
Sevgili blog dostlarımız:
İstanbul Bursa Kaş derken dere-tepe düz gittik bir seyyah gibi, keşiş gibi, eline asasını alıp köy köy dolaşan eski bir derviş gibi bir masal ülkesi Fethiye “Kabak Natural Life”e ulaştık
Babamızın tahta beşiğini tıngır-mıngır salladığımız, betonun ve çimentonun kullanılmadığı ağacın ve bitkinin meyve ve sebzenin doğallığının bozulmadığı, denizin dağın ve ormanın kardeşçe yaşadığı doğa’nın koynunda kendimizi bulduk.
14 Mayıstan bu yana şehirlerde yaşayanlarla ortak yanımız sadece aynı gökyüzü. Binlerce yıl öncenin Pegasus’unun kanatlarını açıp uçtuğu, mitolojik kahramanların arabalarının şimşek gibi aktığı bir gökyüzü. Zamanda yolculuk bu sanki bize zorunlu yaptırılan. Zorunlu diyorum çünkü Kaş’taki sezonluk işimiz Sevgili patronumuz tarafından daha bir karlı olur düşüncesiyle başkalarına devredilmek istendi. Nisanda başlamamız gerekirken mayıs ortasına kadar bekletilmemiz yeni bir iş olanağı sağladı bizlere doğal olarak. Eski iş yerimiz ne olur bilinmez, içimiz burularak gözyaşlarıyla ayrıldık o çocuğumuz gibi özenle kurduğumuz, gözümüz gibi bakıp dostlar oluşturduğumuz mekândan.
Neyse boğazıma bir şeyler düğümlense de ihanete uğradığımızı düşünsem de şu anda bulunduğumuz el değmemiş bakire mekân, bizleri teselli edecek inanıyorum. Burası araba kornalarının, televizyon ve cep telefonu çığırtılarının olmadığı endemik bitki örtüsünün içinde yüzlerce çiçeğin kokularından başınızın döneceği bir yer, bir masal ülkesi sanki. Ağaç evlerin bahçesinde yetişen bitkilerle yapılan yemeklerin, sarı ineğin altından alınan sütün, geceleri ışıklarını sizlerden esirgemeyen ateş böceklerinin mekânı burası. Sessizliği neyin ağlayan sesi bozabilir mi hiç? Sandal ağaçlarının arasına dökülen Aladere şelalesinin sesi bu masaldan uyandırabilir mi sizi hiç? Yoksa bu masalın içinde iyice kaybolup yok olmayı mı tercih ederdiniz? Kozanızdan çıkıp nesli tükenmeye yüz tutmuş “kaplan kelebekleri” gibi yeniden doğmayı mı tercih ederdiniz?
Sevgili “kelime oyuncuları”dostlarımız sizler de burada olsanız, birlikte dağlardan kekik toplasak keşke! Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
21 Mayıs 2008 Çarşamba
MASAL İÇİNDE MASAL
Gönderen
sufi
zaman:
16:04
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
ERKEKLER ESKİDEN NASIL TIRAŞ OLUYORLARDI?
1991 'de Avusturya Alpleri'nde buzullar arasında donmuş bir erkek cesedi bulundu. Şaşırtıcı olan cesedin 5.200 yıl önce yaşamış birine ait olması ve bugüne kadar hemen hemen hiç bozulmadan kalabilmesiydi. 'Alp Çobanı' adı verilen bu,cesette dikkat çeken bir başka husus da, yüzünde sakal ve bıyık olmamasıydı.
Arkeologlara göre erkekler tarih öncesi devirlerde de tıraş oluyorlardı. Mağara duvarlarındaki bu devirlerden kalma resimler sakal tıraşı için kabukların, ......… köpekbalığı dişlerinin, en çok da keskinleştirilmiş çakmaktaşlarının kullanıldığını göstermektedir. Günümüzde keşfedilen bazı ilkel kabilelerde çakmaktaşının bu amaçla kullanıldığı gerçekten de görülmektedir. Mısır'da açılan mezarlarda eski Mısırlıların M.Ö. 4. yüzyılda sakal kesmek için kullandıkları altın ve bakır aletler bulunmuştur.
Tarih öncesi erkeğinin sakal tıraşı olma nedeni, kesilmezse 150 santimetreye kadar uzayabilecek olan sakalın hareket kabiliyetini hayli kısıtlamasıdır. Ancak sinek kaydı tıraş olma ihtiyacının nedeni bilinmemektedir. Her gün kesilmesi gerekiyorsa erkekler niçin sakallı yaratılmışlardır, o da ayrı bir konu. Erkekler günümüzde olduğu gibi geçmiş zamanlarda da din, toplumsal konum ve moda gibi nedenlerle tıraş oluyorlardı. Örneğin, Ro-ma'da sadece özgür insanlar tıraş olabilirdi.
MS. 14. yüzyılda şimdiki usturanın ilkelleri ortaya çıkmaya başladı, ama erkeklerin acılı ve kanlı tıraş derdi 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. King Camp Gillette (jilet) ABD'de 1901 yılında ilk iki taraflı jileti keşfetti. Ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar 168 jilet ve 51 makine satabilmişti. Savaş başlarında ABD hükümeti ordunun ihtiyacını karşılamak için firmaya 3,5 milyon tıraş makinesi sipariş etti. Böylece tıraş bıçağı bir sektör haline geldi
Kısa bir süre sonra eski bir kılıç üreticisi olan Wilkinson firması da tıraş bıçağı üretimine geçti ve bu ikili günümüze kadar piyasanın devleri olarak geldiler. Günümüzde Gillette dünya pazarının yüzde 66'sini elinde bulundururken, Wilkinson'un payı yüzde 20'dir. Daima sektörün motoru olan Gillette aslında kaşifinin ve firmanın ismi ve bir marka iken ürünün de ismi haline gelmiştir.
1950'li yıllarda ilk elektrikli tıraş makineleri devreye girdi. Aynı yıllarda ise paslanmaz çelik tıraş bıçağı piyasaya çıktı. Günümüz erkeklerinin yaklaşık yüzde 80'i ıslak tıraşı yani tıraş bıçağı kullanmayı tercih ediyor. Dünyada tıraş olan 2 milyar erkek ve her birinin yüzünde ortalama 15 bin kıl varken ve hele hele bu kıllar günde yaklaşık 2 milimetre uzarken, yani bir erkeğin ömrünün ortalama 100 günü tıraş olmakla geçerken, kim bükebilir tıraş bıçağı sektörünün bileğini?.......
Devamı Buradan ...>>
12 Mayıs 2008 Pazartesi
SEÇME ADINA SAÇMALAMA

Hep gidip-gelmeler yaşama dair saçmalamalar ayrılıklar, acılar, tatlılar hep tercihler, yapmak zorunda bırakılışlar özgür iradesizlikler, külliye teslim oluşların acı veren haykırışları, olsun her başlangıç umuda dair bir tohum ekiş. Yaşama dair var oluşun iz bırakımları. Kaç göz görecek kaç kulak duyacak bakalım sessiz çığlıkları, kaç bakan göz görecek görülmek istenenileni.
Bir başlangıca yelken açıyoruz tercihlerin ardından hayırlara vesile olur inşaallah. Olmasa da hayırlara vesileeeeee.
Devamı Buradan ...>>
11 Mayıs 2008 Pazar
YAŞAM AYNASININ YANSIMASI

Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu. O gün hiçbir şey satamamıştı ve karnıda çok açtı. bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı. yiyecek birşeyler yerine "Affedersiniz bir bardak su rica edebilirmiyim?" diyebildi yanlızca. Genç bayan çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra "Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?" diye sordu genç bayana. Genç bayan "Borcunuz yok" diyerek yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti. "Annem gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini beklemememizi öğretti bize" dedi. Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size" dedi. Howard Kelly evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yanlızca bedensel olarak değil, ruhsal olarakta güçlü hissediyordu. Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı....... Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığıyla ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük kente gönderdiler. Dr.Howard Kelly konsültasyon yapılması için çağırıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı.Artık genç olmasada yıllar önce kendisine sevgi ile yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı. Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly denetlemesi için getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi. Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu.. Hastane faturasını asla ödeyemiyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu. sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti. Kağıtta şunlar yazılıydı: " Hastane giderlerinin tamamı bir bardak SÜT karşılığı ödenmiştir.".......
Devamı Buradan ...>>
ANA TANRIÇA GİBİ BABA TANRI DA ANADOLUDA!
Ana tanrıçanın vatanı Anadoludur. Konya çatal höyük de bulunan ve İÖ 6500 e tarihlendirilen, doğum yapan ana tanrıça, bu heykelciklerinin bilinen en eski örneğidir. Yazının icadı ile bu ana tanrıça kültü Hititlere kubaba’ya Frigler’de kybeleye, antik yunanda ise Artemis ve bir çok uygarlıklara daha farklı adlarda dönüşerek varlığını sürdürmüştür.
Ama nedense bilinen ana tanrıçaların kökeninin belli olmasına karşın yazının icadıyla ilk Sümerler de görülen baba enlil, Hititlerde teşup, yunanlılar da Zeus’un daha eski çağlarda bilinen bir baba tanrı kökeni yok?
Bu sorunun yanıtı artık biliniyor. Urfa göbekli tepedeki 2003 de yapılan kazılarda erkeklik organı abartılı 40cm yüksekliğinde bir baba tanrı heykeli bulundu. Bulunan heykel Sümerlerin baba enlil tanrısından 6-7bin yıl, ana tanrıça heykelinden ise 2–3 bin yıl daha öncesine dayanıyor. Yani heykel günümüzden 11-12binyıl öncesine ait. Bu veriler insanların daha önceden bilinenin aksine anaerkil değil yine baba erkil bir yapıda yaşadıklarında ortaya koyması bakımından önemli.
Kaynak
—Ana tanrıçanın izinde; LYNN E. ROLLER
—Taş çağı avcılarının gizemli kutsal alanı Göbekli tepe; KLAUS SCHMİDT
—www.kultur.gov.tr; TC Kültür Bakanlığı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:20
0
yorum
Etiketler: MİTOLOJİ, Neolitikçi'den
10 Mayıs 2008 Cumartesi
ŞARKILARLA GEÇTİM ARANIZDAN
Bu gün size dinlenmesi ve izlenmesi gerekeni bir arada sunmak istedik. Kazım Koyuncunun Şarkılarla geçtim aranızdan belgeseli yakın zamanda 3 CD halinde satışa sunuldu gerçektende izlerken içine gireceğiniz bir belgesel.
Devamı Buradan ...>>
9 Mayıs 2008 Cuma
YALIN OLAN AŞKIN YALAN HALİ

Aslında o kadar çok şey var ki anlatacak ama kısa yazacağım. Bir zamanlar ne kadar YALIN yaşandığını düşündüğüm o aşkın günümüz şartlarında ne kadar yapaylaştırıldığı yapay ve sanal bir sistem üzerine oturtulmak istendiğini düşününce birazcık daha karamsar olmaya başlıyorum. Neden bunu yazıyorum, görsel ve yazılı basında ilişkilerin düzeysizliğini görünce yaşanılan eylemin aşk olmayı bırakın sevgi bile olamadığını düşünüyorum. İlişkilerin temeli para eksenli olmuş durumda. Televizyon reklâmlarında bile evlenme niyetinde olan genç kız evlenme zihniyetini küçücük bir şey yeter hayatım ile anlatıyor. Bir kaç tanede izdivaç programı adı altında......…, zengin eş arama düşüncesinde olanların katıldığı programlar var. Bakıyorum hayatını birleştirmek istediği kadına yâ da adama sorulan ilk soru eviniz var mı? Çalışıyor musunuz? Maaşınız var mı? Soruları oluyor tabi hak vermiyor da değilim ancak ilişkide ilk bakış açısının bu olmaması gerekliliğine inandırmak istiyorum kendimi. eskiden yok muydu tabiî ki vardı ama bu kadarda temeli para üstüne kurulu değildi hatta hatırladığım bir türkü var "ben varmam inekliye yoğurdu sinekliye Allah nasip eylesin omuzu tüfekliye diye." Tabiî ki bunun böyle olmasına iten sebepleri sıralamak o kadar kolay ki. Ama yinede ilişkilerde öncelik sırasının bir kâğıt parçası olmaması gerekir diyorum. İnsanlar bir ilişkiyi bitirdiklerinde içlerinde biten bir şeyin acısını yaşasınlar, onlar bir şey katsın bir dahaki ilişkilerinde öğrendikleri deneyimleri onlara güzel şeyler kazandırsın istiyorum. İşin kötü tarafı tabi bu. Canıgönülden dileğim ise aşkların o saflığını ve YALINLIĞINI ömür boyu ilk başladığı güzellikteki gibi korumasını ve olgunlaşan bir şarap tadına ulaştırmasını umut ediyorum. Umut ediyorum sadece umut….......
Devamı Buradan ...>>
7 Mayıs 2008 Çarşamba
DÖRT EŞLİ KRALLAR.YANİ BİZ

Bir zamanlar büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi vardı. Kral en çok 4'üncü eşini severdi. Eşinin bir dediğini iki etmez, herşeyin en güzelini, en iyisini ona verirdi. Kral üçüncü eşini de çok severdi. bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden kortuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrerdi. Kral ikinci eşinide severdi. kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın nezaman bir derdi olsa her zaman onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek olurdu.
Kraliçe olan birinci eşiydi kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlıına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına karşın kral birinci eşini sevmez ve onunla hiç ilgilenmezdi. Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalandı. Yakında öleceğini anladı ve öldükten sonra yapa yanlız kalmaktan korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölümü kendisi ile paylaşmak istiyebilecegini öğrenmek istedi. Kral en çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik etmek istemi? diye sorduğunda ......… aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplandı. Kısa ve net olan bu yanıt "Mümkün değil" oldu. "Yaşamım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul edermisin?" sorusunu üçüncü eşi "Hayır, yaşam çok güzel sen ölünce ben yeniden evleneceğim " diye yanıtladı. Kral birkez daha yıkıldı "Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin, bu sorunum da bana yardımcı olurmusun?" Bu sorunun için hiçbir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzelbir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım" karşılığını aldı. Büyük bir düş kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesi ile irkildi: "Nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim." Kral bu yanıt karşısında çok şaşırdı ve kendi kendine şöyle dedi: " Keşke bir şansım daha olsaydı ..."
Yaşamda hepimiz dört eşliyiz. Dördüncü eşimiz vücudumuz; onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcıyalım öldüğümüzde bizi terk edecektir. Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yar olucaktır. İkinci eş ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan bizleri gözleri yaşlı uğurlamak olacaktır. Birinci eş ise Özümüz ve ruhumuzdur.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:54
4
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI


