.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

24 Ocak 2010 Pazar

AŞKA AŞIKLARA AŞIĞIZ

Biz aşka aşıklara aşığız,aşkta yok olanlara..
Aşkın ateşinde yanıp da öz canından cayanlara…
Derdi tasayı unutup, her zerresi aşk olanlara
Aşığız aşkla yollara düşüp, Allah’ı bulanlara

Dikenli ayak, killi başla hak davetine koşanlara
Selim kalple maksadını fiili faile ulaştıranlara
Yüz sürmek gönül almak can bağışlayanlara
Biz aşka âşıklara aşığız aşkla serden cayanlara.

********
Kim demiş “sevgilinin cemali nurunda yanmam ben” diye
Kim demiş “onun emri fermanına dur denilebilir” diye
Haktan emir gelmeye dursun kılıç susar söylenen sözde
Cemali nur olan oturur aşk mabedinin baş köşesinde.
Devamı Buradan ...>>

23 Ocak 2010 Cumartesi

ALTINIZDA KARINCA EZİLMİYOR

Seslerdir: aynı vazifeli askerler gibi içerisinde keşfedilmeyi bekleyen, gizli hazineleri aşikâr eden.
Seslerdir: içerisinde kızgınlıkları taşıyan,
Seslerdir: aynı bir âşık gibi içerisinde parfüm kokulu manaları sevdiğine sunan.
Hayat denilen bilgelik okulu, kimilerimize bırakmıştır atalarımızın mirasını bir ses nidası şeklinde. Gönül Kulağını açan insanlara sunmuştur mana denizinin incilerini, mercanlarını. Anlatmak istediklerimizin değeri anlayanın verdiği değer ölçüsündedir her zaman. Sen ne kadar yeni gelinin bohçasına sarar gibi saklayıp sarmalasan da, açar kendi değer anlayışı doğrultusunda sunulanı. İşte O kadın da öyle yapmıştı o gün; Otobüste arka taraflara ilerlemekte nazlanan kendinden sonraki nesillere seslenirken; “Biraz ilerlesenize çocuğum, Altınızda karınca ezilmiyor” deyivermişti karşısındakini incitmek istemeyen ince ve gizemli sesi ile.

Ne kadar anlamlıydı sözleri!
Eskilerin bizlere bıraktıkları miras çok söz gerektiren bir duyguyu içerisine ansiklopedik bilgiler yükleyecek denli kısa ve öz meselle anlatmalarıydı. Çok söz bırakmıştı eskiler bize, adına da Atasözü denmişti mirasına sahip çıkalım diye. Hangimiz artık bir olayı anlatırken kısa ve öz konuşma mantığı çerçevesinde kendisine kalan mirastan yararlanıyor? Bir acayiptir atasözlerimiz bir derya bir umman bir bilgelik düşmüştür her sözün ardına. Anlamak isteyen her can için: içerisinde vardır bin bir mana.

Yaratıcı tüm yarattıklarını toplar ve onlara sorar: "hazır olacakları güne kadar insanlardan saklamak istediğim bir şey var. Bu bir gizli gerçeklik:
Kartal söz alır: "bana verin, onu ay'da saklayacağım."Yaratıcı: "hayır, bir gün oraya giderler ve bulurlar."
Yunus balığı: "ben okyanusun dibine saklarım" der. Yaratıcı: "olmaz, oraya da inecekler" der. At söz alır ve: "onu büyük ovalara gömer, saklarım" der. Yaratıcı: "onlar dünyanın derisini keserler ve orada da bulurlar" diyerek karşılık verir. Sonra Toprak Ananın koynunda, Dünyanın göğsünde yaşayan, gözleri görmeyen ama ruhsal gözle gören büyükanne söz ister ve: "onu, onların içine saklayalım" der. Yaratıcı da mirası onların İçine saklar. Bu: SÖZdür işte.
Sevgilerimle.
sufi Cem

Resim:images.com'dan

Devamı Buradan ...>>

21 Ocak 2010 Perşembe

GÖKÇE GELİN, GÜLENDAM ve GÜLSANEM

Nüfusu milyonlarla anılan bir yakın ülkenin tek kraliçesiydi Gökçe gelin. O, bir ana kraliçeydi. Onun ülkesinde; Gelişmiş askeri strateji, örnek ve rasyonel bir iletişim ağı, teknoloji, kolektif çalışma gücü, doğa koşullarına dayanmak için gerekli olan her şey gelişmişti. Bu topluluk; ülkelerindeki sır dolu yaşamlarını birçok insan topluluğunun çözemediği formüllerle halletmiş ve refah mutluluk ve huzura ermişlerdi nasılsa. "Ee! Peki, bu nasıl bir ülkeydi? Yoksa bu anlatılanlar masal mıydı?" diyeceksiniz. Hayır, dostlarım; sabırlı olun ve bekleyin lütfen bu gerçek hikâyenin günümüzde de devam eden yaşanılmışlıklarını anlatacağım sizlere dilim döndüğünce..

Gökçe gelin tüm ülke yaşayanlarının ANAsıydı. Gülendam ve Gülsanem de onun bakımını üstlenen iki yardımcı, diğer bütün yardımcıların en yaşlılarıydılar. Tüm doğan kardeşleri onların gözetiminde doğmuş bakımlarını beslenmelerini ve hatta emzirilmelerini bile üstlenmişlerdi. İlla doğum yapmış olmaları gerekmiyordu her an süt üretme kapasiteleri vardı onların. Erkeklerinse olgunlaştıklarında soylarının devamı için gökçe gelinle çiftleşmekten başka bir görevleri yoktu. Bu ülkenin tüm diğer işlerini ise sadece dişiler yürütüyordu.

Gülendam ve Gülsanem aynı yumurta ikizleriydiler. Bir zamanlar Gökçegelinle öleceğini bile bile çiftleşmeye gelen yiğit bir askere âşık olmuşlardı her ikisi de. Başlarını öne eğip kraliçeye hazırlamışlardı sevdikleri yiğidi içleri yana yana. Kıskançlık değildi onlarınki, kendi canlarını bile feda edebilecek kadar özveriliydiler aslında. Yüreklerini burkan şey yiğidin bu beraberlik sonrası öleceğiydi. Onu yaşatmak için her çareye gizli gizli başvurup, ölülerin atıldığı boşluktan o ölmeden kurtardılar erkeklerini. Kraliçenin bunu duymasına imkân yoktu, çünkü mabedine kapanarak açlık ve susuzluğa kendini mahkûm etmiş melek kanatlarını yolarak bir müddet için onlarla beslenme ritüeline girmişti o sıra.


İşçiler, ülke bekçileri (yani kapıcılar) feromenler (yani hormon taşıyıcılar), oduncular, hemşireler, çiftçiler, attalar, dokumacılar, lejyonerler, taktik ustaları ve uzmanlarıyla mükemmel görev dağılımı dönüşümlü olarak her birey tarafından sevgiyle gönüllü olarak üstlenilebiliyordu bu ülkede. Halk tarımla uğraşıyor, ekiyor biçiyor, sürekli üretiyordu.
80 milyon yıllık bu uygarlık iktidar savaşı olmadan, zengin yoksul ayrımsız, eşit bir şekilde ve müthiş bir düzen içinde yaşıyordu. İstedikleri mesajları birkaç saniyede tüm ülkeye duyurabiliyorlardı. Kendini feda edecek kadar cömert olan bu ümmet kıtlık dönemlerinde aç kardeşlerini besleyecek psikolojiye ve anatomik yapıya sahiptiler.”Bugün, ben toplumum için daha iyi ne yapabilirim?” sorumluluğuyla yaşıyorlardı. Müthiş gelişmiş bu oto organizasyonda şef yok, plan-program yok, emir-komuta zinciri yoktu.

Gelişmiş iletişim sayesinde Gülendam ve Gülsanem’in ölmesi gereken bir erkeği ölümden döndürdükleri, birkaç saniyede tüm ülkede duyuldu nasılsa. O güne kadar hiç yaşanılmamış bir İhanet, tadılmamış bir duygu, ceza-i müeyyidesi bilinmeyen bir davranış biçimiydi bu onlarca. Utanç duydu ülke halkı kendinden. Bilinmedik bir koku tüm bireyleri sarhoş edip bayılttığı ve bu aşkı onlara unutturduğu sıra Gülendam ve Gülsanem yiğitlerini alıp ayrıldılar ülkelerinden. Başka bir kum tepeciğinde kendilerine başka bir koloni kurdular ve orada çoğaldılar. Ülkelerinin adına da “Gülen karıncalar ülkesi” koydular.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Devamı Buradan ...>>

20 Ocak 2010 Çarşamba

NE SU UYUR NE HASTE-İ HİCRAN NE DE VATAN HAİNİ

SU yalar kayaları kumları toplar dağların doruklarından ak karların yer yer erimiş yer yer buz olmuş parçacıklı kısımlarını, katar bedenine en kuytu en oyuk kısımlarına sokulur toprağın usulca. “SU uyur” derler oysa uyumaz o, hep çağıldar susar gibi görünür vardı mı düzgün bir menzile dinler çobanın kavalını, kuşların börtü böceğin kurdun, kuzunun çıngırağının sesini.
“Su uyur düşman uyur haste-i hicran uyumaz” ; (ayrılık hastası uyumaz) der Şeyh Galip ünlü divan şairi. O, o zamanlar söylenmiş söz oysa uyumuyor düşman aynı uyumayan su misali.
Ummana hasrettir su kavuşmak vuslata ermek karışmaktır emeli.
Ayrılık hastasının da bu hicranının sebebidir ay yüzlü sevgili.
Ya düş-mana ne ola? Uyumaz. Fermanı yenmek fethetmektir emeli.
Gaye kavuşmaksa: Ne su uyur,Ne haste-i hicran, ne de vatan haini.
Uyuyan bizleriz dostlar bir rehavet, uyuşmuşluk durgun göl misali.
Devamı Buradan ...>>

19 Ocak 2010 Salı

GÖLÜN KENARINDA DURUP GÜMÜŞ AYA EVET DE

Kanadalı bir kızılderilinin sözü bu, benim değil.
“Bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum. Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.”diyor.
AY önüne geçip GÜNEŞi perdeledi. RUH bedene ben buradayım dedi. Gümüş AY’a evet dedik. Böylece değişime girdik hep birlikte.
Öyleyse: bundan böyle,
“Kalbimizin istediği şey CESARETse ona kavuşacağız.
Kederlerimizin merkezine dokunup acıdan korkumuzu sileceğiz.
Coşkunun ayak parmak uçlarımıza kadar bedenimize dolmasına izin vereceğiz.
Yaş, cins, ırk, din dil ayırt gözetmeden insan olmanın sınırlarını aşacağız.
Bir aptal gibi görünsek de AŞK için ve hayallerimiz için kendimizden ödün vermeyeceğiz.
Sonucu ne olursa olsun ruhumuza ihanet etmeyip yalana tevessül etmeyeceğiz…
En ağır koşullarda ayaklarımızda zincir, gözlerimizde kara bant olsa da umut kuşumuzu işaret parmağımızın üstünde taşıyacağız.
Su gibi en altlarda aksak da kaya kadar sert olanı bile yumuşatacağız.
"Yanan bir daha yanmaz" deyip ateşi kendimize serin kılacağız.
Toprak gibi bereketli, hava kadar gerekli kılacağız ruhumuzu.
Kendimizle yalnız kaldığımızda yalnız olmadığımızın bilincine varıp kendi kendimizle yârenlik edebilmeyi öğreneceğiz.”
Hadi rastgele hepimize, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

18 Ocak 2010 Pazartesi

İNSAN BUDUR İŞTE

Dünyanın her neresinde bir can yanıyor, feryadı dağları tutuyor ya da gizli gizli gözlerinden yaşlar süzülüyorsa acılı bir ananın ve bir bebenin; eğilip kalıbımıza baktığımızda bizim de bir yerlerimiz ığıl ığıl kanıyor olmalı. Hani biz BİR kişiydik, onun bedenindeki bir uzuv gibiydik sanki! Eğer öyleysek tırnağa bir kıymık batsa; tüm bedenin ondan haberdar olması gerekmez miydi? Müstakil bir varlığımız varmış gibi tüm çilelerden muaf, dert ve tasalardan bertaraf olmuş gibi mi olmalıydık? Ne yılan dokunsun ne de yılan az yaşasın da; “Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın” mı demeliydik?

Hayır; bizler insanız… İnsanı tanımlamak; öyle kelimeleri ardı ardına getirerek iyiydi, şefkatli ve merhametliydi, adaletli ve duyarlıydı gibi sözlerin yaftası ardında bir mana denizinin kıyısına çekip çıkarmakla da olmaz.
Zaten İnsan gibi insan olanı anlatmaktan dilimiz aciz, onu methetmekten ırağız, gözümüz kör kulağımız da sağır misali.
Bağdat çarşısında dükkânı olan bir ulu zat sıcak bir yaz günü öğle vakti dinlenmek için evine varır. Tam hafif kestirirken çarşı esnafından biri telaş ve heyecanla bu zatın kapısını çalıp “aman efendi, çarşı yanıyor tez gel malını kurtar” der. Aceleyle giyinir tam adımını sokağa atacakken başka bir çarşı esnafı “ aman efendim sen telaş etme senin dükkânına ateş değmedi!” der. Bizim efendi canı gönülden bir “elhamdülillah” çeker. Mal canın yongasıdır derler ya, bu elhamdülillah sanki “benim malıma zarar gelmedi çok şükür, kimin malına gelirse, kimin canı yanarsa yansın!” der gibi bir elhamdülillahtır. Bu sözünün ardındaki benliği insanlık dışılığı fark eden ulu zatımız tam 40 yıl tövbe eder Allah’a.

Şimdi soruyorum sizlere: hangimiz kazalar sonucu ölenlerin isimlerinin açıklandığı haberlere “aman tanıdık var mı?” diye dikkat kesilip dinledikten sonra tanıdık yoksa o isimlerin içinde: “çok şükür!” demiyoruz.Haiti’de deprem olmuş otuz bin kırk bin insan ölmüş Haiti nere??? Türkiye nere deyip eğlencemize, havai fişekli kutlamalarımıza, yurt dışı gezilerimize devam edebiliyorsak biz insan mıyız? ”Ateş düştüğü yeri yakar” derler, tabi ki az yanar, o yer benlik sınırları içindeyse. .BİZ olabilen gönlün kanatları ise, sınırsız sonsuz kaplıyordur magribden maşrığa tüm kâinatı; Evrenin her neresinde bir acı varsa onun bedeninden duyulur çatır çatır yangınların alev sesleri. İNSAN budur işte…

“Vay bizim insanlığımıza!” demeden de edemedim dostlarım. Sevgilerimle.

Resim:images.com'dan.

Devamı Buradan ...>>

16 Ocak 2010 Cumartesi

BİTSİN BU ALACAK DAVASI

Sevgili dostlar:Kuran zilzal suresinde, "artık kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun sevabını görecek, kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onun cezasını görür " diyor.Haksızlığa uğradığını düşünenlerin alacakları mutlaka bir gün ödenir "hak asla yerde kalmaz" da; ya iyilik yaptığını sanıp da kötülük tohumları ekenlerin sonu nice olur sizce?
Bektaşi’nin biri bir bakkaldan 20 paralık alışveriş etmiş, çıkarmış kesesini parasını ödemiş. Ta kapıdan çıkacak bakkalcı; “hop hop amca hani para demiş.” Bektaşi; “ayol şimdi verdim ya demiş.” Verdim vermedin, verdin vermedin sonunda Bektaşi baba açıp keseyi bir daha vermiş.

Oradan fırıncıya uğrayıp ekmek vs almış o da 20 para tutmuş. “Hadi eyvallah deyip tam fırından çıkacak fırıncı; “hey amca aldıklarının parası nerde diye bağırmış.” Bektaşi “tövbe tövbe verdim ya!” demiş. Verdin vermedin, verdin vermedin oradan koşarak uzaklaşmış. Bir köşede durup
“AlLah Allah” demiş, “bakkalcı benim 20liği yuttu ben de fırıncınınkini yuttum, sen her şeye kadirsin bakkalcıdan al fırıncıya ver, günahı bana olmasın.”demiş.

********
Gariban Bektaşi'nin birine konuk gelecekmiş. Bektaşi konuğu nasıl ağırlar?..Elde yok, ayakta yok.. Mahcup olmak da istemiyor, konuk ağırlayarak Hak’ka hizmet edeceğini de düşünmüş...Komşusu Yahudi'nin bir sürü keçisi varmış...Onlardan birini çaktırmadan alıp kesmiş...Ama çaktırmadığını sanan kendisi...Yahudi, ağacın arkasından gözlermiş durumu...Demiş ki kendi kendine, "Kadıya gitsem.. Kadı Müslüman, o Müslüman, ben Yahudi.. Davayı kazanamam. Hadi kazandım, Bektaşi'nin nesi var ki, ondan alıp bana versin... Biz artık Allah'ın huzurunda hesaplaşırız... Yillar geçmiş. Yahudi, Allah'ın huzurunda davacı olmuş Bektaşi'den... Mahkeme kurulmuş.
Allah: Bektaşi’ye,
—Sen Yahudi kulumun keçisini kesmişsin,
—Kesmedim, demiş Bektaşi...
Yahudi:
—Ben gözlerimle gördüm diyor ya!
—Allah’ım, demiş Bektaşi... “Bir mahkemede bir adam hem şahit, hem davacı olamaz.”
—Haklısın ama demiş Allah, “Ben her şeyi görürüm. Ben de gördüm, kestiğini!...”
—Allah’ım, demiş Bektaşi... “Aynı mahkemede, hem şahit, hem hâkim olunmaz ki!...”
—Gene haklısın, demiş Allah... “O zaman getirin keçiyi ona soralım... “
—Ne! Demiş Bektaşi...” Keçi burada mı?...Ver onu o zaman bu Yahudi'ye...Bitsin bu alacak davası..”

Resim:images com'dan.

Devamı Buradan ...>>

14 Ocak 2010 Perşembe

UYUYAN GÜZEL PROJESİNE BİR ÖPÜCÜKLE ÇÖZÜM

Zamanın birinde bir Ülkenin kralı 17 yaşını dolduran prensesinin doğum gününü kutlamak için sarayında büyük bir parti verir ve ülkenin bütün ileri gelenlerini bu mutlu şölene davet eder, hatta büyücüleri bile. Ancak on üçüncü büyücüyü bu davete çağırmayı unutur. 13.Büyücü de; intikam almak için prensese büyü yapar. Prensesin eline, 18. yaş gününde iğne batacak ve bütün saraydakilerle birlikte prenses anında derin bir uykuya dalacaktır.

Bunu duyan birçok prens saraya ulaşmaya çalışır ama sarayın her tarafını dikenli sarmaşıklar sarmıştır. Çokça zaman sonra olanları duyan cesaretli bir prens kendi ülkesinden buraya gelip, elinde kılıcı ve cesaretiyle sarmaşıkları kesmeye başlar... Ve sonunda saraya ulaşıp, dikiş odasında kucağında eline batan iğneyle uyuyan güzeli bulur, anlına kondurduğu bir öpücükle büyü bozulup, prenses ve saraydakiler derin uykularından uyanır. Bu bir masaldır hepimizin bildiği. Ancak içinde yaşadığımız şu yıllarda UYUYAN GÜZEL PROJESİ’nden haberi olanlarınız vardır sanıyorum. Bu bir masal değil, Zihin kontrol Programı’dır..
Projenin amacı; İnsan beyninin uzaktan kumandası, beyinyazımızda da belirttiğimiz gibi yönetilip yönlendirilmesi.
Gerekçesi ise; Toplu ayaklanma ve karşı gösteri hallerinde insanları kontrol altına almak sakinleştirmek ve teslim olmalarını sağlamak. Proje üzerinde çalışan yetkililerin, beyin kontrolü projesi ile ilgili çarpıcı bir gerekçeleri var ; "Biz bu araştırmayı, insanlığın hayrı için yapıyoruz. Bu teknikle toplu bir ayaklanma, ya da gösteri halinde kimsenin canı yanmadan olay yatıştırılacak. Bunun yanında terör örgütlerinin eylemlerinin engellenmesi için de bu proje önemli" denmektedir. İnsanoğlunun yapamayacağı hiçbir şey yoktur, yeter ki azmetsin. Ancakkk, Allah'ın izni olmadan bir yaprak kıpırdamıyorsa; gelsinler “sivrisineğin kanadını yapsınlar” diyorum ben de.
Elbet uyuyanları bir öpücükle uyandıracak bir yiğit çıkacaktır bir gün, tam burada bu yerde...
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

13 Ocak 2010 Çarşamba

KENDİ BAŞINA DOLAŞAN KEDİ


Anlatacağım hikaye; evcil hayvanların henüz yabani olduğu zamanlarda ve yerlerde gerçekleşmiş. Köpek yabaniymiş o zamanlar, At,İnek,Koyun ve Domuz yabaniymiş; tüm evcil hayvanlar en yabani hayvanların olabileceği kadar yabaniymişler, hepsi de Islak Yabani Orman'ın ıssız köşelerinde yaşarlarmış. Ama tüm yabani hayvanların en yabanisi KEDİ'ymiş. Kendi başına dolaşırmış o ve her yer aynıymış onun için.
Tabii ki Erkek de yabaniymiş o zamanlar. Hem de tam bir yabaniymiş. Erkek, Kadınla karşılaşana kadar evcilleşmemiş. Kadın Erkeğe onun yabani yöntemleriyle yaşamak istemediğini söylemiş; gece uyumak için ıslak bir ot yığını yerine kuru ve güzel bir mağara seçmiş Kadın, yere temiz kum dökmüş, mağaranın arka tarafına odunlardan güzel bir ateş yakmış, mağaranın girişine kurutulmuş bir yabani at postunu başaşağı asmış ve Erkeğe şöyle demiş;

"İçeri girerken ayağını sil, hayatım; artık evimizi çekip çevirelim." İşte o gece, Erkek ve Kadın yabani sarımsak, biberle baharatlandırılmış ve kızgın taşlar üzerinde kızartılmış yabani koyun,pilav,defne ve maydonoz doldurulmuş ördek,öküz iliği, çilekler ve yabani grenadiller yemişler. Sonra Erkek her zamankinden daha mutlu olarak ateşin başında uykuya dalmış, Kadın ise saçını taramaya koyulmuş. Eline bir koyunun omuz kemiğini almış -hani o büyük ve düz kenar kemiği-, üzerindeki o harika desenlere bakmış, ateşe bir odun daha atmış ve bir büyü yapmış. Bu büyü dünyadaki İlk Şarkı Büyü-süymüş.Dışarıda, Islak Yabani Orman'da tüm yabani hayvanlar ateşin ışığını uzaktan görebilecekleri bir yere toplanmışlar ve merakla ateşin anlamını çözmeye çalışmışlar.
Yabani At yabani ayağını yere vurarak şöyle demiş, "Ey arkadaşlarım ve düşmanlarım, Kadın ve Erkek büyük mağaradaki büyük ışığı neden yaktılar? Bunun bize nasıl bir zararı olacak?"
Yabani Köpek yabani burnunu havaya kaldırarak kızarmış et kokusunu koklamış ve şöyle demiş, "Ben gidip bakacağım ve neler olduğunu göreceğim, çünkü bize bir zarar geleceğini sanmıyorum. Kedi, benimle gel."

"Miyav!" demiş Kedi. "Ben kendi başına dolaşan kediyim ve benim için her yer aynıdır. Gelmeyeceğim."
"Öyleyse bir daha arkadaş olamayız" demiş Yabani Köpek ve mağaraya doğru yola koyulmuş. O daha biraz ilerlemişken Kedi kendi kendine mırıldanmış, "Benim için her yer aynıdır. Neden neler olup bittiğini gidip kendi gözlerimle görmeyeyim?" Sessizce Yabani Köpeğin peşine takılmış, mağaraya varınca da tüm olan biteni duyabileceği bir kenara saklanmış.
Yabani Köpek mağaranın ağzına varınca burnuyla kurutulmuş at postunu kaldırmış ve kızarmış etin güzel kokusunu koklamış. Elindeki kemiğe bakmakta olan kadın onun sesini duymuş ve gülmüş ve demiş ki, "İşte ilki geldi. Yabani Ormanlar'dan gelen Yabani Şey, ne istiyorsun?"
"Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı, Yabani Ormanlar'da bu kadar güzel kokan nedir?" diye sormuş Yabani Köpek.
Kadın kızarmış bir koyun kemiği alıp Köpeğe atarak demiş ki, "tadına bak da kendin gör." Yabani Köpek kemiği kemirmiş ve şimdiye dek tadına baktığı her şeyden daha güzel olduğuna karar vererek yalvarmış, "Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı, bir tane daha ver."Kadın; "Gündüzleri Erkeğime avda yardım et, geceleri bu mağarayı koru, ben de sana istediğin kadar kızarmış kemik vereyim."
"Ah!" demiş Kedi dinlediği yerden. "Bu çok akıllı bir kadın ama benim kadar akıllı değil."
Yabani Köpek sürünerek mağaraya girmiş, başını Kadının kucağına koyarak cevap vermiş, "Ey Arkadaşım ve Arkadaşımın Karısı, gündüz Erkeğine avda yardım edeceğim, geceleri de mağaranı koruyacağım."
"Ah!" demiş Kedi dinlediği yerden. "Bu çok aptal bir Köpek." Sonra da yabani kuyruğunu sallayarak ve yabani yollarda yürüyerek Islak Yabani Orman'a geri dönmüş. Hiç kimseye hiçbir şey anlatmamış.
Uyandığı zaman Erkek sormuş, "Yabani Köpeğin burada ne işi var?" Kadın ona cevap vermiş, "Onun ismi bundan sonra Yabani Köpek değil,İLK ARKADAŞ, çünkü bundan sonra her zaman bizim dostumuz olacak. Ava giderken onu da götür."
Sonraki gece Kadın nehrin kenarındaki çayırdan kucak dolusu taze ot keserek bunları ateşin kenarında kurutmuş, etrafa yeni biçilmiş saman kokusu yayılmış. Kadın mağaranın ağzına oturarak at derisinden bir yular örmüş ve koyun kemiğine bakarak
hani o büyük ve düz omuz kemiği, bir büyü yapmış. Bu, Dünyadaki İkinci Şarkı Büyüsüymüş.
Dışarıda, Yabani Orman'da bütün hayvanlar Yabani Köpeğe neler olduğunu merak ediyorlarmış. En sonunda Yabani At ayağını yere vurarak son sözü söylemiş, "Ben gidip neler olduğunu göreceğim ve Köpeğe neler olduğunu size anlatacağım. Kedi, benimle gel."
"Miyav!" demiş kedi. "Ben kendi başına dolaşan kediyim ve benim için her yer aynıdır. Gelmeyeceğim. " Ama yine de yavaşça ve sessizce Atı izlemiş ve mağaraya varınca her şeyi duyabileceği bir yere gizlenmiş.
Kadın, mağaranın dışında yürüyen atın upuzun yelesine takılıp tökezlediğini duyunca gülmüş ve seslenmiş, "İşte ikincisi de geliyor. Yabani Ormanlar'dan gelen Yabani Şey, ne istiyorsun?"
Yabani At cevap vermiş, "Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı, Yabani Köpek nerede?"
Kadın yeniden gülmüş, koyun kemiğini eline almış ve bakmış, sonra da konuşmuş, "sen buraya Yabani Köpek için gelmedin, bu güzel otlar için geldin."
Uzun yelesine takılıp tökezleyen Yabani At cevap vermiş, "Doğru, otu bana ver de yiyeyim." Başını eğ ve sana vereceğim şeyi tak, ondan sonra bu harika otlardan günde üç kez yiyebilirsin."
"Ah!" demiş Kedi, konuşmaları dinlerken. "Bu akıllı bir kadın, ama benim kadar akıllı değil."
Yabani At başını eğmiş ve Kadın örgü yuları onun boynuna geçirmiş. "Ey Efendim ve Efendimin karısı demiş Yabani At, "güzel otların hatırı için hizmetkarınız olacağım."
"Ah!", demiş kedi saklandığı yerde. "Bu çok aptal bir At."kuyruğunu sallayarak Orman'a geri dönmüş. Hiç kimseye hiçbir şey anlatmamış.
Adam ve Köpek avdan döndüklerinde kadına sormuşlar, "Yabani At burada ne yapıyor?" Kadın cevap vermiş, "Onun adı bundan böyle Yabani At değil; "İLK HİZMETKAR". Çünkü bundan böyle bir yere gitmek istediğimizde bizi her zaman o taşıyacak. Ava giderken onun sırtına bin."
Ertesi gün, boynuzları dallara takılmasın diye başını yukarıda taşıyan Yabani İnek mağaraya gelmiş. Kedi de onun peşinden gelerek daha önce yaptığı gibi gizlenmiş. Her şey daha önceki gibi olmuş, Kedi gizlendiği yerde yine aynı şeyleri söylemiş, İnek otlar karşılığında kadına sütünü vermeyi kabul edince de Kedi aynen daha önce yaptığı gibi yabani kuyruğunu sallayarak Orman'a geri dönmüş. Hiç kimseye hiçbir şey anlatmamış. Adam, Köpek ve At avdan dönmüşler, daha önce sordukları soruları sormuşlar, Kadın şöyle demiş "Onun adı bundan büyle Yabani İnek değil, YİYECEK VEREN ARKADAŞ. Bundan sonra her zaman bize beyaz ılık sütünden verecek, ve siz ava gidince onunla ben ilgileneceğim."
Sonraki gün Kedi başka bir yabani hayvanın daha mağaraya gitmesini beklemiş, ama gelen giden olmamış, böylece Kedi kendi başına mağaraya gitmiş ve Kadını İneği sağarken seyretmiş, mağaradaki sıcak ışığa bakmış ve ılık sütün havadaki kokusunu koklamış Kadına seslenmiş, "Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı,Yabani İnek nerede?"
Kadın gülmüş ve cevap vermiş, "Yabani Şey, ormana geri dön, çünkü artık saçımı ördüm ve büyülü kemiği kaldırdım, mağarada daha fazla arkadaşa ya da hizmetkara ihtiyacımız yok."
Bunun üzerine Kedi şöyle demiş, "Ben bir arkadaş değilim ve bir hizmetkar da değilim. Ben kendi başına dolaşan Kediyim ve mağaranıza gelmek istiyorum."
O zaman Kadın sormuş, "Öyle ise neden ilk gece İlk Arkadaşla birlikte gelmedin?"
Kedi çok kızmış ve sormuş, "Yabani Köpek benimle ilgili hikâyeler mi anlattı?"
Kadın gülmüş ve cevap vermiş, "Sen kendi başına dolaşan Kedisin ve senin için her yer aynıdır. Sen ne bir arkadaş ne de bir hizmetkarsın. Bunları kendin söyledin. Git ve senin için aynı olan yerlerde dolaş."
Bunları duyunca Kedi üzülmüş numarası yaparak konuşmuş, "Mağaraya hiç giremeyecek miyim? Sıcak ateşin yanında hiç oturamayacak mıyım? Ilık beyaz sütten hiç içemeyecek miyim? Sen çok akıllı ve güzelsin. Bir Kediye bile bu kadar acımasız davranmamalısın."
Kadın şöyle demiş, "Akıllı olduğumu biliyordum ama güzel olduğumu bilmiyordum. O yüzden seninle bir anlaşma yapacağım. Eğer seni öven bir söz söylersem, mağaraya girebilirsin."
Kedi;"Eğer beni öven iki söz söylersen?"
"Asla" demiş kadın. "Ama eğer söylersem ateşin yanında oturabilirsin."
Kedi;"Eğer beni öven üç söz söylersen?"
"Asla" demiş Kadın. "Ama eğer söylersem her zaman ve her zaman ılık beyaz sütü günde üç kere içebilirsin."
Bunun üzerine Kedi sırtını kabartmış ve şöyle demiş, " Ey post,Ey ateş ve Ey süt kabı, Düşmanım ve Düşmanımın Karısının söylediklerini hatırlayın. "Sonra da Yabani Orman'a geri dönmüş.
O gece Adam, Köpek ve At avdan döndükleri zaman, Kadın onlara Kedi ile yaptığı anlaşmadan söz etmemiş çünkü onların bu işten hiç hoşlanmayacaklarından korkmuş.
Kedi mağaranın çok çok uzağına gitmiş ve Yabani Orman'daki yabani yollarda uzun süre saklanmış, ta ki kadın onu tamamen unutana kadar. Sadece mağaranın tavanında asılı uyuyan Yarasa -küçük tepetaklak Yarasa- Kedinin nerede saklandığını biliyormuş. Her gece uçarak Kediye gidip mağarada olan biteni anlatmayı görev edinmiş.
Bir akşam Yarasa kendi başına yürüyen Kediye yeni haberler getirmiş, "Mağarada bir Bebek var. O çok küçük, pembe, tombul ve sevimli, Kadın da onu çok seviyor."
"Ah!" demiş Kedi. "Peki Bebek neleri seviyor?"
"Bebek yumuşak ve gıdıklayan şeyleri seviyor" diye anlatmış Yarasa. "Uyurken kollarının arasına alıp sarılabileceği sıcak şeyleri seviyor. Kendisiyle oynanmasını seviyor. Böyle şeyleri seviyor işte."
"Ah!" demiş Kedi o zaman. "Demek ki benim zamanım geldi."
Ertesi gece Kedi Orman'dan geçerek mağaranın yakınına saklanmış ve sabaha kadar beklemiş. Adam, Köpek ve At ava gitmişler, Kadın da yemek pişirmeye koyulmuş. Bebek ise ağlayıp duruyormuş, en sonunda Kadın onu mağaranın dışına taşıyarak oynaması için bir avuç renkli çakıltaşı vermiş. Ama Bebek ağlamayı sürdürüyormuş.
O zaman Kedi saklandığı yerden çıkarak tüylü patisini onun yanağına koymuş ve yanağını okşamış, mırıl mırıl mırıldamış, Bebeğin tombul dizlerine sürünmüş ve tombul boynunu kuyruğuyla gıdıklamış. Bebek kıkırdamaya başlamış, Kadın onu duyup gülümsemiş.
Mağaranın ağzında asılı duran Yarasa -küçük tepetaklak Yarasa- Kadına demiş ki, "Ey Ev Sahibem Yabani bir Şey Bebeğinizle öyle güzel oynuyor ki."
"Çok yaşasın o Yabani Şey, kim olursa olsun" demiş Kadın, ayağa kalkıp belini doğrultarak. "Bu sabah çok meşguldüm, o da bana güzelce yardım etti."
Tam o dakikada ve o saniyede, at postu yere düşmüş -pat!- çünkü Kadının Kedi ile yaptığı anlaşmayı hatırlamış. Kadın postu yerden kaldırmaya gitmiş, Kediyse mağaraya girip çoktan rahatça yerleşmiş bile.
Kedi, "ben geldim, çünkü beni öven ilk sözü söyledin, artık her zaman mağarada oturabilirim. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim, ve her yer aynıdır benim için."
Kadın çok sinirlenmiş, dudaklarını sıkı sıkı kapamış ve çıkrığını alarak ip eğirmeye koyulmuş. Ama Bebek yine ağlıyormuş, Kadın onu susturamamış, Bebek ağlayıp bağırıyor, tombul bacaklarını havada sallıyormuş.
Kedi, "eğirdiğin ipten bir yumağı yere yuvarla, sana bebeği ağladığı kadar yüksek sesle güldürecek bir büyü göstereceğim."
"Olur" diye cevap vermiş Kadın. "Çünkü sabrımın sonuna geldim. Ama sana bunun için teşekkür edeceğimi sanma."
Kadın eğirdiği ipten bir yumak almış ve yere yuvarlayıvermiş. Kedi yumağın arkasından koşmuş, onu patileriyle yeniden yuvarlamış, yakalayıp ayaklarının
arasına sıkıştırmış, bacaklarının arasından arkaya yuvarlamış, peşinden hızla seğirtmiş, kaybetmiş gibi yapmış ve yeniden üzerine sıçramış, böylece yumakla binbir oyun yapmış Kedi, ta ki Bebek ağladığı kadar yüksek sesle gülmeye başlayana kadar. Bebek gülmüş ve emekleyerek Kediyi mağarada takip etmeye başlamış, yorulana kadar onunla oynamış ve en sonunda onu kollarının arasına alıp uyumaya hazırlamış.
"Şimdi" demiş Kedi, "Bebeği en az bir saat uyutacak bir şarkı söyleyeceğim." Böylece Kedi mırıl mırıl mırlamaya başlamış, alçak ve yüksek, yüksek ve alçak sesle mırlamış, Bebek mışıl mışıl uykuya dalıncaya kadar ona şarkı söylemiş. Kadın onlara bakarak gülümsemiş, "Harika bir iş becerdin Kedi, hiç şüphe yok ki sen çok akıllısın."
Tam o dakika ve saniyede, mağaranın dibindeki ateş dumanlar çıkararak sönüvermiş -puff!-çünkü Kadının Kedi ile yaptığı anlaşmayı hatırlamış. Dumanlar dağıldığında Kedi ateşin başına yerleşmiş bile.
Kedi; "işte ateşin başına oturdum, çünkü beni öven ikinci sözü söyledin, artık her zaman mağaranın dibindeki ateşin başında oturabilirim. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için."
O zaman Kadın çok ama çok sinirlenmiş, saçını açmış, ateşe odun atmış ve eline omuz kemiğini alarak Kedi için üçüncü övgü kelimesini söylemesine engel olacak bir büyü yapmaya koyulmuş. Bu bir Şarkı Büyüsü değilmiş, bu bir Sessizlik Büyüsüymüş ve mağara öylesine sessizleşmiş ki sessizlikten ürken minik bir fare mağaranın köşesindeki yuvasından çıkıp telaşla sağa sola koşuşturmaya başlamış.
Kedi, "bu küçük fare de senin büyünün bir parçası mı?"demiş.
"Ay! Ay! Hayır değil!" demiş Kadın ve büyülü kemiği elinden atarak ateşin yanındaki taburenin üzerine fırlamış. Saçını da fare tırmanacak korkusuyla çabucak örüvermiş.
"Ah!" demiş Kedi. "O zaman onu yememin sakıncası yok, değil mi?"
"Yok" demiş Kadın, "çabucak yakala onu, çok memnun olacağım."
Kedi bir sıçrayışta fareyi yakalamış, Kadın çok memnun olmuş. "Yüzlerce teşekkürler. İlk arkadaş bile o fareyi senin kadar hızlı yakalayamazdı. Çok akıllısın sen."
Tam o dakika ve saniyede, ateşin yanındaki süt kabı iki parçaya ayrılmış -çat!- çünkü Kadının Kedi ile yaptığı anlaşmayı hatırlamış. Kadın tabureden aşağı atladığında kedi çoktan yere akan sütü içmeye başlamış bile.
Kedi, "İşte yerdeki sütü içiyorum, çünkü beni öven üç söz söyledin, artık her zaman ve her zaman ılık beyaz sütü günde üç kez içebilirim. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için."
O zaman Kadın gülmüş ve Kediye bir kap beyaz ılık süt vererek şöyle demiş, "Kedi, sen bir insan kadar akıllısın, ama anlaşma Erkek ve Köpek ile yapılmamıştı, onlar avdan dönünce neler olur bilemem."
"Bana ne bundan?" demiş Kedi. "Eğer mağarada ateşin yanındaki yerimi ve günde üç kez beyaz ılık sütümü alacaksam onların neler yapacağıyla ilgilenmiyorum."
O akşam Erkek ve Köpek mağaraya dönünce, Kedi gülümseyerek ateşin başında otururken Kadın onlara Kedi ile yaptığı anlaşmanın tüm öyküsünü anlatmış. Erkek demiş ki, "Evet ama benimle ve arkamdan gelecek hiçbir erkekle anlaşma yapmadı o." Sonra iki deri çizmesini, küçük taştan baltasını (eder üç), bir parça odunu ve odun kesme baltasını sıraya dizerek (eder beş) yere koymuş ve Kedi ile konuşmuş, "Şimdi seninle kendi anlaşmamızı yapacağız. Eğer mağarada olduğun sürece her zaman fare yakalamazsan, seni gördüğüm her yerde bu beş şeyi sana fırlatacağım, benden sonra gelecek her erkek de aynısını yapacak."
"Ah!" demiş Kadın. "Bu Kedi çok akıllı ama benim Erkeğim kadar akıllı değil."
Kedi yerdeki beş şeyi saymış (hepsi de çok sert görünüyormüş) ve cevap vermiş, "Mağarada olduğumda her zaman ve her zaman fare yakalayacağım ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için."
"Ben yakınlardayken değil" demiş Erkek. "Son söylediklerini söylemeseydin tüm bu eşyaları sonsuza kadar ortadan kaldıracaktım, ama artık çizmelerimi ve taştan baltamı (eder üç) seni her gördüğüm yerde fırlatacağım. Benden sonra gelen tüm erkekler de aynısını yapacaklar!"
"Bir dakika" demiş Köpek. "Kedi benimle ve benden sonra gelecek köpeklerle de anlaşma yapmadı." Sonra da dişlerini göstererek Kedi ile konuşmuş. "Eğer ben mağaradayken Bebeğe her zaman iyi davranmazsan, seni yakalayana kadar kovalayacağım, yakaladığımda da ısıracağım. Benden sonra gelecek tüm köpekler de aynısını yapacaklar."
"Ah!" demiş Kadın, "bu çok akıllı bir Kedi ama Köpek kadar akıllı değil."
Kedi köpeğin dişlerini saymış (hepsi çok sivri görünüyormuş) ve demiş ki, "Mağaradayken, kuyruğumu çok sert çekmediği sürece her zaman ve her zaman Bebeğe iyi davranacağım. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için!"
"Ben yakınlardayken değil" demiş Köpek. "Eğer son söylediklerini söylemeseydin ağzımı sonsuza kadar ve sonsuza kadar kapardım. Ama artık seni ne zaman görsem bir ağacın tepesine kovalayacağım, benden sonra gelen tüm köpekler de aynını yapacaklar."
Sonra, Erkek iki çizmesini ve küçük taştan baltasını Kediye fırlatmış ve Kedi mağaranın dışına kaçmış. Köpek de Kediyi bir ağacın tepesine kovalamış. O günden sonra, beş erkekten üçü ne zaman bir kedi görse ona bir şeyler fırlatır ve her köpek gördüğü her kediyi bir ağacın tepesine kovalar. Ama kedi de anlaşmaya uyar ve evdeyken fare yakalayıp bebeklere her zaman iyi davranır, tabii kuyruğunu sertçe çekmedikleri sürece. Ama zaman zaman, ay uyanıp gece geldiğinde, o kendi başına dolaşan Kedidir ve her yer aynıdır onun için. O zaman dışarıya, Islak Yabani Orman'a gider, ya da Islak Yabani Ağaç'a tırmanır, ya da Islak Yabani Çatı'ya çıkar, yabani kuyruğunu sallayıp yabani yollarda dolaşırmış.

Hikaye:Kipling'den alıntı.

Devamı Buradan ...>>