.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

28 Şubat 2009 Cumartesi

EVİMİN KOKUSU


Evlerin kendine has kokuları vardır. Ya da ben öyle hissediyorum bilmiyorum. Kimilerinin evi temizlik kokar, kimilerinin nem, bazı evler alkol kokar, bazılarıysa hafif naftalinimsi. Dedelerimizin, anneannelerimizin evleriyse daha bir başka kokar. Herkese göre başka ama yaşlı evi kokusu...
Çoğu zaman birbirine benzer ya da yakındır bu kokular ve bende bu kokularla evleri özdeşleştiririm kafamda. İsteğim dışında gerçekleşir bu. Sadece evlerde değil her yerde koku avcısıyımdır huyum kurusun. : ) Yolda yürürken yanımdan geçen birinin kullandığı parfüm eğer tanıdıksa hemen tanık olunan o ana, eskiye dönerim. Anılara, yaşanılanlara giderim. Kimi yüzümü güldürür, kimi içimi acıtır....
Evlerin kokusu deyince de aklıma hemen en yakın arkadaşımın evindeki ağır koku gelir. Kızcağızın evine mecbur kalmadıkça gitmek istemezdim çünkü evleri en sevmediğim kokuların başında gelen -yanmış kibrit kokusu- gibi kokardı. Ne zaman gitme mecburiyetinde kalsam burnumdan değil ağzımdan nefes almayı tercih eder, bin türlü bahane uydurur bir an önce kendimi dışarı atmak için delirirdim. Burnu keskin olmak dedikleri şey bu mudur acaba? Eğer buysa kötü yanları da var işte böyle. Dolmuştan yeni indiğim bir sırada yanımdan geçiveren gencin ( o zaman gençti şimdi yaşlanmıştır tabii : )) peşinden koşturmuşluğum, parfümünün adını sormuşluğum bile vardır benim.: ) Ne yapayım koku uzun zamandır adını hatırlamaya çalıştığım kokunun ta kendisi. E koştum peşinden hiçte utanmadan sordum ama hiç kötü bir niyetim yoktu inanın. : )
Şimdi nerden çıktı bu koku konusu diyenlere açıklayayım;
Yaklaşık 2 aydır devam ettirdiğimiz ve bir türlü bitiremediğimiz, belki de bitirmek istemediğimiz kış tatilimizi geçen hafta başı nihayete erdirdik sonunda. Önce bilindik otobüs kokulu otobüsümüze bindik ve köyümüze doğru yola çıktık. Tabi ki çok özledik evimizi, özlenmez mi hiç? Sabahın altısında yorgun, uykusuz çaldığımız kapıyı çalan ben, açan annem...
Ve salona girer girmez burnuma gelen, içime dolan o koku, "evimizin kokusu". Demli çay mı desem, deterjan kokusu mu desem yoksa huzur kokusu mu? Evet evet HUZUR işte. Ela’nın evi nin kokusu yahu : )... İşte bu andır bu yazıyı yazmama ilham veren. Paylaşmak istedim sizlerle. Belki sizde duyduğunuz kokularla yolculuğa çıkarsınız diye.
Her ne kadar geldiğimiz yerdeki evimizde de kendi evimiz gibi rahat etsek te finalde yine o tanıdık cümle. "Evim evim güzel evimmmmm"...
Ela artık evinde haberiniz olsun. Artık burada. Zaman bulduğu her fırsatta okuyacak, okutturacak inşallah. Hepinizin evi huzur ve sevgi dolsun, misler gibi koksun dilerim.

Not: "Parfume" filmindeki psikopat adamcağızla eşleştirmeyiniz lütfen:) Ben daha o kadar delirmedimm. Hihi...

Devamı Buradan ...>>

27 Şubat 2009 Cuma

TİLKİ HÖYÜK KÖYÜ kurucusunun hikayesi


Saf ve temiz Anadolu köylümüzün İnsana ve insanın dilinden söylenen söze inancının çok güzel bir örneği olan bu hikayeyi okuduğumuzda bizi çok duygulandırmıştı. Sizlerle de paylaşmak istedik.Bu gün bile, güzel vatanımızda bir aldatan varsa; sözlere inanıp, görünüşte aldanan milyonlarca insan var.Ama gerçek şu ki; kendini akıllı sanıp aldattığını sanan mı daha aptal, yoksa insan görünene inanıp temiz yürekle inanan mı?Görelim bakalım Mevlam neyler; neylerse güzel eyler...

Tilki Höyük köyü, Kangal’ın batısında ve ilçeye 45–50 km. uzaklıkta bulunan küçük fakat şirin bir köydür. Bu köyün alt yamacında yine kendisi gibi küçük, fakat ilkbahar ayları taşkınlıklar yapan bir derecik akar.
Efsaneye göre zamanında bu köye ilk yerleşen adam, üç kızı ve karısıyla yalnız başına yaşar ve çiftçilikle geçinirmiş. Tarladan döndüğü bir ilkbahar günü kızlarıyla karısını, derenin kenarında ağlaşırken görmüş. Dövüne dövüne ağlayan karısına ve kızlarına ağlamalarının sebebini sormuş. Büyük kız hıçkırarak anlatmaya başlamış.

“—Ben kocaya varırsam, çocuğum olursa, yürümeye başlarsa, sizi görmeye gelirsem; çocuğum da bu çayın kenarına gelir de düşer boğulursa… Vah benim başım, talihsiz başım…”
Diğerleri de bir ağızdan ona katılmışlar:
“- Değil mi ya?
Ah bizim talihsiz kız, kaderi kara yazılan yavrumuz… Ah!...”
Birbirlerinin boynuna sarılıp ağıtlar söyleyerek ağlamışlar.
Olan bitenleri sabırla izleyen baba, onlara sormuş:
“- Bitti mi?”
“- Bitti…” Diye cevap vermişler.
Babaları:
“- Tuuu… Allah belanızı versin… Aha ben gidiyorum, sizlerden aptalını buluncaya kadar köye dönmeyeceğim…” Demiş.
Bir turşu küpünün alt tarafını kırarak, üstü ile yola çıkmış. Nihayet bir köye varmış. Altı olmayan, iki tarafı açık küpü havaya dikip bağırmaya başlamış:
“- Antika satıyorum… Antika satıyorum…
“Kadının biri önünü kesip sormuş:
“- Bu ne antikası?”
“- Adam, bak”,demiş.
Küpü havaya dikip kadına göstermiş:
“- Bak, şunu dikip içine bakınca gökyüzünü, geceleri de yıldızları görürsün…”
Kadın, kocasının sakladığı on altını verip küpü almış. Az sonra kadının kocası çıka gelmiş. Kadın, kocasını sevinçle karşılayıp, on altına satın aldığı küpü gösterip:
“- Bak demiş, bütün altınlarımızı verip bunu aldım. Antika bu… Antika bu… Bunu dikip yukarıya baktın mı gündüz gökyüzünü, gece yıldızları görürsün…”
Kocası, kadının elinden küpü kaptığı gibi yere çarpmış; saçına yapışıp kafasını yukarıya kaldırmış:
“- Bak bakalım gökyüzünü görüyor musun?”
“- Görülmeye görülüyor ya küpün göstermesi başkaydı, diye söylenmiş.”
Kocası atına atladığı gibi altınları alan adamın peşine düşmüş. Epey sonra yetişmiş.
“- Selam ey yolcu… Buradan elinde on altın bulunan bir adam geçti mi?”
“- Aha şimdi önümden geçti, demiş; adam kurnazca. Fakat siz ona yetişemezsiniz ki…”
“- Niye? Diye, kızmış altının sahibi”.
“- O yayan, siz atlısınız da ondan…”
“- Amma da yaptın, at daha çabuk gider ya…”
“-Gider gitmesine ya, o iki ayaklı olduğundan hemen çabucak “Bir, iki… bir iki…” der, gider. Senin atın dört ayaklı, “Biiir. İkiii… üççç… dörttt…” diye gidecek ki yetişmesine imkân yok.”
“- Doğru, demiş adam; at sende kalsın, dönüşte alırım”.
Atından inen adam gösterilen tarafa koşmaya başlamış. Beriki yönünü değiştirerek bir başka köye gitmiş.
“—Tavuk alıyorum… Pahalı tavuklar alıyorum, diye bağırmış.
Yine önüne bir kadın çıkmış
“-Bende kırk tavuk, bir horoz var… Alır mısın?” Demiş.
Kadının evine varıp pazarlığı yapmışlar. Kadın kırk tavuğu yakalayıp denk etmiş, adama vermiş. Fakat bütün çabalara rağmen horozu yakalayamamış.
Adam:
“-Canım, demiş; niye kendini boş yere yoruyorsun. Ben şimdi tavukları alıp gidiyorum. Eğer bunların bedelini getirirsem horozu verirsin, yok getiremezsem, horoz senin olsun.”
Kadın:
“-Hay Allah senden razı olsun; deminden beri boş yere yoruldum durdum,” demiş.
Adam tavukları alıp gitmiş. Biraz sonra tavukları satan kadının kocası gelmiş. Karısı, koşarak karşılamış.
“-Gözün aydın, demiş; tavukları bir pahalı sattım ki…”
Adam memnun olmuş.
“-Ver bakalım paraları, “demiş.
“- Para alamadım ki!...”
“- Niye?...”
“Horozu vermedim. Parayı getirmezse horoz bizim. Yok tavukların bedelini getirirse horoz onundur. Ben enayi miyim? O, parayı tıpış tıpış getirecek…”
“-Allah’ın sersemi diye bağırmış kocası hiddetle… Horoz eskiden de bizim değil miydi?”
“- Aboooo! Doğru ya…” demiş, kadın boynunu büküp.
Onlar çekişe dursun, tavukları alan adam kendi karısıyla kızlarından daha aptalların bulunduğu sevinci içinde köyüne dönmüş.

Ve şimdi o tek ev, 45–50 hanelik şirin bir köy olmuş. Hepsi de birbirinden akıllıymış. Adamın tilki gibi kurnaz oluşu nedeniyle de köyün adı Tilki Höyük olmuş.

Devamı Buradan ...>>

26 Şubat 2009 Perşembe

MELİKE DEMİRAĞ/ GERİ DÖNÜŞÜM Albüm Dinlenesi


Melike DEMİRAĞ 1970 li yılların 12 Mart darbesinden sonraki dönemleri yaşayanların ARKADAŞ’ı olan bir sanatçı. Bu hüzünlü yüz, duygulu ses uzun bir aradan sonra “Geri dönüşüm”albümüyle eski ve yeni arkadaşlarının karşısına çıktı. Bir gün bir yerlerde: ”Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde bu dünya barışa kavuşacak.”diye bir yazı okuyor ve bütün insanoğlunun insanlığa hizmet için görevli olduğunu düşünüyor.23 yaşında anne olmuş ve bugün bir torun sahibi Melike bu albümünün dağıtımını Sezen Aksu’nun tavsiyesiyle DMC şirketine vermiş. Küresel ısınma ve çevre felaketlerine gönderme yaptığı için “duyun beni” klipi “Greenpeace Akdeniz örgütü” tarafından da destekleniyor. Haydi, biz de “gafil gezme şaşkın” türküsünü bu kez Melike’nin sesinden dinleyelim.
Devamı Buradan ...>>

25 Şubat 2009 Çarşamba

"BEN; O OLACAĞIM, O OLACAĞIM, O" Diyenler:


Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.
Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.
Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu: "Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz… Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; "Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"
Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:
"Ama görüyorsunuz... Ben yolcuyum."
Ünlü bilge, hak verircesine güldü:
"Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle”

*alıntı*

Ne mutlu göz yormayan sadelikler içinde gönlünü zenginleştirenlere…
Ne mutlu mal mülk, ıvır-zıvırlı taşınmayacak yüklerle yürümeyenlere…
Ne mutlu gönüllerini; kin. Haset, fesat ve kıskançlıklardan temizleyebilenlere…
Ne mutlu kuş cıvıltısını, rüzgârın üfürüğünü, suyun şırıltısını duyabilenlere…
Belli ki Onun yolcuları onlar,kağıttan bile olsa gemileri,Mevlana gibi “o olacağım, o olacağım O” diyenler bunlar…Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

24 Şubat 2009 Salı

SİZ HİÇ IRMAK OLDUNUZ MU?


Kimi zaman IRMAK olup aktığını imgeleyeniniz olmuş mudur bilmem?
Dağ tepe atlayanınız yaylalardan ovalara akıp şarıl şarıl şarlayıp, gürül gürül çağıldayanınız olmuş mudur bilmem?
Her ırmağın kendine has bir dili vardır, cinsiyeti, rengi vardır, burcu vardır bana göre.
Kimi öfkelidir sinirli sinirli homurdanarak akar yatağında, sanki bir yere yetişmesi lazımmış gibi dur-durak dinlemez. Kimi nazik, naif, “sizlere bereket getirdim, açın kollarınızı ben geldim” der sanki.
Kimi;

önüne çıkanı katıp kendine, bentler aşıp, taze fidanları, körpe ağaçları kökleyip, hatta kendinle oynaşan çoluğa çocuğa, kıza-kızana acımayıp kucaklayıverir onları ölümüne tutkulu sevdasıyla.
Çocukluğumun bir bölümü Sakarya Nehrinin yanı başında Doğançay’da geçti. Yasaktı ben dâhil tüm çocukların Sakarya’nın yakınına gitmesi. Köyün ortasından gün boyu geçen trenlerin seslerini bile bastırmak ister gibi akardı çünkü. Her yıl köyden “Sakarya bir can daha aldı” haberi ulaşırdı Babamın kulağına. Babam istasyon şefi, köyde yerleşik Çerkezlerin Eniştesi çünkü. Kim kimi sever, kimden kime mektup gelir, babam dağıtırdı sahiplerine gizli gizli. Ne zaman tayinimiz çıktı gizli kaçıp gittiğim ırmağın kenarına, aleni gidip vedalaşmıştım onunla gözlerim yaşlı. Çünkü onun sesiyle uyuyup, büyümüştüm ben. Nereye gittiğini hep merak etmiştim. Onunla o olmuş, “neden insanların canını alıyorsun acımadan ?“diye sorgu sual etmiştim.”Nereye gidiyor? “soruma Babam hep” kuzeye “cevabını vermişti. Kuzey neresiydi hiç bilmiyordum ki o zaman.
Daha sonraları Eskişehir’deki Porsuk çayıyla kuruldu iletişimimiz. Ama O; o kadar acımasız değildi, Babam; “bak bu ırmak sularını Sakarya’ya götürüyor, selam söylemek istiyorsan ona söyle iletir mesajını Sakarya’ya" derdi. Eskişehir Kız Ortaokulu’nda okuyordum. Artık biliyordum Sakarya’nın nereden gelip nereye gittiğini. İlk sene 7 dersten ikmale kalınca oturmuştum Porsuk’un kenarına kendimi sularına bırakıp “Beni ne olur götür SAKARYA’ya” demek istemiştim... Babam akşam vakti beni bulduğunda, anlamıştı dileğimi, sarılmıştı bana “güzel kızım hiçbir şey senin kadar önemli değil?” demişti.
Sonraları gördüm Kızılırmak’ı, Dicle’yi Fırat’ı…Ve daha nicelerini.. Onlar dur-durak dinlemeden menzillerine koşuyorlardı. İşte onun için yüreğimdeki, ırmaklara olan hayranlığım hiç eksilmedi.

Devamı Buradan ...>>

22 Şubat 2009 Pazar

DEFNE AĞACININ EFSANESİ


Güzeller güzeli DAPHNE gözyaşlarıyla yalvarmış;

-"Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru".diye.

Öyle içten yalvarmış ki o an organları ağırlaşıp, odunlaşmış, göğsünü gri bir kabuk kaplamış, kokulu saçları yapraklara, kolları dallara, körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine doğru uzayıp gitmiş. Dünya güzeli bir kızken Daphne: ağaç oluvermiş. Allah murat verici, öyle dilemiş, dileği yerine gelmişşş.

Zeus'un oğlu Işık Tanrısı Apollon:
içinde arzular uyandıran Daphne’yi ırmak kenarında gördüğünde aklı başından gitmiş. Kalbi aşkın sihirli okuyla yanmış yaralanmış, ne yapsın zavallı, yüreğinde duyduğu sancıyı susturamayıp, istemiş bu güzelle konuşmayı. Ne çare; kaçmaya başlamış;Daphne ürkek, Daphne sıkılgan, Daphne nazik bir ceylan misali. Kayaları atlamış, ırmakları geçmiş. O güzel peri önde Apollon arkada aralarındaki mesafe kısaldıkça kısalmış. Apollon’un sıcak nefesini saçlarının arasında duyunca, anlamış elinden kurtulamayacağını ve o zaman Daphne Toprak anaya etmiş duasını. -"Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru".diye. Daphne'nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü içinde seyrederken Apollon, sarılmış Defne’nin gövdesine teessürle, kalbinin sesini bırakmış ağaca dönüşen Daphne’nin bedenine böylece.
Heyecan içinde o ağacı kendine amblem, parlak yapraklarını da başına taç yapmış.

-"Defne, bundan sonra sen, Benim kutsal ağacım olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi ,hastalıkların şifası, zaferlere ulaşanların baş tacı olacak.. Sen güzel bir peri ben de koca bir tanrı iken kavuşamadık ama şarkılarda, şiirlerde yan-yana geçecek isimlerimiz, yürüyecek şanımız” demiş.
Bu tatlı sözler üzerine Defne, Apollon'u saygı ile selamlayıp dallarını yerlere kadar eğmiş ve söz vermiş yaz kış yeşil kalıp insanlara şifa dağıtacağına.

İşte bu öykünün geçtiği yer bugünkü Antakya “Harbiye”dir.Aslında Apollon aşk tanrısı Eros'la alay etmeseydi Eros hiç böyle acımasızca öc almak istermiydi? Saplanmasaydı Apollon'un yüreğine "kişiye tutku ve sonsuz aşk verecek olan altın ok"böyle tutkuyla aşık olabilir miydi? Saplanmasaydı Dafhne'nin yüreğine "kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracak olan ok" böyle deli gibi kaçarmıydı, terkeder miydi kendisini böyle içten seveni?
İşte o zamandan beri şiir yarışmaları ve zaferler Defne dalı ile ödüllendirilir. Daphne'nin gözyaşları ise bugün hala Antakya Harbiye'de şelaleler olup dağ tepe akmaktadır biline…
Şiirselleştiren:Tontini yani Dilek

Devamı Buradan ...>>

21 Şubat 2009 Cumartesi

ŞİFRELERİ OKUMAYI BİLMEK GEREK


Allah’ın varlığını görmeye ve hayran olmaya niyetliyse kişi Allah kendini bir bakış, bir dokunuş, bir sözle gösterecektir kendisine eminim. Diliyorsak kavuşmayı o bize kollarıyla, sesi ve nefesiyle, yağmuru, rüzgârı, ışığıyla mutlaka ulaşacaktır. Sorularımızın cevapları kesinlikle gelecektir. Mesajları ve şifreleri okumayı bilmiyorsak; işte o zaman vay bizim halimize?

Adam fısıldadı :" Tanrım konuş benimle. "
Ve bir kus cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı :" Tanrım konuş benimle! "
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve" Tanrım seni görmeme izin ver " dedi.
Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve adam bağırdı," Tanrım bana bir mucize göster! "
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı,
" Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla! "
Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü
Ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı.
Ve yürüyüp gitti…

Alıntı:Bütün dünya'dan
Devamı Buradan ...>>

20 Şubat 2009 Cuma

KÜÇÜK BİR ÇOCUĞUN UMUDU


Küçük çocuk deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Biçimi de bir insan kalbine benziyordu. Üstelik pırıl pırıl da parlamaktaydı.

Çocuk; taşı avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı.
Adam yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söyleyemedi.
Küçük çocuk düşlerini süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle bir de top alabileceğine inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu.


Çocuk işin kendisine düştüğünü anladığında tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de elindeki taşın çok küçükleriyle süslenen yüzüklerle.
Çocuk en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra bir süre vitrinin önünde bekledi. İçeride dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da kürk mantolu bir hanım.

Küçük çocuk biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak:
“Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim!” dedi. “Eğer isterseniz size satarım.”
Adam taşa uzaktan bir göz atıp “O yalnızca basit bir çakmak taşı.” dedi. “Tüm kıyı o taşlarla doludur.”
“Hayır” diye atıldı küçük çocuk. “İsterseniz ıslatın. Ne kadar parladığını göreceksiniz.”

Dükkan sahibi zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu.
Kadın onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp “Tam istediğim şey!” diye gülümsedi. “Onu bana satar mısın?”.

Küçük çocuk taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra koşarak uzaklaştı.
Kadın elindeki taşı kuyumcuya vererek bir zincir takmasını söyledi. Belli ki mücevher gibi taşıyacaktı.
Dükkan sahibi yapmış olduğu uyarıyı dinlemediği için kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden de “Söylemiştim ama tekrar edeyim!” dedi. “Satın aldığınız şey basit bir taştır.”
Kadın önce pırlanta kolyesine daha sonra da yüzüğüne bakarak:
“Zannetmiyorum!..” dedi. “O taş bence bunlardan çok daha değerli. Çünkü küçük bir çocuğun umudunu taşıyor.”
Alıntı:Bütün Dünya'dan

Devamı Buradan ...>>

18 Şubat 2009 Çarşamba

KITMİYR'İN İZ BIRAKAN HİKAYESİ


Soğuk bir kış günüydü. Kadın, oğlunu babasının yanına uğurlamış küçücük evinde gözü yaşlı tek başına kalakalmıştı. Kömürlükten dönme, kapısı bir omuz atmasıyla açılabilecek eğretilikteydi evi. Bu ev kadının mabedi, sınır kapısı, huzura açılan penceresi olmuştu. O gece şiirler okumuştu oğlu, şarkı sözleriyle seslenmişti kendisine. Babasının evine dönünce de telefon edip annesine;
“-Allah sana tez zamanda bir yardımcı, beni sana aratmayacak bir dost yollar inşallah” diye dua etmişti. Sonra,
“-seni öyle çok seviyorum ki sevgilerimi kuşların kanatlarına yükledim taşıyamadılar” demişti. Televizyonu yoktu Zeynep’in kitaplarıyla oyalanıp duruyordu işte. Küçük radyosunu açtı Sevval sam:

” Söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye “diyordu o güzel sesiyle.Kapının önünde bir ayak sesi, sanki mermeri çiziktiren bir tırnak darbesi duyar gibi oldu, ürktü..Korkuların üstüne gidilmesi gerektiğini düşünüp gürültüyle arka bahçeye açılan sokak kapısını açtı. Ne görsün?

Boynunda tasması olan bembeyaz bir köpek, kuyruğunu sallıyor, başını öne arkaya çevirip kırk yıllık dost gibi sırnaşıyordu. Sevindi kadıncağız, “Tanrı misafiri misin? Hoş geldin” dedi. Başını okşadı, biraz yiyecek verdi, vedalaşıp kapısını kapattı, uykuya daldı. Ertesi sabah köpeği kapıda bulacağını hiç sanmıyordu. Oysa köpekçik kapının eşiğine kıvrılmış oracıkta uyuyakalmıştı. Açılan kapının sesiyle doğrulup iki arka bacağının üstünde kalkıp ön bacaklarını sarılır gibi Zeynep’in omuzlarına koydu. Kadın bu samimiyete cevapsız kalamadı.Köpeği sahiplenip adını da :Kıtmiyr koydu.Çünkü Kuran’daki Kehf suresini yeni okumuş 7 uyuyanların kapısını bekleyen köpeklerinin adının KITMİYR olduğunu yeni öğrenmişti. Giderse gider, sahibi gelirse veririm diye düşündü, komşulara ve hatta karşıdaki okulun görevlilerine bile sordu. Kıtmiyr’e kimse sahip çıkmadı. Ancak küçük dostumuz herhalde hamileydi, ya da yeni doğum yapmıştı. Çünkü memeleri olgunlaşmıştı. Anlayamadığı için petshop sahibi veteriner bir arkadaşına haber verdi, Nükhet “Hamile bu hayvancağız dedi bakımını yaptı” bir aya kalmaz doğurur, bana haber ver, yardımcı olurum” dedi. Zeynep; geçimini zaten zor karşılıyordu, ona ve çocuklarına nasıl bakarım diye doğal olarak kısa bir süre endişe duydu.
Ama oğlu:
“-beni sana aratmayacak bir dost diliyorum sana Allah’tan” dememiş miydi? Nasıl olsa karnımızı doyururuz, bu kadar imansız olmamak gerek diye endişelerini kafasından savdı. Mahallenin çocukları Kıtmiyr’i tanıyorlardı. “-Okulun Belçika kurdu bir köpeği var, onunla çiftleşti bu köpek teyze dediler.” Neyse bu bilgilerin hepsi veteriner arkadaşa doğal olarak iletildi, doğumu o yaptıracak ya. Bir gün Nükhet bir bayan arkadaşıyla Zeynep’in ziyaretine geldiğinde, kadıncağız da ilgilendi sevdi köpeği. Zeynep köpeğin varlığından, kapının altından evin içine nefesini üflemesinden mutlu. Zaman zaman “-yakında sen de anne olacaksın güzelim” diye onunla konuşmakta ona anneliğin erdemlerinden ve güzelliklerinden bahsetmekteydi. Ziyaretine gelen arkadaşlarının hepsi çok sevmişti onu. Kapı açıksa eşiğe oturuyor ve muhabbet dinliyordu sanki bıkmadan sıkılmadan. Doğum vakti geldi: Zeynep merdiven altına hamile dostuna güzel bir yatak hazırladı yiyecekler aldı loğusamızı beslemek için. Ve çok geçmeden veteriner dost Nükhet gözetiminde doğum gerçekleşti.7 adet birbirinden güzel Belçika kurdu köpecik yuvarlanıp çıktılar analarından. Allah razı olsun her şey yolunda… Kıtmiyr ne zaman ihtiyaç gidermeye gidecek olsa geliyor Zeynep’e haber veriyor...
“-sen benim çocuklara bak ben şimdi geliyorum “diyordu sanki. Heyecanla gidip heyecanla geri dönüyor ellerini yalayıp Zeynep’in yavrularının yanına onları emzirmeye geri dönüyordu. Kıtmiyr çok iyi bir anneydi, çok merhametliydi çok sevecen gülen köpek.
Bir gece vakti Zeynep silah sesiyle gözlerini açıp Kıtmiyr’in yanına koşturduğunda saatler gecenin 2 sini gösteriyordu. Ellerinde bir karton kutu iki adam tek tek yavruları alıp cinsiyetlerine bakıp kutuya koyuyorlardı. Zeynep delirdi;
”- ne yapıyorsunuz siz gecenin bu vakti bırakın o yavruları” diye feryad ediyordu. Adamlar gayet sakin;
”-Mahalleli şikâyet etti onun için götürüyoruz hayvanları “diye palavra attılar. Çünkü Kıtmiyr şikâyet getirecek hiçbir şey yapmamıştı, bir kez havlamamıştı bile.
.”-Nereye ateş ettiniz köpeğim nerede?”diye Zeynep inledi durdu ama adamlar:
”- bilmiyoruz biz gelince kaçıp gitti köpeğiniz “dediler. Ve yavruları alıp gittiler.
Zeynep evinin kapısında ağlayarak sabahı etti, o arada bir hışırtı Kıtmiyr sürünerek Zeynep’in eteğinin dibine geldi çöktü ağzının kenarından kanlar akıyordu.
“-Benim kızımı vurmuşlar mı? Canım iyileşeceksin” deyip gözü yaşlı kadın onu tedavi etmeye çalıştı. Kıtmiyr biraz kendine gelince doğrulup yavrularının yanına gitti baktı ki yoklar gelip soran bakışlarla kadının gözlerine dikti gözlerini, kadın adamların elinden alamadım elleri silahlıydı diyemedi. Ve sadık dost yığıldı toprağın üstüne öylece cansız oracıkta kalakaldı. Zeynep’de eşiğin dibine yığıldı kederi isyanı ve feryadıyla baş başa.

Zeynep Kıtmiyr’i bahçesinin toprağına gömdü. Yavruların belediye’de olduğunu, petshop sahibi arkadaşı Nükhet’in getirdiği bayanın oğlunun Belediyenin veterineri olduğunu, o kadının Belçika kurdu yavruları oğluna bildirdiğini ve cins köpeklerin anası olduğu için köpeğinin öldürüldüğünü daha sonra öğrendi...

Devamı Buradan ...>>