.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

13 Mayıs 2009 Çarşamba

HAYATIMA YÖN VEREN KİTAPLAR


Sevgili Aysema;
" Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?" diye mimlemiş bizi.

İlk okuduğum kitap olan "Pollyanna"yı annemin avukat arkadaşı, adaşı Süheyla teyzem bana hediye ettiğinde henüz ilkokul 3. sınıftaydım.Kendimi genç kız olmuş gibi hissedip onurlanıp gururlanmıştım o gün.Aynı günlerde İlk izlediğim film olan "Kırmızı Balon" ve "Beyaz Yele" filmi ve Pollyanna'nın koskoca hayatımın tüm karelerine hükmedebileceğini o günlerde nereden bilebilirdim? Mutlu olmanın formüllerini

Tüm zihin hücrelerim o kitaptan öğrendi.Her fırsatta olumsuzluklara koltuk değnekleri örneğiyle nazireler yazdım.Başıma gelen her olayda "Olsun vardır bir nedeni, vardır bir nedeni" tekerlemesini dilime pelesenk ettim, iyi de ettim ama sebebi o kitap belki, belki de benim meylim öyleydi bilinmez. 2.Okuduğum kitap ta "Pol ve Virginia"idi.O kitap elime nasıl mı geçti? Pendik ilkokulunda ikide birde saçımı çeken bir çocuk vardı adı Barboros o hediye etmişti sanıyorum. İki büyük ama yaşı küçük aşık çocuğun hikayesi ve deniz ülkesindeki aşklarıydı kitabın konusu.Madagaskar adasında iki hamile kadın kocaları öldüğünde arkadaş olurlar ve önce Poul'ün annesi doğum yapar sonra Virginia doğar .Beşikten mezara bir aşkın büyülü kelimeleriyle o kitap sayesinde işte böylece kodlandım.Bizim çocukluğumuzda televizyon yoktu radyolardan dinlerdik şarkıları ve masalları.Radyo parazit yapmasın diye de iyice kulağımızı yapıştırır nefesimizi tutardık dinlerken.Kafalarımız karışık değildi şimdikiler gibi.Hayallerimiz saf yalın ve hep masalımsıydı.Şiddet girmezdi imgelerimizin surlarından içeri.Sonra Halil Cibran,Ömer Hayyam,Zerdüşt ardından Dostoyovski, Tolstoy, Balzac sonra da Cronin Mevlana, Allah'ın kitabı KURAN geldi sırasıyla.Lise'de "Dilek deyince kalemimi alıp kırarım "diyen edebiyat hocam Edebiyat dersinden geçebilmemiz için bir roman özeti istemişti bizlerden. Ben de Cervantes'in DON Kişot'unu hem resimleyip hem özetlemiştim. O kitabı okuduktan sonra Don Kişot gibi:"Dünyadaki tüm kötülükleri ortadan kaldırmak ve insanları mutlu etmek olmuştu amacım."

Don Kişot'tan sonra atalarımdan kalma paslı eski şeylere değer verdim. Berber çanağını başıma geçirip kaba fakir köylüyle, asil zengin birini hep aynı olarak kabul ettim. Yeldeğirmenlerini insanlara kötülük eden devlermiş gibi görüp, üzerlerine saldırdım. Karşılıklı ilerleyen iki koyun sürüsünü iki ordu zannedip, zayıf tarafın yardımına koşarak, mızrağımı koyunlara sapladım çobanlardan da bir güzel dayak yedim.Şimdi seyretmekteyim alemi.Ben işte böylece BEN oldum.

Devamı Buradan ...>>

12 Mayıs 2009 Salı

GÜNEŞİN IŞIĞI GÜNEŞTENDİR, fakat GÜNEŞ DEĞİLDİR Kİ:

Solar, with lyrics. from flight404 on Vimeo.


Işık güneşe bağlı ve ondan parlamakta ise de onun aynı değil ki!

Bir anneler günü daha geride kalırken dostlarımızın aklına; ANNE deyince ne geldiği konusunda bilgi sahibi olduk.Farklı gönüllerden satırlara dökülen farklı ama özde aynı duyguları paylaştık. Guguk kuşu, Yaşamın kıyısında, öykü'nün içli sözlerinde hasreti acıyı ve hatta öfkeyi sezinleyip, kısa bir zaman için bile olsa onlarla empati kurup ağladık. Ancak değişen ve tekamül eden fikirlerimiz ve yargılarımız yani yargısızlığımız ve tercihsizliğimiz oldu.
"Adsız kahramanımızın" manidar ve eleştirel ama gerçekçi sözleri, sevgili Filiz ve Moonlight Esin'imizle düzeyli bir anlaşma platformunda söz düellosuna dönüşür gibi olsa da

BAŞ'ta oturan aklımızı öfkeye teslim etmeden sıyrılabileceğimizi gördük, inandık.Sapında "ateşe dayanabileceğin kadar günah işle" yazan tahta kaşıkla çayımıza kahvemize şekerimizi atıp karıştırdığımızda bir kaşığın bile insanı uyarabildiğine şahit olduk.
Şu anda Kaş (Antifellos)ta Meis'e bakan Ela'nın balkonundaki masada yazıyorum bu satırları.Kumruların sesleriyle, okul bahçesinde basket oynayan çocukların sesleri, "ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına" ritminde çalan okul zilinin mekanik sesi birbirine karışıyor.Sevgili rüzgar okşuyor sevgilinin nefesi gibi bedenimi.Aklım zaman zaman kilometrelerce uzaktaki anne şefkatinde büyüyen çocuklara doğru kayıp gitse de, zaman zaman acı çeken anaların yüreğinde , zaman zaman acı çektiren anaların gönlünde yayından çıkan ok gibi iz bırakıyor. "Güneş her yerde, ısıtıyor yarım küreyi" diyorum.
"Güneşin ışığı güneştendir,
Fakat Güneş değildir ki" diye uyarıyor içimdeki ses beni.
"Cümleni doğru kur:IŞIK, Güneşe bağlı ama ondan parlasa da, O-nun aynısı değil ki!"diye devam ediyor
iç ses. Yargısızlık gömleğini giydik giyeli en yakınlarımızın eleştiren sözleriyle yamadık eynimizdekini.Sözle yapılan hatalarımızı, bilerek yada bilmeyerek yaptıklarımızı bir kazana koyup kaynattık.
"Bir sen bir ben varsa ikilik girer araya,
kulak versen maceraya ikilik girer araya"
dizeleriyle kendi aklımıza DUR dedik çoğu kere.Zalimle mazlum, iyiyle kötü, beyazla siyah, muhalefetle iktidarın,acılarla mutlulukların, aydınlıklarla karanlıkların hep içiçe olduğunu bir kez daha hatırladık.Şükrettik yaradana, ete kemiğe bürünen cesetimizin suretini sevk ve idare eden, görünen görünmeyen ruha seslenişimiz oldu bu.Biz onu nasıl tanımlar nasıl açıklarız ki? Ne O odur ki, ne de O, ondan ayrı gayrı.
Güneşin ışığı güneşten, ama GÜNEŞ değil ki!
Ya sizce?

Devamı Buradan ...>>

10 Mayıs 2009 Pazar

70 ÇOCUĞUN ve NİCE 70 ANNESİZ ÇOCUĞUN İÇ YANGINI VAR İÇİMİZDE BUGÜN


Benim annem güzel annem, beni al kollarına kucağında okşa beni ninniler söyle banaaaa....
Çocukluğumuzda annelerimize söylediğimiz, hepimizin ezbere bildiği bu şarkıyı şimdi çocuklarımızın bize söyleme vakti geldi demek. O kadar büyüdük mü biz şimdi? Ne zaman büyüdük, sevdik, evlendik de, ANNE olduk biz...
Anne olduk ve anladık ki bir gün değil, hergün Anneler günü aslında. Yavrusu yanında olan, annesi hayatta olan, yanında, yakınında olan herkesin mutlu günü bugün. Annelerini kaybetmiş olanlarınsa hüzün günü...
Benimde bugünüm hüzünlü. Üzgünüm, kızgınım, çaresizim. Ateş düştüğü yeri yakar derler ya. Bu sefer düştüğü yeri değil, beni, sizi, herkesi yaktı. Yaklaşık 1 haftadır Mardin'in Bilge köyünü saran yangın benimde içimi yaktı. Annelerim yanımda ama yine de tam olarak mutlu değilim işte. Orada annesiz kalan 70 çocuğu düşünüyorum çünkü. Yaşadıklarını, kabuslarını, korkularını bire bir yaşıyorum onlarla. İzler izlemez başıma giren o keskin ağrı, o iç yangını, yürek acısı hala geçmedi...
Evet bugün anneler günü. Elleri öpülesi, kucaklara sarılası, canları sevilesi annelerimizin günü. Ne kadar kutlayabilirsek kutlayalım bakalım. Bir yanımız buruk, eksik, yaralı...
Annelerimin, bütün annlerin anneler gününü kutluyorum. Evlatlarının yanında olup, bu günü hediyelerini alıp hep beraber huzurla geçirenlerin de, bir hiç uğruna geride bir sürü mahzun yavru bırakıp toprak altına girenlerin de...
Devamı Buradan ...>>

8 Mayıs 2009 Cuma

KEŞİŞ GİBİ YALNIZ YAŞAMA


Montaigne, yaşamın çok nazik ve hassas olduğunu, çok kolay kırılabildiğini belirtir. Genellikle, çok küçük ve önemsiz aksilikler problem çıkarır. Nasıl küçücük mektuplar en çok gözyaşı döktürürse, işte bu küçücük sıkıntılar da bizi öyle rahatsız eder ve izin verdiğimiz an günümüzü kapkaranlık eder.
Siz izin vermedikçe... Hiç kimse mutlu olmanıza ve elinizden gelenin en iyisini yapmanıza engel olamaz. Unutmayın ki, bir anın öfkesini bastırabilen bir insan, sorunlu bir günün önüne geçmiş olur.
Günlük yaşamımızda karşılaşabileceğimiz küçük sanşsızlıklar ve can sıkıcı imaların üzerine gidilip büyütülürse,

korkunç zararlara yol açabilirler. Bunları dikkate almaz ve kafanızdan kovarsanız gittikçe üzerinizdeki etkilerini kaybedeceklerdir. Her yerde kıskanç insan vardır. Unutmayın ki, kıskançlık solucan gibi, hep en güzel elmanın peşine düşer.
Bir keşiş gibi yalnız yaşayarak yaşamınızda ilerleme sağlayamazsınız. Bu nedenle dünyayla, aksilikleriyle ve yergici insanlarıyla anlaşma yapmak zorundasınız.
Hiç kimsenin yaşamınıza gözyaşı yağdırmasına ve bir kasvet örtüsü yayarak, gününüze yenilgi saçmasına izin vermeyin. Unutmayın ki hata bulmak için ayrıca bir yeteneğe, özveriye, beyine, karaktere gereksinim yoktur. Siz izin vermedikçe hiçbir dış etken üzerinizde güç oluşturamaz. Zamanınız, aşağılık, kıskançlık, nefret ve imrenme duygularıyla savaşarak harcanmayacak denli değerlidir. Kırılması çok kolay olan yaşamınızı dikkatlice koruyun. Yalnızca Tanrı bir çiçeğe biçim verebilir. Ama aptal bir çocuk bu çiçegi kolayca koparabilir.
Og Mandino

Devamı Buradan ...>>

6 Mayıs 2009 Çarşamba

OĞLUMA İLK MEKTUBUM


Canım Oğluma;
06.05.2008 saat:10:00
Ameliyat masasına ilk defa yatacak olmama rağmen hiç korkmuyordum o gün. Aylardır merak ettiğim yüzünü görecek olmanın mutluluğu, heyecanı yanında "korku" o kadar hafif kalıyordu ki.Hatta gün hıdrellez günüydü ve kulağımın arkasında kırmızı bir gülle girdim ameliyathaneye. Güle oynaya.
O buz gibi masada bana verilen ilacın etkisiyle bir sis bulutu belirdi önce gözlerimde. Sonra başımı hoşça döndüren bir şarhoşluk, çakırkeyif dediklerinden. Bilmediğim o yerlere giderken sadece " Allahım n'olur herşey yolunda gitsin" diyebildim ve duamın geri kalanı sanırım yarım kaldı. Kendimde olmadığım 1 saati aşkın süre içerisinde bana olanları, sonradan izlesem de hiç bir zaman umurumda olmadı. Tek derdim bir an önce kendime gelip seni emzirebilmekti. Yatağıma alınışımı bile çok iyi hatırlıyorum. 1...2...3... kaldır.
Odanın içindeki konuşmalar her ne kadar boğuk gelse de bana, babanın sesini diğerlerinden ayırıyordum. Saçımı ve yüzümü okşayıp bana korkmuş ama biraz rahatlamış bir ses tonuyla "karıcım, hadi uyan bak oğlumuzun karnı acıktı" diye sesleniyordu.
O sırada sen öyle güçlü ağlıyordun ki. Önce kulaklarıma inanamadım. Bir rüyada gibiydim. Seni bir an önce doyurabilmek için, aneztezinin etkisini öyle çabuk attım ki üzerimden doktorlar, hemşireler çok şaşırdılar bu işe. Sessizden konuşuyorduk zaten. Sen "anne acıktım, artık doyur beni" diyordun, bense "tamam canım, biraz daha sabret. Özür dilerim" diye cevap veriyordum. En küçük bir acı hissetmiyordum desem bana inanır mısın bilmiyorum. Sana odaklanmıştım çünkü yattığım yerden o güzel, kırmızı, tombiş yüzüne bakarken karnımda bilmem kaç dikiş varmış kimin umurunda?
Ve sonunda sırtımı yastığıma yaslayacak hale geldim. Seni kucağıma aldım. O kadar sıcaktın ve o kadar güzel bir bebektin ki. Ağladım, öptüm, kokladım seni. Ve nihayet kutsal görevimi, bekleyip, özlediğimi de yerine getirebilmiştim...
işte benim güzel meleğim seni kollarıma aldığım o günün üzerinden tam 1 yıl geçti. Çok şükür diyorum öncelikle. Seninle geçen her güne, 1 ay gibi geçip gidiveren 1 yıla ÇOK ŞÜKÜR.
Nasıl anlatabilirim ki geçirdiğimiz 1 yılı. Bunu anlatabilecek kelime var mı sanıyorsun? Yok. Her anı öyle değerli ki, öyle özel ve güzel ki. Bu 1 yıl sen bizi hiç üzmedin oğlum. Hiç sıkıntıya sokmadın. Hatta öyle güzellikler kattın ki hayatımıza, herşeyin üstesinden daha bir gelir olduk sayende. Seve seve, güle oynaya göğüsledik sorunlarımızı. Sağol bebeğim sağol canımm oğlum.
Senin ilklerin bizim de ilkimiz oldu. Bundan sonra da olacak. O ilkleri sevdik biz, alıştık. Yazdık, kaydettik, yaşayıp gördük, öğrendik...
16.06.2008- ilk rezene çayını içtin
17.07.2008- başını sağa-sola çevirmeye başladın,
25.08.2008- İlk defa hastalandın. Ateşin 38'lere kadar çıktı,
11.10.2008- Şeftaliyle tanıştın. (Çok sevdin),
14.10.2008- ilk armut-(bayıldın),
07.12.2008- ilk dişe merhaba,
06.01.2009- aaa ilk 5. diş geldi,
27.01.2209- İlk defa vapura bindin,
27.03.2009- Emeklemeye başladın.
Bunlar geçen senemizin küçük ayrıntıları bebeğim. O kadar çok ki. O kadar ilk ve o kadar masum ki. Sevginle dolu kalbimde hepsini saklıyorum merak etme hepsini sana yazacağım. Zaten şu anda yazmak istediklerimin çok azını yazabiliyorum sana. Bunu bilmeni isterim. Öyle yoğun ki duygularım, kafamın içinde sevinçle uçuşup duran cümleleri toparlayıp, yazmakta zorlanıyorum bebeğim.
Ne diyebilirim ki "iyi ki doğdun" dan başka. Mutluluğumu nasıl kelimelere dökebilirim ki "iyi ki varsın" demekten başka. Ve seni nasıl sevdiğimi sadece "seni çok seviyorum" diyerek nasıl anlatabilirim ki?
Umarım bize yaşattığın mutluluğun birazını bile olsa sana yaşatma fırsatı bulabiliriz oğluşum. Umarım seninle hayatımız her sene daha güzel olur. Umut dolu, sevgi dolu olur.
Canım oğlum benim; iyi ki senin annenim. iyi ki biz bir aileyiz. Bütün sevdiklerimizle...
Sana sarılıp kokunu içime çektiğim, sesini duyabildiğim, geceleri seni uyurken bile özlediğim, varlığını taa içimin en derininde hissedebildiğim 365 günümüze binlerce ŞÜKÜR diyorum.
Allah seni her türlü kötülükten korusun, erenler her yerde, her zaman yardımcın olsun meleğim, Egemmm.
YANAĞI PEMBEM, DUDAĞI KİRAZIM, GÖZÜ OKYANUSUM,
iYİ Kİ DOĞDUN...
*ELa*

Devamı Buradan ...>>

5 Mayıs 2009 Salı

RÜZGARIM BEN; ÖNEMLİYİM aynı ateş su toprak gibi


Dağlardan tepelerden kayarak ovalara inen BEN, toprakta, suda akarım usulca yalayarak çoğu zaman. Elsiz ayaksızım ama kâh keserim nefesleri, kâh sökülür tarafımdan ağaçların kökleri.Ben üflemesem nasıl dönerdi rüzgar gülü ve yel değirmenleri?Çatıları evlerin tepelerinden, kadınları eteklerinden havalandırabilirim istesem. Koklamak için bir buruna yoktur ihtiyacım, çünkü rüzgâr koymuşlar adımı. Burunsuz koklarım yasemin melisa gül ıhlamur iğde çiçeklerinin mis gibi kokularını. Sabah gidişi bir aylık, akşam bir aylık mesafelere koşarım doldururum o kokularla evlerin odalarını. Eskiden YELdi adım sonra BAD oldu bazen BORAN, wind, vitr, era dedi adıma Arnavut’u, sonra RÜZGÂR dediler, kimi de adıma dedi DELİ. Kavimlerin üzerindeki bulutları savurup, taşlar yağdırdım, kuma, toza buladım Hazreti Süleyman’ın emrine verildiğimden beri.Kâh duran kâh coşan,

yeryüzünün ölümünden sonraki diriltilmesinde görevli olan benim BEN. Tohumların taşınmasından doğanın yeşermesinden, kuşun kanadındaki esintiden tuttular beni sorumlu. Hatta sevgiliden sevgiliye götürürüm selamları aynı bir ulak gibi. Taşırım gönüllerdeki dumansız közleri alevleri.
Öyle mahir öyle meziyetliyim ki, bir sihirbaz gibi ipleri görünmeyen kuklaları oynatan eller gibiyim yani. Açık pencerelerden izinsizce girebilir, ufacık deliklerden sızabilirim devenin iğne deliğinden geçtiği gibi. Geçebilirim aşabilirim her bir engeli. Âşıklar türküler yazıp benimle gönderdiler dosta namelerini aşağıdaki gibi. Benden medet umdular çoğu âşık sevgili belki de bilmedi Allah’ımın emriyle hareket ettiğimi. Rüzgârım ben rüzgâr önemliyim aynı ateş su ve toprak gibi. Âşık Emrah da;

“Bad-ı saba selam söyle O yâre
Mübarek hatırı hoş mudur nedir
Nideyim yitirdim yar bulamam çare
Mestane gözleri yaş mıdır nedir?

O nazlı canana uğrarsa yollar
Bize mesken oldu kahveler hanlar
Yârin meclisinde oturan canlar
Hesap edin adetleri beş midir nedir?

Emrah eder gam bülbülüm kafeste
Benim arzuhalim bildirin dosta
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Geçmiyor kervanım kış mıdır nedir? “diyerek benimle yolladı dosta arzuhalini.

Devamı Buradan ...>>

4 Mayıs 2009 Pazartesi

BARIŞSEVER VARİSÇİLER


Neden savaşır insan, bir diğerini çekememezlik eder? Yol kenarlarındaki mezarlıklar dost düşman hep yan yana sıralı. Ne kadar savaşırsan savaş gösterir aslında bir kazanan bir de kaybeden olmadığını. SAV-AŞ yemeğini aşını savuşturmak aç açık kalmak gibi. BAR-IŞ da Bir olanın işi aşı sanki... İnsan; negatif ve pozitif yanlarını uzlaştırıp esas iç savaşında başarılı olmalı. Nefsiyle, iç âlemiyle yaptığı savaşlardan elinde bayrağı, alnının akıyla galip çıkabilmeli. O zaman kişi nefret edip savaş açtığı her şeyin görmez mi kim olduğunu?

Enbiya suresi 105.Ayet “Yeryüzüne benim barışsever kullarım varis olacaktır.” Diyor.

Hani “Ben Müslüman’ım elhamdülillah” diyen kulun

bu ayet doğrultusunda iman itikat teslimiyet ve barışseverliği? Barışa yönelik işler yapmak şöyle dursun, nifak sokucu, aşağılayıcı, kuyu kazıcı, nalıncı keseri gibi hep kendine yontucu davranışlarını nasıl açıklamalı?
Nasihat ediyor kadının biri cep telefonunda dostuna “Bırak, diyor terk et o adamı.” Kimse demiyor Mevlana gibi “Ok mu suçlu, yay mı suçlu?” Kişi revizyonu önce kendinde başlatmalı her ne kusur varsa bende demeli çünkü. Başka türlü işin içinden çıkılmıyor işte. Mal mülk de sahibine teslim edilince çıkılır aradan, böylece kalır sadece hakkın varlığı.

Bakara suresi 2:262 –“ Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.

Bakara suresi 2:264 - Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.”
Diyor.

Yeryüzünün varisçileri barışsever kullarsa, vakit geç olmadan düzeltmeliyiz kendimizi. Ara sıra “nereden gelip nereye gidiyoruz?” sorusunu sormalıyız. Ayağımıza diken battığında, nasıl tüm vücudumuz oraya odaklanıyorsa hiçbir şeyin önemi kalmıyorsa, yaşamın çok kısa olduğunu görmek için de ara sıra ziyaret etmeliyiz hastaneleri ve mezarlıkları.Kul Himmet Üstadın dizeleriyle sözü bitirmek istedim, sevgilerimle.

Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün.
Dünya Kadar Malın Olsa Ne Fayda?
Söyleyen Dillerin Söylemez Olur.
Bülbül Gibi Dilin Olsa Ne Fayda?

Sen Söylersin Söz İçinde Sözün Var.
Çalarsın Çırparsın Oğlun Kızın Var.
Şu Dünyada Üç Beş Arşın Bezin Var.
Tüm Bedesten Senin Olsa Ne Fayda?

Kul Himmet Üstadım Gelse Otursa,
Hakkın Kelamını Dile Getirse,
Dünya Benim Deyi, Zapta Geçirse,
Karun Kadar Malın Olsa Ne Fayda?


Devamı Buradan ...>>

2 Mayıs 2009 Cumartesi

SENİN AŞKINA DEĞMEZ Mİ YANİ?


Sabah; aydınlıklar karanlığı yarıp çıkarken varsın kuşlarla uyanmışım, senin aşkına değmez mi yani?
Varsın geceleri uyumamışım, senin nefesini hissetmişim kulaklarımda… Sen güneş olmuşsun ben senden şavkıyanla yetinmişim…
Varsın senin dediğin gibi; ben yok olmuşum bedenim zihnim aklım elim kolum bacağım damarlarımda akan SEN olmuşsun senin aşkına değmez mi yani?
Tüm parmaklarımın tuşlara basışından çıkan AŞK sözcüklerimi ben değil sen yazdığını söylesen…
O fakire merhamet edip el uzattığımda “o senin elin değil, benim elimdi “desen…
“Seni sevdiğini söyleyenler seni değil aslında Beni seviyorlar” da desen…
“Seni istersem ben mümin yaparım, ister kılıç yaparım seni, seninle keserim” de desen… Perdeleri açıp tüm dünyasal çileleri gösterip” seni yakarım, kâh gönlünü ruhunu mutluluklara gark ederim” de desen…Boyun eğsem.
“Kâh alırım kâh veririm hiçbir şey senin değil hepsi benim” de desen…
Dilimden söyleyen, gözümden gören, benimle duyan olduğunu, bu aşkın senden sana olduğunu da söylesen…Kabul etsem...
Yargısız, fikirsiz, tercihsiz olmayı ben diledim sansam, "ben dilemedikçe sen dileyemezsin" de desen...
Hep senin dediğin olsa, Benim hiçbir dediğim de olmasa…
“Benim HİÇ senin HEP” olduğunu da söylesen…
Yine de bu AŞK; senin aşkına değmez mi yani?

İNSAN Suresi;30 ayet der ki;"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."
O diledi ben yazdım işte, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

1 Mayıs 2009 Cuma

TANRI SEVGİSİNİN MUCİZESİ


Her iyi anne gibi Karen de bir bebeğinin yolda olduğunu öğrenince, üç yaşındaki oğlu Michael'i yeni bir kardeş için hazırlamaya başlamıştı. Bebeğin kız olacağı anlaşıldı ve Michael annesinin karnındaki kız kardeşine her gün, her akşam şarkı söylemeye başladı. Onunla tanışmadan önce aralarında bir sevgi bağı oluşmaya başlamıştı. Hamilelik normal bir şekilde gelişiyordu. Karen de Tenesse'de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi'nde aktif bir üye olarak çalışmalarını da sürdürüyordu. Vakti gelince, doğum sancıları başladı. Sonra her beş dakikada bir,üç dakikada bir ve her dakika.....
Fakat doğum anında ciddi bazı sorunlar ortaya çıktı ve Karen'in sancıları saatler sürdüğü halde bebek doğmadı. Bir sezaryen mı gerekecekti?

Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael'in kız kardeşi dünyaya geldi. Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarısı çalan ambulans sirenleri arasında Tenesse Knoxville'deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yoğun bakım ünitesine kaldırıldı. Günler geçtikçe küçük kız kötüleşiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir şekilde "Çok az bir ümit var En kötü son için hazırlıklı olmalısınız" dedi. Karen ve eşi cenaze töreni için mezarlık yetkilileriyle konuştular. Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazırlamışlardı. Oysa şimdi cenaze için tören hazırlıyorlardı. Michael, öte yandan anne ve babasına kız kardeşini görebilmek için yalvarıp duruyordu.

"Ona şarkı söylemek istiyorum" diyordu.
Yoğun bakımdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacağını işaret ediyor gibiydi Michael şarkı söylemek konusunda ısrar ediyordu. Ama yoğun bakım
ünitesine çocukların girmesi kesinlikle yasaktı. Ancak Karen kararını verdi.
Onu oraya sokacaktı. İzin verseler de vermeseler de.... Eğer kız kardeşini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi. Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yoğun bakım ünitesine soktu. Sanki yürüyen bir kirli çamaşır torbasıydı. Ama başhemşire onun bir çocuk olduğunu anladı ve :
"O çocuğu buradan çıkarın, çocukların girmesi yasak." Diye uyardı. Genelde uysal bir kadın olan Karen'in içindeki anne birden güçlü bir şekilde başkaldırdı ve başhemşirenin yüzüne çelik gibi bakışlarla bakarak:
"Kız kardeşine şarkı söylemedikçe buradan gitmeyecek. "dedi. Michael'i kız kardeşinin yatağına götürdü. Savaşı kaybetmek üzere olan küçük kıza baktı. Bir süre sonra şarkı söylemeye başladı, saf temiz kalpli 3 yaşındaki çocuğun pırıl pırıl
sesiyle.
"You are my sunshine,my only sunshine,
you make me happy when skies are grey..."
(Sen benim gün ışığımsın, tek gün ışığım,
gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kız tepki verdi. Kalp atışları sakinleşti ve düzenli olmaya başladı. "Şarkıyı sürdür" dedi Karen gözleri yaş dolu.
"You never know, dear how much I love you.
Please don't take my sunshine way!"
(Seni ne çok sevdiğimi asla bilmeyeceksin, sevgili.
Lütfen gün ışığını benden alma.)

Micheal, şarkıyı sürdürdükçe, bebeğin sorunlu, kesik kesik olan solunumu küçük bir kediciğin nefes alış verişi gibi düzenli bir hale girmeye başladı. "Şarkıyı söylemeye devam et bebeğim."
"The other night, dear, as I lay sleeping,
I dreamed I held you in my arms."
(Geçen gece uyurken, rüyamda seni
kollarımda tuttuğumu gördüm sevgili)

Michael'in küçük kardeşi sakinleşmeye devam etti. Ama bu bir iyileşme de gösteren bir sakinleşmeydi. "Devam et Michael" şimdi o diktatör tavırlı başhemşirenin
bile yüzü yaşlarla ıslanmıştı. Karen de coşkuyla şarkıya katıldı.
"You are my sunshine,my only sunshine.
Please don't take my sunshine away."

Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kız eve gidebilecek kadar iyileşmişti. Women's Day isimli dergi bu olaya "Abinin şarkısının mucizesi" adını verdi. Bilim adamları ise ona sadece "mucize" dediler. Karen ise "Tanrı sevgisinin mucizesi" dedi.
Sevdiğiniz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin.
Sevgi inanılmayacak denli güçlüdür.

Alıntı: Bütün Dünya’dan

Devamı Buradan ...>>