Öğretmenim:
"Allah körleri daha çok seviyor." dedi. Bende;
"Eğer öyle olsaydı bizi kör yapmazdı." dedim.
"Çünkü böyleyken onu göremeyiz." Oda bana;
"Allah görünmezdir..."
"O her yerdedir onu hissedebilirsin!"
"Parmaklarınla onu görebilirsin..." dedi. Ben de her gün parmaklarımın dokunduğu herşeyde, heryerde Allah'ı aradım. Ve ona her şeyi anlattım kalbimdeki sırları bile.
Majid Majidi'nin yazıp yönettiği 1999 yapımı bu İran filminde: Küçük oyuncu Muhammed sadece dokunarak ve duyarak hayatı algılamaya çalışan görme engelli küçük bir çocuğun dünyasını masalsı bir üslupla anlatmış.
Kanada'da düzenlenen Montreal film festivalinde büyük ödülü hakeden bu filmi izlerken ne az düşünüp, ne az şükrettiğimizi iki göze sahipken ne kadar kör olduğumuzu hissettim ben.Ve bu filmi: tüm görme engelli ama bizlerden daha iyi hisseden dostlarım: Kaş/Mehmet, Damla, Hasan, Hüseyin'e ve diğer değerlilere, ve biz gerçek körlere adadım.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
28 Temmuz 2010 Çarşamba
CENNETİN RENKLERİ/COLOR OF PARADİSE
Gönderen
sufi
zaman:
10:34
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., FİLMLER
25 Temmuz 2010 Pazar
BİRLENMEK
Eskiden biri; börtü-böcekle, ayla-güneşle, gülle-çimenle konuşmaya kalksa hatta bu diyaloglarını kaleme alıp yazıya dökse belgeli:"delidir" yaftası yapıştırılır boynuna "adı geçen kişinin ruh sağlığında bozukluk vardır" diye gönderilirdi Bakırköy'e yani tımar-haneye.
Cumhuriyet yazarlarından Mustafa Balbay biliyorsunuz birbuçuk yıldır Silivri'de belgelenmemiş bir suçtan dolayı tutuklu. Haftada 50 dakika 14 adıma 5 adımlık havalandırma esnasında bir çim kümesinin yanına oturmuş da, çimler seslenmiş ona:
"-Çekinme öyle, üstümüze otur..." diye.
"-Biz ya hep birlikte varız, ya yokuz bunun ortası olmaz" demişler. Ve bu çimlerle muhabbet
böylece sürüp gitmiş. Balbay da çimlerin nasihatini, bizlere aktarmış gazetenin dünkü sayısında.SEvgili Mustafa Balbay: sen deli-veli 49-50 her kim ne derse desin unutma çimlerin nasihatini. Biz de aldık kıssadan hissemizi...
" Örneğin siz insanlar!" diye başlamışlar söze...
"Biriniz ya da birkaçınız bir araya gelirsiniz, herkesten güçlü olduğunuzu ilan edersiniz. Halbuki hiçbiriniz hepiniz kadar güçlü olamazsınız...Bir bölümünüz körleşip, en güçlü biziz deyince, ilk işi güçsüz bulduğu tarafı yok etmek oluyor. Aslında kendine zarar veriyor.
Düşünün, burada kökü sağlam olan çimler, ötekileri yoketmeye girişse ne olur? Zamanla bütün çimler yok olur..."demişler.
Ben de, kibrit örneğini hatırladım.Bir taneyse çöp kırması kolay olur. Ya 10 tane, ya 100 tanesini tek bir darbede ikiye bölemezsiniz.Zaten amacımız ve hedefimiz de; kırıp parçalayıp bölmek değil "birleştirmek" ve "BİRlenmek" olmalı öyleyse.
Mevlana'nın " ne zamana kadar bu ayrı-gayrı, bak iki göz bir görüyor." cümlesiyle noktalıyorum sözlerimi.
Hepinize sevgilerimle.
Resim:Don Clarke
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:21
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Temmuz 2010 Cuma
YAZIK OLDU MEHMET EFENDİYE
Çocukların dillerinde yara oluştu mu, dut pekmezi ile çare bulurduk da, diğer dil yaralarına ömrüm geldi geçti çare bulamadım ben! Ağız mağarası açılmaya görsün, bekçi gibi önce dil görünse de sözler dilden önce plaf-plaf denetimsiz uçup atlayıverir kulaklardan gönüllere.Dil kıvrılır bükülür söyler sözü, sonra geri çekilir süzgeçsiz yuvasına.. "Suçum yok benim masumum!.." der bir de utanmazca.Şevki Beyin ne güzeldir:
"Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz
Dünyâda gönül yâresine çâre bulunmaz
Her derdin olur çâresi meşhur meseldir
Dünyâda gönül yâresine çâre bulunmaz"şarkısı.
Zamanın birinde Siyasi suçlu bir Mehmet efendi varmış cezaevinde...
Suçlusun diye tutuklamışlar adamı. Haberi yok ne tür bir eylem yaptığından, dememiş o güne kadar "gözünün üstünde kaşın var!" diye bir söz kimseye.Siyasetten de pek anlamazmış aslında. Nasıl olduysa olmuş işte konuşturmak ifadesini almak için, adama tüm yöntemler uygulanmış. O: "Bilmiyorum... Tanımıyorum...Ben öyle birşey demedim! "dedikçe yemiş sopayı, yemiş copu atılmış bir soğuk ve karanlık hücreye..Siz anlayın işte...Günler dayak yemekten, yemek yiyemez hale gelene dek sürmüş gitmiş böylece tutukluyken, hakkında belli bir suçtan mahkemece hüküm giymeden. Neyse! Günün birinde Mehmet efendi sorgu sualde çatır çatır başlamış itirafa...
"Şunu sen mi yaptın?"
"Şu adamları tanıyormusun?"
"Şu kişi hükümet aleyhine örgüt kurduğunda yanında mıydın?"
Cevapları hep "Ben yapmadım, o adamları hiç tanımıyorum olsa da; "Evet...Evet...Eveett gittim, gördüm, tanıyorum" olmuş bundan böyle hernasılsa!...Suçu çok büyük!!!. Hakkında karar verilmiş. Yaz kızım: "Mehmet efendinin ömür boyu hapsine mahkememizce karar verilmiştir" diye.Bir de imzalamış ifadelerinin altını güzelce...Sopadan kurtulayım derken, bulmuş kendini vicdan azabının tam ortasında. Tanımadığı ama tanıyorum dedikleri de tutuklanıp atılmış tutukevine gece vakitleri( hep öyle olur ya!)."Be herif! beni tanımazsın etmezsin nasıl uydurdun bu yalanları?" diyenlerin sorgusu ve vicdan azabını nasıl temizleyeceği telaşı tutmuş Mehmet'i...Bir güüüün paslı traş bıçağıyla nekadar dirense de, kökünden kesivermiş DİL-ini.."Yazık oldu Mehmet efendiye!!!" sözü de herhalde burdan çıkmış.
Sözüm meclisten dışarı, hepinize sevgilerimle.
Resim: Erika Madrid
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:15
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
21 Temmuz 2010 Çarşamba
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜN

Zikrinle zerk olunsa zihnime aşk kelamı
Şüphe etmez açardım gönül kapılarımı
Kolay değildi seni ve beni terketmek
Uzatır teslim ederdim kan damarlarımı.
Ah gönül vah gönül söylendi de dillerde
Sırrına eren erdi cahiliz biz o demlerde
Sihir bu eşyanın tabiatındadır derler de
Lal olur diller "Ölmeden önce ölün"denince.
Ölünüz diyor Hadis-i Şerif. Varlığınızda ölünüz ki dirilesiniz...
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:26
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Temmuz 2010 Perşembe
19'un BÜYÜSÜNDEN GÖNÜL ŞEHRİNE
Kelimelerimin maden ocağına bülbül götürdüm.Çökme olmadan içerde sustu bülbül, Gül kurudu soldu dışarda." Gitmem gerek bu mekandan kader denen karakaplıya boyun eğmeden" dedim de, ardıma bakmadan çıktım göçükten .Mezartaşıma "son sözünü yuttu da gitti" yazsınlar. Lokman hekimin toprağa düşen ölümsüzlük reçetesinin yerinde biten sarımsak gibi yuttuğum söz; bu sefer şifa, belki de aşkı yeşertir yeniden topraktan.
Ölümsüzlükle ilgili değil benim bu son sözüm, ufacık bir kelimecik sonun başlangıcından. "HÜN yani ÖL" nefsinden heva-ndan...
Yasemin çiçeği yedim koktum yasemince...
Çam filizi yedim yeşil yeşerdim...
Çekip sigaramın dumanını ciğerlerime duman-dumandı artık formum ve görüntüm...Bedenimin su olan yüzde yetmişlik kısmını suya kattım.Seyranındaydım
artık yüzde otuzluk beden şehrimin.Tepeden baktım allı-pullu şehre önce, kapısında yazıyordu "19" parlak simlerle...
Tek kapılı şehirdi burası sanki bir labirent gibi çıkışı olmayan.Dedim ki; "19 odalı saray burası sanki!" Yine de sağ ayakla "destur!" dedim girdim içeri, vada- vadalar dillerini anlayamadığım şekilde cikcikleyerek sağlı sollu açıverdiler kapılarını.1-2-3-4-5.Kapıdakiler; eğilerek yarı bellerine kadar "Sen sensin..Sen güçlüsün, kaadirsin, hakimsin, Haksın" diye fısıldıyorlardı.6-7-8-9.kapıya varmadan tek kaşları havada elleri belinde "fitne , fesat, şek, şüphe" çıktı dışarı.10-11. kapıda: "cehaletle, cimrilik" eleleydi,12. kapıda; "yalan,zan, ahlaksızlık" 13.kapıda; "şehvet" şeffaf giysileri içinde sanki anadan üryan parmaklarında yüzükler öpücükler gönderiyordu... 14-15-16. kapıda; "Hırs,öfke, isyan" ise kızgındı zannımca, süzüyorlardı beni baştan ayağa.17-18-19.kapıda "gurur düşmanlık ve dedikodu" konuşuyorlardı hepbirlikte fısıltıyla aralarında..."Falanca şunu yapmış filanca şunu" sözlerine kulak kesiliyordum anında. Elleriyle yüzümü sıvazlayıp: "duy bunları duy!" diyorlardı.Kapatsamda ellerimle kulaklarımı, kulağımın içindeki kulağa ulaşıyordu sessiz sözlü fısıltıları.Bu süreç 15 satıra sığdırılamaz tabiki. Bu uğurda 1000 yıllık bir ömür tükendi sanki...Derkeeeen....
"GÖNÜL ŞEHRİNE AH GİRSEN BİR KERE
CANANI AŞK İLE YANSAN BİR KERE
BİR DEM DÖNÜP BAKMAZSIN GERİ
TERKET GAFLETİ BULURSUN CENNETİ" diye ilahi ve melodik bir sese doğru adım atınca ben; yecüc-mecücler sarıldı bacaklarıma."GÖNÜL ŞEHRİ" dedim içimden.Çıkmaz sokaklardan ters geri döndüm "keşke bir ip yumağı aça aça buralara gelseydim" dedim.Söylendim;"Ya da işaret olsun diye atsaydım yere pirinç ya da ekmek kırıntıları" diye."Sen güçlüsün" diyen ses gelince kulaklarıma "OHhH!" çektim, demek ki dönmüştüm çıkış yoluna. "Biraz eğleş burada, dinlen" dedi o ses..."Yorgunsun bak masaj yaparım sana! Sözlerim iksirdir kul-köle olurum sana..."Kibarca iteledim onu da.Yine de yolumdan döndürülürüm korkusuyla kapıya doğru adım atınca...Başladı yer ayaklarımın altında kaymaya, başladı ardımda bıraktığım 19 kapı biribiri üstüne yıkılmaya...Bir depremle uyandırıldım.Baktım ki durmaktayım:
"GÖNLÜN viran olmuş kapısında...
Hepinize sevgilerimle.
Ahmed Paşa'nın gönüle nidasını
Modern Folk üçlüsünden dinleyelim:
Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül
Kara sevdaya yiler bî-ser ü bî-pây gönül
Dimedüm mi sana dolaşma ana hay gönül
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül
Bizi hâk itdi hevâ yolına sevdâ n’idelüm
Pây-mâl eyledi bu zülf-i semen-sâ n’idelüm
Kul idinmezdi güzeller bizi illâ n’idelüm
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül
Ben dimezdüm ki hevâ yolına ser-bâz gelem
Ney-i ışkunla gamun çengine dem-sâz gelem
Dir idüm ışk kopuzun uşadam vâz gelem
Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül
2.Resim: Rafal Olbinski
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:58
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Temmuz 2010 Çarşamba
13 Temmuz 2010 Salı
SENİ BİR MİHENGE VURSAM
Lise yıllarımda kiminin hatıra defteri dediği benimse adına;"Beni Yaratanlar" taktığım bir defterim vardı.İlk sayfasını birinci ve en önemli en vazgeçilmez ilk yaratıcıma atfetmişim. 16 yaşının o masumluğunda demişim ki; "İlk yaratıcım: ey yüce Tanrı:"
"Sen beni yaratırken insanoğluna şöyle dedin sanıyorum; Alın size emanet ediyorum, yedirin, büyütün, terbiye verin, okutun...Seni küçükken sakallı bir dede olarak tasavvur ettim.Seni öylece sevdim..Fakat sonra seni tanımak için muammaları(o zamanlar sırlara denirdi) çözmeye kalkışmadım. Sen çocuklarla beraber oynuyor, bulutların içinde yürüyor, şimşeklerle kollarını bize uzatıyor ve yağmurlarla bize iniyorsun...Sen çiçeklerle yüzümüze gülümsüyor sonra yükseliyor ağaçlarla ellerini bize sallıyorsun. Yüce TANRI yalnız sana inanıyorum..."diye yazmışım.Sonraki sayfada kendimi tanımlamış;
" Kayısı çiçeklerinin, gelinciklerin tomurcuklarının açıldığı zamanlarda bu yaşama gözlerimi açtığımı, rasyonalistlerin dediği gibi doğuştan bilgili olmadığımı beni yontup şekil verenlerin beni yaratanlar olduğunu, onlara çok şey borçlu olduğumu falan yazmışım.Daha sonraki sayfalar sırasıyla Anneme ithafen, babama ve değer verdiğim sevdiğim kişilere ayrılmış sırasıyla.Önce ben onların bana kattıkları değerleri dilim döndüğünce ifade etmiş, şükranlarımı sunmuşum. Daha sonraki sayfaları onların benim hakkımdaki fikir ve düşüncelerine öğütlerine ayırmışım...Çocukluk işte...
Çok sevdiğim edebiyat hocam 70 yaşındaki Osman Ocak'a da o defterimde bir sayfa ayırmışım."İnancından, sevgisinden ve ahlakından bizlere tohum eken, aklımızın evine değil de aklımızın fecrine bizi ulaştıran sevgili Hocama" diye başlamışım sözlerime. O da bana muhteşem elyazısıyla "seni bir mihenge vursam değerine değer biçemem.Hamid'in Makber adındaki kitabının önsözünde bir cümle var; bu acz bir feryad koparır, yahut pek karanlık bir şey söyler, yahut hiç bir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer, bunlar şiirdir. İşte ben de bu çeşit bir şiir yazdım senin için.Bahtiyar, mes'ut ol kızım." demiş. Müzik hocalarım İnci Dİnçer ve Mahir Dinçer'e ayırdığım sayfalara ise; "hayatıma ruh katanlar 1-2"diye başlık atıp takdir ve teşekkürlerimi sunmuşum. İnci Dinçer'in ortaokuldaki ilk büyük konserinin hatırası karanfili hala benim için yazdığı sayfaya yapışık durmakta... Sanat tarihi hocam Kaya Özsezgin'e ayırdığım sayfayı; "Bize biraz-larla yetinmemeyi, dolu-dizgin yaşamak gerektiğini öğreten hocam"a diye ithaf etmişim.Ve bunun gibi daha nice yaratıcım cap-canlı o sayfalardan hala bana bakıyor.O sayfalarda olmayıp da hafızamın sayfalarından apaçık gülümseyenlere de, internet aleminde beni okuyup yorum bırakan, yol gösteren, benim sayfalarına gidip çok şeyler öğrendiğim sizlere de şükranlarımı borç bilirim.
Geçenlerde Mihenk taşını merak edip, görmek isteyişim beni selin kuyumculuğa kadar götürdü. Gördüm ki mihenk taşı kara bir taşmış... Ama altının gümüşün bile değerini ayarını biçecek kadar,hakikati ve kıymeti insanın gözüne sokacak kadar yetenekli ve sihirli bir taş...16 yaşımda Edebiyat hocamın "seni bir mihenge vursam" sözü bakın beni nerelere getirdi ve yarım asra yakın bir zaman sonra o taşla tanışmama sebep oldu çok şükür.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
5
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Temmuz 2010 Pazartesi
HAYATLA BİZİM ARAMIZDA DURAN PENCERE
Hayatın tam ortasında durmak varken köşeye bucağa saklanmak niye? Pencereleri kapıları perdeleri örtmek akıp
gidenin üstüne üstüne...Dışarıda akıp gittiğini sandığımız şeyin içeride durdurulabileceğini; 1-3-5 kilitle dışa kapatılan kapının içerideki hazineleri saklayıp koruyabileceğini sanmanın ufacık bir acizliği sadece.ZAM-an: an-ın zamlı hali...Oysa yok geçen giden ve gelecek olan...Var olan AN sadece.DEM bu demdir .Ben demiyorum, öyle diyor "Seyyid Nesim" dizelerinde çünkü.
Hepimiz hayatımıza seçemediğimiz bir noktadan başlıyoruz.Seçmek istemediğimiz o noktada da noktalanıyoruz.Arada sadece virgüller parantezler ve tırnak işaretleri kalıyor.
Fotoğraftaki sufi-Cem'in babaannesi Asiye hanım ve Ares gibi bakmak gerek aşkla sevgiyle akıp gittiği sanılan hayatın penceresinden bu DEM'e.
Hepinize Sevgilerimle.
Aşkın kadehinden içsin gönüller
Sevgi bahçesinden saçılsın güller
Sakiya dolsun camlar dönsün dembedem
Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Temmuz 2010 Cumartesi
ÖZGÜR YUNUSLAR
11.Temmuz.2010 günü Türkiye’deki dalgıçlar; "Özgür Yunuslar, Özgür Dalgıçlar" adı taşıyan bir protesto dalışı gerçekleştirecek.Dalgıçlar, yunusların gösteri ve rehabilitasyon kisvesi altında havuzlarda tutsak edildiği ve doğal ortamları olan okyanuslardan koparıldığı gerekçesiyle eylem yapacaklar.
Yunusun sırtına tutunmuş çocuk figürünü (Hermias ve Yunus)eminim hepiniz görmüşsünüzdür bir yerlerde.Yunusların insana en yakın en duygusal en zeki hayvanlar olduğu da yadsınamaz doğrusu. Çoğumuzun hayallerini süsler; İASOS'lu (Kıyıkışlacık/Güllük'lü) Hermias gibi Yunusun sırtına binip
en derin gizemli maviliklere gitmek isteği.3 çocuğum: 2 oğlum ve 1 gelinim eğitmen dalgıç olunca annelerine de bu zevki tattırmaları sizce de doğaldır herhalde.Dalış teknesiyle yarışan yunusları gördüğümüz, neşeli kahkalarını duyduğumuz o gün hiç düşünmeden kaptan hariç herkesin kendini soyunmadan denize attığı gündü.Onlar nereye biz oraya yüzüyorduk Meis Kaş arası sularda.Tutunamadık onlara dokunamadık ama günlerce kulaklarımızdan sesleri gözlerimizden gözleri gitmedi.Ortanca oğlum "Ah bir dokunabilseydim onlara beni nereye götürürlerse, giderdim" demişti o gün. İçimde bir burukluk ben de o günden sonra her dalış için tekne limandan uzaklaşırken tüm güzel yürekli dalgıçlara; "yunuslar sizi korusun" duasını etmişimdir içimden.Şimdi de yunusları koruma görevini gönüllü olarak dalgıçlarımız üstlendi. Dalgıçlar: deniz dibi doğal koruyucuları zaten.Balıkların ve deniz canlılarının bekçileri onlar.Profesyonel dalgıç asla zıpkın kullanmaz ve hatta oltayla balık bile avlamaz.Sizi daldırdığında maviliklere, bir taşı alıp başka bir yere koymanıza izin vermez.Elinin işaret parmağını "hayır" anlamında size şöyle bir kaldırır da korkutur sizi."Acaba ne yaptım?" dersiniz...
Tutsak yunuslar ve gösteri amacıyla havuzlara kapatılan tüm deniz memelileri adına Türkiye'de HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) ve SUALTI GAZETESI’nin önderliginde,yeni bir dönem başladı.
Bu arada NTV de 16.07.2010 da yayınlanacak olan The COVE "KOY"filmini izlemediyseniz mutlaka izleyin.. Yunuslara yapılan katliama siz de şahit olun. Yunusların doğal ortamlarından koparılıp havuzlarda tutsak edilmeleri uğruna uğradıkları işkenceleri siz de görün ve karşı çıkın derim ben.Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:17
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
6 Temmuz 2010 Salı
PAMUK ÇİÇEĞİ
Size hiç “pamuk çiçeği “ hediye eden biri oldu mu hayatınızda?
Bana da olmadı...
Ama ben de kimseye hediye etmedim bu muhteşem çiçeklerden. Kızıl- boz toprakta büyüyen fidanların tohuma durup Temmuz Ağustos aylarında mısır patlağı gibi tarlalarda açılıp saçılmaları, seyrine doyum olmayacak manzaralar serer gözlerimizin önüne. El açıp Allah’a “yağmur yağmasın” diye dua ettiğimiz tek an o zamanlardır işte. Kar taneleri nasıl gökyüzünün (arşın )ruhuysa; pamuk çiçeği de yeryüzünün (yani arzın) ruhudur sanki.
Doğduğumuzda pamuklara sarılır hatta ölünce pamuk tıkarlar insanın biryerlerine. Hatta "pambukum" diye severdi ninelerimiz
torunlarını. Babalarımız "pamuk prensesim" diye okşardı kızlarını.Bizler de severdik pamuk şekerini. Pamuk: Hayatımızın her karesindeydi çünkü.Pamuk yastık, yorganla, pamuklu çarşaf serili pamuk yataklarımızda ne de güzel uykulara yatardık birzamanlar! Oysa şimdi düzen de uykularımız da değişti. Ayakkabılarımız ayağımızı sıkınca ayağımızın arkasına, bol gelince ayakkabılarımızın burun kısmına koyardık yumuşak koruyucularımızı.Dizimiz elimiz yaralandı mı onunla silerdik acıyan yerlerimizi. Yüzde yüz pamuklu giysilerimizin içinde terlesek de hastalanmadan yaz geçirirdik. Kış gelirken yatak pamuklarımızı hallaçlara attırır yenilerdik döşeklerimizi.
Şimdi naylon çıktı, sentetik ürünler sardı bedenlerimizi. Tenlerimiz uyuşmasa da örtülerimizle; modadır diye kandık, kandırıldık gözümüz yanıldı çakma giysi ve döşeklerimizle.Sıvı yağ ya da margarinlerimizde, mum ve sabun yapımında artan kısımları küspe olarak hayvanlara yedirilirken Hintlilerin kutsal saydığı bu bitki içindeki “gossypol” adı verilen zehirli maddesinden ayrıştırılarak önümüzdeki yıllarda pamuklu çikolata, ekmek, pasta ve kek olarak konacakmış belki de sofralarımıza.Haydi hayırlısı...
Bu sene kendi kendime “pamuk çiçeği” hediye etmeliyim. Selam olsun pamuk üreticilerine... Dilerim emeklerinin karşılığını alırlar bu sene.
Hepinize Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:00
24
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Temmuz 2010 Cuma
KABAK KOYU NATURALLİFE'daydık geçen hafta
Tanrı Apollon ve tanrıça Artemis’in doğduğu topraklardaydık geçen hafta, yani Likya yolu üzerindeki Kabak Naturallife’daydık.Kamp sahipleri olan Nilüfer ve Levent Akad’ın en küçük oğulları dağ adamı CİHAN’ımızın sünnet düğünündeydik.
Dostumuz ve yolkardeşimiz olan Nilüfer ve Levent elleri ve tırnaklarıyla ve gönüllerindeki doğa sevgisi ve en önemlisi AŞKla donatmışlardı taçlandırmışlardı kampın herbir yanını. Tek bir ağacın dalını kesmeden,
orada yaşamayı seçen hiçbir hayvana zarar vermeden kurulmuştu orası.
Doğal ortamda pişen ekmekler ve doğal bitkilerle hazırlanan muhteşem tat ve görünümdeki yiyeceklerle ağırladılar bizleri. 
Tam 40 kişiydik. Horoz sesleriyle uyandırıldık.Uyuduk ağaç evlerimizde en verimli uykuları, güneşin ufuktan ışımaya başladığı zamana dek.Geceleri yanan ateşin etrafında toplanıp, ellerimizde buzlu rakı bardaklarımız kabak kemani, bendir, gitar, saz ve güzel prensesimiz (yazarımız)Ahu ve eşi Ali’nin ve Emrah’ın söylediği şarkılara eşlik ettik. Cennet orasıydı sanki ve bizler orayı ciğerlerimize çektik..
O güzelim topraklar mitolojiye göre tanrı Poseidon’un öfkesiyle şekillenirken zamanında ne şehirler sular altında kalmış, kadınlı erkekli ne kahramanlıklara ve ölüme bile meydan okumalara şahit olmuştu o kıyılar.Otlara çiçeklere sorduk, dişili erkekli ağaçlara sorduk yaşanılanları sanki tüm tabiat taş-toprak dillenip anlatacak gibiydi gelmiş-geçmiş yaşanmışlıklarını. Çocuklarına “çıkar şu donunu rüzgara da dursun”diyen köylülerin geleneksel rüzgarla
bu söyleşisinin nedenlerini araştırdığımızda öğrendik bunun eski bir hikaye olduğunu. Likya’lılar bunlar, Luka korsanlarının torunları; Tanrılara bile kafa tutan binyıldızlı gökyüzünün altında yaşayan güneş ülkesinin kahraman çocukları.Efsane bu ya: Zamanın birinde Poseidon’un dinmeyen nefesine maruz kalan kıyı şeridinde yaşayan Likyalılar Poseidon’un dinmek binmeyen öfkesine çareler aramışlar ve Telmessoslu kahinlere danışmışlar; “nasıl yapsınlar da sular altında kalmaktan korunsunlar? “diye. Kahinler uzun uzun düşünüp karara varmışlar: “Patara’dan batıya doğru tüm eşen ovasının kızları kilometrelerce tüm sahil boyu elele tutuşacaklar. Yüzlerini denize dönüp eteklerini kaldırıp rüzgara karşı donlarını sıyıracaklar. Belki Posei-DON utanır üflemekten vazgeçer “ diye karar almışlar. Tüm kentlere yayılmış bu haber, kadınlar elele dizilmiş sahil boyu atmışlar rüzgara karşı donlarını. Öylece beklemişler bir müddet... Hikaye bu ya: utanmış Posei-DON arkasını dönüp çekilmiş deniz dibindeki sarayına doğru.
1.derece doğal ve 3. Derece tarihi sit alanı olan kabak vadisine geçen hafta tam sayfa övgü vardıNew York Times dergisinde.Sarp dağların ortasına gizlenmiş, endemik bitkilerle donatılmış keçiboynuzu, çam,zeytin ağaçlarıyla ve daha nice ağaç cinsleriyle süslenmiş dağlardan gelen suların Aladere şelalesinden dökülüp ırmak olup denize vardığı bereketli bir yer orası.Ateş böceklerinin kaplan kelebeklerinin mekanı...Carettelerın doğdukları bu sahile yumurtalarını bırakıp yeniden yeniden yaşama döndükleri muhteşem bir vadi burası işte. Anlatılmaz ki anlatılsın...Gidip, görüp, yaşamanız gerek.Orada yeniden YAŞAMa, GÜNEŞ'e ve BİN YILDIZLI GECELERE merhaba demeniz gerek...
Hepinize sevgilerimizle.
KABAK NATURAL LIFE
Telefon +90 252 642 11 85
+90 252 642 11 34
+90 252 642 11 58
0-532 215-35-68
0-505 631-11-87
Email info@kabaknaturallife.com
Adres Kabak Mah.Faralya köyü / MUĞLA-TÜRKİYE
Resim: "Ayçiçeği" Eylem Akman'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:33
30
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Temmuz 2010 Perşembe
RANGO ANİMASYON
Yeniden selamlar, tam bir haftadır post girmeyen sufi-saja ekibi kısa bir doğa'ya yolculuk sonrası(bu yolculuk sizlerle daha sonra paylaşılacak)yine sizlerle. Sizlerinde gönlünü almak amacı ile ayağımızın tozu kurumadan 2011 yılı mart ayında vizyona girecek olan bir animasyon filmini sizlerle paylaşmak istedik.
Animasyondan kısaca bahsetmemiz gerekirse Karaip korsanları filminin emekçilerinin bir çalışması. Animasyonda ana karakter bir bukalemun ve onun başından geçen maceralar anlatılıyor. Seslendirmesini ise johnny Depp Yapıyormuş bizden söylemesi.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:14
6
yorum
Etiketler: FİLMLER, SAJA BAKIŞI


