.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

15 Kasım 2010 Pazartesi

BAYRAM NASİHATİ

BEN;
"Bugün BAYRAM öyle diyorlar. "Neyin bayramı?" diye sorasım geldi.
Sığır koç kurban ederler. "Hak böyle mi istedi?" bilesim geldi.
Baş gövdeden ayrılır bilmem kimin elindedir BU keskin satır?
Neden “kurbanlarınızın kanları bana ulaşmaz demiş!” Hz.Basir."


KOÇ;
"Çok şükür kuzu kardeş ben hep bu günü bekledim koç olalı beri.
Dedim,"ne zaman gelecek benim kanlı düğün merasimi?"
Maldan mülkten geçip kapısında kendimi kurban edeyim,
Bayramımdır o gün bedenimle kellemin birbirinden ayrılışı."

KUZU;
"Küçük kuzu meledi bilemedi ne der bu iriyarı koç baba,
Sürdürdü zevkle yayılıp otlamayı, kafa yormadı bu muammaya
Böbreği ciğeri ayrıldı önce bağırsaklar ayaklar kesildi sonra
Parça pinçik edildi oldu etleri kavurma, tuzlama sonra haşlama."
KOÇ;
"“Kurtulacağım bu kalıptan” dedi koç, bugün bayram olacak bana.
Özleyin beni kuzucuklarım çimenlikte dağda engin yeşillikli ovada
Özlesem de sürümün çobanını, kavalının o engin içli sesini
İnsan sıfatına göçüm var bugün ahla geçen ömürden bana ne fayda?"
KOÇUN NASİHATİ:
"Kuzucuk önce palazlan hele, kafanı kaldırıp daha yıldıza bakma.
Bu bir uzun yolculuk, canına canan ateşinden başka bir şey katma.
Bekle ki gelsin o mutlu ve muhteşem gün, bayram olsun sana.
Hadi hoşça kal genç kuzu, senin bayramın kalsın son bahara."

Tontini; işte böyle yazdı koçun kurban masalını
Kutladı kurban olmayı seçen dostların bayramını.


İlk yayınlanma tarihi:Kasım 2009
Resimler:www.İmages.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>

11 Kasım 2010 Perşembe

SÖKÜLMEK PENELOPE GİBİ ÖRÜLMEK YENİDEN













Bugün kanatlı sözler demeyeceğim sizlere, alıp başlarını uçup gitmeyecekler... Sadakat sözcükleri yüreğimize girip çöreklenecekler... Mâna gidebildiği yere gitse de ... Penelope'nin dokuması gibi geceleri sökülüp, gün ışığında bu kefen yeniden yeniden örülecek beynimize. Ve sabırla bekleyeceğiz bundan böyle giden sevgilileri, sevgi ve sadakatin sembolü aynı Penelope gibi...Sevgiliye dönüş yollarındaki her zorluğa göğüs gereceğiz, aynı İthake kralı Odysseus gibi...Beklemek gerek işte o mutlu günü. Beklemek gerek giden sevgiliyi...
İlk ingilizce hocam anlatmıştı bize bu hikayeyi, böylece sevdirmişti bize kıssadan hisseler almamız gereken mitolojiyi.

Efsane bu ya:
İthake kralı Odysseus: Savaşa giderken demiş ki,sevgili karısı Penelope'ye; "babamın kefenini örüp bitirene dek döneceğim Truva'dan sana geri...Ne olur bekle beni!" Penelope ve oğlu Telemakhos el sallamışlar ardından yiğit kral Odysseus'a ve ordusuna.İthake Adasında sanki yas ilan edilmiş o anda...

Truva kentinden küçük bir gemiyle yelken açıp kara görününceye kadar yol almak olsa olsa iki ya da üç hafta sürerken; Ne var ki, bu yolculuk Odysseus’un on yılını almış. Bir de Su perisi Kalypso tarafından alıkonmasa, iki sevgili on yıl sonraki o an kavuşacakmış. Baş düşman Poseidon acıyıp Odysseus’a izin verse de gemisinin yol almasına.. Ne gezer? "Kocan öldü!" mesajı ulaştırılmış komşu ülkenin ileri gelenlerince Penelope'ye. "Artık evlen aramızdan biriyle" diye teklifler getirilmiş. Ancak amaçları ülke topraklarını Penelope ile birlikte ele geçirmekmiş. Penelope, Odysseus’un yaşlı babası için dokuduğu kefeni bitirdikten sonra karar vereceğini söyleyerek taliplerini oyalamış,gündüzleri dokuduğu kumaşları geceleri gözyaşlarıyla söküp zaman kazanmış. Aslında sevgi ve sadakatin sembolü Penelope: gündüz kendini örüp, geceleri yine kendini sökmekteymiş...Aşkın; uçup gitmesine izin vermemekte... Zamanı; durdurmaktaymış ... Ta ki dönene dek yüce sevgili.
Kavuşmasına kavuşmuş ta iki aşık-sevgili...
Hikaye epeyce uzun:
Belki yazarız onu da başka bir sefere.
Hepinize sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

10 Kasım 2010 Çarşamba

ATATÜRK BİZDEN BİRİDİR


Cumhuriyetin 12. yıldönümü için, görevli erkân çeşitli dövizler hazırlamışlardı;
"Atatürk bizim en büyüğümüzdür."
"Atatürk bu milletin en yücesidir."
"Türk milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı" gibi.Atatürk yazılanları dikkatle gözden geçirdi ve onları tek tek sildi.Hepsinin yerine şunu yazdı:
"Atatürk bizden biridir..."
***************************************************************
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı:

Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek. Ve Latife'yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyrederken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyordu:
"Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim. İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: 'Anamız öldü paşam!'. Diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, 'Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah demez mi?' 'Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
"Emret Paşam".
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"
"Uyku tutturamadım da Paşam"
"Annemden bir haber mi var?"
"Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
"Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah."

Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.

"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Ben Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..."

Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!"
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor."
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.
"Millet sağ olsun."
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş "Ağlama paşam" diye yalvardı.
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulurum. Benim için ikisi bir."
İşte ben bunun için:
"Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e?
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarılıyorlar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.

Bizden biri olan Atamızı özlemek de, emanetini taşıyamadığımızda için için ağlamak da bizim en insani hakkımız değil mi?
Hepinize sevgilerimizle.

Devamı Buradan ...>>

8 Kasım 2010 Pazartesi

HİNT KUMAŞI GİYDİRİLMİŞ İÇİNDE İNSAN OLMAYAN KÜTÜKLER

Her Sabah BAŞ KUŞ (ya da görevli) bilmiyorum, diğer kuşların uyuduğu ağaçları tek tek gezinerek melodik bir şakımayla "hay-di ar-tık u-ya-nın, gece güne kavuştu hay-di ar-tık uyanın" dediğinde ve sonra kepenkli pencereme geri geldiğinde kuşlar korosuna ayıp olmasın diye ben de uyanırım mutlu umutlu erkenden. Teşekkür ederim BAŞ KUŞA.

Kepenklerim kapalı camım açık ben onu görürüm o beni görmez zavallı. Açılan kapanan lavabo,wc, mutfak musluklarından sonra basılır düğmelere sırasıyla otomatik olarak. Selam verilir önce aynadaki aksine, sonra bahçedeki melisa, erik, mandalina, limon ağacı, kapıdaki prenses'ine. Bir elde mis kokulu kahve laf aramızda: bir elde sigara, bilgisayarın açılması beklenirken Kuran'dan bir ayet okunur, üzerinde tüm gün düşünmek üzere.Bugün de bahtımıza bu ayet çıktı:Haydi düşünelim hep birlikte...
Sevgili ZEUGMA :Nice insanlar gördüm başlıklı yazısında, Mevlana neden "nice elbiseler gördüm, içinde insan yok" dedi diye soruyor.Ben de ona Kurandaki eski tarihli bir yazımda yazdığım bu ayetle cevap vermek istedim: "Onları gördüğünde gövdeleri hoşuna gider.Bir şey konuşsalar, sözlerine kulak verirsin.Onlar birbirine dayandırılmış keresteler/Hint kumaşı giydirilmiş kütük parçaları gibidirler.Her bağırtıyı aleyhlerinde zannederler.Düşmandır onlar; sakın onlardan." Münafıkın suresi 4. ayet işte böyle diyor. "Hint kumaşı giydirilmiş içinde insan olmayan kütükler olmaktansa, varsın üstümüzde birşey olmasın tüm kainat BİZ olalım doğada elbisesiz yok olalım" diyorum ben de.

Hepinize sevgilerimle.

İlk yayınlanma tarihi:5.Mart 2009
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>

7 Kasım 2010 Pazar

DÜŞÜNCENİ DEĞİŞTİR HAYAT DEĞİŞİR


Değiştirmek gerek saplantılarımızı...Çıkış yolu tıkalı bu mekânda kişi, çareli ve tutuksuz olabilmeli. Aşmalı sınırlarını. Yukarıdaki videoda olduğu gibi: sineği bahar çiçeklerine, ısırmaları öpmelere, negatifi pozitife döndürmeli.Dönüştürmeli... Ve dertleri zevk, zehiri bal eylemeli, bakırı altın yapmalı aynı bir simyacı gibi...Ama nasıl? "Kolaysa sen yap!" diyeceksiniz bana belki.İşte ben de sizlerden uzak kaldığım günlerde (canlardan canlara seyir halinde görünsem de) çekildiğim iç köşemde bu derse çalışıyordum. Testilerimiz defalarca çatladığından sızıntıları sıvamamız gerekmişti. Kendi elimizin ve zihnimizin çoğalttığı dünyasal dertlerden arınıp, umutsuzluk batağından çıkmaya, öfkemizin ruhumuzda bıraktığı izleri tımar etmeye adamalıydık kendimizi. Bunca hengâmenin içinde yol alabilmemiz için manevi dinginliğe huzur ve mutluluğa kapı aralamalıydık.İmgelemenin bile ne denli sancılı olabileceğinin göstergesi oldu bu iç savaşım. Bitmedi... Ama bir kez daha frene bastı ayacıklarım. Başarmamıza az kaldı dostlarım... Şükür kavuşturana...Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

24 Ekim 2010 Pazar

NE BİR EKSİK NE BİR FAZLA

Zaman zaman düşse de ved-dünyaya insanın zihni ve bedeni; doğrulup kalkmalı, yoluna devam edebilmeli .Ümitsizlik batağına saplansa da ayacıkları; Halk içinde HAKkı bulup, hakla hak olmayı başarabilmeli.

"Ey görünen görünmeyenin sahibi BİR ve TEK olan:
1001 yerden başgöstersen de on-yüzbin isminle.
1oo1 renk, şekiller ve sesler hep sensin sen.
Arş,arz felekler yalnız senin ruhunsa bu bedende.
Ne bir eksik ne bir fazla vardır senin BİR-liğinde" diyebilmeli.

Zamanın birinde Muslihuddin adında bir çocuk varmış. Gidip gelmekteymiş Devrinin ünlü eğitmenlerinden Sümbül Sinan Efendi'ye...Bir tıfıl oğlancık Muslihuddin, çok sayıda saygın öğrencinin arasında . Gel zaman git zaman, Sümbül Efendi vefatına yakın öğrencilerine; yerine bırakacağı kişiyi seçmek istediğini söylemiş.
- "Eğer siz Allah olsaydınız.. Ne yapardınız?"demiş.
Seçim sorusu: Kimisi kötülükleri yok eder... Kimisi fakirlikleri... Kimisi yemyeşil yapar dünyayı, Kimisi herkesi Müslüman...
Muslihuddin başını bile kaldıramamış böylesi bir soruya muhatap kaldığı için... Yavaşça, "Bu alem öyle güzel bir düzen içindedir ki, bir şey ilave etmek veya eksiltmek düşünülemez" demiş...
Halen de öyledir. Ve, halen de bizler, Sümbül Efendi'nin temiz nesilleri, iyi öğrencileri olarak bir şeyleri değiştirmek isteriz...
Belki bir iki kişi... Bir iki tıfıl oğlan, kocamış ya da genç bir iki kız çıkar da aramızdan... Her şeyi olduğu gibi kabul eder... Rıza gösterir, her şeyi "merkezine" koyar da.. "Merkez Efendi" adını alır zamanın içinden...
AŞKla kalın.
Devamı Buradan ...>>

23 Ekim 2010 Cumartesi

TEK TİP YÜZ DÜKKANI















Duyguları ele vermeyen "tek tip yüz dükkanından içeri girdiğinde satıcıyla gözucuyla selamlaşıp, teşhirdeki tek tip yüzleri incelemeye koyuldu.Alıcı gibi gözükmemek için;
"-sadece bakıyorum, siz rahatsız olmayın" demeyi de ihmal etmedi önce.Bu ülkede tek tip yüz kullanma zorunluluğunun, insan psikolojisi üzerinde yaratacağı muhtemel sendromları nasıl olur da gözardı ederlerdi bir türlü anlayamamıştı. Şükür ki geçici olarak gelmişti bu ülkeye. Ucuz bir adet yüz edinmek ve kısa süre kullanmakla bir zarar gelmezdi inşaallah bedenine. "Müstesna bir deneyim yaşayacağım!" dedi

ve Okul çağlarını hatırlayınca; "Ne komiktik, siyah önlük beyaz yakalarımızla" diye geçirdi içinden.Bir sınıfta 50 birbirinin aynı çocuk, hiç komik olmaz mı? Hem de yaramazlıkların kimin tarafından yapıldığının anlaşılamaz oluşu, avantajdı bazılarımıza göre.Tek tip kıyafet neyse de; tek tip yüz kullanma zorunluluğu olağandışı sıradanlık ve tektiplilikti ona göre. Bakalım bu uygulama insanları nasıl bir bunalıma taşıyacak yaşayıp görecekti Allah'ın izniyle. İç geçirerek; "okul öncesi tek ve özel olduğumuz öğretilmiş benzersiz muhteşemliğimize, 5 duyumuza kodlanmışken okullu oluvermiş ve sanki paraşüt kulesinden düşüvermiştik tepe-taklak bir anda" dedi.
"-Bir tane deneyebilirmiyim?" diye sordu satıcıya.Ellerini ovuşturarak yanına yaklaşan tipin tipsizliği karşısında istemsiz bir adım geri attı.
"-Benimki de sizinkinin aynısından mı olmak zorunda?" diye sorabildi sadece.
Satıcı:
"-Bütün yüzler tek tip beyefendi ancak kalitelerinde farklılıklar mevcut.Kimi 3, kimi 5, kimi 10 yıl garantili."
"-Yok yok ben uzun vadeli olanlardan istemiyorum, eğer elinizde mevcutsa, ya da sözümü düzelteyim üretimi varsa 1-2 aylık olandan alabilirim bir adet?" dedi.Yeni YÜZünü alıp dükkandan çıktığında sokak lambaları yanmış, gece lacivert tülünü örtmüştü bile şehrin üstüne. Caddede yürüyen birbirinin aynı yaratıklar, pardon tek tip yüzlü insanlar sanki ondan kaçar gibi telaşla sağa sola koşuşturuyorlardı. "Bu maskelerinizle duygularınızı ne kadar ele vermediğinizi düşünseniz de benim istisna olduğum konusunda hemfikirim sizlerle" diye bağırmak geçti içinden.İstisnaydı kendisi: pos bıyıklı, yakışıklı, duygularını mimikleriyle ifade eden gönülden gönüllere bakıp gören bir insandı işte. Ancak bu ülkede söylemek istediklerini sakınmadan söyleyebilmenin formülü bu olmasa; tüm tektiplerin çıkarıverip yüzlerinden maskelerini haykırabilirdi yüzlerine tüm gerçekleri. Ancak satın aldığı yüzü geçirdi yüzüne, dedi ki; "görev işte; durur gibi oldum divana, uyar gibi oldum imama."
İyi ki gözümüz yüzümüz açık ve sevgimiz, nefretimiz, acımız ve muhabbetimiz ayan-beyan bu pencereden görünebiliyor dostlarım."Yüzlerimiz kapatılsaydı ve tektip olsaydık?" düşüncesi bu hikayeyi yazdırdı bana.Ya sevgililer; sesleri ve kokuları dışında nasıl tanırdı birbirlerini? Bu hikaye böylece alıp başını gider, ben burada keseyim. Hepinize sevgilerimle.

Resim: Jean-Sebastien Monzani

Devamı Buradan ...>>

21 Ekim 2010 Perşembe

STATÜKOYA BAKIŞ

Bugünkü hikayemiz "Körler ülkesi" HG WELLS'in kaleminden: efsanelere konu olan Kadıköy değil, başka bir körler ülkesinin hikayesi.
Dere tepe, dağ ova dolaşmayı seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası.Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya.Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler; ben de bunların başına geçer, burada güzelce yaşarım.
Körlerin gözleri yokmuş ama;

elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış! Sadece tek gözlü adam görmüş bunu.
Bağırarak ilan etmiş:
- Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
- Anlıyorum tabii...
- İnanmayız, imtihan edeceğiz seni...
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- Anlatsana...
- İçeri girdiniz göremiyorum ki...Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.
- Arada duvar var görmüyorum.Körler :
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.Bak, şimdi bilemiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz, demişler. Var sende bir bozukluk. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun.Hekime muayene ettireceğiz seni...Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler.Hekim de kör tabii...Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- Buldum, demiş. Bozukluk burada...Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...
Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar.Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

Görenler; körlerin dili ve ahvaline bürünüp ormandan çıkıp statükoya uygun konuşsa, belki sonuç varmazdı buralara.Körlerin fili tarif etmesi hikayesini bilirsiniz, onlar tuttukları şeyin ellerinde olan kısmı kadar file şekil verebilir ve tarif edebilirler.Ya gözlünün durumu aynı mı? Resmin ve cismin tamamını görmektedir de; yolunda gitmeyen hal ve gidişatı, anlatamaz gözü görmeyenlere.
Vay bazı ülkelerdeki gözleri çıkarılmak istenen onca gözlünün haline?
Sözümüz kıssadan hisse çıkarmak isteyenler içindi kusurumuz varsa affola.
Hepinize sevgilerimle, Tontini.

Devamı Buradan ...>>

19 Ekim 2010 Salı

CELİLE

Celile, sabahın o erken saatinde ipek saçlarını daha tarayıp düzeltmemişken, vurulan kapısını heyecanla açtı..Bu saatte gelen kim olabilirdi ki?
Karşısında yorgun pejmurde biraz da akşamdan kalma sarhoş sevgilisini görünce merhamet, aşk ve özlemle; "ah! cancağızım ne oldu böyle sana? "diyerek oracıkta kollarını sevdiği adamın boynuna dolayıp onu şefkatle kucakladı.İki sevgili ağlayarak, uzun süre sarmaş dolaş oluverdiler kapı aralığında.Adam sesi titreyerek;
"Celile, Ben dün gece Hakkı Paşanın verdiği davete senin de katıldığını düşündüm!" der ."Eee!!" der Celile, sevdiği adamın kendine güvensizliğine biraz kızarak ama kıskanıldığı ve merak edildiğine de biraz da sevinerek. "Ama, ben sana bu tür davetlere artık katılmayağım diye söz vermemişmiydim?" Adam biraz mahçup biraz da sevinçli, bir gece önce neler yaşadığını kelimesi kelimesine sevdiceğine anlatmaya koyulur;

" Büyükada'daki ada otelinde oturuyordum, yan masadaki iki kişinin konuşmalarına şahit oldum, Hakkı paşanın istanbula geldiğinden ve istanbul'lu bayanları Nişantaşı'ndaki otelde ağırlayacağından bahsediyorlardı. Adadan kalkan son vapurda çoktan iskeleden hareket etmişti.Maltepe’ye geçmek için bir sandalcıyı zorla ikna ettim. Sandalcının havayı süzen gözlerine cevap olarak da “hastam var” yanıtını verdim. Denize açıldık, bir müddet sonra lodos arttı ve deniz şiddetle çalkalanmaya başladı. Sandalcı durmadan küfrediyordu. Ölüm üçüncü bir yolcu olarak aramıza sızmaya çalışıyordu. Sen ve Hakkı paşayı aynı mekanda hayal etmek gözümü öyle karartmıştı ki azrail bile korkup yanımıza gelememişti.
Güç bela Maltepe’ye geldik, kendimi sahile attığımda sırılsıklam olmuştum. Hemen Maltepe’deki kahvelere uğradım. Bir araba istedim. Yok…yok…Bostancı’ya kadar yaya gitmeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe’yle Bostancı arasındaki mesafenin bu kadar uzun olduğunu o zaman fark ettim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. “Bana bir araba bulunuz hastam var!” dedim. Aradılar taradılar birini buldular.. yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı! Apartmanının kapıcısının penceresini vurarak onu uyandırdım. "Benimki evde mi?" diye sordum?" Adamcağız halime bakıp şaşırdı: "Evde, bu akşam dışarı çıkmadı!" cevabını verdi bana. ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini tahkik ettim. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çar-naçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçine sormuş: uyuyor! demiş. Geldi bana haber verdi. Sanki dünyalar benim olmuştu.Karşıdaki arabacı meyhanesinde sabaha kadar içtim. İşte şimdi karşındayım, görüyorsun halim berbat...Pişman ve üzgünüm... Aşkının beni ne hallere düşürdüğüne bir bak" dedi.
Zamanının tanınmış ressamlarından olan güzel Celile, yaptığı tabloların boya artıklarıyla renklenmiş yumuşacık ellerini sevdiğinin yüzünde şefkatle gezdirdi."Ah benim kuzucuğum, Celile'sini çok da kıskanırmış!" dedi ve devam etti."Annem ne zaman evleneceğimiz konusunda beni sıkıştırıp duruyor zaten, ben de seni düşünüyorum İstanbul'un neresinde oturmak istersin, evimizi nasıl döşemeliyim, hangi renkleri tercih edersin?" diye.

Bu ressam kadın ve bu ünlü şair Bir bahar akşamı Çamlıcadaki bektaşi dergahında tanışmışlardı ve adam tanışmalarının ilk günü, Celile için:
"Yollarda kalan gözlerimin nurunu yordum
Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum
Hülyamı tutan bir büyü var onda diyordum
Gördüm:dişi bir parsın ela gözleri vardı"dizelerini yazmıştı defterine. Daha sonra kâh Celile Büyükada'ya gittiğinde buluşmuşlar,Kâh o Celile'nin Nişantaşı'ndaki evine geldiğinde birbirlerini görebilmişlerdi. Şairimiz 1916 sonbaharında Celile'yi vapura bindirip İstanbul'a uğurlarken duygularını defterine:"Ben müthiş muzdariptim. Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...O gidinceye kadar ada dopdoluyken, o gider gitmez ada boşalıveriyordu"diye kaydetmiştir.

"Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamânı,
Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü ânı..."
dizelerini büyük aşkına ithaf eder şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'dır ama bir türlü evlenmeye yanaşmamıştır Celile'si ile.Celile Hanım: Nazım Hikmet'in annesidir çünkü..Kendisi de Nazım'ın hocası.Birgün pardesüsünün cebinde eline bir kağıt parçası takılır: kağıtta, "Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz" yazmaktadır. Celile'nin bu nottan asla haberi olmaz ve sevdiği adam Yahya Kemal'den aldığı son mektuptan sonra ülkesini sevdiği İstanbul'u terkedip geri dönmemek üzere Paris'e yerleşir.SESSİZ GEMİ şiiri aslında bu aşkın muhatabı Celile için yazılmıştır da bizler hep o şiiri ölüme gidenler için dizelendi sanmışızdır.Hiç evlenmeyen Yahya Kemal BEYATLI öldüğünde evrakları arasında, içinde kurumuş iki çiçek yaprağı olan bir zarf bulurlar. Zarfın üzerinde:"Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930 da Sirkeci garında gece saat 10'da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir...Koparıp verdiği bu iki yaprağı, daima muhafaza edeceğim..." yazmaktadır.
Mahzun Güzel Celile'nin büyük aşkı: Şairimiz "Yahya Kemal Beyatlı'nın" dizeleriyle bitiriyoruz sözlerimizi, aşkla kalın efendim, sevgilerimle.Tontini

Ey talih! Ölümden ne beterdir bu karanlık!
Ey Aşk! O gönüller sana mâl oldular artık!
Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

Devamı Buradan ...>>