Ben bir TCDD çalışanı yani
demiryolcu kızıyım. Okulda "baban ne iş yapıyor?" dendiğinde kısaca "demiryolcu" diye yanıtlardım gururla.O zamanlar önemli bir meslekti çünkü demiryolculuk.Ya da ben öyle sanıyordum. Manyetolu telefonların çalışma sisteminden, telgraf makinasından çıkan nokta-hatların ne anlama geldiğine, bataryaların nişadırla nasıl yapıldığından makasları indirip kaldırmanın ne anlama geldiğine dek sonu gelmeyen sorularımın yanıtını o zamanlar hep babamdan almışımdır çünkü. Türkiye'nin her neresine tayinimiz çıksa;
karavagonlara eşyalarımız yüklenip göçedişimiz hep trenlerle olmuştur dolayısıyla.Babamın Haydarpaşa garındaki hareket memurluğu görevi sırasında o kocaman adamın, hassas, duygusal babamın haydarpaşa garı binasını bana tanımlayışı hala kulaklarımda:" Kızım burası anadolunun kalbi" kalbe giden damarlar gibi trenler de buraya gelir buradan gider. Taşır şimendiferler tren yolcularını sevdiklerine ya da sevdiklerinden gurbete doğru" derdi. "Ben burada trene hareket emrini verirken çok gözyaşı gördüm, Anadoludan tahta bavullarıyla gelip kendilerini bekleyenlerle kavuşanlar birbirine sarıldığında yine gözlerim dolardı" derdi.
Ne zaman o çevrede 7 kuleli Dünya Ticaret Merkezi ve kruvaziyer liman yapılmasının planlandığını duydum, çocukça "Haydarpaşa'nın başına neler getirilecek acaba?" diye endişelendim.Binanın akustiği içinde yansıyan "BA-BA" diyen çocuk sesim yeniden kulaklarımda yankılandı.Ama ne yazık,rahmetli babacığımdan "efendim kızım!" diyen ses çıkmadı.28 Kasım 2010 saat 15:15 de yanan Anadolunun kalbiydi dostlarım. Yanan: kavuşmaların ve ayrılıkların mekânıydı.Yanan benim, bizim yüreğimizdi. Yazık oldu.Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
29 Kasım 2010 Pazartesi
HAYDARPAŞA /ANADOLUNUN KALBİ
Gönderen
sufi
zaman:
10:42
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Kasım 2010 Perşembe
YERYÜZÜNDE KASILIP KABARARAK YÜRÜME
Kendini beğenen,kibirli, kendine güvenip mağrur olanla tevazu içinde olup her fiilin failinin O olduğunu bilenin davranışları arasındaki fark; veli ile deli arasındaki fark kadar farkedilir farklılıktır. Yani zor ayırdedilir birbirinden. El kârda gönül yârda olmadan yeryüzünde kasılarak yürüyen kişi; kurula kurula kendini öven, karıncanın ayak sesi gibi nefsinin; "sen en yücesin, en akıllısın, en güçlüsün, en güzelsin" fısıltılarına inanan ve herkesten kendini üstün gören kişi örneği, cahilin ve cahilliğin gözle görünür örneğidir.
Kuran,17/37:
"Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen yeri asla yırtamazsın, uzunlukça da dağlara ulaşamazsın"
Kuran, 17/16: "Biz bir ülkeyi mahvetmek istediğimizde, o ülkenin servetle ve nimetle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler, böylece o ülke yok olmaya hak kazanır. Biz de orayı darmadağan ederiz" diyor.
Kuran Kasas suresi de,76-82 ayetleriyle kıssadan hisse çıkarabilenlere, servetten şımaran Karun'un hikayesini de pek güzel anlatıyor.
Anadolunun bağrında yetişen 7 ulu ozandan biri olan Kul Himmet Üstadın bir deyişiyle bitirelim istedik sözlerimizi mutlu ve esen kalın dostlarım sevgilerimle.
Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda?
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda?
Sen söylersin söz içinde sözün var
çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda?
Söylersin de sen sözünden Şaşmazsın
Haramını helalini seçmezsin
Tükenir kepeğin su da içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda?
Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirse
Dünya benim deyi zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda?
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:40
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Kasım 2010 Çarşamba
BİR YIĞININ ULUS OLABİLMESİ İÇİN ÖĞRETMENLERE GEREKSİNİMİ VARDIR

Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir ulus, henüz ulus adını almak yeteneğini elde edememiştir.Ona şöyle bir yığın denir.ULUS denmez.Bu yığının ulus olabilmesi için, kesinlikle eğiticilere, öğretmenlere gereksinimi vardır. Onlardır ki bir toplumsal varlığı gerçek bir ULUS haline koyarlar." Başöğretmenimiz: Mustafa Kemal Atatürk.
sufi-saja ekibi olarak biz de: Bize düşünmeyi öğreten tüm öğretmenlerimizin bu anlamlı gününü kutluyoruz.
Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
20 Kasım 2010 Cumartesi
UYKUSUZ BİR NESİL
Bayram ya da tatil biter bitmez rüyalardan rüyalara göçtüğümüz uykularımıza "ninni"lerle devam etmemiz ne kadar doğru bilmem ama, bizler uyurken uykusuz bir nesil yetiştiriyoruz galiba.Ne ninniler ne seramoniler ne sonatlar fayda vermiyor uykuya yatmalarına. Sizi uyutuyorlar yanıbaşlarında, sonra da karşılaşıveriyorsunuz kapanan gözkapaklarınızı aralamaya kalkışan minik parmaklarla...
Kanadını yolarım
Yelpazeler yaparım
Hanımlara satarım.
Uyuyacak yavrum ninni" ve
"Dandini dandini dasdana
danalar girmiş bostana
kov bostancı danayı
yemesin lahanayı"
Biz bu tür ninnilerle uyuduk ve büyüdük, çocuklarımızı büyüttük... Ya torunlarımız?
Küçücük duygu dolu yürekleriyle "ama Tontini! yolmayalım kanadını karganın, kovmasın bostancı danayı" dediklerinde ise birgüzel dersimizi alıp, o klasik sözleri değiştirdik.Zaman içinde bu sözleri:"karga seni tutamam,kanadını yolamam"
"kovma bostancı danayı, yesin ham ham lahanayı" yaptık.Ama ne fayda? Bu yeni nesil uyutur ama uyumaz çıktı çok şükür. Biz uyuduk da ne oldu? Varsın uyumasınlar da: Ya yorgun Ana ve Babalar ne yapsın? Bizim de elimizden ve dilimizden birşey gelmiyor onlara sabır ve selamet dilemekten başka!...Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Kasım 2010 Pazartesi
BAYRAM NASİHATİ
BEN;
"Bugün BAYRAM öyle diyorlar. "Neyin bayramı?" diye sorasım geldi.
Sığır koç kurban ederler. "Hak böyle mi istedi?" bilesim geldi.
Baş gövdeden ayrılır bilmem kimin elindedir BU keskin satır?
Neden “kurbanlarınızın kanları bana ulaşmaz demiş!” Hz.Basir."
KOÇ;
"Çok şükür kuzu kardeş ben hep bu günü bekledim koç olalı beri.
Dedim,"ne zaman gelecek benim kanlı düğün merasimi?"
Maldan mülkten geçip kapısında kendimi kurban edeyim,
Bayramımdır o gün bedenimle kellemin birbirinden ayrılışı."
KUZU;
"Küçük kuzu meledi bilemedi ne der bu iriyarı koç baba,
Sürdürdü zevkle yayılıp otlamayı, kafa yormadı bu muammaya
Böbreği ciğeri ayrıldı önce bağırsaklar ayaklar kesildi sonra
Parça pinçik edildi oldu etleri kavurma, tuzlama sonra haşlama."
KOÇ;
"“Kurtulacağım bu kalıptan” dedi koç, bugün bayram olacak bana.
Özleyin beni kuzucuklarım çimenlikte dağda engin yeşillikli ovada
Özlesem de sürümün çobanını, kavalının o engin içli sesini
İnsan sıfatına göçüm var bugün ahla geçen ömürden bana ne fayda?"
KOÇUN NASİHATİ:
"Kuzucuk önce palazlan hele, kafanı kaldırıp daha yıldıza bakma.
Bu bir uzun yolculuk, canına canan ateşinden başka bir şey katma.
Bekle ki gelsin o mutlu ve muhteşem gün, bayram olsun sana.
Hadi hoşça kal genç kuzu, senin bayramın kalsın son bahara."
Tontini; işte böyle yazdı koçun kurban masalını
Kutladı kurban olmayı seçen dostların bayramını.
İlk yayınlanma tarihi:Kasım 2009
Resimler:www.İmages.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:22
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Kasım 2010 Perşembe
SÖKÜLMEK PENELOPE GİBİ ÖRÜLMEK YENİDEN

Bugün kanatlı sözler demeyeceğim sizlere, alıp başlarını uçup gitmeyecekler... Sadakat sözcükleri yüreğimize girip çöreklenecekler... Mâna gidebildiği yere gitse de ... Penelope'nin dokuması gibi geceleri sökülüp, gün ışığında bu kefen yeniden yeniden örülecek beynimize. Ve sabırla bekleyeceğiz bundan böyle giden sevgilileri, sevgi ve sadakatin sembolü aynı Penelope gibi...Sevgiliye dönüş yollarındaki her zorluğa göğüs gereceğiz, aynı İthake kralı Odysseus gibi...Beklemek gerek işte o mutlu günü. Beklemek gerek giden sevgiliyi...
İlk ingilizce hocam anlatmıştı bize bu hikayeyi, böylece sevdirmişti bize kıssadan hisseler almamız gereken mitolojiyi.
Efsane bu ya:
İthake kralı Odysseus: Savaşa giderken demiş ki,sevgili karısı Penelope'ye; "babamın kefenini örüp bitirene dek döneceğim Truva'dan sana geri...Ne olur bekle beni!" Penelope ve oğlu Telemakhos el sallamışlar ardından yiğit kral Odysseus'a ve ordusuna.İthake Adasında sanki yas ilan edilmiş o anda...
Truva kentinden küçük bir gemiyle yelken açıp kara görününceye kadar yol almak olsa olsa iki ya da üç hafta sürerken; Ne var ki, bu yolculuk Odysseus’un on yılını almış. Bir de Su perisi Kalypso tarafından alıkonmasa, iki sevgili on yıl sonraki o an kavuşacakmış. Baş düşman Poseidon acıyıp Odysseus’a izin verse de gemisinin yol almasına.. Ne gezer? "Kocan öldü!" mesajı ulaştırılmış komşu ülkenin ileri gelenlerince Penelope'ye. "Artık evlen aramızdan biriyle" diye teklifler getirilmiş. Ancak amaçları ülke topraklarını Penelope ile birlikte ele geçirmekmiş. Penelope, Odysseus’un yaşlı babası için dokuduğu kefeni bitirdikten sonra karar vereceğini söyleyerek taliplerini oyalamış,gündüzleri dokuduğu kumaşları geceleri gözyaşlarıyla söküp zaman kazanmış. Aslında sevgi ve sadakatin sembolü Penelope: gündüz kendini örüp, geceleri yine kendini sökmekteymiş...Aşkın; uçup gitmesine izin vermemekte... Zamanı; durdurmaktaymış ... Ta ki dönene dek yüce sevgili.
Kavuşmasına kavuşmuş ta iki aşık-sevgili...
Hikaye epeyce uzun:
Belki yazarız onu da başka bir sefere.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:37
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Kasım 2010 Çarşamba
ATATÜRK BİZDEN BİRİDİR

Cumhuriyetin 12. yıldönümü için, görevli erkân çeşitli dövizler hazırlamışlardı;
"Atatürk bizim en büyüğümüzdür."
"Atatürk bu milletin en yücesidir."
"Türk milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı" gibi.Atatürk yazılanları dikkatle gözden geçirdi ve onları tek tek sildi.Hepsinin yerine şunu yazdı:
"Atatürk bizden biridir..."
***************************************************************
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı:
Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek. Ve Latife'yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyrederken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyordu:
"Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim. İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: 'Anamız öldü paşam!'. Diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, 'Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah demez mi?' 'Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
"Emret Paşam".
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"
"Uyku tutturamadım da Paşam"
"Annemden bir haber mi var?"
"Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
"Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah."
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.
"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Ben Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..."
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!"
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor."
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.
"Millet sağ olsun."
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş "Ağlama paşam" diye yalvardı.
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulurum. Benim için ikisi bir."
İşte ben bunun için:
"Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e?
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarılıyorlar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.
Bizden biri olan Atamızı özlemek de, emanetini taşıyamadığımızda için için ağlamak da bizim en insani hakkımız değil mi?
Hepinize sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
8 Kasım 2010 Pazartesi
HİNT KUMAŞI GİYDİRİLMİŞ İÇİNDE İNSAN OLMAYAN KÜTÜKLER
Her Sabah BAŞ KUŞ (ya da görevli) bilmiyorum, diğer kuşların uyuduğu ağaçları tek tek gezinerek melodik bir şakımayla "hay-di ar-tık u-ya-nın, gece güne kavuştu hay-di ar-tık uyanın" dediğinde ve sonra kepenkli pencereme geri geldiğinde kuşlar korosuna ayıp olmasın diye ben de uyanırım mutlu umutlu erkenden. Teşekkür ederim BAŞ KUŞA.
Kepenklerim kapalı camım açık ben onu görürüm o beni görmez zavallı. Açılan kapanan lavabo,wc, mutfak musluklarından sonra basılır düğmelere sırasıyla otomatik olarak. Selam verilir önce aynadaki aksine, sonra bahçedeki melisa, erik, mandalina, limon ağacı, kapıdaki prenses'ine. Bir elde mis kokulu kahve laf aramızda: bir elde sigara, bilgisayarın açılması beklenirken Kuran'dan bir ayet okunur, üzerinde tüm gün düşünmek üzere.Bugün de bahtımıza bu ayet çıktı:Haydi düşünelim hep birlikte...
Sevgili ZEUGMA :Nice insanlar gördüm başlıklı yazısında, Mevlana neden "nice elbiseler gördüm, içinde insan yok" dedi diye soruyor.Ben de ona Kurandaki eski tarihli bir yazımda yazdığım bu ayetle cevap vermek istedim: "Onları gördüğünde gövdeleri hoşuna gider.Bir şey konuşsalar, sözlerine kulak verirsin.Onlar birbirine dayandırılmış keresteler/Hint kumaşı giydirilmiş kütük parçaları gibidirler.Her bağırtıyı aleyhlerinde zannederler.Düşmandır onlar; sakın onlardan." Münafıkın suresi 4. ayet işte böyle diyor. "Hint kumaşı giydirilmiş içinde insan olmayan kütükler olmaktansa, varsın üstümüzde birşey olmasın tüm kainat BİZ olalım doğada elbisesiz yok olalım" diyorum ben de.
Hepinize sevgilerimle.
İlk yayınlanma tarihi:5.Mart 2009
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:32
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
7 Kasım 2010 Pazar
DÜŞÜNCENİ DEĞİŞTİR HAYAT DEĞİŞİR
Değiştirmek gerek saplantılarımızı...Çıkış yolu tıkalı bu mekânda kişi, çareli ve tutuksuz olabilmeli. Aşmalı sınırlarını. Yukarıdaki videoda olduğu gibi: sineği bahar çiçeklerine, ısırmaları öpmelere, negatifi pozitife döndürmeli.Dönüştürmeli... Ve dertleri zevk, zehiri bal eylemeli, bakırı altın yapmalı aynı bir simyacı gibi...Ama nasıl? "Kolaysa sen yap!" diyeceksiniz bana belki.İşte ben de sizlerden uzak kaldığım günlerde (canlardan canlara seyir halinde görünsem de) çekildiğim iç köşemde bu derse çalışıyordum. Testilerimiz defalarca çatladığından sızıntıları sıvamamız gerekmişti. Kendi elimizin ve zihnimizin çoğalttığı dünyasal dertlerden arınıp, umutsuzluk batağından çıkmaya, öfkemizin ruhumuzda bıraktığı izleri tımar etmeye adamalıydık kendimizi. Bunca hengâmenin içinde yol alabilmemiz için manevi dinginliğe huzur ve mutluluğa kapı aralamalıydık.İmgelemenin bile ne denli sancılı olabileceğinin göstergesi oldu bu iç savaşım. Bitmedi... Ama bir kez daha frene bastı ayacıklarım. Başarmamıza az kaldı dostlarım... Şükür kavuşturana...Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:17
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., SUFİ

