
Efendim,” yargısızlık ve beklentisizlik” gömleğini giymek zor zanaat.
Kimseyi yargılamayacaksın, hükmetmeyeceksin kimseye ve kimseden bir şey beklemeyeceksin, gelecekten bile. Akışın içinde”başına ne gelirse HAK’tandır”deyip, derdin içinde dermanı arayıp bulacaksın. Tasavvufta yol zor ve engebeli kıldan ince. Muhabbetin bile var bir adabı bedeli. Muhabbet ayrı şey, sohbet, konuşma, geyik, laga-luga ayrı.
Muhabbetse konu AŞK doğmalı her sözden, tohum atılıp gönül toprağına, düşüne düşüne konuşulmalı. Kinaye, alay,.
dedikodusuz yapılan muhabbette; ne yâre, ne ağyara dokundurulmamalı sözler, kelimeler ince elenip sık dokunmalı nakış misali. Yeşermeli fidanlar, bağlar üzümlerini vermeli, değersiz görünen madenlerimiz inceden altın olmalı.
Muhabbetten; Muhammet olmalı hâsıl
Muhammetsiz, muhabbetten ne hâsıl?
Eğer lagalugayla doluysa konuşma; köpoğlu salatası çıkar ortaya. Ben bunları derken bile “beklentim yok ki” diyemem ki. Ama beklentim var ama aşktan yana. Neye mensupsa kişi mensubu olduğu, mizacı olanı arar durur belki. Meyleder gönlü, eğilir sevgilinin cemali nuruna doğru. Leke kabul etmez “yargısızlık gömleği.”Sıçradı mı yöneldi mi sorular, susamaz susturamazsan dilini, vay sana artık delinir gömlek üşütürsün bedeni…Terazinin ağır geldi mi bir kefesi bozuldu denge ağır gelir kötülük perisi.
Hani, sendin gördüğün her şey? Herşeyin yansımasıydın ya sen. O sana yansıyan da o TEK’in kendisi değil miydi zaten.
Alay eden kim seninle, alay edilen kim?
Sen çık aradan
Görünsün yaradan.....
Devamı Buradan ...>>
10 Ekim 2008 Cuma
“HÜKÜM VERİYORSUN” diyen de HÜKMEDİYOR zaten.
Gönderen
sufi
zaman:
13:42
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Ekim 2008 Perşembe
EL ALEMİ ALDATANLAR BU MASAL SİZE;

Tilki hocanın iyiliği tutmuş bir gün,
Leyleği yemeğe buyur etmiş.
“-Ama demiş tilki; bizde misafir
Umduğunu değil, bulduğunu yer.”
Meğer tilkinin cimrisi hepsinden betermiş.
Bir çorba çıkarmış topu topu,
O da sulu mu sulu.
Hem nerde getirse beğenirsiniz? Tabakta.
Leylek gagasıyla uğraşadursun,
Tilki bitirmiş hepsini bir solukta.
Leylek kızmış, ama çekmiş sineye.
Bir zaman sonra
O da tilkiyi buyur etmiş yemeğe.
“-Hay hay demiş tilki; nasıl gelmem?
.
Ben dostlara naz etmesini sevmem.”
Tam saatinde gelmiş,
Leyleğe türlü diller dökmüş.
Şu güzel, bu güzel,
Hele yemeğin kokusu,
Gel iştahım, gel!
Gerçi tilkilerin iştahı
Pek nazlı değilmiş ama
Et kokusu başka şeymiş:
“-Kuşbaşı galiba, demiş.”
Bayılırmış etin böylesine,
Hele kıvamında pişmişine.
Derken yemek sofraya gelmiş,
Gelmiş ama nasıl?
Kokusunu duy, eti ara bul!
Dar boğazlı, upuzun bir çömlek içinde,
Tam leyleğin gagasına göre.
Tilki burnunu burgu etse nafile.
Kısmış kuyruğu evine dönmüş.
Aç kaldığına mı yansın,
Bir kuşa rezil olduğuna mı?
El âlemi aldatanlar,
Bu masal size
Bir gün sizi de sokarlar
Kurduğunuz kafese…
la Fontaine'den,Sevgilerimizle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:25
12
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
7 Ekim 2008 Salı
DİNLE NEYDEN\FİLM

“Dinle Neyden”, 1798 Osmanlı-Fransız savaşının yaklaştığı günlerde, İstanbul’da barış arayan bir avuç insanın çabalarıyla, iki genç Saray mensubu arasında yaşanan duygusal ilişkinin tanığı olan genç bir Mevlevi Dervişinin mistik dünyasını anlatıyor;
Mevlevihane defterlerini tutmakla görevli Derviş, aynı zamanda eski bir Osmanlı Paşası olan Nuri Dede efendinin hizmetindedir
Dede efendi ve onun eski dostu olan bazı Fransız diplomatlar yaklaşan harbi önlemeye çalışmaktadır. Gayriresmi olarak sürdürülen bu çalışma, Sultan III.Selim’in kızkardeşi Beyhan Sultan’a ait Sahilsaray’da gerçekleştirilmektedir.
Rahatsızlanan Dede efendiye, diplomatik müzakereler sırasında eşlik eden Saray Tabibi Halil ile Beyhan Sultan’ın yardımcısı Gülnihal Kalfa arasında bir yakınlık yaşanmaktadır.
Dede efendiyle birlikte Sahilsaray’a gelen genç Dervişin defteri, tamamına tanık olduğu bu hikaye ile Hz.Mevlana’nın öğretisinden yansıyan satırların bir araya geldiği sayfalarla doludur
..
Devamı Buradan ...>>
SONBAHAR
İşte geldi Sonbahar. O yakıcı, kavurucu sıcakların ardından limonata tadı veren güzel Sonbahar...
Kimileri çok dertlidir ondan yana, kimileri âşıktır ona. Kimilerinin sebebi bilinmeyen her türlü halinin sorumlusudur. Kimilerinin kendini bulduğu tek mevsimdir. Ama ne olursa olsun hüzünlüdür. Nelere kadirdir bu kısacık mevsim. Geldi mi insanlar bunalıma girer, eser, gürler, gereksiz alınır, sebepsiz yorulur, hatta bazılarının saçları bile dökülür sonbahar yüzünden. Bulutlar gökyüzüne değil, içlerine çöker sanki hiç çaktırmadan, usulca...
Sararmış yapraklar .
sokaklarda rüzgârla savrulurken, arkasından gelecek kara kışın derdine düşer insanlar. Belki de bundandır hissettirdiği hüzün. Kış babanın gümbür gümbür geleceği korkutur, yıldırır insanları şimdiden. Hele o ayazda yakacak odunu, başını sokacak bir çatısı olmayanları.
Ben oldum olası sevmişimdir bu mevsimi. Evet dertlenirim biraz ister istemez ama yağmur çiselerken dışarıda, elimde çayım dışarı izlemeye bayılırım mesela. Fırtınalar koparken, rüzgâr balkondaki çiçeklerimi uçurup topraklarını savursa da ben evimde huzurluyumdur. Tabii evi barkı olmayanlar için yardım da dilerim ama nasıl yaşadıysam ilkbaharı, yazı Sonbaharı da öyle yaşarım. Bir başkadır sarı sonbahar bende. Habercidir o. Hem elçiye zeval olur mu hiç? Alıştırır insanı, tamam der artık hazırlan, yaz bitti. Birkaç ay üşüyeceksiniz. Hemen duyar çıkarırız kışlıkları sandıktan. Düşünsenize ya haber veren olmasaydı. O civciv sıcaklarından sonra bir anda kışa alışabilir miydik?
Aslında dışarıdaki mevsimden çok içimizdeki mevsim karadır. Aklımızın bir yerlerine yerleşmiştir ya sonbahar sarı diye, gri diye bizim yapraklarımız daha bahar gelmeden dökülür bile. Bu güzelim tatlı serinliği yaşamak yerine, içimizi sarartır taaaa o adı güzel Yaz gelene kadar güneş doğmaz bedenlerimize. Ne kadar yazık...
Sevelim biz sonbaharı boş verin siz. Yağmur yağarken sevgiliyle aynı şemsiye altında yürümenin keyfine varalım, sıcak evimizin kıymetini anlayalım işte daha ne. Yapraklarını hazan rüzgârlarına bırakan ağaçları daha bi çok sevelim ki yenileri gelene kadar üşümesinler. Ne renk olursa olsun sonbaharın rengi biz onu yeşil, mavi görelim. Görelim ki küsmesin Sonbahar yine gelsin. Bir sonrakini de görmek için dualar edelim. Son baharımız değil ki bu altı üstü yine bir SONBAHAR.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:25
8
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
5 Ekim 2008 Pazar
ARTIK ÖLMEYİN NE OLUR, ÖLDÜRMEYİN BİRBİRİNİZİ

Biz bir zamanlar ne güzel yaşardık, ne mutlu kardeş kardeşe.
Biz bir zamanlar dosttuk kürtle, çerkezle, ermeniyle, abazayla,
İlgilendirmezdi bizi kimsenin dini seçimi,
Süryani, Müslüman, Hıristiyan, Musevi oluşu…
Biz bir zamanlar BİRDİK tek tanrının kulları.
Elele başlarımız dik Türklüğümüzle öğünür, çeşitli kültürlerle harmanlardık birbirimizi.
Biz aynı toprağa tohum serpip, aynı topraktan beslenirdik.
Bahçelerimize izinsiz girebilirdik, kışkırtmazdı kimse bizi.
Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi aynı dili konuşuyorduk 70 kişi…
Bacım der, bacım söylerdi yürekten Selahattin’i, Şeyhmuz’u, Neco’su
Hiç bölünmemiştik, hiç dağlara mağaralara sığınmamıştık bir zamanlar.
Silah değil, çiçekler almıştık ellerimize, vermek için bir birimize.
Lice, Ergani, Elazığ, Hakkâri gezerdik her hafta sonu kızlı erkekli sınıfça.
Duymadık, tembihlenmedik “aman kızım dikkat et güvenme kimseye” diye.
Şimdilerde nasıl düşman olduk nasıl vurduk böyle birbirimizi?
Biz birlikte kazanmadık mı Kurtuluş Savaşımızı?
O ellerine silah tutuşturulan saf ve temiz insanlarımız,
Nerede bıraktınız çiçeklerinizi, kalemlerinizi?
İsminiz ne zaman PKK oldu, ne ile kandırdılar sizi?
Hiç kıyar mı insan olan bir cana, İNSAN’A?
Her kurşunda sizlerle bir ana daha ölüyor, gözü yaşlı yavru, yavuklu…
15 kişi ölürken, aynı anda ölüyor 1500 kişi..
Tüm analar ölüyor, ölüyor bu vatan toprağında yetişen insanoğlu.
Sizlere ekilen NİFAK tohumlarını geri verin sahiplerine.
Artık ÖLMEYİN ne olur, ÖLDÜRMEYİN birbirinizi…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:20
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Ekim 2008 Cumartesi
LOST SONGS OF ANATOLİA/ ANADOLU'NUN KAYIP ŞARKILARI
Antik kültürleri, imparatorlukları, mitolojileri ve yaşanmış görkemiyle dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu’nun 10 binyılı aşan bir geçmişten kalma egzotik mekanları ve insanları arasında yaşanan bir müzikal yolculuk.
Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, bir müzikal-balgesel olarak belki de türünün ilk örneği: Anadolu halkının kendi mekanında ve provasız kaydedilen otantik performansları, 20 benzersiz şarkı halinde yeniden düzenlenirken bazıları ise orijinal halinde bırakıldı.
Bu yolculuk, müzik ve kültürün nasıl olup da hayat, coğrafya ve çalışma ortamından türediğini gözler önüne sererken, Anadolu’nun zengin kültürleri de müzik, dans ve ritüeller temelinde keşfediliyor. Bu insanları saran ve yaşam biçimlerini etkileyen büyüleyici çevre de filmin şiirsel anlatımına katkıda bulunuyor.Yakında vizyona girecek Mutlaka izlemenizi öneririz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:08
1 yorum
Etiketler: FİLMLER, MÜZİK, SAJA BAKIŞI
3 Ekim 2008 Cuma
ALLAH’I PARA OLMUŞLARA

Paranın dayanılmaz hafifliğine kendini adamışlara: dayanılmaz ağırlıklar altında ezilecekleri günleri hatırlatabilsek keşke. Allah’ı; Para olmuşlara taptıkları putlarının ferah, refah, mutluluk ve sağlık bahşetmeyeceğini anlatabilsek. Madeni kalplerine “duygusuzlaşma sendromu mikrobu “bulaştığından, taş kalpli olmaktan kaçınmak için yanlarına yakınlarına da varılmaması gerekmekte. SOS veriyorlar çünkü ölümcül mikrop taşıyıcılar.Heybe doldurucular, parsa toplayıcılar, hep bana hep bana tablosu çizicileri hey STOP… Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz? Hayat ta yol da kısa kefenin de cebi yok her nedense!
Zamanın birinde Şam şehrinde böyle gibilere kafası bozulan zamanın İslam âlimi büyük veli;
Muhyiddin Arabî yere ayağını 3 kez vurur ve "sizin taptığınız Allah benim ayaklarımın altında." der. Daha sonra ayağını vurduğu yer kazılır ki görülür bakılır çil çil altın kazılı toprakta. Sizin Allah’ınız bizim ayaklarımızın altında. Allah’ı para olanlara duyurulur.
Biz sırattan”bir don bir gömlek” der geçeriz de, ya siz o altınlarla mal mülkle karşı kıyıya nasıl geçersiniz varın siz düşünün…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:33
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
SUFİ SAJA PLASTİK POŞETLERE KARŞI

Bundan 30 yıl evvel pazarlara filelerle giderdik, ya da sepetlerle. Fileler kirlendi mi suya basılır bir çırpıda kiri pası akar giderdi çitilemeden. Bakkal alışverişlerimize de kesekâğıtları aracılık ederdi. İçlerindeki şeker un makarna gibi ürünleri kavanozlarına boşaltır, kesekâğıtlarını Babam aynen katlar, tekrar bakkallara geri verirdik, kâğıt ziyan olmasın diye. Şimdilerde mi plastik poşetlerin dayanılmaz cazibesinde kaybolup gitmeden, tehlike çanlarının çaldığını duymamız gerekiyor. .
Güneş ışığı, plastik torbalarda kimyasal çözümlemelere neden oluyor çünkü. Zaman içinde daha küçük ancak daha zehirli petro-polimerlere bölünüyorlar. Ve bunlar da topraklarımızı ve sularımızı zehirliyor
Sonuçta, bu mikroskobik partiküller besin zincirine giriyor..
Balina, yunus, fok, deniz kaplumbağalarından başlayarak yaklaşık 200 farklı deniz canlısı, plastik torbalar nedeni ile hayatını kaybediyor. Kuşlar boğuluyor.
Besin sanarak yuttukları plastiği hazmedemeyen kaplumbağalar ölüyor.
Öyleyse, çözüm nedir?Bez torba ya da file kullanmak eskisi gibi.
Böyle yaparak haftada 6 plastik torbayı kullanımdan çıkartmış oluruz.
Bu da ayda 24 torba,
Yılda 288 torba,
Ortalama bir yaşam süresince de, 22,176 torba eder.
Ülkemizde her 5 kişiden sadece 1’ i bunu yapsa, yaşamımız süresince 31.046.400.000 plastik torba kullanımdan kalkmış olur.
Bangladeş plastik torba kullanımını yasaklamış. Çin, kullanımını paralı yapmış. İrlanda, Avrupa’da bir ilk olarak, 2002’de plastik torbaları vergilendirmiş, Bugüne kadar plastik torba kullanımında %90 azalma kaydedilmiştir. 2005’te Ruanda plastik torba kullanımını yasaklamış. İsrail, Kanada, Batı Hindistan, Kenya, Tanzanya, Güney Afrika, Tayvan ve Singapur’da ise yasaklanmış ya da yasaklanma yolunda adımlar atılmış. 27 Mart 2007’de San Francisco Amerika’da plastik torba kullanımını ilk yasaklayan şehir olmuş. Boston’sa yasaklama yolunda.
Plastik alışveriş torbaları, petrol türevi bir Termo plastik olan polietilen mamulüdür.
Dolayısıyla plastik torba kullanımındaki azalma, bir ülkenin dışa olan bağımlılığında da bir azalma demektir.
Çin, sadece torbaları paralı yapmakla, her yıl 37 milyon varil petrol tasarruf ediyormuş.
Demek ki bir şeyler yapmak mümkün! Haydi, dostlar, gelin plastik torba kullanmaya son verelim. Nereden başlasak kar kardır geleceğimiz için. Sevgilerimizle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:25
4
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
2 Ekim 2008 Perşembe
GİNSENG

İnsan şekline benzerliği nedeniyle Çince ’ insan bitkisi ‘ olarak adlandırılan ginseng’in iki farklı çeşidi vardır. Bunlar Asya ginsengi ve Amerikan ginsengidir. Ginseng kökü 6 yıllık bir yetiştirme süresinden sonra hasat edilir ve tedavi amaçlı kullanılan bitkinin esas bu bölümüdür M.S. 1. yüzyıla ait bir Çin metnine göre; Ginseng, zihni güçlendirici, irfan ve bilgeliği artırıcı olarak tanımlanmakta ve düzenli kullanımının yaşam süresini arttıracağı belirtilmektedir.. Ginseng’in kalp, akciğer, sindirim sistemi ve böbrekler üzerinde oldukça etkili bir tonik etkisine sahip olduğunu yazmaktadır, aynı zamanda ruhsal düzeni sağlayıcı şifalı bitki olarak da belirtilmekte, Anemiye (kansızlık) iyi geldiği yönünde araştırmalar mevcuttur. Bağışıklık sistemini güçlendirir ve kalp damar sistemi üzerinde olumlu etkisi vardır. Şeker hastalığının iyileşmesine yardımcı olabilir ve kandaki şeker, lipit ve kolesterol seviyesini düşürür. Tümör hücrelerinin çoğalmasını yavaşlatabilir ve hatta engelleyebilir.Özellikle kanser hastalarında görülen kandaki bazı eksiklikleri giderebildiği söylenmektedir.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:19
0
yorum
Etiketler: ŞİFALI BİTKİLER

