Bilen bilir ayrılığın derdini. Yaşamayan ne bilsin, hasret çekmeden elindekinin kıymetini?
Denizin mavi sularına balıklar gibi dalmayı, havayı avuçlarının içinde tutup da onu okşayıp öpmeyi, şöyle bir çimenlerden izin isteyip, buğday başaklarının dibinde yüzünü gökyüzüne çevirip yan gelip yatmayı, rüzgârla havada raks eden kuru yaprağın ardında koşmayı, çıplak ayak toprağın neminde dolaşmayı, ırmağın çıktığı gözeye ağzını dayayıp da kana kana dağların bağrından gelen buz gibi suları içmeyi, güneşe sırtını dayayıp kelebeklerin dansını seyretmeyi, bunlara hasret çekmeyen gönül nasıl bilsin?
Ne bilsin elmanın tadını elmayı tatmamış olan, sevda çekmemiş olan SEVDAyı? Aynı “damdan düşenin halinden, damdan düşenin anlaması” gibi… Gözlü gözsüzün, özgür olan mahkûmun, zengin; fakir fukaranın bilmez hali ahvalini. Onulmaz bir yaran varsa; onulmaz yaralara gark olmuşlara götürürler insanı. Sağaltır, avutur dert çekmiş gönül; dert çeken alev alev yanan gönlün yaralarını.
Resim:Deviantart'tan.
Devamı Buradan ...>>
12 Ocak 2010 Salı
BİLEN BİLİR
Gönderen
sufi
zaman:
09:05
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Ocak 2010 Pazartesi
MASUMUN GÖRÜNMEZ KILICI VAR
Bir önceki yazımda kendine hâkim olabilmekten söz açmıştım. Kimi can dostlarımdan Kara kalem ve nanopolitika’ca yazdıklarım tepki gördü. Onlara tek bir sözle cevap verebilirim; “siz de haklısınız!”diye. Kara kalem; “Doğal olarak Başucuma su dökene de eyvallah, tükürene de der gibi giderim. Ama asla yaşadığım sürece doğru bildiklerimden ödün verip bir kenarda ezik ve sinik ölmeyi beklemeyecek kadar da insanlığımı kaybetmedim deme cesaretini de gösterebiliyorum.” Demiş. Arkadaşım söylediklerinde sonuna kadar haklı. Kendine hâkim olmak; tabi ki sinmek, doğru bildiklerinden vazgeçmek demek değil bence de. Ancak; küfrün içinde saklı olan duayı görmek, layık olanlara o duayı yapmak, Masumun görünmez kılıcı olduğunu, (görülmeyen savaşlar verdiğini) bilmemiz gerek demek.
Haksız yapılıyor gibi görünen icraatları eleştirip sorgulamadan önce görüş açılarımızı geniş tutup neden ve niçin bu tür davranışların muhatabı olduğumuz sorusunu kendimize sormalıyız. Bu tür aşağılanmalara ve haksızlıklara nasıl layık olduk? ” diye konuları irdelemek, başımıza gelen her şeyin bizlerin bir yerlerde yaptığımız kusur sehiv ve isyandan kaynaklandığını düşünmek gerek demek. Formül çok basit bu insanları kim seçti?
Cevap; “BİİİZ !”
Bir seçim daha yapılsa oyların çoğunluğunu yasal ya da yasal olmayan yollardan onların kazanacağı ise, yine kesin. Biz tabi ki cesaretle küfretme hakkına sahibiz. Ancak bu bize liyakat nişanı sağlamıyor. Bizi; “iki lokmaya muhtaç bırakılmışlığa” müstahakmışız konumuna taşıyor. Ülkemizi soyup insanlarımızın cesaretlerini kıranları haklı platforma yükseltiyor. Yani yüksek planda ödeşiyoruz. Haklarında uluorta orda burada konuşarak onları küfürlerimizle pozitif yüklüyor, karalarını, paslarını lekelerini temizliyoruz istemeden. Oysa susmayı bir başarabilsek, onları günah ve veballeriyle baş başa bırakmış olacağız ve ağır çeken negatif yanlarının hesabı “yüksek şûra”ca görülecek tez zamanda. İlaç parasını bulamadığı için çıldır otundan ağrı kesici yapan insanımızın belki de dinecek o zaman ağrısı sızısı. Banka ATM sinde gece yarısı uyurken bulunan sokak çocuğuna bulunacak belki de sıcak bir aile yuvası. O zaman dinecek insanımızın ve bizlerin belki de gönül sızısı.
Yoksa atalarımız boşa mı söylemiş;
“alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste! “
“Sen doğru ol kem belasını bulur!”
“Ah yerde kalmaz” diye.
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Ocak 2010 Cumartesi
NE KADAR HÂKİMİZ KENDİMİZE?
Dilimizin ucuna kadar gelen sözcüklere dur diyebilmekse kendine hâkim olabilmek,
Ne kadar hâkimiz kendimize? Bir dönüp kendimize bakmak gerek…
İçimizde fırtınalar koparken, sakin sessiz bir liman görüntüsünde olabilmekse,
Kontrolsüz iç yangınlarımızın çevreye sıçramasını önleyebilmek,
Bir aslan kadar yırtıcıyken okşayabilmekse pençelerimizle avımızı,
Küfür dolu kelimelerimizi sevgi sözcüklerine döndürebilmekse,
Elimizi uzatmışken bir bizim olmayan şeye o elleri geri çekebilmekse kendine hâkim olabilmek?
Yalan söylediğini bile bile karşımızdakinin yüzüne vurmamaksa doğruyu,
Kin dolu gönlü görmezden gelip, şefkat toplarımızı atabilmekse,
Gereksiz eleştirilerde zıplamadan boyun büküp “sen de haklısın!” diyebilmekse karşımızdakine,
İnsan olma yolunda; dıştan içe bir adım daha atabildik, kendimize az-buçuk hâkim olabildik demektir. Öyleyse ne mutlu bunu başarabilenlerden olabilenlere!
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:34
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Ocak 2010 Cuma
YOLA ÇIKTIK SANA GELİYORUZ
Bundan 8 sene önceyi düşündüm bir an…Her dakikası aklıma ince ince kazınmış, üzerinden koskoca yıllar geçmesine rağmen hafızamda dün gibi asılı duran o gündeyim şimdi. Biliyorum sende çok iyi hatırlıyorsun ayrıntıları. Sen ve ben: bizden başka bilen yok ki…
12 Şubat 2002…İnternette tanışıp, 10 ay yüz yüze görüşme fırsatını bir türlü bulamayan “biz” artık buluşacaktık o gün. İzmir’e gelmeye karar verdiğimden beri heyecandan sürekli midesi bulanan ben, buluşma günü bütün “heyecan hallerini” had safhada yaşamaktaydım.:) Kolay kolay ellerim terlemezdi ama ter içindeydiler. Şubat soğuğu değil, Ağustos sıcağıydı sanki.
Yer: Bornova Metrosu… Saat: 14.00…
Sen ne hallerde geldin hiç anlatmadın bana ama benim gibiydin sende muhtemelen. Heyecanlı ve meraktaydın.
Sonunda geldin… Sarıldık… Sıkı sıkı…
Yıllardır tanışan iki insandık sanki. Kısa yolculuğumun ardından o şahane manzaralı cafede saatlerce sohbete daldık sonra. Heyecanım biraz yatışmıştı. Kahve içtik. Ağzından çıkan her kelimeyi masal dinler gibi dinledim. Yüzüme bakarak söylediğin şarkılarını da ninniymiş gibi. Daha çocuksuydu yüzün, şakaklarına aklar düşmemişti henüz. Saçlar geriye taranmış, jöleli, Üzerinde krem rengi bir hırka ve kot pantolon. Etkileyici ses tonunsa telefonda duyduğum ilk günkünden daha etkileyici… Yüzünde kocaman bir gülümseme. Gözlerimin içine içine aşkla bakan bir çift açık kahverengi göz…
Beraber geçirdiğimiz kısacık ama dopdolu günlerin sonunda, ağlaya ağlaya ve çoook âşık ayrıldık. Hiç istemeden…
Sonraki aylarda hep buluştuk. Geldin, geldim. Gittin, gittim… Uzun süre uğurladık birbirimizi mevsim ne olursa olsun soğuk, puslu ve hiç sevemediğim garajlardan. Geleceğini rüyalarımda gördüğüm yunus sürülerinden anlıyordum hep. Yüzüyordum onlarla, sevip, okşuyordum. Bir kaç gün sonra çatkapı geliyordun sen. Ya da geliyorum dediğin akşamdan itibaren, sen gelene kadar onlar arkadaşlık ediyordu bana rüyalarımda. Yunusumdun sen benim:). (Taaa oğlumuz doğana kadar gördüm o rüyaları. O ikimizin YUNUS'u olacakmış meğer. Şimdi insanların; Ege'nin çıkardığı sesleri yunus sesine benzetmeleri de bu yüzden galiba.:))...
Yan yana değilken de varlıklarımız mutlu etti bizi. Mesajlarımızla dokunduk ruhlarımıza, ses tonlarımızdan anladık nasıl bir gün geçirdiğimizi. Telefonlar kulaklarımıza yapıştı, maaşlar kontörlere akıtıldı.:)Bazen telefon başında sabahladık, bazende saatlerde chat yaptık. Sevindiğimiz zaman ilk birbirimizle paylaştık. kötü günde dert ortaklığı da yaptık. Konuştukça konuşasımız, sevdikçe sevesimiz geldi...
Ankara’ya geldiğin bir gün bir anda nişanlanıverdik sonra. 1 günde. : ) 18 Ekim 2003. Devamı geldi çok şükür. Her anımda yanımdaydın. Olamasa da varlığın…
O kadar emekten, sevgiden ve özlemden sonra hiç ayrılmadan beraber yaşayabilmek bizim de hakkımızdı elbet dimi? Karar verdikten sonra 1 ay içinde de evlendik. Şimdiye kadar yapılan en romantik, en değişik evlenme teklifiydi diyemiycem:) ama seninle gerek de yoktu zaten. Çünkü her an beklendiğimi, özlendiğimi, sevildiğimi hissettirmiştin bana. Söze gerek yoktu aramızda.
8 Ocak 2005…Sen damat, ben gelin…”YEMİN TÖRENİMİZ”
Tamda 5 yıl sonra, İzmir’deyim... Sende benden 1,5 saat uzakta. El ele, sarmaş dolaş gezindiğimiz bu yollarda oğlumuzla dolaşıyorum bugün. İşte en büyük değişiklik bu hayatımızda. Oğlumuzun varlığı.
Sanırım değişmeyen tek şeyde Sevgimiz.
Zaman zaman sorunların, sorumlulukların içinde boğulsak da, içinden çıkılmaz sandığımız hallere bürünsek de hep sevdik, sevildik. Geçen zamanda sevgimizi büyüttüğümüzde oldu, sakladığımızda. En sevmediğimizi sandığımız anda bile sevgiliydik. Senin adına da yazıyorum çünkü biliyorum. Eminim. Senden duymayınca aksini söylesem de eminim:)
Ne diyebilirim ki, iyi ki gelmişim seni görmeye, iyi ki ellerimden tutmuşsun hemen oracıkta… İyi ki benden hiç vazgeçmemişsin. Bütün cadılıklarıma rağmen :)
Biz şimdi yola çıktık, sana geliyoruz canımın içi. “YEMİN TÖRENİ” nasıl olurmuş görmeye, 1 ay sonra 2 gün bile olsa görüşebilmenin mutluluğuna ermeye.
Böyle bir günde yapılan yemin töreni de Allahın bize hediyesi galiba. Ne biliyim işte. :)
Benim hassas ama dengeli, üzülen ama göstermeyen, kalbi bana karşı hiç kırılmayan, çabuk unutan, doğru, dürüst, EFE’m. Evliliğimizin 5. beraberliğimizin 8. yılı, hı bide yemin törenin kutlu olsun. : )
Geçirdiğimiz güzel günlerimize yenilerini, unutulmazlarını eklemek, birbirimizi, ailemizi hep beraber sevebilmek dileğiyle.
Seni Seviyorum…
Ela’n…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
20
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
7 Ocak 2010 Perşembe
HEP YANLIŞ ANLAŞILDIM
Olumsuzu olumluya çevirmek,
Negatifi pozitife döndürmek,
Çirkini güzelleştirmek,
Öfkeyi yapıcı kılmak potansiyeli elimizde...Gerçeği görmek için; bakmasını bilmek gerek. Seyredip görelim, hepinize sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:11
27
yorum
Etiketler: FİLMLER, SAJA BAKIŞI
6 Ocak 2010 Çarşamba
SAMURAY
Sana da gereksinim var; unutma. Hiç kimse bir diğerinden daha yüksekte ya da alçakta değildir. Hiç kimse üstün ya da yararsız değildir. Her şey bir bütün halinde varolur. Yekdiğerine gereksinim duyar.
Bir Samuray, Zen tarikatı hocalarından birini ziyarete gelir. Söz konusu Samuray çok tanınmış bir kişi olduğu halde hocanın bilgeliği karşısında, kendini ikinci sınıf, aşağılık bir vatandaş gibi hisseder. Ve duygularını açıksözlülükle aktarır:
"Bunca zavallı hissetmemiştim kendimi bugüne değin. Huzurunuza çıkar çıkmaz, aşağılık kompleksine kapıldım. Ölümle yüz yüze geldiğim de oldu; o zaman bile bunca korku, heyecan duymamıştım. Neden dersiniz hocam?"
Hoca, diğer konuklar gittikten sonra kendisini yanıtlayacağını bildirir. Her gelen, saygılarını sunup önerileri dinleyerek gider. Samuray beklemekten yorgun düşmüş, iyiden iyiye tedirginleşmiştir. Akşam üzerine doğru hoca onu dışarı çağırır. Ay henüz doğmuştur. "Şu ağaçlara bir bak" der, "dalları gökyüzüne uzanan şu heybetli ağaç ile, hemen onun dibindeki minnacık ağaca bak. Yıllardır penceremin önünde, yan yana, birlikte yaşadılar. Aralarında hiç sorun çıkmadı, hiç yarışmadılar. Küçük ağaç büyüğüne "sen neden benden büyüksün?" diye sormadı. "Hangimiz üstünüz?" ikilemini yaşamadılar. Kulağıma bu konuyla ilgili en ufak bir dedikodu çalınmadı. Neden dersin?" Samuray kendinden emin yanıtlar: "Çünkü efendimiz ağaçlar kıyaslayamaz." Bunun üzerine hoca: "Artık bana sormana gerek kalmadı; yanıtı biliyorsun" der.
alıntı.
Devamı Buradan ...>>
4 Ocak 2010 Pazartesi
BAKALIM TANRININ GÖZÜ MÜ SÜLEYMAN
“Bakalım tanrının gözü mü, Süleyman?” dedi Belkıs. “Onun bir peygamber mi, sıradan bir hükümdar mı olduğunu deneyip görmeliyiz… Aldığımız sonuca göre kararımızı vermeliyiz… Kimmiş bu Süleyman? Kuşların dilinden anladığını söyleyip Hüdhüd’üyle haber yollamış utanıp sıkılmadan.” Allah’tan korkun ve bana itaat edin” demiş koca Belkıs’a… Belkıs bu, hiç boş durur mu? Toplamış Saba ülkesinin ileri gelenlerini: “Ben ona bazı şeyler göndereceğim onu deneyeceğim. Eğer denemelerimi geçerse; çaresiz başımızı eğip ona ve onun inandığı Allah’ına teslim olmalıyız. Yoksa sınavını veremezse, O ve onun ordusuyla işte o zaman savaşmalıyız.” Demiş...
Kız kıyafetinde elleri kınalı beş yüz genç oğlan ve erkek kılığında da beş yüz kız, İki altın kerpiç, yakut işlemeli bir taç, içinde eğri delikli inci bulunan bir de hokkayı Hz. Süleyman’a göndermiş. “Eğer bu adam peygamberse oğlanlarla kızları birbirinden ayırır, eğri delikli inciye ip geçirir, taşı da deler.”Demiş. Döşetmiş Süleyman 20 millik sahayı altın ve gümüş Belkıs’ın gönderdiği iki kerpiç büyüklüğünce kerpiçlerle. Hediye olarak getirilen kerpiçlerden elçiler utansınlar diye. O iki kerpicin yeri boş bırakılmış… Elçilerse şehrin girişinde boş olan iki yere koymuş iki hediye kerpici “çaldık zannedilmesin” diye. Elçiler Belkıs’ın mektubunu vermek üzere Süleyman’ın huzuruna vardıklarında, nasılsa güzel söz ve tatlı dille karşılanmışlar. Sormuş Süleyman; “hani nerede o eğri delikli inciniz getirin de iplik geçirelim” diye. Ağaç kurdu almış ağzına ipi girmiş bir deliğinden çıkmış diğerinden, delinecek taşı da delmiş ağaçkakan kuşu hiç zorlanmadan. Kız kılığındaki oğlanlar ve erkek kılığındaki kızlara getirtmiş Süleyman SU. “Yıkayın demiş elinizi yüzünüzü.” Kızlar sol ellerine aktarmışlar sağ elleriyle aldıkları suyu, erkeklerse tam tersini yapmışlar. Ayırmış işte Süleyman tam o zaman; gerçek kızlarla oğlanları. Böylece ispatlandı Tanrı’nın gözünün onda olduğu. Sonra da haber salındı Saba melikesi Belkıs’a. Gözünü yumup açmadan da tahtını getirdi ünlü Süleyman’ın adamı Berhiya. İşte böyle inandı Belkıs Süleyman’ın peygamber olduğuna… Ordusunu toplayıp geldi koca melike, inandı tek olan Allah’a ve evlendi yüce Süleyman’la. Onlar ermiş muradına, bizler de çıkmışız anlaşılan çoktaaaan onların tahtına.
Sevgilerimle.
Resim:deviantart'dan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Ocak 2010 Pazar
HER DERDİN DERMANI MI ZAMAN
10 yıl önceden bahsederken “sanki dün gibiydi” deriz bazen. Algımızın ifade şekli, referansımızdır bu anlatım biçimi. Geçmek bilmez oysaki dakika hatta saniyeler sevgilinin yolunu beklerken. O yarla baş başa olduğunda ise; geçiverir zaman, sanki yayından fırlamış ok gibi. Valiziniz hazırsa; yolculuğa çıkmadan, uzar da uzar lastik gibi otobüsünüzün hareket saati. Bebek bekleyen anne içinse asla 9 ayla sınırlı değildir bebeğinin cemalini görme süresi. Boş boş oturan için; geçmez günler haftalar hatta aylar, boş da olmasa geçiremez günlerini terhisini bekleyen şafak sayan…Ödenecek borcun varsa, kira ödeme günün;
“göz açıp kapayana kadar hemencecik geliverdi” dersin, o gün için. Geç gelir; eli belinde sallanır da sallanır maaş günün.
Işık hızının ötesine geçtiysen; ters akan ırmak gibi, neden tersine akmasın zaman? Işık hızına yaklaştıysan; yavaş, ışık hızındaysan; duruyor işte bak zaman, göreceli bu kavram…
Birine tez olan geç olabiliyor diğerine, birine hızlı olan yavaşlıyor diğerine. Tez geliyor herkes için Ölüm, geçe kalıyor sanki doğumlar ise…
“Her derdin dermanı zaman” diyorlar, “zamanla unutursun, geçer “diyorlar. “Sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir, rabbinin katında bir gün.” Diyor Kuran. Gözü kör, gaflette ve zanda olan galiba; zavallı şu İNSAN.
Resim:abandonimage.blog'dan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:50
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Ocak 2010 Cumartesi
İNSAN OLMAK

Bir yola çıktım hiç bilmediğim. Tanıdık gelen tek şey yüreğimdi. Bir de hatırlamayı istediğim anılarım bavulumda. Hayat öyle başarılı bir öğretmenmiş ki, anlayamadığınız birçok şeyi size yaşatarak; o bilmediğiniz yolu taşıyla, toprağıyla, çamuruyla, yol kenarındaki satıcı amcasıyla, üçkâğıtçı dilencisiyle, öğretiyormuş. Birçok kişinin hayatında diğerlerininkine benzemeyen olaylar yaşansa da öğretilerimizin aynı olduğu ortaya çıkıyor. Bu yazımdan yaklaşık 3 ay önceki düşüncelerimle, yaşantılarımdan elde ettiklerim arasında o kadar çok fark var ki. Yazdığım olayları birebir yaşamasanız da tanıdık bir taraf bulacağınızı düşünüyorum.
Hepsi içimizden birini temsil ediyor aslında.
Nefes alışımız, yorgunluğumuz, olaylara verdiğimiz tepkiler, kahkahalarımız o kadar yakın ki birbirine; çünkü biz insanız… Yaşam koşulları ne denli değişirse değişsin güzele hayranız, zaman zaman dengesizliklerimiz, ilginç tavırlarımız, hareketli bir müzik eşliğinde oynayasımız vardır. Birbirimize karşı bu kadar kin neden o zaman, bu denli benziyorken? Bir ırk bir diğerinle, baba oğulla, anne kızıyla, komşu komşusuyla, karısı kocasıyla neden bu kadar çatışmalı? Bizi diğerlerinden farklı kılan nedir, bütün duygularımız aynıyken?
Artık çoğunuz benim bir öğretmen olduğumu ve köyde görev yaptığımı biliyor. Size burada tecrübe edindiğim ve hayatlarımızın tam göbeğinde olan ama konuşmaktan çekindiğimiz bir konuyu dile getirmek istedim. Bulunduğum okulda öğretmen eksikliği yüzünden birçok derse girme imkânı buldum. Din kültürü dersi de bunlardan bir tanesi. Bu dersi alırken hem çok sevindim hem de birçok kuşkum oldu. Daha sonra derslere devam ettikçe ve tabii buradaki yaşam koşullarını tanımaya başladıkça bu dersin buradaki öğrencilerim için çok güzel bir vesile olduğunu anladım. Aile yapısı olarak kadın ve kızların kardeşten bile sayılmadığı ataerkil(baskın) bir köy burası. Çocuklar da doğdukları bölgenin şartlarına göre yetiştiriliyor. Bunu değiştirmeye kalkmak birçok kişi için, öğretmenler dâhil, hayalperestlikti. Ama bütün şu sahip olduğumuz teknolojik ve bilimsel gelişmeler de aslında birer hayal değil miydi? Bu düşünceyle yola çıkarak kimseye aldırış etmedim alaylarına bile.
Öğrencilere elimden geldiğince konular elverdikçe, insan olmanın güzelliklerini ve sorumluluklarını anlatmaya çalıştım. Bir öğrenci anlasa bile bir şeyler değişecekti burada. Ve bu yörede kişilerin hayatlarının bir parçası olan anormal yaşantıları konu olarak seçtim ve öğrencilerime ödev olarak verdim. Bu konulardan bir tanesi de kadın-erkek eşitliğiydi. Teraziyi dengede tutmam gerekiyordu... Amacım buradaki özellikle erkek öğrencilere kadınların ve kızların da insan olduğunu kızlara ise kendilerinin ne kadar değerli olduğunu öğretmekti. Birçoğunun dersteki katılımı bana umut vermekte. Öğrencilerimin ödevlerini okurken aralarından birininki dikkatimi çekti ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Yazılanlar ne kadar dehşet verici olsa da bulunduğu ortamı sorguluyor olması hoşuma gitti. Umarım beğenirsiniz...(Cümleleri olduğu gibi yazacağım, orijinal haliyle)
“KADIN VE ERKEK EŞİTLİĞİ
Kadın ve erkek eşitliği bütün insanlar yani kadın ve erkek için önemlidir. Bizim köyde kadınlar hep arka plandadır kadınlar buradaki erkekler için önemsizdir burada yaşayan bütün kadınlar kocalarından dayak yemiştir. Kadın hak burada hiçe sayıyorlar. Bu köyde bir kız baskıdan sürekli çalışmakta ve sevdiği biriyle evlenmek isterse babası istemediği zaman kaçarlar ve köyde onlar için söylemedikleri söz bırakmazlar.
Oysa peygamber efendimiz demiştir ki “kadınların ve erkeklerin birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları vardır” diye buyurmuştur ama bunlar buradakiler için önemsizdir kızların yani bazıları para karşılığında satarlar. Burada kadınlar ve genç kızlar hiç boş durmazlar.
Niye diye soruyorsanız? Çünkü kızların benim yaşımdan itibaren çeyizi hazırlanır ve ben bundan nefret ediyorum. Buradaki bütün erkekler bir sürü oğulları olsun isterler hiç kız çocuğunu sevmezler. Çünkü hep erkek çocuk isterler bir keresinde annem bana dediki. Sen bir gün evlenip gideceksin oysa erkek kardeşin burada kalacak dedi. Ve benim çok ağırıma gitti bazı erkekler bodruma, istanbula gidip paralarını kazanıp gelirler ve kadınlar ya bir parça elbiseler getirirler yada hiçbir şey getirmezler. Kadınlar çocuk –yapmadıkları- zaman döverler, azarlarlar. Kadın eşitliği diye bir şey yok bu köylerde.”
Özlem D.(12)
Yaşadığımız yer ister İzmir ister Van olsun. Burada yaşanılan olayların birçoğunu farklı şekiller de yaşamıyor muyuz? Yaratılanların en mükemmeli olarak hepimizin aslında birimiz olduğunu ne zaman öğreneceğiz? Ya da hayatın önümüze getirdiği her yaşantının bunu öğretmeye çalıştığını ne zaman fark edeceğiz? İnsan olduğumuzu unutmamak dileğiyle…
Sevgilerimle,AHU.
Resim:abandonimage.blog'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:10
11
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar

