Tesadüf olur da, bu kadarı da olmaz. "Vay canına!" dediğimiz bir çok olayla ve benzerlikle karşılaşmışlığımız vardır hepimizin de.Böyle düşündüğümüz için mi böyle oldu, yoksa böyle olacağı için mi böyle düşündük? Matrix filminde Keanu Reeves yani NEO kâhinin odasına girer: kâhin, vazo için "önemli değil kırılsın" der ve bu sözün ardından vazo düşer kırılır.Vazo kırılacağı için mi kâhin öyle söylemiştir, yoksa o söylediği için mi vazo kırılmıştır? Hıı?
Aklımızdan eski bir dostun hayali geçer, çat kapı karşımızdadır o kişi.Ben mi çağırdım, yoksa "o gelmeye karar verdi de beyin bilinmezime görüntü mü gönderdi?" diye düşünür dururuz.Yoksa paralel evrenler mi işbaşındadır? Her boyutta başka isim ve başka kalıplarda yaşayan bizlermiyiz? "Tarih tekerrürden ibarettir" sözünü kim söylediyse
doğru söylemiş doğrusu...Kuran'da; Lut kavmi, Semud, Âd, Nuh kavmi,Medyen'liler, Eyke'liler, Pompei'liler,Babil halkı vb gibi yüzlerce kavmin yokolmaları hikayeleri anlatılıp durulur. İbretlik hikayelerdir bunlar, belleğimize yerleştirilmiş. Ancak bu dünyanın sahibiymiş ve hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya da devam ederiz, lanetlebileceğimiz varsayımını bile geçirmeyiz aklımızdan."Niye lanetlenecekmişiz, ne kusur işledik ki?" der dururuz. Oysa bilge kişi ayağına taş takılsa, sebebini kendinde arar."Ben ne yaptım da böyle bir şeyle karşılaştım?" diye.Hayatı boyunca rasyonalite dışı olaylara inanmamış insanlar olabileceği gibi, yaşamını bu tür olayları araştırmakla geçirmiş meraklı insanların olabileceğini de kabul etmemiz gerekir. Aşağıdaki iki başkanla ilgili bulgular böyle meraklı ve araştıran bir ruhun tespitleridir.Paylaşmak istedim sizlerle:
"Abraham Lincoln kongreye 1846’da seçildi. John F. Kennedy ise 1946'da.
Lincoln’ un ABD başkanı olduğu yıl 1860. Kennedy ise 1960.
Her iki başkan da bir Cuma günü suikaste kurban gitti. Her iki başkan da başlarına isabet eden kurşunla öldü.
Lincoln’ un sekreterinin soyadı Kennedy idi. Kennedy’ nin sekreterinin soyadı Lincoln idi.
Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafından öldürüldü. Lincoln ve Kennedy’ nin koltuğuna güneyliler oturdu. Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson’ du
Lincoln’ den sonra başkan olan Andrew Johnson’ un doğum yılı 1808’di. Kennedy’ den sonra başkan olan Lyndon Johnson’ un doğum yılı 1908’ di.
Lincoln’ u vuran John Wilkes Booth’ un doğum yılı 1839’ du. Kennedy’ yi vuran Lee Harvey Oswald’ ın doğum yılı 1939’ du.
İki suikastçinin de iki ismi vardı ve isim-soyadı harfleri toplamı 15 idi.
Lincoln, “Kennedy” isimli bir tiyatroda vuruldu. Kennedy, “Lincoln” marka bir otomobilde vuruldu Lincoln’u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı. Kennedy’ yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü.Vurulmadan bir hafta önce Lincoln Maryland'de MONROE kasabasında, Kennedy ise vurulmadan bir hafta önce Marilyn MONROE'nin yatak odasındaydı."
Gelin siz çıkın bu işin içinden!!!
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
11 Ekim 2010 Pazartesi
TARİH TEKERRÜRDEN Mİ İBARET?
Gönderen
sufi
zaman:
14:30
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Ekim 2010 Pazar
KEYFE-KAHPE-KAHVE-CAFEE
İzler ve yansımalarEsmir'in "kakuleli kahve şahane" yazısına "Ben de kahveyi ilk keşfeden zattan bahsederim bir gün bir yazımda" diye yorum bırakmıştım. Şimdi, söz yerde kalmadan, bari yazayım "kahvenin kaşifini" dedim dostlarım:
Garip bir çoban olan Yemen'li Veysel Karani“Üveys-i Karnî" birgün, sürüsünü dağda yayarken develerin bir ağacın dallarını çekiştire çekiştire yediğine şahit olmuş. "Vay bu ağaç da ne ola ki, deve yiyorsa ben de yiyebilirim!" demiş, meyveyi ağzına atmasıyla tükürmesi bir olmuş. "Dişimi kıracaktın be yahu!" diye de kendi kendine söylenmiş. Kopardığı dalı da tutmuş yaktığı ateşe atmış.Ağaca yaslamış sırtını, ateşe attığı daldan yayılan kokuyla kendinden geçip deriin uykulara dalmış.Rüyasında:
bu meyveleri çuvallara doldurup, develere yüklüyor kervanları dünyanın dört bir yanına yolculuyor, kazancını da kör anacığının etekleri yayıyormuş. Gözünü açmasıyla ateşten yayılan o muhteşem kokuya doğru uzanıp kavrulmuş meyvenin tohumlarını bir bir atmış ağzına, tadından mest olmuş hayvanlardan başka onu duyacak kimse olmasa da ortada; "keyfe keyfeee" diye bağırmaya başlamış.Keyfe keyfe sonunda keyif verici "KEYFE" bizim dilimizde kahve olmuş.İlk kahveyi keşfeden de o olmuş zannımca.
Kahve ile ilgili diğer hikaye de, yine Hz Muhammed aşığı Veysel Karani'ye dayanıyor.
Yemen'in bir köyünde yaşıyor ana-oğul, hem fakirler hem fukara. Babası öldükten sonra doğduğu için Yemen'liler Veysel Karani'yi "kahpe-nin oğlu" diye çağırıyor. Anacığı sefalet içinde öldüğünde ise, onu Veysel'den başka gömecek kimse bulunmuyor koca Yemen'de.Kendisi kahpe ya! Gel zaman git zaman Veysel'in de dostu yok, gelip gidip mübarek anacığının mezar başına, dertleşiyor onunla.Mezarın başında büyüyen ağacın meyvaları olgunlaşıyor, kahpenin ağacı oluyor o ağaç ta nasılsa! Kahpenin ağacının meyvesi de KAHPE olur değil mi? Kahpe kahpe; oluyor dilimizde, vazgeçemediğimiz, muhabbetlere, dostluklara bahane olan: KAHVE.Ben kulaktan kulağa böyle duydum kahvenin hikayesini başka duyup bilen varsa tez anlata.
Kahve, ilk Kanuni Sultan Süleyman döneminde Türkiye'ye gelmiş.Avrupa'ya nasıl gittiğinin hikayesine gelince de:
Avrupalıların kahve ile tanışması Türklerin Viyana kuşatması sırasında yaşanmış.Başarısız geçen kuşatma sonucu geri dönen askerlerimiz konakladıkları yerlerde, çuvallara doldurulmuş kahvelerini unutmuşlar.
Ancak Viyanalılar kahve çekirdeklerini barut sanarak yakmaya çalışmışlar. Suriyeli bir tüccar ise çuvallardaki maddenin kahve olduğunu söylemese ve nasıl içildiğini anlatmasa belki de çuvallardaki maddenin (siyah inci)nin çözülemeyecekmiş sırrı da.
Avrupalılarca Fazla kahve içenin müslümanlaşacağı söylenmişse de Veysel Karani'nin rüyası gerçekleşmiş böylece zannımca. Haydi, içtiğimiz bu dumanı mis gibi kokan KAHVEyi de: Peygamber efendimizin vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediklerinde; "Üveys-i Karnî'ye verin" dediği o yüce zat, veli Veysel Karani'nin ve mübarek anacığının ruhuna gönderelim.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:10
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Ekim 2010 Cuma
DAHA YOK MU
İnsan: hep kendinde olmayana özenir. Sahip olduklarının şükrünü unutarak, sahip olmadığı şeyleri isteyip duran bir varlığa dönüşür. Elinde mevcut olanlarla yetinmek yerine; "daha yok mu?" diyen bir varlık yani...Tasavvufta ilk eğitim kapısının, nefis terbiyesiyle açılması bu nedenledir belki de. Herşeye sahipken cehennemi yaşayanları hatırlayın: Türlü vesvese ve yetirememe endişeleriyle yanıbaşlarında akıp giden hayatın neşe ve mutluluğundan mahrum zavallı varlıklar oluverirler bir anda.Fazla söze gerek yok ilim nokta iken çoğaltılmış...Az söz, az istek yola devam etsek, belki de sahip olduklarımızla övünmeden hem-hal olur,komşunun hem-haline göz değdirmez ve (sahip olduklarımız sözü de yalnış)bizlerle yaşam sürdürmeyi seçenler diyelim buna; Bu hayatı, kıymet bile bile yaşayanlardan oluverirdik her ahvalde.Eşeğin varsa, öküzü önüne katmayı da düşleme, bağ yolunu tutmayı da...Düşlesen de, ah-vah ile yakınıp-yıkılıp hayatını cehenneme döndürme.Eğer sen o nazeninsen; bir gün ne istesen oluşuverir bir anda...Ama o demde: dünyayla ilgili dilek ve isteği kalmaz ki o nazeninin de...
Şems-i Tebrizi'nin Makalat'ında bu konuda anlatılan bir hikaye vardır bilirsiniz.
Vaizin biri:
halka öğüt verirken onları evlenmeye teşvik ediyor, bu konuda birtakım hadisler de anlatıyordu.Kadınlara da minberin önüne giderek koca istemeleri için ayrıca teşvikte bulunuyor, hatta evli erkekleri arabuluculuğa hatta çöpçatanlığa davet ediyor, bu bâbda hayli hadisler naklediyordu. Kalabalık arasında biri kalktı. "Sofu vaktine bağlı bir insandır, ben garip bir adamım.Bana bir kadın gerektir ki, evleneyim" dedi.Vaiz yüzünü kadınlar tarafına çevirdi. "Ey avratlar, aranızda bu adamı isteyen var mı?" dedi. "Vardır" dediler. Kadının biri ayağa kalktı, "Ben varım," dedi. O halde ileri yürü buraya gel! dedi. Kadın minberin önüne yürüdü. Vaiz, "Şu halde aç yüzünü! çünkü evlenmeden önce bir kere yüzünü görmek Peygamberin sünnetidir," dedi.
Kadın yüzünü açtı. Vaiz erkeğe dönerek, "bak yüzüne delikanlı!" dedi.Genç "evet gördüm!" dedi. "Nasıl beğendin mi?" diye sordu. "Beğendim!" Vaiz tekrar kadına dönerek, "ey hatun kişi! dünyalıktan neyin var?" Kadın cevap verdi: "Bir eşekciğim var, su taşır; ben de ondan aldığım paralarla geçinirim." Vaiz, "Ama bu delikanlı, kişizâde bir gence benziyor, onurludur, eşek sürücülüğü yapamaz,"dedi. Tekrar kadınlara döndü:"Daha başka istekli var mı?" "Var," dediler. O da evvelki gibi ileri yürüdü yüzünü açtı. Delikanlı "beğendim," dedi."Pekala senin neyin var?" Kadın, "bir öküzüm var, kâh su çeker, kâh çift sürer, kâh dolap çevirir; onun kazancıyla geçinirim," dedi. Vaiz, "Bu delikanlı onurludur, öküz çobanlığı yapmak ona yaraşmaz," dedi ve devam etti: "Daha başka isteklisi yok mu?" "Vaar" dediler." O halde kendini göstersin!" Üçüncü bir kadın göründü. Vaiz, sordu: "Çeyizden neyin var?" "Bir bağım var," dedi. Vaiz delikanlıya döndü: "Artık bunlardan birini seçmek sana düşer!" dedi. "Hangisi daha uygun ise, onu kabul et." Delikanlı kulağının dibini kaşımaya başladııı. Vaiz, "Ama çabuk kararını ver, hangisini istiyorsun?" dedi. Delikanlı şu cevabı verdi:
" Hocam ben istiyorum ki eşeğe bineyim, öküzü önüme katayım,bağ yolunu tutayım." Vaiz: "Evet ama, sen de o kadar nazenin birşey değilsin ki, herüçünü birden kafese koyasın!" dedi.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:00
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Ekim 2010 Pazartesi
AĞACI KESEMEZSİNİZ KÖŞKÜ KAYDIRIN

Atatürk’ün ağaç ve yeşillik sevgisi, yalnız Ankara’ya has bir özlem değildi. “Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya değer” diyen Atatürk’ün özlemi, tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı, yeşillendirmekti.Gazi Mustafa Kemal, Türklerin Orta Asya’dan kuraklık ve ağaçsızlık yüzünden göç ettiğini pek iyi bildiği için ağaca karşı sevgi ve saygı gösterilmesini teşvik etmiştir.
Atatürk’ün Türk milletine hibe ettiği Yalova’daki çiftlik arazisinde bulunan köşk kendi emriyle 1929 yılında yapılmıştır. Köşk’ün yapılışı sırasında 2. kata sıra geldiğinde öndeki asırlık çınar ağacının dalları inşaata girdiğinden Yetkililer; "bu dalları kesmemiz gerek paşam" derler. Atatürk’ün kesin cevabı "hayır"dır, kendisini dinleyenlerin şaşkın bakışları arasında, "ağacı kesemezsiniz, köşkü kaydırın" der.Derler ki "bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak?"
Mühendis, mimar, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? Atatürk asırlık ağacın birkaç dalını kestirmemek için İstanbul köprü altındaki tramvay raylarını Yalova'ya taşıtır. Temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenir. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 metre kaydırılır.Diğer tüm köşkler gibi ‘Yürüyen Köşk’de halen müze olarak korunmakta,bir dalının bile kesilmesini istemediği Ulu Çınar da halen cumhuriyetimiz gibi dimdik ayaktadır.
Bir gün Atatürk, Kurmay Başkanı İsmet Bey’le Diyarbakır çöllerinde atla gidiyormuş. Mustafa Kemal demiş ki: “Çabuk bana yeni bir din bul. Ağaç dini. Bir din ki, ibadeti ağaç dikmek olsun.”
Atatürk'ün yeşil ve orman hakkındaki şu sözlerini de hatırlayalım:
"Ormansız bir yurt vatan değildir."
"Yeşil görmeyen gözler, renk zevkinden mahrumdur."
"Tabiata saygı aklın vicdanıdır."
İlgililere duyurulur.
Devamı Buradan ...>>
1 Ekim 2010 Cuma
İKİ MİLYON AĞAÇ İÇİN UYAN EY İSTANBUL'LU

Ey İstanbullular; Ağaçların çığlığını duyuyormusunuz?
Garipçe'liler-Poyrazköy'lüler bozulmamış doğanız için karbondioksit siparişi verildi.Haberiniz oldu mu?
Uyanın ne olur!
3.köprü ve otoban nedeniyle yaklaşık 5.000 hektarlık orman alanının ve ormanda yaşayan canlıların yok edilmesine izin vermeyin.
O ormanları, bitkileri, hayvanları, çiçekleri yaratanlar onlar mı yoksa Allah mı? Doğal hayatın da bir anayasası var, bunu insanoğlunun yıkıcı yasalarına teslim etmeyin.
"Köprüler yaptırıyorum size gelip geçmeniz için
Çeşmeler yaptırıyorum size suyun içmeniz için" diyecekler
"Boşa kostaklanma kostak değilsin!" deyin
Varın armudu dalından pazar eyleyin.
Ağaçlarınızın toprağınızdan sökülüp kereste olmasına onay vermeyin.
Mine Akverdi:
"İstanbul’un önemli merkezlerinde 2 Ekim saat 20.00′da 2 milyon İstanbul'lubuluşacak kent sakinleri, bir saat boyunca mum yakacak ve 3. Köprü’ye karşı olduklarını haykıracak. ’2 milyon ağaca kıymayın’ diyecek. Yapılan doğa katliamı karşısında sessiz kalmayın, gelin bu insan zincirine sizde katılın, her bir ağacı bire bir savunalım, yaşadığınız yere sahip çıkalım. İstanbul’un 2 milyon ağacını kurtarabiliriz!diyor.RTE 1996 yılında İstanbul Büyükşehir belediye başkanıyken
"3. köprü İstanbul için cinayettir" diyordu. Sorarım şimdi ne değişti? Cinayet basü bad'el mevt-e mi dönüştürüldü?
İzmir ve İzmirliler olarak destekliyoruz sizleri, haydi susturun İzmir'den bile duyulan masum ağaçların HAYKIRIŞLARINI.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:40
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
30 Eylül 2010 Perşembe
GÖRDÜĞÜNÜ ÖRT, DUYDUĞUNU SÖYLEME
Kutsal kitaplarda: "ağzımızdan çıkan her sözün bekçisi olmamız ve kişilere yönelik söylediğimiz söz ve isnatlar sonucu çıkan sonuçların vebalinin boynumuzda olduğu" anlatılıyor . Yanılabilme payımızı gözardı etmeden; "Ben söyledim oldu" duyarsızlığında olup gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı bir şeyi görmüşüz-duymuşuz gibi ima etmemeliyiz yani. Kuran'ın, "ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek" olarak nitelendirdiği bu tür davranışların batağında debelenenlerin de ençok din bezirganlığı yapanlar olduğunu görüp imanımızda eksilmeler ve şaşkınlıklar yaşamamalıyız.
Suyu bağlamak, rüzgara düğüm atmak ne kadar olanaksızsa, doğrunun doğruluğunu inkar etmek de olanaksızdır Allah katında.
"Gördüğünü ört
Duyduğunu söyleme" sözlerini;
"gördüğünü ifşa et,
duyduğunu yayınlaya" dönüştüren anlayış, batıl kalmaya müstehak bir davranıştır birgün mutlaka HAK çıkar ortaya.
Kuran'da, "Allah'a güzel amellerinizle ödünç verin" (müzemmil suresi,20)buyruluyor. "Allah'ın ne ihtiyacı olur ki ona ödünç veresiniz" diye düşünebilirsiniz.Her kapısına gelenin hak olduğunu bilenlerden olursak, birgün ona göre amel işler ve selametle çıkarız bu bataklıktan belki de.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:07
10
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar, DİLEK'ten mektuplar...
29 Eylül 2010 Çarşamba
ÜJE ALDIM BEJE SATTIM
Yıldızlı gökyüzünün saten örtüsünü örtüp üstüme, balkonda uykuya yattığım bir gecenin sabahıydı o sabah.Çimenlerin üstüne yağan çiği tenimde hissetmek ve gecenin perdelerini güne yavaş yavaş aralama zevkine ermek de insana sunulan en güzel ayrıcalık olsa gerek, diye düşündüm.Ta ezelden çobanlığa özenme nedenim ise, anneannemin "güneş üstünüze doğmasın" sözünün gizeminden kaynaklanıyordu belki de.Güneş doğmadan uyanmam için çoban olmam gerekti, bu yüzden çocukluğumda hayallerimi süsleyen: çobanlıktı ileride olmak istediğim meslek.Çocukluk işte...Koyunlarım olacaktı...Dağlarda kuşlar gibi gezecektim ve gece yıldızları yakıp bir-bir, sabah onları gökyüzünden tek tek toplayacaktım...
O gece de balkondaki tahtıma yerleşmeden önce kafesindeki Mavişle vedalaşıp iyi uykular dilemiştik birbirimize.Maviş: ortanca oğlum tarafından Eren'le Yasemin'e 2. kez alınmış, mavi bir kuş . Birinci Maviş hastalanıp ölünce, çocuklara farkettirmeden ölenin yerine alınan ve 1.ye çok benzeyen sevimli bir canlı işte.Neyse henüz bahçenin kuşları ötmeden o sabah bir ses geldi kulağıma "üjealdımbeje sattım" diyordu sanki gizlice. "Üje aldım beje sattım..."Kim olabilir diye düşünürken kafesinden bana bakan mavişe takıldı gözlerim. "Neyi üçe alıp beşe sattın mavişim?" dediğimde yine aynı cevabı vermesiyle mutlu-mesut gülümsedim."Vardır bir nedenin ,Ticaret adamıydın bir zamanlar herhalde" dedim.
Hikayeyi gelinime anlattığımda "ah zavallım! keşke kafesini açıp gitse kendi doğasında yaşasa akşam da dönüp mekanına gelse ne olurdu sanki?" dedi.Hayvanları doğal ortamlarından ayırmayı o da benim gibi hiç sevmiyordu çünkü. Özgür yaşamalıydı onlar.
O günün akşamı ne mi oldu dostlar?
Biz arabamızı hareket ettirip İzmir'e yolalmamızın hemen akabinde oğlum telefonda ağlamaklı bir sesle "anne maviş kafesini açıp kaçmış!" demişti.Çocuklara ne anlatılacaktı onunda çaresini bulmuş "annesini özlediği için gitti" demişlerdi.
"Siz kafesi açık bırakın belki akşam döner gelir" dedim oğluma.Ama gidiş o gidiş ne çare! Maviş gitti, "üçe alıp beşe" satmaya.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:53
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Eylül 2010 Cumartesi
YÂR İLE SOHBETTEYKEN

Yâr ile sohbetteyken kişi; duyulur mu sivrisineğin sesi?
Sivrisinek şöyle dursun, tokmak bile davula inebilir mi?
Ruhun gıdası SÖZken, mana-iken o muhabbette ;
Ne etsin acı sözlü ve kem gözlünün ettiklerini.
Utanç duyduğu gün o gündür, bedenini şehvetine alet edenin,
Söylenmiş yalanlarının kendinden kaçacak yer aradığıdır o gün.
O an toprağın en alt katmanında hissetse de O kendini,
Soyunup cıscıplak kalsa da bu kez ar ve hicabından.
korkar o kişi görünce kendisinin aynadaki aksini.
Heyhat! bir anlıktır onun kendinden utanıp bu kaçışı
Kapıdan çıkana kadar yakmıştır sevgilinin bakışı.
Rastgelip kulak verseydi Şeytan bile yarin sohbetine;
O bile utancından eğilip kırılıp örterdi eteklerini.
O ki;işine geldiğini yapacak bu alemde dostlar.
Gelin biz ertelemeyelim AŞK ile raksedişimizi.
Sevgilerimle, Dilek@Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:38
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Eylül 2010 Cuma
İPİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA NE YAPTIM Kİ?
Bir zamanlar küçük oğlumun bir arkadaşı vardı; Mavi gözlü güzel mi güzel sarışın bir çocuk. Çocukların oyunlarını evin tül perdesi ardından gizlice izliyordum o sıralar, annelik işte...Oğlum 3.5 yaşında çocuğun yaşı ise: 7 idi. Mahallenin tüm çocukları 7 yaşındaki çocuğun denetimi ve yönetiminde ona tabi ve onun peşindeydi nasılsa.Ben de bir anne olarak bu yaştaki bir çocuğun diğerleri üzerinde bu otoriteyi nasıl tesis ettiğini merak ediyordum doğrusu ve böylece takibe başlamıştım kendisini.Bir gün çocuklara bir evin penceresini işaret edip "şu evin camını taş atarak kim kırabilir?" diyordu.Çocukların hepsi cesaretle ben ben deyip taş aramaya koyuldular anında, ben engel olmak için dışarı çıkana kadar evin camları aşağı inmişti bile.Evin sahibi "kim yaptı bunuuu?" diye feryat-figan sokağa fırladığında
çocuklar çil yavrusu gibi dağılmış, kadıncağız 7 yaşındakini yakalamış "kim yaptı bunu?" diye soruyordu. Çocuk gayet masumane,"Ben yapmadım teyze onlar yaptı!" diyordu 
Yine başka bir gün evin arkasındaki kömürlüklerin üstüne çıkmışlardı bütün çocuklar orada oynuyorlardı. Kömürlüğün arkası arka arsanın hizasında ama ön tarafının yüksekliği en az 2 metreydi. Ben yine gizlice takipteyim bir ara oğlumun kulağına eğilip "He-Man gibi atla buradan atlamazsan hiçbir arkadaşım seninle konuşmayacak!" dedi. Oğlum gözyaşlarıyla "hayır atlarsam düşerim annem kızar sonra bana" diyerek ve ağlayarak eve geldi dili döndüğünce bana olayı anlattı, "eğer atlamazsan ERKEK değilsin sen!" dedi bana dedi.O çocuğun diğer çocuklara çelme takıp, düşürüp sonra da "sana, dikkat et düşersin demedim mi?" dediğini de duymuşluğum var. Başka olayları da var da artık onları yazmayayım...Ailesi her olayın sonunda "o birşey yapmamış ki!" diyordu. Doğru söylüyorlardı yapan o değil ama teşvik edendi. Suça teşvik eden değil herzaman suçu işleyen cezalanıyordu. Sonunda Ankara Emek mahallesinden, İzmir'e taşındık da o çocuktan ve yaptıklarından da kurtulduk.Oğluşum da böylece hayatın gerçekleriyle o yaşında yüz-yüze gelmiş oldu. Şeytani fikirli insanların yaşamının her döneminde olabileceğini ve onlara kanmaması gerektiğini o yaşında yaşayarak öğrenmiş oldu ve bildi.Aşağıdaki hikayede olduğu gibi Şeytan bizden ayrı değildi, bizim öbür yarımızdı kendisi çünkü.
Hikaye bu ya: Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.
Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını izlemeye başlamış.Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu, az ötede anasının sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış.Debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda yular hepten boynundan çözülmüüüş.Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş. Sağdığı sütlerin yere döküldüğünü gören genç kadın, eline geçirdiği bir odunu buzağının kafasına o öfkeyle geçirivermiş.Yavru kan revan içinde yere yuvarlanmış. Yavrusuna saldırılmasına kayıtsız kalmayan inek de bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş. Silah sesini duyan koca kişisi koşup gelmiş.Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, belinden silahını çekip tek atışta babasını vurmuş.
Kısa süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp bir kurşun da kendi kafasına sıkmış.Bütün bu olayları bir kenardan sessizce izleyen şeytan: "bu felaketi de şimdi bana yüklerler" demiş, "oysa buzağının ipini gevşetmekten başka ne yaptım ki ben?"
Ne yaptı ki zavallı?????
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:23
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

