.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ARK ANİMASYON

Animasyon - Nuh'un Gemisi (ARK) [HQ]


Desem ki;SEN'sin sözün sahibi...
Söz sahipliği şöyle dursun SEN'sin bu koca Dünya'nın sahibi ve tek hakimi...
Sen ne dersen o oluyor...
Kıble SEN, secdeler sana oluyor...
Desem ki; Bu DÜNYA'da yaşayanların dilleri lâl...Sanatçısı, edebiyatçısı,düşünürü, yazarı, yargısı, medyası, polisi, askeri, üretici-tüketici, amele, işçisi hepsi senin denetiminde...
Desem ki;SEN sınırsız sonsuzsun aynı ALLAH gibi...
Ölüme çare bulabilecekmisin peki?
Can bedenden yükselirken, tutup tekrar bedene geri verebilecekmisin?
Uzağa gitme;
Bugün geceye dur gelme, gündüze gitme, güneşe yakma, yağmura yağma diyebildin mi?
Küçücük mikroskobik bir VİRÜSe hükmedebilecekmisin peki?
SEN; O, değilsin işte...
Sözüm yok sana bundan gayri..
Muktedir misin şimal yıldızının ışığını bir gecelik söndürmeye? Hadi SÖYLE!!!
Var SEN o babayiğitsen hadi taşa çiçek açtır.
Halkına dağıtmak için; Hadi gökyüzünden topla yıldızları bir-bir...
İşte bu sefer sana ve senin yasalarına eyvallah değil maazallah diyoruz.
William Shakespeare'nin dediği gibi:
Hayat dediğin ne ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.

Devamı Buradan ...>>

3 Ağustos 2010 Salı

NEREYE DOSTUM?














Nereye dostum bu şek ve şüphe dolu gönülle nereye?
Bu yalan bu dalavere bu üçkağıtla nereye?
Bu ved-dünyada, cıngıllı fahişenin gözkırpıp kandırmalarına kanmakta olan yürekle nereye?
Arınmaya azmetmişken,gerçeğin gerçekliğini farketmişken topuklarımız üstünde tersyüz dönüp zırh ve kalkanlarımızı terkederek nereye?
Ay bulutun ardına mı gizlendi yoksa?
Hani biz BİRdik?
İnanmış görünmekliğimiz ardına saklanan imansızlığımızla nereye?
Hani lâ-lardan da illâ-lardan da geçecek idik.
Hani esmadan da müsemmadan da!
İşte geçemedik ikilikten bak kaybettik...
Hani gözlerimizden yarin cemali, kulaklarımızdan Allah'ın kelamı eksilmeyecekti?
Sıraladıkça şikayetlerimizi soluğumuzla buğulanıyor bak aynalardaki görüntümüzün yüzü.Bu şikayet, bu ardı kesilmez ah-vahlarımızla nereye? Hava sıcak, hava soğuk off! Yiyemedim, gidemedim, o suçlu, bu suçlu off! Dönüp bir bakmak gerek kendimize; "bizler ak-kaşıkmıyız?" diye...Ne diyor bak Yüce aşık Mevlana Divan-ı Kebir'inde;

"Aynada yüzünü görünce söze başlarım; fakat ayna soluk istemez söz istemez, buğulanır; vay benim sözlerime vay!..
Seni suda görürüm suya el atarım; fakat su da bulanır, işim gücüm de...
Ey dost, aramıza "ey dost" sözü bile sığmıyor. "A Sevgili!" demeye kalkışsam, a sevgili bile diyemiyorum işte.
AH bile ne yandan geldiyse, o yana geçip gidiyor; ağzımın yolunu kapadım, feryad bile edemiyorum artık.
Feryad etsem bile, ah etsem bile o Ayın bulutların arasına girişindendir diyorum. Onu göremediğimdendir bu AH ve feryadım."
Hani fırsat varken zehiri bal edecektik. Gerçek maharet bu iken...
Sevgiliyi mi kaybettik, yoksa yitip giden biz miyiz ne?
Bu ah ve feryadlarımızla ağırlaşıyor bak sırtımızdaki küfe.


Selamete çıkarız birgün inşaallah.
Zararın neresinden dönülse yine de kârdır bize.
Hepinize sevgilerimle.

Resim:Ben Goossens
Devamı Buradan ...>>

28 Temmuz 2010 Çarşamba

CENNETİN RENKLERİ/COLOR OF PARADİSE

Öğretmenim:
"Allah körleri daha çok seviyor." dedi. Bende;
"Eğer öyle olsaydı bizi kör yapmazdı." dedim.
"Çünkü böyleyken onu göremeyiz." Oda bana;
"Allah görünmezdir..."
"O her yerdedir onu hissedebilirsin!"
"Parmaklarınla onu görebilirsin..." dedi. Ben de her gün parmaklarımın dokunduğu herşeyde, heryerde Allah'ı aradım. Ve ona her şeyi anlattım kalbimdeki sırları bile.

Majid Majidi'nin yazıp yönettiği 1999 yapımı bu İran filminde: Küçük oyuncu Muhammed sadece dokunarak ve duyarak hayatı algılamaya çalışan görme engelli küçük bir çocuğun dünyasını masalsı bir üslupla anlatmış.
Kanada'da düzenlenen Montreal film festivalinde büyük ödülü hakeden bu filmi izlerken ne az düşünüp, ne az şükrettiğimizi iki göze sahipken ne kadar kör olduğumuzu hissettim ben.Ve bu filmi: tüm görme engelli ama bizlerden daha iyi hisseden dostlarım: Kaş/Mehmet, Damla, Hasan, Hüseyin'e ve diğer değerlilere, ve biz gerçek körlere adadım.
Hepinize sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

25 Temmuz 2010 Pazar

BİRLENMEK

Eskiden biri; börtü-böcekle, ayla-güneşle, gülle-çimenle konuşmaya kalksa hatta bu diyaloglarını kaleme alıp yazıya dökse belgeli:"delidir" yaftası yapıştırılır boynuna "adı geçen kişinin ruh sağlığında bozukluk vardır" diye gönderilirdi Bakırköy'e yani tımar-haneye.
Cumhuriyet yazarlarından Mustafa Balbay biliyorsunuz birbuçuk yıldır Silivri'de belgelenmemiş bir suçtan dolayı tutuklu. Haftada 50 dakika 14 adıma 5 adımlık havalandırma esnasında bir çim kümesinin yanına oturmuş da, çimler seslenmiş ona:
"-Çekinme öyle, üstümüze otur..." diye.
"-Biz ya hep birlikte varız, ya yokuz bunun ortası olmaz" demişler. Ve bu çimlerle muhabbet

böylece sürüp gitmiş. Balbay da çimlerin nasihatini, bizlere aktarmış gazetenin dünkü sayısında.SEvgili Mustafa Balbay: sen deli-veli 49-50 her kim ne derse desin unutma çimlerin nasihatini. Biz de aldık kıssadan hissemizi...

" Örneğin siz insanlar!" diye başlamışlar söze...

"Biriniz ya da birkaçınız bir araya gelirsiniz, herkesten güçlü olduğunuzu ilan edersiniz. Halbuki hiçbiriniz hepiniz kadar güçlü olamazsınız...Bir bölümünüz körleşip, en güçlü biziz deyince, ilk işi güçsüz bulduğu tarafı yok etmek oluyor. Aslında kendine zarar veriyor.
Düşünün, burada kökü sağlam olan çimler, ötekileri yoketmeye girişse ne olur? Zamanla bütün çimler yok olur..."
demişler.
Ben de, kibrit örneğini hatırladım.Bir taneyse çöp kırması kolay olur. Ya 10 tane, ya 100 tanesini tek bir darbede ikiye bölemezsiniz.Zaten amacımız ve hedefimiz de; kırıp parçalayıp bölmek değil "birleştirmek" ve "BİRlenmek" olmalı öyleyse.
Mevlana'nın " ne zamana kadar bu ayrı-gayrı, bak iki göz bir görüyor." cümlesiyle noktalıyorum sözlerimi.
Hepinize sevgilerimle.

Resim:Don Clarke

Devamı Buradan ...>>

23 Temmuz 2010 Cuma

YAZIK OLDU MEHMET EFENDİYE

Çocukların dillerinde yara oluştu mu, dut pekmezi ile çare bulurduk da, diğer dil yaralarına ömrüm geldi geçti çare bulamadım ben! Ağız mağarası açılmaya görsün, bekçi gibi önce dil görünse de sözler dilden önce plaf-plaf denetimsiz uçup atlayıverir kulaklardan gönüllere.Dil kıvrılır bükülür söyler sözü, sonra geri çekilir süzgeçsiz yuvasına.. "Suçum yok benim masumum!.." der bir de utanmazca.Şevki Beyin ne güzeldir:
"Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz
Dünyâda gönül yâresine çâre bulunmaz
Her derdin olur çâresi meşhur meseldir
Dünyâda gönül yâresine çâre bulunmaz"şarkısı.


Zamanın birinde Siyasi suçlu bir Mehmet efendi varmış cezaevinde...

Suçlusun diye tutuklamışlar adamı. Haberi yok ne tür bir eylem yaptığından, dememiş o güne kadar "gözünün üstünde kaşın var!" diye bir söz kimseye.Siyasetten de pek anlamazmış aslında. Nasıl olduysa olmuş işte konuşturmak ifadesini almak için, adama tüm yöntemler uygulanmış. O: "Bilmiyorum... Tanımıyorum...Ben öyle birşey demedim! "dedikçe yemiş sopayı, yemiş copu atılmış bir soğuk ve karanlık hücreye..Siz anlayın işte...Günler dayak yemekten, yemek yiyemez hale gelene dek sürmüş gitmiş böylece tutukluyken, hakkında belli bir suçtan mahkemece hüküm giymeden. Neyse! Günün birinde Mehmet efendi sorgu sualde çatır çatır başlamış itirafa...
"Şunu sen mi yaptın?"
"Şu adamları tanıyormusun?"
"Şu kişi hükümet aleyhine örgüt kurduğunda yanında mıydın?"
Cevapları hep "Ben yapmadım, o adamları hiç tanımıyorum olsa da; "Evet...Evet...Eveett gittim, gördüm, tanıyorum" olmuş bundan böyle hernasılsa!...Suçu çok büyük!!!. Hakkında karar verilmiş. Yaz kızım: "Mehmet efendinin ömür boyu hapsine mahkememizce karar verilmiştir" diye.Bir de imzalamış ifadelerinin altını güzelce...Sopadan kurtulayım derken, bulmuş kendini vicdan azabının tam ortasında. Tanımadığı ama tanıyorum dedikleri de tutuklanıp atılmış tutukevine gece vakitleri( hep öyle olur ya!)."Be herif! beni tanımazsın etmezsin nasıl uydurdun bu yalanları?" diyenlerin sorgusu ve vicdan azabını nasıl temizleyeceği telaşı tutmuş Mehmet'i...Bir güüüün paslı traş bıçağıyla nekadar dirense de, kökünden kesivermiş DİL-ini.."Yazık oldu Mehmet efendiye!!!" sözü de herhalde burdan çıkmış.

Sözüm meclisten dışarı, hepinize sevgilerimle.
Resim: Erika Madrid

Devamı Buradan ...>>

21 Temmuz 2010 Çarşamba

ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜN


Zikrinle zerk olunsa zihnime aşk kelamı
Şüphe etmez açardım gönül kapılarımı
Kolay değildi seni ve beni terketmek
Uzatır teslim ederdim kan damarlarımı.

Ah gönül vah gönül söylendi de dillerde
Sırrına eren erdi cahiliz biz o demlerde
Sihir bu eşyanın tabiatındadır derler de
Lal olur diller "Ölmeden önce ölün"denince.

Ölünüz diyor Hadis-i Şerif. Varlığınızda ölünüz ki dirilesiniz...
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

15 Temmuz 2010 Perşembe

19'un BÜYÜSÜNDEN GÖNÜL ŞEHRİNE

Kelimelerimin maden ocağına bülbül götürdüm.Çökme olmadan içerde sustu bülbül, Gül kurudu soldu dışarda." Gitmem gerek bu mekandan kader denen karakaplıya boyun eğmeden" dedim de, ardıma bakmadan çıktım göçükten .Mezartaşıma "son sözünü yuttu da gitti" yazsınlar. Lokman hekimin toprağa düşen ölümsüzlük reçetesinin yerinde biten sarımsak gibi yuttuğum söz; bu sefer şifa, belki de aşkı yeşertir yeniden topraktan.
Ölümsüzlükle ilgili değil benim bu son sözüm, ufacık bir kelimecik sonun başlangıcından. "HÜN yani ÖL" nefsinden heva-ndan...
Yasemin çiçeği yedim koktum yasemince...
Çam filizi yedim yeşil yeşerdim...
Çekip sigaramın dumanını ciğerlerime duman-dumandı artık formum ve görüntüm...Bedenimin su olan yüzde yetmişlik kısmını suya kattım.Seyranındaydım

artık yüzde otuzluk beden şehrimin.Tepeden baktım allı-pullu şehre önce, kapısında yazıyordu "19" parlak simlerle...
Tek kapılı şehirdi burası sanki bir labirent gibi çıkışı olmayan.Dedim ki; "19 odalı saray burası sanki!" Yine de sağ ayakla "destur!" dedim girdim içeri, vada- vadalar dillerini anlayamadığım şekilde cikcikleyerek sağlı sollu açıverdiler kapılarını.1-2-3-4-5.Kapıdakiler; eğilerek yarı bellerine kadar "Sen sensin..Sen güçlüsün, kaadirsin, hakimsin, Haksın" diye fısıldıyorlardı.6-7-8-9.kapıya varmadan tek kaşları havada elleri belinde "fitne , fesat, şek, şüphe" çıktı dışarı.10-11. kapıda: "cehaletle, cimrilik" eleleydi,12. kapıda; "yalan,zan, ahlaksızlık" 13.kapıda; "şehvet" şeffaf giysileri içinde sanki anadan üryan parmaklarında yüzükler öpücükler gönderiyordu... 14-15-16. kapıda; "Hırs,öfke, isyan" ise kızgındı zannımca, süzüyorlardı beni baştan ayağa.17-18-19.kapıda "gurur düşmanlık ve dedikodu" konuşuyorlardı hepbirlikte fısıltıyla aralarında..."Falanca şunu yapmış filanca şunu" sözlerine kulak kesiliyordum anında. Elleriyle yüzümü sıvazlayıp: "duy bunları duy!" diyorlardı.Kapatsamda ellerimle kulaklarımı, kulağımın içindeki kulağa ulaşıyordu sessiz sözlü fısıltıları.Bu süreç 15 satıra sığdırılamaz tabiki. Bu uğurda 1000 yıllık bir ömür tükendi sanki...Derkeeeen....
"GÖNÜL ŞEHRİNE AH GİRSEN BİR KERE
CANANI AŞK İLE YANSAN BİR KERE
BİR DEM DÖNÜP BAKMAZSIN GERİ
TERKET GAFLETİ BULURSUN CENNETİ" diye ilahi ve melodik bir sese doğru adım atınca ben; yecüc-mecücler sarıldı bacaklarıma."GÖNÜL ŞEHRİ" dedim içimden.Çıkmaz sokaklardan ters geri döndüm "keşke bir ip yumağı aça aça buralara gelseydim" dedim.Söylendim;"Ya da işaret olsun diye atsaydım yere pirinç ya da ekmek kırıntıları" diye."Sen güçlüsün" diyen ses gelince kulaklarıma "OHhH!" çektim, demek ki dönmüştüm çıkış yoluna. "Biraz eğleş burada, dinlen" dedi o ses..."Yorgunsun bak masaj yaparım sana! Sözlerim iksirdir kul-köle olurum sana..."Kibarca iteledim onu da.Yine de yolumdan döndürülürüm korkusuyla kapıya doğru adım atınca...Başladı yer ayaklarımın altında kaymaya, başladı ardımda bıraktığım 19 kapı biribiri üstüne yıkılmaya...Bir depremle uyandırıldım.Baktım ki durmaktayım:
"GÖNLÜN viran olmuş kapısında...
Hepinize sevgilerimle.



Ahmed Paşa'nın gönüle nidasını
Modern Folk üçlüsünden dinleyelim:

Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül
Kara sevdaya yiler bî-ser ü bî-pây gönül
Dimedüm mi sana dolaşma ana hay gönül
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül

Bizi hâk itdi hevâ yolına sevdâ n’idelüm
Pây-mâl eyledi bu zülf-i semen-sâ n’idelüm
Kul idinmezdi güzeller bizi illâ n’idelüm
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül

Ben dimezdüm ki hevâ yolına ser-bâz gelem
Ney-i ışkunla gamun çengine dem-sâz gelem
Dir idüm ışk kopuzun uşadam vâz gelem
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül
2.Resim: Rafal Olbinski

Devamı Buradan ...>>

14 Temmuz 2010 Çarşamba

13 Temmuz 2010 Salı

SENİ BİR MİHENGE VURSAM

Lise yıllarımda kiminin hatıra defteri dediği benimse adına;"Beni Yaratanlar" taktığım bir defterim vardı.İlk sayfasını birinci ve en önemli en vazgeçilmez ilk yaratıcıma atfetmişim. 16 yaşının o masumluğunda demişim ki; "İlk yaratıcım: ey yüce Tanrı:"
"Sen beni yaratırken insanoğluna şöyle dedin sanıyorum; Alın size emanet ediyorum, yedirin, büyütün, terbiye verin, okutun...Seni küçükken sakallı bir dede olarak tasavvur ettim.Seni öylece sevdim..Fakat sonra seni tanımak için muammaları(o zamanlar sırlara denirdi) çözmeye kalkışmadım. Sen çocuklarla beraber oynuyor, bulutların içinde yürüyor, şimşeklerle kollarını bize uzatıyor ve yağmurlarla bize iniyorsun...Sen çiçeklerle yüzümüze gülümsüyor sonra yükseliyor ağaçlarla ellerini bize sallıyorsun. Yüce TANRI yalnız sana inanıyorum..."
diye yazmışım.Sonraki sayfada kendimi tanımlamış;

" Kayısı çiçeklerinin, gelinciklerin tomurcuklarının açıldığı zamanlarda bu yaşama gözlerimi açtığımı, rasyonalistlerin dediği gibi doğuştan bilgili olmadığımı beni yontup şekil verenlerin beni yaratanlar olduğunu, onlara çok şey borçlu olduğumu falan yazmışım.Daha sonraki sayfalar sırasıyla Anneme ithafen, babama ve değer verdiğim sevdiğim kişilere ayrılmış sırasıyla.Önce ben onların bana kattıkları değerleri dilim döndüğünce ifade etmiş, şükranlarımı sunmuşum. Daha sonraki sayfaları onların benim hakkımdaki fikir ve düşüncelerine öğütlerine ayırmışım...Çocukluk işte...
Çok sevdiğim edebiyat hocam 70 yaşındaki Osman Ocak'a da o defterimde bir sayfa ayırmışım."İnancından, sevgisinden ve ahlakından bizlere tohum eken, aklımızın evine değil de aklımızın fecrine bizi ulaştıran sevgili Hocama" diye başlamışım sözlerime. O da bana muhteşem elyazısıyla "seni bir mihenge vursam değerine değer biçemem.Hamid'in Makber adındaki kitabının önsözünde bir cümle var; bu acz bir feryad koparır, yahut pek karanlık bir şey söyler, yahut hiç bir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer, bunlar şiirdir. İşte ben de bu çeşit bir şiir yazdım senin için.Bahtiyar, mes'ut ol kızım." demiş. Müzik hocalarım İnci Dİnçer ve Mahir Dinçer'e ayırdığım sayfalara ise; "hayatıma ruh katanlar 1-2"diye başlık atıp takdir ve teşekkürlerimi sunmuşum. İnci Dinçer'in ortaokuldaki ilk büyük konserinin hatırası karanfili hala benim için yazdığı sayfaya yapışık durmakta... Sanat tarihi hocam Kaya Özsezgin'e ayırdığım sayfayı; "Bize biraz-larla yetinmemeyi, dolu-dizgin yaşamak gerektiğini öğreten hocam"a diye ithaf etmişim.Ve bunun gibi daha nice yaratıcım cap-canlı o sayfalardan hala bana bakıyor.O sayfalarda olmayıp da hafızamın sayfalarından apaçık gülümseyenlere de, internet aleminde beni okuyup yorum bırakan, yol gösteren, benim sayfalarına gidip çok şeyler öğrendiğim sizlere de şükranlarımı borç bilirim.
Geçenlerde Mihenk taşını merak edip, görmek isteyişim beni selin kuyumculuğa kadar götürdü. Gördüm ki mihenk taşı kara bir taşmış... Ama altının gümüşün bile değerini ayarını biçecek kadar,hakikati ve kıymeti insanın gözüne sokacak kadar yetenekli ve sihirli bir taş...16 yaşımda Edebiyat hocamın "seni bir mihenge vursam" sözü bakın beni nerelere getirdi ve yarım asra yakın bir zaman sonra o taşla tanışmama sebep oldu çok şükür.
Hepinize sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>