Ahmaklık: ayak direyen bir eşek gibi.Gömer arka ayaklarını toprağa fayda vermez, çare olmaz ne yapsan. İnatçıdır yürütemezsin çekiştirmekle yularını.
Bilgelik ise; altın gönül kafesinin açık kapısından pervaz vurup kanat çırpan kuş gibi özgür... Mevsimlerden mevsimlere ülkelerden ülkelere göçeder aynı zümrü-dü anka gibi...
10 ahmaklıktan geçmeden kişi, bir bilgelik edinemez, böyle pahalıdır bilgeliğin bedeli.
Deli geçer, akılsız geçer,aptal geçer de; geçmez alimallah ahmaklığından ahmaklıkla dağlanmış kişi.
Ahmak: Usul-erkân bilmez sanır ki doğrudur her yaptığı. Nato-kafa, nato-mermer çıkaramazsın düştüğü çukurdan onu.Sanır ki dünya baki, o hep kalıcı ve hep tahtında olacak. Onun aklı olmasa bu dünya son bulacak.
Günün birinde yaka paça götürmüşler bir ahmağı bir bilgeye: "şunu iyi et, kendine getir, ahmaklığını al, bilgelik kat hamuruna" diye. Çünkü doktora gitsen yoktur ilacı, neşter vursan kesemezsin o illeti. Düşünmüş bilge uzun uzun. Çünkü bilirmiş nasihat ve söz, yola getirmez ahmağı...Ne yapmalı- ne etmeli önce bir hamama mı sokmalı, yıkanıp paklansın, keseci elinde gitsin kiri-pası. Ardından belki de işe yarar bir soğuk bir sıcak su etkisi?
Bu sessizlikte durur mu ahmak kişi? "Sana bir nasihat vereyim, düşün düşün b..tur işin!" demiş bilgeye: "Senin yaptığın bu iş de, iş mi? Takıl peşime uy şeraitime hayatını yaşa. Bir elin yağda bir elin balda istemem karşılığında birşey, bir "eyvallahtan" başka."
"Alın götürün!" demiş bilge, "yoktur bunun bana ihtiyacı herşeyin eniyisini o bilir,10 ahmaklığını alsam da ona bir bilgelik çok gelir."
Yani dostlarım ahmaklığın yokmuş bir çaresi. Ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, hastalıklı vücûda sıhhat ve cüzzamlılara şifa veren Hazreti İsa bile "ahmaklardan niçin kaçıyorsunuz?" dendiğinde;" Bu saydıklarınızın çaresi var ama, ahmaklıktan kurtulmanın bir çaresi yok" diyorsa, söz söylemek düşmez bizlere. Ahmak çabalarken, felek işler nasılsa.
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
22 Ocak 2011 Cumartesi
AHMAKLIKTAN KURTULMANIN VARMI ÇARESİ
Gönderen
sufi
zaman:
12:41
24
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Ocak 2011 Perşembe
MANGALA/ PADİŞAHLAR DA İNSANDIR
Muhteşem yüzyıl dizisinin dün akşamki bölümünde Sultan Süleymanla İbrahim MANGALA oynuyorlardı sarayın bahçesinde.Padişah oyun oynamaz diye bir şey söz konusu olmayacağına göre, çünkü padişahlar da insandır...Bilmediğini okur öğrenir, sever nefret eder, ağzını şaplatarak ya da şaplatmadan yer, üzülünce ağlar, sümkürür, yellenir, tuvalete gider, sevişir, hatta oyun oynar, hata yapar bazen de kaybeder...Bütün bunlar insan doğasının doğal yaptırımlarıdır. Hiçkimseye muhteşem yüzyıl padişahı bunları yapmamıştır deme hakkı verilmemiştir.Biline...
Gelelim oynadıkları oyunun tarihçesine:
Mangala bir Türk zeka ve strateji oyunudur. Araştırmalar 4000 yıllık bir geçmişi olduğunu Sakalar, Hunlar ve Göktürkler döneminde oynandığını göstermektedir. Günümüzde pek çok Türk halkınca unutulan bu oyun, konargöçer bozkır hayatını son yüzyıllara kadar devam ettiren Kazak, Kırgız, Türkmen ve Altay gibi bazı Türk halkları arasında günümüze kadar gelmiştir.Türkler yerleşik hayata geçip şehirlerde yaşamaya başladıktan sonra da bu oyunu oynamaya devam etmişlerdir. Nitekim Karahanlılar, Selçuklular ve nihayet Osmanlıların da Mangala adıyla oyunu devam ettirdikleri görülmektedir.
Bunu XVI. yüzyıla ait Osmanlı minyatürlerinden de izlemek mümkündür. bir dönem cep telefonlarında çok revaçta olan "tohum" oyununun da kökeni büyük bir ihtimalle Mangalaya dayanmaktadır.Mangala nasıl oynanırburadanizleyebilirsiniz.Bu oyun stratejik bir oyundur ve oynayanın bazı yeteneklerini geliştirir:
"1- Kurnazlık: Oyunun stratejisini planlamak ve oyun kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek.
2- Uyanıklık: Karşısındakinin kurnazlığına karşı savunma ve önlem.
3- Önceden görme: Hazırladığı oyun manevrasına karşı rakibinin tepkisini kestirebilme yeteneği.
4- Esneklik: Beklenmedik durumlarda hemen tepki gösterebilme yeteneği.
5- Direnme: Tüm şaşırtmalara karşın, kendi planını sonuna dek sürdürebilme yeteneği.
6- Sağgörü: Oyunda rakibinden plan ve gücünü gizleyebilme yeteneği.
7- Bellek: Hasmının sağgörüsüne karşın, onun durumunu ve gücünü ne denli saklarsa saklasın kestirebilme yeteneği."
Yani anlayacağınız ALÂ bir oyundur biline...Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:19
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Ocak 2011 Salı
GÜZEL SÖZÜN KÖKÜ SABİT, DALI GÖKTEDİR
Fincandaki kahveme bir kaşık şeker attığımda şekerin dibe çöküşünü seyrettim bir süre. Alttan üste doğru yokoldu kristal parçacıklar, kaşığın fincanda bir iki dönüşüyle.Gözden nihan oldu diye diyemedim "kayboldu!"
Dedim: "karıştı şeker kahvenin özüne, bir oldu, tat oldu içenin damağına. Demek ki dedim: "şeker gibi tatlı olan, düştü mü sulu ve cıvık olan şeyin içine karıştıkça işler özüne, başka bir formatta varolur..Sulu ve cıvık; dönüşür tatlı ve sulu cıvığa.
İnsanoğlu da güzel sözle maya tutar tatlanır. Ya da; acılaşır, ekşileşir çirkin söz ve kötü ve haksız isnatlarla."
Ilık havada maya tutar insanoğlu...
Ama yine de şeker gerekir mayanın yanısıra. Örtüler altında kalacak uzun bir süre... Ilık ortamda benlik baloncukları gibi köpürecek önce... Sonra yoğrulunca usta parmaklarla karışacak maya öze, önce küçülecek sonra tekrar büyüdükçe büyüyecek, kabardıkça kabaracak kendinde mevcut kapasitesince...Kabının özgül ağırlığı ve genişliğince...
Allah, Kuran'da; : Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir."diyor. Allah insanlar için örnekler verir; öğüt alıp-düşünsünler diye. Kötü (murdar) söz ise; kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkanı) kalmamıştır. demekte.
Kötü söze bile güzel sözle mukabele edelim yine de, umulur ki mayamız tutar da tatlılanır ekşimiş ve acılaşmış mayalı insan da.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Victor Bregeda
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:22
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Ocak 2011 Cuma
ELİNİZİ UZATIN / GREENPEACE
Gezegenimize elinizi uzatın from Greenpeace Akdeniz on Vimeo.Para.Mal.Mülk.Araba değil. Temiz bir hava...Zararsız yiyecekler..Temiz su istiyoruz..Yağmur ormanlarının korunmasını...Okyanuslarımızı yaşatmayı. Kutup denizlerinin bozulmadan kalmasını. Kuşların balıkların yaşamasını istiyoruz. Enerji devrimi istiyoruz.Gezegenimize elinizi uzatın. Bize elinizi uzatın.…
Teşekkürler Greenpeace.
Teşekkürler doğa'nın yaşayıp yaşatılmasına el uzatanlar.
Devamı Buradan ...>>
13 Ocak 2011 Perşembe
TIMARHANE-İ ÂLEM
TIMAR:sözlük anlamı olarak binek hayvanlarının deri bakımı ve temizliği için yapılması gereken şeyler dizisidir.Hayvanın; demir kaşağı ile önce dairesel hareketlerle vücudundaki toz ve kir kabartılır..ardından yumuşak fırça ile hayvanın derisindeki birikim temizlenir..bunun ardından bez veya süngerle parlatma yoluna da gidilir..bir de özellikle atlarda bunlara ilaveten, Nalbantımız: toynak içlerini temizler, nalını çakar,nal araları temizlenip tırnak cilası sürülür..yeleler ve kuyruk da sert tarakla taranır..bir de hayvanınızı kapatıp eğerlerseniz, atınız binmeye hazıııır hale gelir efendim..
Bu aleme gelen kişi aynı evcilleştirilmek istenen yük taşımaya, koşuya, insan elinin erdiği işlere koşmaya elverişli hale getirilmek istenen hayvanlar gibi bir güzel tımar edilir ehil ellerde.Önce aile, sonra okul ve eğitmenler, sonra meyli neyeyse o meyilde ve mecazdaki kişilerce. Sonra da "at binenin, kılıç kuşananındır" diye bir deyim söylenir.İnsan neyin ve kimin hizmetine girdiyse dünyaya meyli olan dünya ehline, diğeri ise hakkın hizmetine verilir.
Tımar olmaya geldiğini bildiyse bu âleme kişi;
Bir nalbanta uğratırlar bu yolda aksak gideni
Ağır demez, kusur bulmazsa yüklenir beline semeri
Çifte atar inatlaşırsa acımazlar yer beline tepiği
Ya işine geldiği için gireceksindir şeytanın hizmetine
Ya Aşka aşık kişiysen kavuşacaksındır hakkın himmetine.
Sorgu sual sendedir tercih senin gir seçebildiğine
Hizmette sınır yoktur bu tamarhane-i âlemde. Delilik bahane.
Çünkü bu alem: Ruh sağlığı ve hastalıkları hastanesi, akıl hastanesi ya da adı üstünde TIMAR-HANE.Onun için birkaçımız kaçık bir çoğumuz hepten deli..Zaten akılla yaşanmaz bu alemde onun için vurdular belimize semeri.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Bruno di Maio
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:34
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Ocak 2011 Salı
KİMDİR?
Bazı kişiler, ilminin genişliği ve derinliğiyle meşhur olan bilgeye, sormak üzere bazı sorular hazırlamışlardı.
Sorularını sırasıyla sordular ve bilge de cevapladı:
“En akıllı kişi kimdir?”
“Her zaman başkalarından öğrenecek şeyler bulan kişidir.”
“En güçlü kişi kimdir?”
“Öfkesine hakim olan kişidir.”
“En zengin kişi kimdir?”
“Ellerindeki hazinenin, yani yaşadığı günün ve saatinin kıymetini bilen kişidir.”
“Saygıya kim layıktır?”
“Kendisine ve dostlarına saygı gösteren kişi.”
Bu cevaplar üzerine birisi dayanamayıp atıldı:
“Ama efendim, bu söyledikleriniz o kadar açık ve belli şeyler ki!”
“Zaten çok açık olduklarından” diye cevapladı bilge, “İnsanoğlu onları bu kadar çabuk unutabiliyor.”
Devamı Buradan ...>>
7 Ocak 2011 Cuma
ŞİMDİLİK VAZGEÇTİM TÜTMELERDEN
"Demek ki soba yakmak için ne yapıyormuşuuuz?" cevap: "AnaMIzı CEP teleFOnuyla arıyormuşuz!"
Kişi ömrü hayatında bitkisel çözümlerle geçiştirebildiği ufak tefek rahatsızlıklar dışında adı belli büyük hastalıklar yaşamadıysa, ilaçlara ve doktorlara saygısı ve dostluğu dışında yakın olmadıysa; elle tutulur ve gözle görülür bir hastalık girdabına düştüğünde ne YAPAaAr? Doktorsuz ve ilaçsız hastalıksız bir ömür süremeyen sevgili rahmetli Anacığını cep telefonuyla arar: "ben bu dünya okulundan vazgeçtim, yanına gelebilirmiyim?" diye. İşte ben de son günlerde öyle yaptım dostlarım. Sandım ki artık yolcuyum... Dumanım tütmekte ve sobamı yakmak için alttaki havalandırmayı açmama bile gerek yok... Canıma dar gelen bu beden elbisesini atıp bir kenara (yarı heyecan yarı sevinç ve az bir buruklukla) sandım ki gitmekteyim bu acımasız dünya okulundan canımın cananına... "Var mı öyle kolay gitmek?" dedi bir ses içimden ve ertelendi bu gidiş bir müddet için yeniden. Yılbaşı gecesi telefonda "CAnıM, biraz rahatsızım bu gece gelemeyeceğim" sözüme gözyaşı döken sevgili torunum Eren'e bile eski Tontini uçup gidebilecekken; çakılıp kalmıştı yatağında bu Tontini, duman duman.
Yeniden merhaba dostlarım...Küçük sevgililerim tarafından açıldı havalandırmam.Şimdilik Vazgeçtim tütmelerden.
Hepinize sevgilerimle.
Resim: Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:54
38
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Ocak 2011 Pazartesi
DERS:HAYAT BİLGİSİ,KONU:GÜVENLİĞİ ÖĞRENİYORUM

Evde bebeği olanlar çok iyi bilirler ki, "onlar" eve geldikleri andan itibaren herşeyi değiştirirler...Hatta bazı ailelerde iş bebek haberini alır almaz başlar. Eğer ev yeni bebeğe dar gelecekse apar topar taşınılır bile...Bu ailenin panik durumuna göre değişir :)
Biz çok fazla panik olmadan, hayatımızda çok fazla bir değişiklik yapmadan bekledik bebeğimizi... Hastaneden eve geldiğimiz ilk günden itibaren evde hiç bir şey eskisi gibi olmadı tabii... Aslında bir kaç değişiklik dışında gözle görülür bir değişiklik de yoktu. Ama bu hiç olmayacağı anlamına gelmiyordu...
Miniğimiz büyüdükçe evde bazı önlemler almamız gerektiğini anladık. O bize anlatmaya başladı daha doğrusu :) Yerde emeklemeye çalışıp, bol bol debelenme zamanı geldiğinde, halının çok tüylü olduğunu fark ettik mesela. Hemen değiştirdik başka bir odadakiyle.
Debelenme yerini yavaş yavaş emeklemeye bıraktı çok geçmeden. Sürekli yenen ellere saç, kıl yapışmasın diye süpür babam süpür, sil babam sil...Duvar diplerine saklanmış her çeşit kablo dikkat çekiverdi birden. Hepsi düzenlendi. Tehlikeden arındırıldı olabildiğince...Yastıklarla kurduğumuz emniyet şeridi çokkktan geçerliğini yitirmişti ve yerini çeşit çeşit güvenlik önlemleri almaya başlamıştı bile...Bir süre emekleme dönemi devam etti ama hız gittikçe artıyordu :) El çabukluğu da cabası...Mamasını hazırlamak için arkamı döndüğümde odadan yok olmaya başladığındaysa odaların kapısı kapatılmaya başlandı. Yada" kapı önü yastık barikatları" hazırlandı...Oyuncak haricinde herşeyin dikkatini çektiği o dönemde evde ne var ne yok herşey yer değiştirdi. Ortadaki kocaman, bir o kadarda tehlikeli caanım sehpam köşelere itiliverdi. Yapı gereği çok ıvır zıvır sevmeyen ben severek aldığım bir kaç süs eşyasını da kutularına geri gönderiverdim. Televizyonun yanında küçük bir sehpada duran uydu alıcısı televizyonun üzerine kaldırıldı. Hemen yanındaki sevdiğim birkaç saksı çiçeğim bir daha asla geri dönemeyecekleri odadan dışlandılar toprakları karışlanmaya başlayınca :)
En çok ilgi çeken mutfak çekmeceleriydi. Önce en alttaki çekmecenin kulbu söküldü...Bir hafta sonra ikincisi, sonra üçüncüsü ve nihayet hepsi...Kulpların yerini iki küçük delik almıştı ve gözüm bundan hiç hoşlanmamıştı...:) Yavaş yavaş adımlar atılmaya başlandı kiiiiii, hemen deterjanlar, ilaçlar ve tehlikeli ne varsa bütün ıvır zıvır üst raflarda yerini aldı. Bir dakika peşinden ayrılamama dönemi başlamıştı ve gerçekler çok acıydı... Olay kardeşinin çocuklarına bakıp, gezdirip, hoplatıp, zıplatıp eğlendirmekten çok farklıydı. :) Düpedüz asayişten sorumlu devlet bakanıydınız. En küçük bir hatanın da affı yoktu. :)
Pek fazla yürümeyen oğlum genelde koştu...Hep koştu :) "Run forest run" hesabı :) Tabii bende peşinden...İyi de oldu doğum sonrası kilolarımdan az da olsa kurtuldum bu sayede. Ama güvenlik çemberi her geçen gün zorlanmakta ve yeni tehlikelerle karşı karşıya kalmaktaydı. Balkon kabusu başladı sonra. Bebişime de yazık yaaa. Gözler sürekli ensesinde :) Ne yapalım görevliyiz...
Sonra deniz kenarı kabusları, sokak hayvanlarının ümüğünü sıkmadan sevmeyi öğretebilme, boğulmadan mısır yiyebilme alıştırmaları, dondurmayı yavaş yavaş yalama...
Hepsi ama hepsi önceden alınmış önlemler paketinde yerlerini aldılar...
Hatta eve yapılacak pima-pen ölçüleri, çok alçak olan iki pencerenin yükseltilmesi istemiyle tekrar değiştirildi. Ve sonuç çok başarılıydı :)
Ege büyüdükçe biz de bir evde ne gibi tehlikeler var öğrendik. Allah onu ve bütün çocukları korusun, çok acı deneyimler yaşamadık.
Ama şimdiye kadar aklımıza gelmeyen ve gözümüzden kaçan bir tehlike tam orda bizi bekliyordu. :)
Anne, baba balkonda güzel havanın tadını çıkarırken hemen yanıbaşlarında tv izleyen, daha önce kendisini yanlışlıkla banyoya kilitleme tecrübesi de bulunan Ege, birden yerinden kalkar ve aklına ne gelsiyse artık, kapının kilidini çeviriverir...
Şaşkın anne ve baba birbirlerine bakarlar veeee
- şimdi .oku yedik... (Biz dışarda o içerde)
-Egeeeee, çevir oğlum anahtarı hadi bebeğim.
Camın öteki tarafındaki gülen surat olayın farkında değildir ve pişmiş kelle gibi sırıtmaktadır... :)
- o tarafa değil oğlum bu tarafa çevir (nerden bilcekse çocuk o tarafı, bu tarafı:))
32 diş sırıtan çocuk anne ve babayla ne güzelde oynuyorum diye düşünmektedir ve keyiften dört köşedir...
-tamam o kapıyı bırak gel şu pencereyi aç...(balkona açılan küçük bir pencereye yönlendirilir)
-kaldır yukarı annecim. hızlı kaldır. iktir, iktiirrr...(off yeni yapılan pencereler ne de zor açılırrrrr)
o sırada baba hala kapıyı zorlamaktadır. hatta kırma aşamasına geçmektedir :)
Birden bir ışık yanar kafaların üstünde...O zaman kadar panikten akıllarına gelmemiştir.
Balkonun öbür tarafındaki sürgülü kapııııı....Yaşasıııınnn.
-tak tak tak... egeee burayı aç oğlum hadi...
O zamana kadar bin kere açılıp kapatılan, artık açması kolaylaşmış sürgü yağ gibi kayaar ve kapı aralanır.
-aferin oğlumaaaaaaa...
Hafif bir baş dönmesi ve bulantı...
Babanın kapı kolunu zorlayan elleri şişer, annenin nabız 160'larda, oturup bütün güvenlik önlemleri paketini yeniden yapılandırmaya giderler. Asla tam olarak başaramıycaklarını bilerek...güvenliK:
Yeni Kural: 1- Başına gelen bu gibi olaylar karşısında soğuk kanlılığını yitirme ki sürgülü kapı daha önce aklına gelee.
Yeni kural: 2- İki kişi birden balkondaysa kapı açık bırakıla.
Yeni kural: 3- Balkon kapısı üzerindeki anahtarlar derhal toplatılaaaa ... ;)
Sevgiler benden hepinize...*ELA*
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:52
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
2 Ocak 2011 Pazar
KARGANIN KILAVUZLUĞUNDA GEÇİLİR Mİ TAŞ KÖPRÜ

Kendi kendimle konuşmalarımın bir özeti olacak bugünkü yazım.Olaylar için "Belki vardır bir sebebi" diyerek isyan etmemeye çalışacağım .
Taş bir köprünün başındayım bugün sanki, takıldım(k) karga olan bir kılavuzun peşine, geçiyorum(z) ne idüğü belirsiz karşı sahile,adı henüz konmamış gelecek pembe senelere.. Yağmurdan güneşten kardan beni koruyacağını umduğum şemsiyem elimde(izde), umut ise yüreğimizde zira umutsuz yaşanmaz derler bir de. "Ayağını bastığın yere dikkat et!" demişti babam, ben daha küçücükken ama, ben yine de felaketlerin, benim için bilinmez olan göksemadan gelebileceğini düşleyenlerdenim.
Dakka 1 gol 1:"Gak!" dedi kara karga;
"Türk Beşlerine: Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun,Hasan Ferit Alnar,Necil Kazım Akses gibi müzik dehalarına" "Türk leşleri bunlar" dedi Şaşırdııım.
"Kendisi acaba biliyor mu?" dedim "nedir do,re, mi fa?"
"Gak!" dedi tekrar karga geldi 2. gol:
Sona erdirdim 5 cana kıyan 90 yıllık cezası olan adamın mahkümiyetini. "Emir demiri keser" diye de sözlerine söz ilave etti.
"Ya hiç adam dövmemiş, hiç cana kıymamış olduğu halde hakkında 10 yıla kadar tutukluluk emri verdiklerine ne olacak?" dedim. "gak, gak!" dedi "orasını fazla karıştırma,yoksaaa!!!
"Dünkü hainleri kahraman ilan ediyor, isimlerini havaalanlarına büyükşehir caddelerine koyuyorsun ya, gerçek kahramanların isimlerini heykellerini sözlerini yerle bir edip hiçe sayıyor bize unutturmaya çalışıyorsun ya! Hadi açıkla bunu" diyorsun... Cevap yine aynı "ileri demokrasinin gereği bu, durmak yok ileri" diye karşılık alıyorsun.Göstermelik yaptığın 3-5 lik zammı defaatla burnumuzdan getiriyorsun, yoksa sen bizi mi kandırıyorsun?
Her gak-ın bir zam bir yalan, geçilmez bu taşköprü bu gakgakcıklarınla.
Dakka 1 gol 1 alıyorsun canlarımızı, istersen geri al yaptığın 3 kuruşluk zamlarını.
Bir canlının karnının doyması ve mutlu olmasının bedeli diğer bir canlının canından geçmesi ve teslim olmasıyla olası belki.Birinin yaşayabilmesi ötekinin ölümüyle ilintili.Haydi ölüm yok diyelim, kalıptan kalıba dönüşüm var zayıf ve güçsüz olan güçlünün bedenine ediyor seyr-ü seferi! Yenen ve yiyen, gidenle gelen bir oluyorsa O zaman. Eee! sonuç ne peki, elde var sıfır mı,O mu bir mi?
İşte buradan çıkmış "bize birşey olmaz!" masalı.
Çocuk kompozisyon ödevi için babasına sormuş:
- Politika nedir?diye.
Baba:
- Yavrum, Ben evin geçimini sağlamak için çalışıyorum para kazanıyorum. Yani ben kapitalistim. Annen, kazandığım parayı harcayıp evi idare ediyor, yani hükümet. Hizmetçimiz ev işlerini yapıyor, yani işçi. Sen halksın. Kundaktaki kardeşin de istikbal. Kompozisyon ödevini buna göre yaz! Anlaştık mı?
Çocuk, "anladım" demiş, sabah ödevini yazmak üzere uykuya çekilmiş. Gece tuvalete kalkınca beşikteki kardeşinin ağladığını duyup yanına gitmiş, altını kirlettiğini görünce... Hizmetçiye haber vermek için odasına koşmuş, bakmış ki: babasıyla hizmetçi yatakta sarmaş dolaş.
Annesine seslenmiş, ama annesi horul horul uyumakta.
Çocuk hemen masasına geçip ödevini yazmaya koyulmuş:
Politikanın ne olduğu çok açık:
Kapitalist işçiyi götürüyor, hükümet uyuyor, halkı da B.K götürüyor.
Dedim ki: "Geçilmez bu taş köprü, karganın kılavuzluğunda.
Aman ha dikkat! bizi de B.K götürür sonra..."
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Andrzej Radka
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:24
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

