Bugün aslı yok yaylasına gidesim var. Varsın aslı olmasın o yaylanın, hayal haritamda bal gibi de adı var. Biniyorsun taka bir otobüse pencereleri tül perdeli, nazar boncukları ve el yapımı köylü bebeler sarkıyor otobüsün ön camından. Kulaklarımda “selvi boylum al yazmalım” türküsü ilerliyorum ine çıka toprak yoldan. Çimenlerin üstündeki çiğ buharlaşıyor sarıyor toprağı ince bir tül perde gibi. 30 altın vererek geçiyorum Duha koca oğlu Deli Dumrul köprüsünden. Toy kurulmuş ovada, öğreniyorum ki Deli Dumrul’un Azrail’le pazarlığı var. Soruyorum nedir sebep, nedir bu ahlar, nedir obadaki bu feryat? Diyorlar bir yiğit öldü diye meydan okur, Deli Dumrul’la Azrail hesaplaşırlar… Vazgeçmez Azrail can almaktan,
“bağışlarım seni” der, ama bir şartla;“Canına karşılık can isterim senden.”Deli Dumrul az önce atına atlayıp gitti diyorlar, anasına babasına… Canına karşılık can aramaya. Hayıflanıyorum, Deli Dumrul’u o demde tanıyamadığıma. “Yâri olsaydım verirdim canımı” diyorum ol cananıma. Sola dönüp varıyorum aslı yok yaylasındaki Alıca köyüme. Çoban köpekleri havlıyorlar” hoş geldin” diyorlar bana. Yapıştırılmış tezekler toprak damların duvarlarına. Bacalardan tütüyor köyümün otu boku el emeği kokusuyla. Tek tek papatyalar boynunu eğmiş yol kenarlarında, sanki matemleri var onların da . Rastgele çalıyorum bir toprak evin tahta kapısın. Açıyor gül yüzlü yazmalı selvi boylu bir gelin. Gel bacım otur diyor yamacıma, örtü serip, sofra kuruyor yere. Sini üstünde getiriyor yiyelim diye kavurma, ayranla, mıhlama. Ocağa attığı odunların yıldız yıldız çatırdamaları eşliğinde dertli dertli söyleşiyoruz, sevdadan yana. Adımı sanımı bana soruyor neden sonra… Ben de ona... Anlıyorum ki bu al yazmalı gelin Deli Dumrul’un yâri. Diyor ki “al Azrail, benim canımı yiğidimin canı yerine.” ”Ben de dilesem senin gibi dilerdim” diyorum ona. “Sevdiğine can bağışlamak gerek aşk için, canını vermek şereftir insana.” “Sevdanın yanında sözü mü olur canın, can nedir ki kurban olmasın cananıma?”Fuzuli'nin dizeleri geliyor aklıma. Sarılıp ağlaşıp, ayrılıyoruz… Gözü yaşlı gül yüzlü gelin bir tas su döküyor ardıma.
Neden sonra zaman ötesindeki köyden ulak geliyor bir gün, çalıyor kapımı, diyor ki; “Müjde, Rabbim bağışladı canını Deli Dumrul’un, kabul oldu duası gül yüzlü gelinin… Kocamış Anası babası vermemiş oğullarının canı yerine kendi canlarını. En son çaresiz kalıp çalmış, Deli Dumrul selvi boylu yârinin kapısını. “Arz da arş da şahit olsun, bu canım sana kurban olsun” demiş can yoldaşı, “tez buracıkta alsın Azrail canına karşılık, şu benim aciz canımı.” “Olmaaaz!” demiş Deli Dumrul Azrail’e; “Senden korkan taş olsun, şu meydana direk olsun. Alacaksan hadi al şuracıkta, al ikimizin de canını, bırakacaksan ikimizin de birden bırak canını.!”
Gök yarılmış, şimşekler çakmış, alınmış oğullarına can bağışlamayan kocamış ana babanın canları. Fırtına çıkıp, dolu düşmüş damlara, oracıkta bağışlanmış yârin yoluna canlarını feda edenlerin canları…
Görüyorsunuz bugün içimden aslı yok yaylasına gidesim gelmişti.
Açtım kapadım gözümü gönlüm aldı beni taaa nerelere götürdü.
Aşkla dolsun canlarınız, sevgilerimle.
Resim:Peter Winchew
Devamı Buradan ...>>
26 Şubat 2010 Cuma
CANA KARŞILIK CAN
Gönderen
sufi
zaman:
15:02
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Şubat 2010 Perşembe
TESLİM OL YA DA KIR ZİNCİRLERİNİ
Eğer bir adım yaklaştın da birine; O gecikmeden kaçtıysa bir adım ötene, bir adım daha atarsın ona doğru… Ters tepen bu taarruz harekâtı; yaklaşanın adına, taarruz olmasa da aslında, sanıdadır, kovalanınca kaçan da… Ya, bir suçu vardır da işgiller, ya da kanı almamıştır kovalayanı işte o kadar…Dik durmak, saldırılara göğsünü siper etmek , karşı taarruza geçmek içinse yürek ister...O seçer, seçilir,O denetler,yargılar,öğretir, sadece onun dediği olursa olur.. Yoksa bu demokrasiye karşı mı çıkıyorsun, uzağa mı çıkıyor yolların sensin demokrasi düşmanı, darbeci hain! işte siz bunu böyle bilin…
Bu hisseyi vurdum düzene, hesap çıktı hep takip edene.Sınırların tel örgülerle de sarılı olsa sorgu-cunun elinde kapı gibi vize, aportunu almış gibi saldırır ama bilmez hamleleri döner bir gün geriye. Bana bir şeyhler oluyor demeden bakmak gerek saldırılan mevkiinin iç düzen donanımına.
Hayat, sen doğar doğmaz “teslim ol” pankartı açar insana. Tutuklusundur çünkü ahirden batına. Anana teslimsindir doğduğun gün. İster ittirir atar, ister sakınmaz verir sütünü sana, konu kalmış vicdanına… Sonra teslimsindir babana… Öğretmenine… Patronuna… Devlete… Düzene…”teslim OL” arkadaş tutuklusun “gözünün üstünde kaşın var!” işte bu hayatın acımasız kurallarına. Teslim olmuyorsan kır zincirlerini çıkar bedeninden canını, izle doğru bildiklerinin izini. İstense de senden “işaret ve parola” korkma söyle, yık duvarlarını.
Çekilmek sığ denizler gibi, kaçmaktır ufka doğru kendinden ırağa.
Karısı yaz günü uyurken yatakta “öteye çekil” demiş, Nasrettin Hocaya. Toplamış pılısını pırtısını, çarığını da giymiş hoca ayağına, köyünden ayrılıp düşmüş yollara. Çekil köyüne vardığında karşılaşmış kendi köyünden bir dostuyla. “Köye dönersen sor bakalım, bizim hatuna daha çekileyim mi öteye?” diye.
Ne alaka bu hikâye! demeyin dostlarım, ben de bilmiyorum, aklıma geldi sizlerle paylaşayım istedim işte.
Sevgilerimle.
Resim:istockphoto.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:00
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Şubat 2010 Çarşamba
ORDUYA SON MESAJ
Gözaltına alınan ve tutuklanan asker ve generallerimize; Atatürk'ün 1938 yılında "orduya son mesajıyla" cevap vermek istiyoruz.Müteessiriz...
"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk ordusu!
Memleketini, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.
Bugün, Cumhuriyet'in 15. yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.
Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-ı hayatla her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulusun muvacehesinde beyan ederim.
Cumhuriyet Bayramı'nın 15. yıldönümü hakkınızda kutlu olsun..."
Mustafa Kemal ATATÜRK..1938
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:30
31
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., SUFİ
23 Şubat 2010 Salı
DİYARİSTANIN KUZU POSTUNDAKİ KURDU
Sonra zaman içine, saman kalbur içine girmeden, ayaklara kap, ellere diven, şemslere iye üretilmeden evvel, çarıkçıların pazar ettiği, ayakların baş, başların ayak olduğu bir dönemmiş o zaman. “Başı götüren ayaktır, baştan kokar balık” da deseniz; Biz “baş ayağa, ayak başa değmeli her daim” deriz. Değmeliii değmeli! Sağırın kulağına su serpmeli, biraz kişniş biraz adamotu, havlıcan, zencefili de üstüne katmalı bir avuç unu diğer avuç unla mayalayıp adı geçen ülkeye kuru ekmek satmalı.7 semiz inek 7 cılız ineği yemeden tez gidip kulağını bükmeli “kıtlık içindeyken varlıklıyız biz” diyenleri.
Duyduk ki ülkenin birinde, “refah ve huzur içinde yaşam sürüyoruz, özgürlük doyma noktasında, hak ve adaletin dik alası var ülkemde” diyen bir padişah varmış.
Ayranı yokmuş milletinin içmeye, kendi gidiyormuş tahtarevanla hacet görmeye bile..Laf aramızda gizliden bilmekteymiş milletinin başına çorap ördüğünü. Çözümcübaşılarını toplamış tez zamanda yüce makamına “kıtlık, yoksulluk, haksızlıkların örtelim üstünü demiş, temizleyelim ülkemi. Bu çakal... Bu kurt… Bu ayı… Bu tilki diye etiketler yapalım, kim akıllı kim fettan yakalayıp bir bir yakalım.” Bizim gibi tilki kurt ve çakallarında sırtına da kuzu postu asalım. Âlinin külahını veliye, velininkini âliye giydirelim. AT unutulmuş o sıralar nasılsa etiketsiz kalmış ahırında.. Nasıl onları kötülüklerden koruduğumuzu halkım bilsin, herkes böylece öğrensin ne emeklerle emniyetlerinin sağlandığını! “
Kuzuları ve eşekleri bırakalım geriye. Halkımı da böylece inandıralım bu sözlere. Onlara da nişanlar verelim, balla ballansın dilleri, fermanlar düzenleyip düzenler kurup sarıp sarmayalım dikenli telle üstlerini. Sansınlar gül bahçeleri sunduk onlara” diye inansın gözleri gönülleri.
Git zaman gel zaman düzensizliğin düzeni tesis edilmiş o diyarda, kuzular otlamaya, eşekler de zamanlı zamansız devam etmiş gereksiz anırmalara. Boynunda kuzu yazanlar da devam etmiş milleti soymaya. Ülkenin ormanlarında bir sükûnet, asayişsiz asayiş berkemalken, düşmüş boyunlarından bazı kuzuların bu çakal, bu kurt bu tilki yazan etiketleri. Tez zamanda suçüstü yakalanıp atılmış onlar yeniden içeri. Kalmamış söz söyleyecek Diyaristanda başka bir söz sahibi. Neden sonra etiketlenmesi unutulmuş AT kişneyerek haber vermiş varlığını. Tam o zaman unutulmuşmuş “çekirge bir atlar iki atlar” gibi söylenen atasözleri. Unutulmuş çoban köpeklerinin boyunlarındaki dikenli telleri. Derken günlerden bir gün çıkıvermiş
Uysal olan ala AT kişneyerek ah-ırından
Tam da o sıra meydanlarda padişah cirit oynarken
Devirmiş tahtı Diyaristanı pek olan çiftesiylen.
Bir uysal ala atın çiftesiyle düşmüş üstündeki kuzu postu
Kuzu kılığındaki kurtların da işte böyle olmuş sonu.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:05
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Şubat 2010 Pazartesi
40 GÜN OLDU
Eğer hakka âşık olduysa insan, sevdiyse yaratılmışı yaratandan ötürü;
Bir dem dilinden kendi söylese de öfkelenip birine, nihan etse gözünden O sevdiğini;
Ağırlık bağlayıp susturması gerekir dillerini.
Eğer biliyorsa gözünün gördüğü her şeyin ondan yansıdığını;
Kime kara, kime kötü, kime işe yaramaz diyebilir ki?
Sarıp sarmalandığını bilirken o dostun kemeri belini, dilini, elini;
Tutman gerekti ağzında toparlanan cinaslı bet sözlerini.
Ama ne çare Kaygusuz Abdal'ın dediği gibi, "40 gün oldu kaynatırım kaynamaz" bu kaz olan bedeni.
Adam'ın biri Allah'a âşık, âşık da bir türlü kabullenemez, sorarmış,
"Anladık her yarattığın bir sebeple de, bu bok böceklerini peki neden yarattın ne işe yarar bunlar?" diye.
Gün gelip hastalanmış düşmüş yataklara zamanın hekimleri çareler aramış da çare bulamamış hastalığına.
Bilge bir hekimin yolu düşmüş şehrine, tutup getirmişler Allah'a âşık adamın dizinin dibine. Hekim başı ne söylese beğenirsiniz?
"Senin hastalığının şifası bok böceğinde, buldurasın 40 gün bu böcekten bir tane,
Yutasın her sabah yemekten önce" diye.
40 gün geçmeden iyileşmiş adam yemin etmiş Allah'ın hiç bir işine burnunu sokup sorgulamamaya.
Gün gelmiş aynı adam çıkmış gemiyle deniz seyahatine. Denizde baş göstermiş bir rüzgâr bir fırtına.
Dualar gırla gidiyormuş "kıyıya varalım sana deve keseceğim, koç kurban edeceğim" diyormuş yolcuların hepsi el açıp Allah’a.
Bizimki de diyormuş ki; "salla Allah’ım salla, tam kazanılacak zaman!" diye...
Duasını duyan geminin görevlileri gelmiş, kaptanı da alıp yanlarına.
”Be hey melun bu nasıl dua, yoksa küfür mü ediyorsun sen koca Allah’a?”
“Hâşâ!” demiş adamımız,
“Ben bir kez karıştım onun işine, sonra akıllandım 40 gün bok böceği yiyince.
O bildiğini yapsın ister batırsın gemiyi, ister çıkarsın gayrı bana ne?”
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:30
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
21 Şubat 2010 Pazar
HIZLI YÜKSELİŞLERDEN DÜŞÜŞ ÖLÜMCÜL OLUR
4 gün önce Takvimler: 17 Şubat 2010 u gösteriyordu…
O zamanların Başbakanı; Adnan Menderes’in de içinde bulunduğu THY yolcu uçağının İngiltere’de düşüşünün yıl dönümüydü. Düşen uçaktan sağ kurtulan 10 kişiden biri de Adnan Menderes’ti. Çocuktum o zamanlar, ne siyasetten, ne de sağ sol davalarından haberim vardı. İkide bir yüzünün boyaları silindiği için babam tarafından saman bebeğime yeni yüz çizilmesini istemek, tornete binip yokuş aşağı kaymaktan başka derdim ve uğraşım da yoktu. O zamanın Başbakanını tanımamın nedeni ise; Tuzla’daki bir fabrikanın açılışında, üstünde makas bulunan tepsiyi tutma görevinin bana verilmiş olmasıydı.
Kocaman kolalı beyaz kurdelelerimi, Annem iki örgü yaptığı saçlarıma taktığında; aynadaki görüntüme bakıp göz kırpmıştım o zaman. Açılışta kalabalığın içinden babam sırtımdan hafifçe öne doğru ittirdiğinde, başbakan olduğunu düşündüğüm o şık giyimli adama doğru gümüş tepsiyi yükseltmiştim. Başbakan makası almadan önce, eğilmiş başımı okşayıp, adımı sormuş ve yanağıma kocaman bir ıslak öpücük kondurmuştu o anda. Hemen ardından yanağımdaki o ıslaklığı elimin tersiyle sildiğimi sizlere söylememe gerek yok herhalde! Hani ABD başkanı Bill Clinton 17 Ağustos depreminde Türkiye’ye gelmişti de Erkan bebek burnunu sıkmıştı ve dünya basını boy boy haber yapmıştı onu ya, benim de yanağımdaki ıslaklığı silmem milletin yüzünde ince bir tebessüme sebep olmuş, gazetecilerin patlayan flaşları korkutmuştu beni. O zamanlar okuma bilmediğim için de haber edilip edilmediğimi fark etmemiştim. Ancak uzun bir süre insanların beni gösterip, aralarında fısıldaştıklarında "bana gülüyorlar işte!" demiştim çocuk aklımla.
Neyse aradan çok kısa bir süre geçmiş, uçak kazasının ardından Menderes ve erkânı trenle İstanbul’dan Ankara’ya hareket etmişti. Babam, o sıralar Tuzla İstasyon Şefi görevinde olduğu için tüm aile olacaklardan haberdardı. Tren raylarının her iki tarafı insan kalabalığıyla dolup taşmıştı o gün. Mucize bir şekilde ölümden dönmüş olan ülkemizin peygamber adayı başbakanını görmek istiyordu sanki herkes. Alkışlar bayraklar, sloganlar "Pey-gam-ber Baş-ba-kan" bağırışlarıyla tren istasyona geldi ve gitti... O sıralar babam “hızlı yükselişlerden düşüş ölümcül olur” diye söyleniyordu. Benimse o sözlerin manasını o yaşta anlayabilmem olası değil.
Peki, bir yıl sonra ne oldu?
Ya tam 2 yıl sonra?
Her yükselişin bir düşüşü olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
O tantanalı günler; suçlamalar ve sorgunun değirmeninde öğütülüp un-ufak olup pazara çıkıp yitip-gitti…
.
Babamın dediği gibi; "Düşüş ani ve ölümcül" oluvermişti.
Resim:www.loadtr.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:30
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Şubat 2010 Cuma
ÖFKE, HIRS VE NEFİSLERİNİN KÖLESİ OLANLARA DUYURULA
Diyojen (Diogenes)in aslen Sinop’ lu olduğunu bilirsiniz de, asıl mesleği kuyumculuk olan ve parayı çok sevdiği için kalp para basan bir kalpazanın oğlu olduğunu bilmem bilir misiniz? Ben de bilmezdim ama bu güne kadar öğrenmemiş olmam da bana bir şey kaybettirmedi doğrusu. “bir vezirden bir rezil, bir rezilden bir vezir olabileceği” atasözünü anımsattı bana sadece. Paraya düşkün bir adamın meteliğe ve dünyaya değer vermeyen oğlu olabileceğini hatırlattı. Ailenin Sinop’tan sürülüp Atina’ya yerleşmeleri sonrası Diyojen hayatını sefalet içinde geçirmiş, farelere imrenecek kadar yokluklar çekmiştir. O zamanların ünlü filozofu Antistene’den felsefe dersleri almasına rağmen fıçı içinde yaşamını sürdürmüştür. Fıçısından başka bir de çanağı vardır.
Bir gün çeşmeden avucuyla su içen çocuğu görünce çanağını da kırıp atmış ve “ bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti” demiştir. Gündüz vakti elinde fenerle Atina sokaklarında, “adam arıyorum! Adam arıyorum! Ama bulamıyorum” diye dolaşan bilge adamdır O. Günün hatiplerine “zamanın uşakları” diye hitap eden, çok güzel konuşan, üstün zekâsı ile herkesi etkileyebilen ünlü filozof hayvanlardan hangileri en vahşidir sorusuna, “Dalkavuklar ve insanın gıyabında konuşanlardır” diye cevaplandırandır. ”
Diyojen, “Pek itibarlı bir köpeğim ben!” der muhabbetlerinde. “Ama beni beğenenlerden hiç birisinde benimle ava çıkacak kadar cesaret yok.”Pis yerlerde oturduğu için hakkında ileri geri konuşanlara ise,“güneş daha pis yerlere girer ama asla bozulmaz” karşılığını verir.
Bir gün Büyük İskender fethettiği ülkeleri ziyaretinde Diyojen’ in yaşadığı şehre de ordusuyla sefer düzenlemiş, bütün ahali ellerinde güllerle imparatorlarını karşılamışlardır. “Beni tanımayıp bana ve orduma itaat etmeyen kimse kaldı mı ülkede?” sorusuna zamanın ispiyoncusu,” efendim size itaat etmeyip huzura gelmeyen bir kişi var!” diye haber uçurmuştur. İskender, “vay nasıl olur, benim ayağıma nasıl gelmez? “ diye hırslanmış kılıcını kalkanını kuşanıp Diyojen’ in karşısına dikilmiş;
”Be hey zavallı, be hey zalim! Neden emrime riayet edip huzuruma gelmeyi reddettin?”diye kafa tutmuş, Diyojen; hiç istifini bozmadan
“sen benim kölelerimin kölesisin senin ayağına neden geleyim ki?” Deyince İskender kılıcını öfkeyle kınından çıkarıp” sen bana karşı mı geliyorsun?”sözüne Diyojen, “Bak bak, bu öfke işte. Bir zaman ben onun kölesiydim, azat ettim kendimden yolladım şimdi sen onun kölesi olmuşsun, ben kölemin kölesine baş eğmem!” diye karşılık vermiştir.
Diyojen sözüne devam eder: “Benim 3 sahibim vardı: biri öfke, biri hırs, biri nefis bir zaman onlarla vakit geçirip eğleştim, baktım olmuyor onları azad ettim kendimden benden gittiler. Bakıyorum sen benim kölelerimin kölesi olmuşsun. Neden sana secde edip ayağına kapanayım ki?”deyince, Büyük İskender diz çöküp “ dile benden ne dilersen?” sözünü söylemiş. Diyojen, güneşe başını döndürüp asırlardan asırlara dilimize pelesenk olan;
“gölge etme başka ihsan istemem!” cevabını işte o zaman vermiştir.”
Bu kıssadan hisse: önce kendime, sonra da Öfke, hırs ve nefislerinin kölesi olanlara duyurula…
Sevgilerimle.
Resim:images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:41
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Şubat 2010 Perşembe
GÜÇLÜ GÖRÜNMEK ADINA AĞLAYAMIYORSA KİŞİ
Duygularını herhangi bir nedenden dolayı tam olarak yaşayamayan, anlatamayan, gösteremeyen ya da isteyerek saklayabilen bir insan tam anlamıyla yaşıyor sayılabilir mi sizce?
Utanmaktan bile utanıp "utanmazlık" yapıyorsa farkına bile varmadan.
İmla hatası yapmaktan korkup aslında çok iyi yazdığı yazıları yazamıyorsa, sırf eleştirilmekten korktuğu için hep bastırıyorsa kimine göre normal olmayan, aslında en olası, en güzel duygularını...
Üzüldüğü halde güçlü görünmek adına ağlayamıyorsa, belli etmekten bile çekinip kızıp bağıramıyorsa, alı al moru mor olup ta "gık" diyemiyorsa kızdığına, ama içinde fırtınalar koparıyorsa, savaşıyorsa en büyük ordularla...
Ölmekten korkup uçağa binemiyorsa mesela, mesafeler ne olursa olsun yürüyorsa ayaklarına kara mı kara sular ineceğini bilerek...
Sadece şefkat görmediği için gösteremiyorsa karşısındakine, bile bile ihtiyacı olduğunu göre göre hem de...
Yardım edilmesi gerekene sırf bir zamanlar ona yardım edilmedi diye elini uzatamıyor ya da uzatmıyorsa mesela…
Sırf şımartılmadığı için şımaramıyorsa, istediği halde seke seke koşturamıyorsa sokaklarda, hep bir şeyler tutuyorsa onu, engelliyorsa…
İçindeki büyümek istemeyen çocuğa sürekli "büyü hadi, olgunlaş sen artık eşşek kadar adamsın!" diye baskı yapıyorsa… o çocuğa çok ihtiyacı olduğunu bile bile yapıyorsa bide bunu... Bu hayatı yaşayan "O" mu oluyor yani?
Yoksa duygularını esir alan öteki "O"mu yaşıyor onun yerine?
"O" mu varıyor hayatın tadına, sarılabilmenin, özgür olabilmenin sevip sevilmenin hazzına. Öteki "O" mu var(am)ıyor yoksa?...
İçimize gökkuşağının renkleri gibi uyumla serpiştirilivermiş en güzel "his"lerimizi nedeni ne olursa olsun tam olarak yaşayamıyorsak eğer gerçekten yaşıyor muyuz,
"tam" mıyız şimdi biz...???
Farkına varıp gerçekten yaşamaya başlayanlara sevgiyle...
*Ela*
Resim:images com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:30
22
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
16 Şubat 2010 Salı
YAKIT YÜKLÜ ARAÇ GİBİ
Ekonomik koşulların neden olduğu sanılan duygu yozlaşmalarının çözümü,ekonomik ferahlıktan çok "SEVGİ ÜRETİMİYLE" olası bence..."Duygu yozlaşması" Deyip de geçmemeli.Bilgelikten uzak bir yaklaşımla diyebilirim ki ,sevgi dolu kişi;Yakıt yüklü araç gibidir..Sevgisizlik özveriyi tutsak etmekle birlikte hareket mekanizmasına da sekte vurmakta,yozlaştırmakta,ittirip-kaktırmakta yakıtsız araç gibi...köylünün tarlasına,kentlinin yoluna,gereğinde bir hastaya,bir doktora,bir bayana,bir baya, akyazmalı, karayazmalıya tüm canlı ve cansızların hizmetine koşulabiliyor araç;YAKIT yüklü olunca...Kontağı çeviriyorsunuz,debriyajdan ayağınızı çektiğinizde gaza basılı ayağınız itiyor makinenizi istediğiniz yere menzile...
Homurdanmıyor, söylenmiyor, teklemiyor, sinirlendirmiyor sevgiden yoksun insanların yoz davranış bozuklukları gibi
Sevmeli kişi:Önce kendini,Tanrıyı,doğayı,insanları,canlıları,cansızı bile."Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır" Derler.Hele o dil sevgi ile tatlanmışsa..Babam:25 yıl önce İzmir-Karşıyaka'da iki katlı eski bir evin alt katını kiraladığında evi,benim de görmemi istemişti.Samimi söyleyeyim evin ne iç düzeni, ne dış görünümü ve nede bahçesinde oturulabilir bir özellik bulabilmiştim..Paslı teneke kutuları,toprak,kiremit,tuğla gibi inşaat artıklarıyla kümelenmiş,yer yer kum rengi yabani otlar alabildiğine boy atmıştı bahçede..Ufak sirke sinekleri,sivrisinek ve örümceklerle birlikte,tarla fareleri mutlu umutlu yaşamlarını sürdürüyorlardı o adı geçen bahçede.Babam "bahçeli ev" diyerek eşe-dosta öyle ballandırarak anlatıyordu ki,bahçeli evi ilk gördüğümde,onca senelik babamın toprağa olan tutkusunu bilmekle beraber hayal bozgununa uğramaktan kendimi alamamıştım."yaşlandı" dedim."kişi kocayınca diline vuruyor...Önemli olan çirkini de sevebilmektir,güzeli herkes sever derdi babam.Ama bu kadarı da olmaz...Neyse yarı gönüllü yarı gönülsüz ev için" eh işte fena değil" diyebilmiştim.Gerçek düşüncemi söyleyebilmem olası değil.Aradan bir buçuk yıl kadar geçmişti.İşim dolayısıyla bulunduğum şehir Kırşehir'den ailemi ziyarete gittiğimde o bahçeli evi kolayca bulduğumu söyleyemem..Renk-renk çiçeklerin açtığı,az görülmüş kaktüslerin biçim biçim çiçekleri,ağaç mineleri,zıpçıktılar, sarmaşık,çiçeklerinden bal damlayan mum çiçekleri,senede sadece bir gün açan adı "bir gececik gelin" denen bitki harikasıyla daha adını bilmediğim onlarca yeşil yaprak çiçek açmıştı o eski bahçede..Turunç ağacı meyve vermiş,erikler ağacının dallarını ağırlaştırmıştı..Arka bahçede marul,maydanoz,dereotu,taze soğan,patates,fasulye domates,mısır...Kendi deyimiyle "üretime katkıda bulunuyordu" sevgili babam...Sevgi yüküydü babam;yakıt yüklü araç gibi..Konuşurdu çiçekleriyle,evrende her şeyin bir cinsiyeti vardır ve her şey sevgiye muhtaçtır derdi..Benim doğum günümde beni doğurduğu için anneme hediye alan biriydi.O,seni dokuz ay karnında taşıdı derdi..Her akşam günbatımı eline süzgecini alır:"benim kızım bugün güneşte mi kaldı" derdi Arap fulüne..Yaprakları okşar,özenle tozlarını siler ve sulardı tüm çiçeklerini..Bitmez bir seremoni..Babam:"Sevdikçe mutlu yaşar kişi."derdi.Babamı sevdiğine yani Allah’ına uğurladığımız tam 10 yıl oldu..Söylediklerinin hepsinde haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum ve onu şimdi daha çok özlüyorum... 29.01.2008
Resim:Babam ve Ben
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:07
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

