
Ruhumun derinliklerinde giyindi sözcüklerim rengarenk libaslara,
Çıplaktılar önceleri bedenden etten ve kemikten yana.
Giyindi ovalarım bulutlarla ,yıldızlarla kucaklaşan dağlara.
Salındım indim mavi göklerden,denizle kucaklaşan kumlara.
Gökte gök boncuktum yerde yer, sonra kaldırdılar beni yerden hoppala.
"Ben gök yıldızıyım" dememe kalmadı,denizden geldim sanıp,
Aldı bir çocuk attı beni ummana.....
Yeniden dalgaların hışmıyla vurdum kıyılara kumlara.
Islandım üşüdüm, kurulandım sandım ki az kaldı ışığımı parlatmama.
Kendime döndüm baktım ne göreyim! rengim benzemiş bir KUMA.
Gözlerimdeki yaşları tutamaz oldum,güneş çekilip karanlık bastığında.
Işıl ışıl süslediler kardeşlerim gökadayı,
Bense bağırdım duyuramadım sesimi onlara.
Aslım gök yıldızı desemde ne çıkar,
Artık inanmaz ki kimseler bana.
Ruhumun derinliklerinden hasretimi aşkımı yazdım bundan böyle,
Geceleri ışıklarıyla gökleri aydınlatan kristal yıldızlara.
Olsun dedim Gök adayla ummanın rengi aynı,
Belki birgün ben de parlarım ummanın sularında.
Devamı Buradan ...>>
30 Nisan 2008 Çarşamba
GÖKTEN DÜŞEN YILDIZ
Gönderen
sufi
zaman:
12:35
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Nisan 2008 Salı
DEĞERİNİ BİLME/ YÜZÜK

Genç adam yöresindeki bilge ve yaşlı kişilerle ilgili olumsuz sözler söylüyordu.Bir gün
bilge sufinin birisi ona küçük bir ders vermek istedi.Genç adamı yanına çağırdı ve parmağındaki yüzüğü eline verdi "şimdi" dedi. "Pazara git ve bu yüzüğü 1 altına sat." Genç adam bilgenin verdiği yüzüğü satmak için pazara gitti. Ama hiç kimse yüzüğe 10 gümüşten fazla vermiyordu. Sonunda umutsuzca bilgenin yanına döndü ve olanları anlattı.......… Yaşlı bilge, genç adamın uzattığı yüzüğü almadı. Ona bu kez yeni bir görev verdi:"Şimdi kuyumcuya git ve bu yüzüğün değerinin ne kadar olduğunu sor." Genç adam bu kez elinde yüzükle kuyumcuya gitti. Kuyumcu genç adamın gösterdiği yüzüğü inceledikten sonra " size bu yüzük için 1.000 altın verebilirim" dedi.Genç adam kuyumcunun verdiği rakamı duyunca şaşırdı. Hemen yaşlı bilgenin yanına giderek ona bu kez kuyumcuda olanları anlattı.
Yaşlı bilge genç adamı dinledikten sonra ona hiç unutamayacağı bir yaşam dersi verdi: "Dünyadaki her varlığın gerçek değerini anlamak için çok çalışıp okuman,o işin uzmanı olman gerekir"......
Devamı Buradan ...>>
ZARARI YOKTUR
* Arada sırada insanlara kibarlık göstermenin kimseye bir zararı yoktur.
* Eşinize onu sevdiğinizi söylemenin kimseye bir zararı yoktur.
* Oğlunuzun beslenme çantasına, onu çok sevdiğinizi belirten bir not yazmanın kimseye
bir zararı yoktur.
* Tekerlekli sandalyedeki bir kadına kapıyı açmanızın kimseye bir zararı yoktur.
* Huzur evine arada bir çiçek götürmenin kimseye bir zararı yoktur
* Hasta bir arkadaşınıza çorba pişirip götürmenizin kimseye bir zararı yoktur.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:25
1 yorum
Etiketler: EĞLENCE, GELİŞİM, SAJA BAKIŞI
27 Nisan 2008 Pazar
GEBEŞİN GÜNCESİ
22 Ağustos 2007 saat 13.00 suları buluştuk oğluşumla. O yerini biraz daha önce almıştı tabii ama teknoloji sağ olsun küçük bir test çubuğu sayesinde ben o gün emin olmuştum varlığından. Birkaç ay bekletti hatta isteğime istek kattı ama biliyorum ki kendisi için en hayırlı zamanda aldı yerini. İlk yazımı okuyanlar bilir ben hep hazırdım sanki anne olmaya ama Efe'ciğim(müstakbel baba) sonradan alıştı bu fikre. İlk başlarda çok istekli değildi ama benim karşı koyamadığım bu isteğe çabuk teslim oldu. Yeri gelmişken; seni çok seviyorumm mm baba adaylarının en güzeli:) bu güzelliği yaşamamızdaki katkıların için:) binlerce teşekkür sana...
Hazır olmaya çalışması bile yetti ne yalan söyleyeyim. İlk o öğrendi tabii haberi. Bir kaç gün içindeyse herkes biliyordu misafirimizin varlığını ......…
Nede çabuk benimsedik onu hele ben... Ben her geçen gün daha da bağlandım daha birçok sevdim içimdeki Allahın parçasını. İlk günlerde o kadar sakindi ki varlığını unutup koştum bile. Hemen hatırlattı bana kendini o ayrı. Korkuttu biraz. Meğer amacı nede masummuş güzelimin. Sonradan anladım ki gelen kıymetli misafirler için 5 günlük bir tatil ayarlamış taaaa oralardan:))) bir yandan da hatırlatmış artik "ben buradayım' demiş 'ona göre dikkatli ol annecimmm".
9 aydır hiç üzmedi beni canımın içi. 8 ay çalışmama izin verdi kendisi için zararlı ama annesi için olmazsa olmazlardan bile hemencik vazgeçirdi beni Her şeyi ayarladı ben de ona uydum işte. O ne istediyse onu yedim, istemediklerinden de elim mahkûm uzak durdum...
Sonra büyüdükçe hareketlendi, hareketlendikçe büyüdü. akşamları mini showlar yaptı bize.mesela kapalı bir alanda ne kadar hareket edilirin en uç noktalarını gösterdi:) ayaklarla kaburga nasıl ittirilir, anne nasıl tepim tepim tepilir öğretti.:))) biz hep karnımdan sevdik onu alıştık, öptük, kokladık, konuştuk, heyecanlandık. Onunla beraber anlatılması çok zor, mucizevî bir tecrübe yaşadık. Simdi yaklaşık 40 haftalık o inanılmaz ve dünyalara değişilmez bağımızın başka bir boyuta taşınmasını bekliyoruz. Her an onu kucağımıza alacağımız günün hayaliyle yatar olduk. Herkes en küçük bir telefonumdan müjde bekler oldu. Bundandır bir kaç gündür annemi bile arayamaz oldum anne gelirken ekmek al demek için:)))
Hamilelik sürecinin çok çok uzun olduğunu düşünürken birden bire aslında bir o kadar da çabuk geçtiğinin farkına vardım işte. Gariptir şimdiden özledim bile hamile olmayı. içimde bir şeylerin kıpırdıyor olmasını, akşamları nefesimi kesen tekmeleri, babasını, beni ve gören herkesi şaşırtacak derecede güçlü atılan tekmeleri..
Artık bir aile olmaya günler belki de saatler kaldı. Hazırlanıyoruz... Tontinimiz yanımızda yengemizin amcamızın kulağı gece çalacak bir telefonda anneannemiz her an telaşta uzaklardaki sevdiklerimiz de merakta...
Zaman bize neler gösterecek oğlumuz neler öğretecek bilmiyorum ama tek bildiğim hayatimizin bundan sonra çok farklı olacağı. Tadımızın biraz daha güzelleşeceği. Uykularımızın, sevmelerimizin, sessizliğimizin daha kıymetli olacağı.
Güzel oğlum; ben ve baban seni bekleme telaşından ismini bile bulamadık daha ama aramıza katılmanı güzel yüzünü görmeyi birebir tanışıp koklaşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Yaşattıkların ve yaşatacakların için şimdiden teşekkür ederiz sana. Sağlıklı ol mutlu ol güler yüzlü ol bebeğim. hayatımıza yeni tatlar getir aşkımıza sevgimize yeni güzellikler kat inşallah....bekleyen tüm dostlara en yakın zamanda müjdemizi vermek dileğiyle.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:58
4
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
26 Nisan 2008 Cumartesi
YILANLAR SIR TUTAR, YA İNSANOĞLU: ?

Tohum bir sırdır, toprağa girdi mi çözülür dili.İki kişi arasında ise sır, o SIR sır değildir ki!"O hor gördüğünüz su " diyor kuran adını vermeden, onunla yeşertirim toprağını budur Allah'ın ilmi.Seni sana gösteren öğreten SIRdır aynanın ardındaki.Sır taşıyamaz insanoğlu Allah gibi.Zaten bir bilen var ki.Yılanlar neden saklandı toprak altına çünkü CAMSAB ifşa etti padişaha Şahmeran'ın sırrını.
Hz Muhammed"Allahını seven gelmesin ardımdan "dedi, Mekke'den yola çıkarken sabah vakti.Öldürüleceğini duyunca Hz.Ali ölümü göze alıp peygamberin yatağına girdi.Koca peygamber korkar mı ondan bundan, zaten biliyordu ne zaman öleceğini.,......…
Alacakaranlıkta sabah vakti yola çıktı tek başına Allahın emriyle bu koca çölü geçecekti.Bırakmadı Ebu Bekir örtmedi bu sırrı .
"Ben de seninle geleyim "dedi.Çölde hiç iz kalır mı,rüzgar kapatır örter ayakların izini.Takipçiler müşrikler geldiler peşlerin sıra, bırakılmıştı belki bir ipucu. Gizlendiler Sevr dağında Hira mağarasına Allahın emri gereği...
O kutsal mağaranın örümceği örüverdi kapısına ağlarını, iki güvercin coşa geldi çırptı kanatlarını.Yol arkadaşı "Peygamber burada" diye tam bağıracaktı ki soktu kutsal yılan bu arkadaşın ayağını.O yüce peygamber sordu
"Hey MAR neden soktun Ebu Bekir'i ?"
"O sırrını saklamadı seni ifşa edecekti"dedi yılan.
"Allah bu an için beni bin yıldır bu mağarada bekletti."
O yüce peygamber emdi bacağındaki zehiri ve tükürdü yoksa sırrı ifşa eden arkadaşı ölecekti.Kitaplar yazmadılar bu gerçeği.Yılan koca peygamberi sokacakmış ta Ebu Bekir dayamışta ayağını, yılanın çıktığı oyuğa sözüm ona.Varın gelin siz anlayın bu anlatanın anlatışını.Bu koskoca son peygamber yılanları kement edip ormandan topladığı odunları onlarla sırtlayan Yunus gibi bile mi olamadı? Varın siz karar verin işte bu gerçeğe...Sevgilerimle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:50
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Nisan 2008 Cuma
BAKIŞ AÇIMIZIN DELİLİĞİ

Bakış açımızdaki kalıplara sıkışmışlığımız, çevremizdeki hayatı algılamamızda zorluk yaşatıyor gibi geliyor bana. Hep aklıma şu fıkra gelir "hocanın eşeği yaz gününün sıcaklığından olsa gerek sararmış otları yememeye başlamış. Bakmış ki hoca eşek elden gidiyor, acil buna bir çözüm bulmalıyım demiş. Aklına bir fikir gelmiş. hoca bu ya hemen eve koşturmuş, kapıdan içeri atılmış “hanım bizim bir gözlük vardı hatırlıyor musun? he demiş hanım. şurada” hoca gözlüğü aldığı gibi hışımla fırlamış dışarı,......… koşturmuş eşeğin yanına gözlüğü eşegin gözüne geçirmiş eşek otları bir güzel yemeye başlamış. Çünkü eşeğe taktığı gözlük yeşil gösteren gözlükmüş zavallı eşek ne yapsın yediği sarı otları gözlükten yeşil görüyormuş."Üzerimizden atamadığımız yargılarımız ve içimizde sakladığımız kişisel doğrular diye adlandırdığımız kalıplar kısıtlı kılıyor bizi diye düşünüyorum. Fıkradaki gibi... Hani deli diyoruz ya kendi kendine konuşan ve onların ne gördüğünü algılamadığımız insanlar grubuna, onlardan bahsediyorum. Şöyle bir düşünüyorum belkide onlar bizim hayatı algılayışımızın ötesindekini görüyorlar, belkide onlar bize deli diyorlar. ( Buna kesinlikle katılıyorum) hepimizin aslında içimiz de yaşadığımız duyguları, onların dışa vurarak yapıyor olmaları mı onları deli kılıyor?O zaman biz daha deliyiz, çünkü biz olduğumuz gibi görünmüyoruz. İçin için konuşmuyor muyuz zamanın akışında, gece yattığımızda, işte, banyoda, mutfakta, yolda yürürken. Hatta hatta hayatımızın en önemli yerini teşkil eden kâğıt parçasına anlam yüklerken ve hayatımızı ona bağımlı olarak yaşarken. Aldığımız havanın değerini önemsemediğimizde, bastığımız kürenin güzelliğini görmemek için sınırlar koyduğumuzda. Daha sayamadığım yüzlerce anlamsız ama o kadarda anlam yüklediğimiz anlamsızlıkları yaşarken. Onlardan daha deli olmuyor muyuz sizce? Sizi bilmem ama ben deliyim hem de zır deli.....
Devamı Buradan ...>>
DİNLENESİ ALBÜMLER BİR TADINA BAKIN


Bu hafta sonu tadına doyulamayacak iki albüm öneriyorum size. mutlaka tadına bir bakın ruhun gıdası için.
Devamı Buradan ...>>
22 Nisan 2008 Salı
NİÇİN TAHTAYA VURUYORUZ? AMAN VUR..!

Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000'li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege'de Helen uygarlığında.
Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise ......Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı.
Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı.
Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa'nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa'nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise "Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir" anlamına geliyordu.
Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi.
Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa'da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar.
Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Si/ en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!....
Devamı Buradan ...>>
YÜREĞİNİ AŞKA ARALA

Ünlü mistik bir sufi'yi,yüce bir kral ziyarete gelir.Armağan olarak bir makas getirmiştir.Üstü pırlantalı,çok değerli,altın bir makastır bu.Eşi benzeri bulunmaz bir makas. Sufinin ayaklarına kapanıp makası uzatır.Sufi makası alır,inceler ve krala geri verirken şunları söyler: " Teşekkürler kralım. Bu makas gerçekten çok değerli bir armağan. Ne var ki benim ona hiç mi hiç ihtiyacım yok. Bana bir iğne vermenizi yeğlerdim." Kral şaşkın kekeler: " Anlayamıyorum üstad. İğneye ihtiyacınız varsa makasa da ihtiyacınız elbette olacaktır."
Bunun üzerine sufi şu yanıtı verir: "Makası istemiyorum,çünkü bölücü ayırıcı bir nesnedir.Herşeyi keser. İğne ise birleştiricidir. Makasın kestiğini diker. Ben aşkı öğretiyorum. Tüm öğretim sevgiden kaynaklanıyor. Benim amacım her şeyi birleştirmek.Bir daha gelişinizde bana yalnızca,sıradan, herhangi bir iğne getirin yeter,kralım
Yüreğini aşka arala ve bırak aşk seni bütünleştirip birleştirsin.
Devamı Buradan ...>>

