30 Kasım 2008 Pazar
29 Kasım 2008 Cumartesi
KISKANÇ-LIĞA HAYIIIR

Kıskançlık... Çok sevdiğiniz, kaybetmekten hep korktuğunuz kişinin başkalarına kaptırılma korkusu...
Birçok insanın hayatını zehir eden bir duygu, bir karabasan. Bazılarının da aşkla cilveleştiği, sevgiden ayıramadığı bir parçası...
Psikiyatrislere göre aşırıya kaçılması durumunda tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Yaşayana göre çok doğal karşılanan ruhsal bir yaşantı.
Peki neden kıskanır insan.? Ağlamak, gülmek, düşünmek, duygulanmak gibi doğal bir his mi bu? Doğuştan mı var olur içimiz de yoksa sonradan mı yerleşir. Mecbur muyuz katlanmaya, mecbur muyuz içimizi kemiren bu sıkıntılı düşünceyle uyanmaya???.
Seven insan gerçekten hep kıskanmak zorunda mıdır? Kıskanmayan sevmeyen midir yani? Kadın ve erkek her konuda olduğu gibi bu duyguyu da ayrı ayrı, farklı mı yaşarlar?
Kıskanç insan hasta mıdır? Nasıl iyileşir peki. Bütün dünyasını karartan,
ilişkisini doya doya yaşamasına bile engel olan bu kasınç duygudan kurtulabilir mi çok isterse.
Bu soruları hep merak eder ve düşünürüm.
İnsanın doğasında var olan bu duyguyla, başa çıkamayanlar, ilişkiyi hırpalayanlar, gizli gizli kin besleyenler, içi içini yiyenler sonunda korktuklarıyla karşı karşıya gelirler elbet. Yitirmekten çok korktuklarını, kıskanarak koruyabileceklerini sanırlar. Sonunda baş başa kalırlar kıskançlıklarıyla. Korkulan başa gelir ama onlar yine vazgeçmezler.
Başka bir taraftan kıskanılan insan kendini önemli, değerli hisseder. Hoşuna gider. Kıskanılmak onun için bir değer ölçüsüdür sanki. Kıskanıldığı kadar çekicidir. Kıskanıldıkça kendine güveni artar. Ama kıskanan için durum pekte iç açıcı değildir. Sürekli bir kuşkuyla, korkuyla yaşamak ne kadar yaşamaksa o kadar yaşar. Roller zaman zaman değişir. Kıskanılan bir anda kıskanan olur. Asıl o zaman anlar karşıdakinin neler yaşadığını, hissettiğini. Ne berbat bir duyguymuş yaşayıp öğrenir.
Tabii ki erkek ve kadın farklı yaşarlar kıskançlığı. Kadın hırpalar, takip eder, kendini yer bitirir. Daha çok kendine zarar verir. Erkeklerse, genelde tehdit ederler. Kaba kuvvete bile başvurabilirler. Osmanlı tokadını koydular mıydııı 2.80 uzatabilirler. Dikkat!:)) Kadının deliliği biraz daha masumdur anlayacağınız...;)
Aa unutmadan birde senaryocular vardır. ÖRK: Aranılan kişinin telefonu Kapalıdır. Eyvah ki eyvahhhh "Kesin Ayşe yanında. Ondan açmıyooooo. Aç şu telefonu aç aç.!!! Tamam, şimdi gidip yakalıycam ikisini. Emeklerimin karşılığı bu mu olmalıydı. Allah cezanızı vereeeee:)... Allah kimseyi ellerine düşürmesinn: ))
Nerden biliyor sun bunları derseniz hepsini direk ya da endirekt bende yaşadım da oradan biliyorum. Kıskanılan da oldum, kıskanan da. İkisi de hoş değil bence.
Her şeyin fazlası zarar ya dozunda yaşasak olmaz mı yani? Hem bakın, doğamızda var olan bu duygunun, aşırıya kaçılmadıkça ilişkileri kuvvetlendirdiği de kanıtlanmış bir gerçekmiş. İyi olmaz mı kuvvetlendirsek bağlarımızı. Hı?
Verilmesi gereken bir sınavdır aslında kıskançlık. Çünkü kıskandıkça kıskanılacak şeyler artar. . Ne zaman duygularınızı bastırırsınız, güvenirsiniz (hem kendinize, hem ona) o zaman azalmaya başlar. Üstünüze üstünüze gelmez. O zaman telefonlara gelen anlamsız mesajları, Kapalı telefonları, göz ucuyla atılan bakışları daha hoş karşılayabilirsiniz. Sınavı geçersiniz yani. İyi dersler herkese.)
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:03
22
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
27 Kasım 2008 Perşembe
TESADÜF ELBİSESİ GİYİNMİŞ TANRI BUYRUĞU

Bir gün yoluma tesadüfen biri çıktı. Işıkla kaplıydı çevresi, içim ne tesadüf, tanıyordu onu sanki ta ezelden beri. Ak saçları, derin bakışlarıyla, kızılderili büyük reisti kendisi sanki
Yürekten gelen sesi kulaklarıma ulaştığında; içimdeki ses: “İşte; Garcia’ya mektup taşıyan adam, Güvenç Abdal’ın bu, ta kendisi.”dedi…
HAYIR; o kişiyle karşılaşmam tesadüf değildi, planımda vardı. Ben dünya sahnesinde; Bazen oyuncu, sahne düzenleyici, ışıkçı, dekorcu, kostümcü, müzik yapıcı, dublör ya da çoğu kez figüran olarak yazılmış bir senaryoyu oynamaktaydım.
OYUN yazarı: Kuran’ın hadid suresi 20.Ayetinde:
” Bilin ki, şu iğreti dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden, bir süsten, aranızda bir övünmeden, mallarda ve evlatlarda çoğalma yarışından başka şey değildir.”diyordu.
Dünya âlemi; insanı, insana, insanca ve insanla anlatan bir sahne olmuştu artık benim için.
Bu sahnede figüran olduğum dönemlerde ağladım, isyan ettim, acı çektim, insanlara küstüm, kavga ettim çoğu kez rolüm gereği. Işıkçı olduğumda aydınlattım, gölgelendirdim, güzel şeyler ve çirkinlikleri. Benim amacım; Özün amacı olmuştu. Büyük usta,2. yönetmen hep bana ayna tutmuştu oyunlarımda.
”Melâmetten hırka giy, ipek atlas kumaş boş gelsin sana,
Lütufu kahrın içinde bul, dünya cefası hoş gelsin sana.”diye öğütlemişti.
”-Bak demişti, oyun yazarı bunu burada böyle yazmamış, sen kendi kendine oyuna doğaçlama sokuyorsun! Sen, senden ne isteniyorsa onu yap, tamam, mı?” Eyvallah! Diyordum ustama, ama bazen yine bildiğimi okuyordum. Seyircinin karşısına kendi sözlerimle çıktığımda yuhalanıyor, özün sözleriyle çıktığımda ayakta alkışlanıyordum. Ne zaman öğrendim alkışlar bendeki bana, canımın içindeki canana; and içtim, ölmeden önce ölüp oyunun yazarı olacağıma… Sevgilerim senden sana.
Not:26.11.2008 de Kızılderili ak saçlı ”Canının içinde cananı bulan” ustamızın kalıbını, ait olduğu toprağa gömdük. O canımızın içindeki canda aşkla yaşayacak…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:35
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Kasım 2008 Salı
ŞARLATAN

Azerice: Ağzı kalabalık
Türkçe: Çığırtkan
İtalyanca: ciarlatano, gürültülü ve çok konuşan.
Sözlüklerde ŞARLATAN'ın tam karşılığı bu. Şar-atıyor yani, ya da benim sözlüğüme göre: Şar=şehir, La=yok, Tan=güneş doğmadan önceki alaca karanlık fecir.
Şarlatan=koca şehri fecirde yok eden... Yok, olan şeyi var gibi gösteren... Böyle uzaar gider yorumlarım. Harf ilmini öğrenmek, bir de şarlatan tanımak gerek... Çevremizde ondan bol başka bir şey yok ama olsun insanoğlu kelimenin nereden gelip nereye gittiğini yine de bilmek istiyor. La fontaine ne güzel yorumlamış şarlatanı:
Şarlatanlar eksik olmaz dünyadan
Bu mesleğin, ne hikmetse,
Hacısı hocası boldur her zaman
Kimisi peygamberim diye çıkar ortaya,
Kimi Çiçeron geçinir köyde, koyakta
Bu sözde Çiçeronlardan biri
Öyle övüyormuş ki kendini,
Söz sanatının tanrısıymış sanki kendisi.
Bir hımbılı, bir mankafayı, bir hödüğü
Bülbül gibi konuştururmuş isterse
“_Evet, baylar, diyormuş kükreyerek;
Bir hödük, bir hayvan, bir eşek,
Bir eşşoğlueşek getirin bana,
Uğraşıp adam edeyim inanmayana,
Gelsin nutuk çeksin önümüzde,
Cüppe takke de giysin isterse!
Bu sözler kralın kulağına gitmiş;
Çağırtmış üstadı saraya, demiş:
“_Bir güzel boz eşek var ahırımda benim;
Bu eşeğin hatip olmasını isterdim.
_Başüstüne, demiş bizimki;.......
Siz istersiniz de ne olmaz ki?
Bir hayli para almış öncelik olarak
Tam on yıl sonra eşeği kürsüye çıkaracak.
_Yoksa demiş, asın beni razıyım;
Sırtımda bütün diplomalarım
Ve başımda iki uzun takma kulakla
Saraylılardan biri yanaşıp şarlatana,
Gizlice demiş ki kulağına;
Görmeye geleceğim seni asılırken,
Tam darağacına yakışacak adamsın.
Bize bir nutuk çekmeyi de unutma
Şöyle tumturaklı, dokunaklı cinsinden;
Kulağında küpe kalsın çiçeronların
_Sen hava alırsın, demiş şarlatan;
On yılda ya kral ölür, ya eşek ,ya ben.
Herif haklı
Asıl on yıl bekleyen deli
Bugünü gün etmek mesele
On yıl sonra kim kala kim öle!Kim bile akibetin ne olacağını!
Abbasi Halifelerinden Harun Reşit'in kardeşi Behlül'ün hikâyeleri çoktur. Ancak anlatacağım hikâyeyi Dedemizden duymuştum internette rastlayamadım onun için sizlerle paylaşmak istedim.
Harun Reşit bir padişah zengin mi zengin, kardeşi Behlül de fakir mi fakir pejmurde bir kılıkta çarşılarda deli divane gibi gezip durmakta. Bir gün halk padişaha gelir ve Behlül'ü şikâyet eder:
"-Efendim, kardeşiniz her gün halkın üstüne işiyor."diye. Harun Reşit vezirine emir verir:
"-git ve sor bakalım Behlül neden milletin üstüne işiyormuş?" Vezir gider bulur Behlül'ü ve sorar sorusunu. Behlül sinirlenir;
"-Kim demiş benim insanların üstüne işediğimi?" Vezir;"ee, herkes öyle söylüyor""Gel bak bakalım demiş Behlül ve iki parmağını vezirin gözüne sürme çeker gibi sürüvermiş.
"- hele bak bakalım gördüklerin insan mı?" demiş. Vezir hayretler içinde kendini sanki hayvanat bahçesinde sanmış. İştee demiş Behlül,
"- Bu şehirde 3 insan var, onlarda çok uzakta benim çişcağızım onlara ulaşmaz. Ben bu gördüklerinin üstüne işiyorum, insana değil." demiş.
Eğer insan kalıbında bu dünyada yaşıyorsak hayvan sıfatlarından soyunmamız ve insan gibi insan olmamız gerekiyor. Nasıl mı? Şarlatanlıktan uzak durarak, toplumun menfaatlerini ve yararını kendi arzu ve hedeflerimizden üstün görerek, yalansız, riyasız, üçkâğıtsız, dalaveresiz bir yaşam tarzını benimseyerek. Güneş gibi ayırt gözetmeden ışığını yayarak, nalıncı keseri gibi hep kendine yontmayarak... İnsan gibi insan olacağımız günlere kavuşmamız dileğiyle...Dilek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
23 Kasım 2008 Pazar
DÜŞEN BİR YAPRAK GÖRÜRSEN
Mevsim güzbahar, hatta kış olunca; insanın aklına hep hüzün, ayrılık ve eski şarkılar gelir. Ancak baharların sonu gelmez, şarkıların da öyle, sürer gider yaşamlar boyu anılar, kitaplar arasında kurutulmuş kızıl sonbahar yaprakları gibi…
Suat Sayın'ın
“Düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştin,
Biliyorsun seni ben sonbaharda sevmiştim.
Her sonbahar gelişinde, sarı sarı yapraklarla
Kuru dallar arasından sen gelirsin aklıma.”şarkısı dilimde.
Bir gün hafızanın sayfalarından kızıl bir yaprak düşüverir, o günlerin kokusuyla-şarkısıyla birlikte. Kırk ikindi yağmurlarının tam iş çıkışlarında bulutlardan yerküreye ritmik akışlarınla inişi, gökyüzüyle yeryüzünün zifaf gecesi gibi gelirdi bize. Kırk gün kırk gece toprağın düğününe eşlik eder, toprağın suya doymuş kısımlarında biriken sulara yansıyan sevgililerin gölgelerine bakar kalırdık uzun süre. Onlar da bizim gibi ıslandı derdik.
“Bu gece benim gecem, buuu gece benim gecem
“Cama vuran her damlada seni hatırlıyorum.
“Ve sana susuzluğumu!”
Beynin arşivinden tekerlenip dile gelen şarkıların ardından, koku mühendisleri iş başına geçer eskimiş laboratuarda sihirli formüllü kokuları burnumuza burnumuza sokarlar daima. Miss dior, cabotin, yasemin, lavanta, limon, kuzinede pişen patatesin, pancarın kokusu, hatta günlerin bile kendine has kokuları ince bir yılan gibi süzülüp geliverir aldığımız her nefese. Kokuların ve şarkıların belleğimizde canlandırdığı yaşanmışlıklar el ele gelirler bugünümüze yerleşiverirler.
“Hiçbir şeyde gözüm yok
Sen yanımda ol yeter
Kapkaranlık odama
Mehtap gibi doğ yeter.”
Geçmişin bilgilerini geri dönüşüm kutusuna atmak yerine, harici belleğe kaydetmek te fayda vermez USB kablosu olmadan bile AN-ın ekranında bir yolunu bulup görünüverirler tüm sevimlilikleriyle. Geçmişi anda yaşamak bu olsa gerek deriz.
İki sevgili kavga eder çekişir gözünün önünde, sen sarmaş dolaş oldukları günlerin heykelini dikmişsindir belleğine o çıkagelir anın ekranında görünür. Dilin lal olur diyemezsin “Siz şöyle âşıktınız, böyle deli divaneydiniz birbirinize “ diye. Sonra Annenle Babanın tartışmaları geçer sıraya, konuşur Annen “çan.çan.çannn” Baban: çocukların yanında tartışmak istemez
”-Süheylaa, BURNUN AKIYOR!” der. Annen elini burnuna götürüp bilinçsizce burnunun akmadığını hissedip güler, bu gülmeleri, kavgalarını unutmaları gelir aklına. Hep birlikte gülen bir aileye dönüşür manzara. Beden oturduğu yerde otururken; dalınıp gidilen bir kara delik vardır sanki, ya da geçmişten bugüne açılan bir big –bang…
Ruhun meseleleri için siyasi çözümler fayda etmez, ruhsal analizlere başvururuz çoğu kez. Ters esen rüzgârımızı doğrultup akışın ritmine ayak uydurabiliriz ancak.
Döngüsel yaşam; dönüşüm anlarındaki değişimin sürekliliğinin ne denli yaşamın kendisini anlattığını hatırlatır bize. Beynin kıvrımları arasından zaman tüneli bilinmez sürprizleriyle alıp başını gider, alıp başını gelir, her nasılsa. İpekböceğinin metamorfozu gibi… Acaba KUKLA’cıyı uyutup, iplerimizi elinden biran için bile olsa kurtarabilir miyiz ki?
HI, ne dersiniz?Sevgilerimle Dilek.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:15
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Kasım 2008 Cumartesi
Gypsy-Caravan Dinlenesi
Kışın iyice kendini göstermeye başladığı ve Kriz naralarıyla içimizi karartan haber bültenlerinden sonra, Dinlenesi albümlerimizde size bugün Gypsy-Caravan'ı yayımlamak istedik. Biraz neşelenmek bizimde hakkımız değil mi?
Devamı Buradan ...>>
21 Kasım 2008 Cuma
İKİNCİ ÇOCUK

Bana, ikinci çocuğu düşünüyor musunuz diye soruyorlar bazen. "bakalım, hayırlısı, durumumuz bir çocuğa daha bakacak gibi olursa neden olmasın" diye cevap veriyorum bende. Ara sıra kendi kendime de soruyorum istiyor muyum diye. Cevabı tahmin ediyorsunuzdur. Sonu yok ki istemenin. Anneyiz sonuçta. Birde isteriz iki de, hatta üçü bile isteriz... Tabiiki istiyorum oğlumun bir kardeşi olmasını. Anne babası haricinde güvenebileceği bir desteği olmasını ama bir taraftan da geleceklerini, üzerimize düşen şimdiki zamanın ağır, maddi ve manevi sorumluluklarını düşünüyorum ister istemez.
Eski insanlar beş tane çocuk yapıp onlara gül gibi bakıyorlarmış. Öyle ya da böyle büyütüp ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlarmış.
O zamanlar istekler ve ihtiyaçlar farklıymış. Daha doğrusu istekler, ihtiyaçlardan önemli değilmiş. Tamam işleri çok zormuş annelerin hem de çok zor. Çamaşır, bulaşık makinesi yokmuş, her şey elde hazırlanıyormuş, kaynatılıyormuş. (Laf aramızda hazır bezin olmadığını düşünemiyorum bile.) Zorluklarına hak vermemek mümkün değil ama o zamanın çocukları da pek bi mülayimmiş. Bilmiyorum belki de zamanın şartlarından dolayı bahçelerde, mahalle aralarında özgürce yetişip, çocukluklarını o kadar doya doya yaşıyorlarmış ki, anne ve babalarını istekleriyle boğmaya ihtiyaç duymuyorlarmış. Bu zamanda yaşayan akranları gibi hırsız, kapkaççı, ne biliyim kötülüğün her kolunu kendine iş edinmiş insanların korkusuyla evlere kapatılmıyorlarmış. Şanslı olanlar tek kanallı televizyonda renkli çizgi filmler seyredip mutlu oluyorlarmış ama yüz tane kanal içinde bütün gün istediğini izleyen, her şeyi olan ama mutlu olmayan çocuklar gibi değillermiş işte. Savaşlar, krizler, küresel ısınma. Vs dertleri de yokmuş ne güzel. Sebebini bende merak ediyorum. Çocuklar mı farlıymış, anneler mi çok sabırlıymış eskiden. Onlar kendine güveni tam çocuklar olmuşlar bir şekilde...
Şimdiki zamanda çocuk yetiştirmek daha zor gibi geliyor bana. Çok uzak geçmişten bahsetmiyorum benim çocukluğumda bile farklıydı her şey. Şimdiki zamanla arasında o kadar çok fark vardı ki...
Artık küçük çocuk yok sanki. Hepsi büyümüşte küçülmüş gibi. Bilmedikleri şey yok. Bilgisayar istiyorlar mesela. Özel bir oda, kendilerine ait eşyalar, oyuncaklar, play stationlar, örümcek adamlı, winx'li nevresimler istiyorlar. Artık ihtiyaçların yerini istekler aldı çünkü. Bir defteri arkalı önlü iki ders için kullanma devri kapandı. Kitaplar gazete, dergi kapaklarıyla değil, batmanlı, barbie bebekli özel kaplarla kaplanıyor şimdi. Ayakkabılar markalı. Yazlığı, kışlığı, sandaleti, sporu... Hava durumuna göre üst, baş. Bir ayakkabı, bir kabanla kışı geçirmekk çookk uzaklarda kaldı. İstiyorlar da istiyorlar. Onlarda zamana ayak uydurmak zorunda tabii ne yapsın garipler. İstemek serbest. Vay ananın-babanın haline...
Durum böyleyken gelinde düşünün ikinci çocuğu. Hatta bırakın ikinciyi, bir çocuğa bile bakmak isteklerini karşılamak bir mesele artık.
Başka bir açıdan bakarsak olaya, bizler az çok bilinçli, okuyan, araştıran, evlatlarına en iyisini sunmaya çalışan insanlar olarak fedakârlık yapıyoruz da, en doğal isteklerimizi bastırıyoruz da, dünyaya gelmiyor mu gelecek olan? Tabi ki geliyor. Ne yazık ki cahil bir nesil geliyor. Bundan sonrası için daha da endişeli olmamak elde değil. Çünkü kendine dahi bakamayan ya da zor bakan, yoksulluk içinde kıvranan insanlar bizim gibi düşünceli değiller. Yapıyorlar 5 tane sokaklarda büyüyor o çocuklar. O zaman da diyorum ki, "bilinçli bir nesil adına bizim gibi insanların en az üç çocuk yapması lazım!!!"
Bu sözüm size "birilerini" hatırlatsa da onun düşünceleriyle yakından uzaktan alakam olmadığını da belirtiyoooooor bu karmaşanın içinden çıkamayıp hepinize sevgilerimi sunuyorum:))
Umuyorum ki, şartlar biraz olsun düzelir ve bizde oğlumuza bir kardeş isteyebiliriz rahaaat rahaat. Tadını çıkara çıkaraa.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:18
10
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
20 Kasım 2008 Perşembe
TOPRAK OLDUM, TOHUM CAN BULDU BENDE

Selam, tüm dostlara. Eski bir yazım ama konu tasavvufa gelince.... özellikle çok sevdiğim şiirimi bir kez daha yayınlamak istedim. Dilerim bir gün birileri müziği ile birlikte dile getirir.
Allah meleklerine ;" Âdem’e secde edin" demişti. Kabul ettiler. Sadece biri hariç. Âdem topraktan yaratılmıştı, O ise ateşten. Dedi ki Şeytan;" Ben istersem toprağı şekilden şekil’e sokarım istersem seramik bir vazo, istersem camdan bir şişe." Ama unutmuştu ki; hava olmadan ateş yanmaz, Su ise ateşi söndürür. Ateş, Hava, Su, Toprak Âdemde hepsi mevcuttu.
Gelelim secde meselesine; apaçık diyor ki kuran ;
"Sen İnsan’a (Adem) secde eden misin? (yani melek mi?), yoksa müddet verilenlerden misin? (Şeytan mı?" Şeytana neden müddet verildi? Çünkü o BEN varım, BEN üstünüm, BEN kimseyi tanımam (ama bu arada hatırlatmak gerek ki Şeytan da bir melek ti ve Allah’a secde etmekteydi) yani BEN diyen Şeytan dı.
Allah İnsanı meleklerine;"halifem" diye
tanıttı. Yani ATEŞ, HAVA, SU, TOPRAK’ ı onun eline varlığına vermişti. Ondan istediği ise Toprak bedeninde var olan Su ve Hava ile kendisine isyan edebilen Ateşi dengede tutabilmesiydi. Öyle mükemmel (Adil) yasalar koymuştu ki evrenin her noktasında, şaşmasına imkân yoktu. Allah’ın iradesi mükemmel yasalarını koymuş bize ise, cüz-i bir irade bırakmıştı ve "sen yasalar çerçevesinde özgürsün" demişti. Toprak olmak, Su, Ateş ya da Hava olmak bize kalmıştı.
Ateş olursan eğer suyun buharlaşır, havan tükenir sonuçta kendin de sönersin ve sadece TOPRAK kalırsın. Tohum atılmadan, sulanmadan, havasız ve yeterli miktarda Ateş olmadan da asla Can bulamazsın. Tohum atılıp ta bunlardan birisi (Ateş, Hava, Su) az ya da çok olursa yine yaşayamazsın. Sen Toprak olduğunu kabul et ki Ateş, Hava, Su sana secde etsinler.
Ateş bende, hava bende su bende
Toprak oldum tohum can buldu bende
Zaman yokken bir güzele vuruldum
Aşk uğruna bu dünyaya kovuldum
Aşkım zincir, bense bir köle oldum
Tüm varlıkta Aşkın özünü buldum
Ateş bende, hava bende, su bende
Toprak oldum tohum can buldu bende
Ateş idim yana, yana kül oldum
Rüzgâr olup ese, ese yoruldum
Seller gibi çağlar idim duruldum
Günü geldi, Toprak oldum dürüldüm
Ateş bende, hava bende, su bende
Toprak oldum tohum can buldu bende
Tohum iken bitki oldum, ot oldum
Hayvan yedi bedeninde et oldum
Sonunda kendimi İnsanda buldum
Bedenimden sıyrıldım ben AŞK oldum
Ateş, Hava, Su, Toprak hepsi oldum
Gerçek Aşk’ı Yalnız HİÇLİKte buldum
Devamı Buradan ...>>
19 Kasım 2008 Çarşamba
İÇSEL YOLCULUK:
Tasavvufta YOL’a gitmek vardır. Allah’a giden YOL’ da yol ALMAK mesele… Ama en zoru ise YOL OLMAK eğilip sırtından atlatmaktır yola gidenleri. Çerini çöpünü toplayıp kurtarmaktır mesele, batağa batanları. Bunları yapabilenlere aşk olsun… Açmak 4 kapıyı sırasıyla, geçebilmek 4x10 caddeyi edebinle. Temizlemek lazımdır attığın her adımda, basılan her toprağı. Fark edip hataları kusurları bir bir ayıklamalı. 4 kapıda da vize gerek, pasaportun damgalanmalı.
“Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi.
İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti: Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.
Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerine hepsi aynı şikâyette bulundu: Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
“-Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.
Kral gülümseyerek cevap verdi:
"-O altınlar sana ait delikanlı."
"-Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."
"-Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin."
Çünkü yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir.Sevgilerimizle.
Hikâye: Bütün dünya’dan
Resim:Dilek özmen
Devamı Buradan ...>>


