili dostlar en büyük Torunum 5 yaşındaki güzel yürekli, hayal dünyası geniş,"karpuz ağaçta yetişir" deyip de gerçeği öğrenince kendine gülen, sünger Bop'a kötülük yapıldığında için için ağlayan, 1.5 yaşında gölgelerin ışığın altına gidince kaybolduğunu keşfeden,duygusal Eren 'imden anneler günü armağanımı aldım ve sizlerle paylaşmak istedim. Çok teşekkür ederim cankuşum SÇS (seni çok seviyorum) Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:57
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Mayıs 2010 Cumartesi
TANRI OKULU
Olaylar sonsuz bir çölde başlar. Tanrı ile Narada adlı bilge yan yana yürürlerken gözleri engin boşluğa dalar. Bir süre sonra Narada Tanrı’ya dönüp sorar: "Ey yüce Tanrım, bu dünyanın ve orada yaşayan bütün yaratılmışların hayatının görünümlerinin ardındaki sır nedir?"Tanrı gülümser ve susar.Yola devam ederler. "Evladım," der bir süre sonra Tanrı ve ufka bakar, "Güneşin sıcağı beni susattı. Bu yoldan biraz daha gidersen bir ırmak bulacaksın. Irmağı takip et, bir kasabaya geleceksin. Oradaki evlerden birine git ve bana bir bardak soğuk su getir." "Hemen," der Narada ve yola koyulur.
Bomboş arazide dakikalarca yürüdükten sonra gerçekten bir ırmağa gelir.
Irmağın öte yanında bir yerleşim alanı vardır. Narada derli toplu görünen bir çiftlik evine yaklaşır ve eski tahta kapıyı çalar.Kapı genç, güzel bir kız
tarafından açılır. Gözleri ışıklar saçmakta ve Narada’nın gördüğü diğer kadınların gözlerine hiç benzememektedir. Kızın gözleri ona Yüce Tanrı’sının gözlerini
hatırlatır. Narada bu gözlerin içine baktığı anda Tanrı’nın talimatını ve oraya geliş amacını unutur. Kız onu içeri davet eder ve ikramda bulunmak ister. İçeride, kızın annesiyle babası bu bilge kişinin gelişini bekliyor gibidirler. Narada için en nadide yiyecekler hazırlanmıştır. Hiç kimse oraya neden geldiğini ve ne
istediğini sormaz. Uzun yıllar önce aralarından ayrılıp uzaklara gitmiş eski bir dost, sanki şimdi geri dönmüş gibidir.
Narada bu dost canlısı ailenin evinde birkaç gün kalır. Kendisine gösterilen konukseverlikten çok memnundur ve genç kızın güzelliğine gizli bir hayranlık beslemektedir. Bir hafta böylece geçip gider, ardından iki hafta daha geçer. Narada çiftlikteki günlük işlere katılmaya başlar ve kısa bir zaman sonra aile, orada sürekli bir misafir olarak kalmasını ister. Narada bunu sevinçle kabul eder ve
bir zaman daha geçer. Nihayet, rüya gibi geçen günlerin sonunda Narada evin kızı ile evlenme arzusunu dile getirir. Baba çok memnundur. Dediğine göre herkes bunu ümit etmiştir. Narada ile genç kız mutluluk içinde evlenerek aynı eve yerleşirler.
Çok geçmeden bir erkek çocukları dünyaya gelir, ardından bir erkek çocuk daha doğar ve sonunda bir de kızları olur. Narada kasabada küçük bir dükkan açar ve kısa sürede işini büyütür. Eşinin annesi ve babası öldüğünde ailenin reisi artık o olmuştur. Zaman akar gider,kasaba halkı mali işlerde Narada’nın rehberliğine güven duymakta, hatta giderek kendisinden kişisel tavsiyeler de istemektedirler. Çok
geçmeden belediye meclisinde yüksek bir göreve getirilir. Hayatı,kaçınılmaz olarak, bir kasabada yaşamanın verdiği doğal sevinçler veüzüntülerle doludur. Böylece hayat anlamlı ve başarılı bir şekilde yıllarca sürüp gider.Derken muson yağmurları mevsiminde bir sabah gökyüzü kararır ve görülmemiş şiddette bir fırtına ile yağmur yağmaya başlar. Çok geçmeden ırmak taşar ve sular öyle yükselir ki, sel baskını
tehlikesi doğar. Evler olduğu gibi sulara kapılıp gitmektedir.Akşama doğru fırtınanın dinmeyeceği ve kasabayı kurtarmanın bir yolu olmadığı anlaşılmıştır. Narada, kasaba halkını uyardıktan sonra ailesini toplayarak gecenin karanlığında yollara düşer. Kendilerine daha yükseklerde güvenli bir yer bulmayı ümit etmektedir. Eşi ve iki oğlu kasırga şiddetiyle kükreyen rüzgara karşı direnirken ona
sımsıkı sarılmışlardır. Küçük kızını da göğsüne bastırmıştır. Rüzgar korkunç bir şekilde esmekte ve sel suları git gide yükselmektedir. Narada karşılarına bir duvar gibi dikilen yağmurda ilerlemeye çalışırken birden ayağı takılır. Azgın tabiat kuvvetleri oğullarından birini babasının kollarından koparıp alır. Onu
yakalayacağım derken diğer oğlunu da elinden kaçırır. Hemen ardından şiddetli bir rüzgar küçük kızını bağrından çekip alır ve sonunda sevgili karısı da sel sularına kapılarak uğuldayan karanlığa karışır.
NARADA çaresizlik içinde feryat eder ve ellerini göğe açıp, acıyla kıvranır. Ancak feryatları o korkunç gecenin derinliklerinden doğan dev gibi bir dalganın içinde duyulmaz olur. Dengesini kaybetmiş ve bayılmıştır. Bedeni azgın sularla oradan oraya çarparak ırmakla birlikte sürüklenir. Saatler geçer, hatta belki de günler. Narada acılar içinde yavaş yavaş kendine gelir, neredeyse çıplak ve yarı ölü bir vaziyette ırmağın çok daha aşağılarında bir kumsala sürüklenmiş olduğunu fark
eder. Şimdi gün aydınlanmış, fırtına dinmiştir. Ancak ortalıkta ailesinden en ufak bir iz olmadığı gibi, başka bir canlı da görünmemektedir. Narada kumların üstüne yüz üstü düşüp dakikalarca kımıldamadan yatar. Her yanı ağrımaktadır, tek başına kalmıştır, üzüntü ve terk edilmişlik duygusundan deliye dönmüştür. Irmakta önünden enkaz yığınları sürüklenmekte, havada ölümün kokusu duyulmaktadır. Artık her şeyi elinden alınmış, hiçbir şeyi kalmamıştır. Sevdiği ve değer verdiği ne varsa suların girdaplarında yitip gitmiştir. Ağlamaktan başka yapacak bir şey yok gibidir.
Derken, Narada aniden bir ses duyar: ådeta damarlarındaki kanı donduran bu ses, "Evladım, senden istediğim bir bardak soğuk su nerede?"
Narada döner ve hemen yanı başında duran Tanrı’yı görür. Irmak kaybolmuştur ve onlar yine sonsuz bir çölde yalnızdırlar. Tanrı bir daha sorar: "Suyum nerede? Tam beş dakikadır bekliyorum burada."
Bilge, Tanrı’sının ayaklarına kapanır ve kendisini affetmesi için yalvarır. "Ah, unuttum!" diye durup durup feryat eder. "Yüce Tanrım, unuttum! Beni bağışla!" Tanrı gülümser ve şöyle der: "Peki Narada, dünyanın ve üzerinde yaşayan bütün
yaratılmışların görünümlerinin ardındaki sırrı şimdi anlıyor musun?
Resim: Flicker'dan
Yazı: bütün dünya'dan alıntıdır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:41
21
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI

