İçinde bulunduğum halet-i ruhiye, bana bol bol hüzün dolu yazılar yazdıracak demiştim ama tam tersi çıktı. Bir türlü yazasım gelmedi ne zamandır. Zaten ben böyle tersimdir. Yorulunca uyur insanlar, ben uyuyamam mesela. Sinirleri bozulanlar, acı çekenler, hüzün denizinde boğulanlar, kendiyle uğraşanlar yemekten içmekten kesilir, ben evde ne bulursam yerim. :) Can sıkıntısı geçsin diye kendine iş yaratan insanlara da çok özenirim ayrıca çünkü ben yerimden bile kalkmak istemem. Kocası bilgisayarın başından kalkmıyor diye şikâyet eder ama o olmayınca da böyle yazamam ben. Cins miyim neyim?
Haftalardır akşam Ege yattıktan sonra izlenecek dizilerimin bitmesinin hemen ardından can sıkıntısından açıyorum bilgisayarımı. Gün içinde aklıma takılan şeyleri bulup okumam sürsün sürsün yarım saat sürsün. Sonra başlıyorum kendimi eğlendirecek bir şeyler aramaya oyun oynuyorum.:) Tam bir "zuma" hastası oldum bu arada. Bi yer var takıldımmmm, geçemiyorum. O kadar bir şey bulamıyorum ki, saçma sapan testler var ya hani; kiminle evleceksiniz, yok efendim artistlerden kime benziyorsunuz, aman kıskanç mısınız, vah vah ne zaman öleceksiniz işte onları çözmeye başlıyorum. Siz düşünün artık :)
Fakat geçen gün çözdüklerimden biri kendi içimdeki sınavları, ilerlemeyi ve kendimde geliştirdiklerimi görmemi sağladı desem. İnanır mısınız bana? Evet, hiç ummazdım ama oldu:)
Testin konusu; "Ne kadar Misafirperversiniz"? :)
Soruları hatırlamıyorum ama çıkan sonucu okuyunca "ama haksızlık buuuu!" dedim...
Misafir seviyormuşum ama kuralları ben koymalıymışım. :) Aslında "Konuksevermişim" yani misafirperverliğin modern tanımı. Öncelikle kendi rahatımmış çünkü ben rahatsam onlarda rahatlarmış. Partiden sonra bütün bulaşıkları tek başıma yıkayacak olmak cinlerimi tepeme getirip, yay gibi gerilmeme neden oluyormuş. :)) Elden gelen yerine olabileceğin en uygununu ikram ediyormuşum. Mesafeliymişim. Neymiş bu zamanda da böyle olması gerekmiyor muymuş? Bide yorum yapıyo rezile bak:))
Okuyunca eski günlerim geldi aklıma. Kahve yapmayı bile bilmez hallerim. Konuşacak bir şey bulamayan, eli ayağına dolaşan hallerim:) E o kadar olsun ama. Misafir dedin mi evden bi bahane bulup kaçan, o zaman kadar Türk kahvesi bile yapmamış, yatak, döşek sermemiş, evinde prensesler gibi salına salııınaaa gezen ben tabii ki önce kendi rahatımı düşünecektim dimi? Tam bir acemi gelin:) Ama bilmemek değil öğrenmemek ayıpmış ya öğrendim bende yılmadan, sıkılmadan. Alıştım. İçine bakmadan kahve tepsisi taşımayı, gelene ne olursa olsun mutlaka bir ikramda bulunmayı, hatta börek bile açmayı :))
Nasıl rahatım şimdi. Hep misafir bekler oldum. Birileri gelsin dua eder oldum.
Yani ben giriştim, geliştim, sonuçlandırdım:) Ama yeni çözdüğün bir test neden eskiyi gösterdi diye sormayın çünkü bende anlamadım :))
Çok değil 6 yılda bana bunları göstere göstere öğreten misafirlerime de teşekkür edeyim hemen.
Çok sağolun yaa. Sayenizde artık "konuksever" değil "misafirperverim". Yine beklerim:))
Sevgiler...ELA
Not: Sonucunda kendinizden bir şeyler bulacağınız, üzerinde düşünebileceğiniz ve doğru sayılabilen test sayısı bindeeee bir:))
Resimler: Jan Verdeen ve Denis Mauriced
Devamı Buradan ...>>
5 Şubat 2010 Cuma
GİRİŞ GELİŞME SONUÇ
Gönderen
sufi
zaman:
12:00
8
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
4 Şubat 2010 Perşembe
ÖZÜN ÖZE ÖZLEMİ
36–37 derece bir sıcaklık barındırıyoruz bedenimizde; kablosuz fişsiz, odunsuz kömürsüz gazsız. Neye yarar bu insanın sıcaklığı? Neyi götürür neyi getirir yaşantımıza, kaynağı nedir? Dumanlı mı, dumansız mı, kim bilebilir lütfen anlatın bana! Yoksa özün öze özlemi mi bu?Vücudumuzda mevcut 100 trilyon hücrenin biz fark etmeden faaliyetleri sırasında açığa çıkardıkları ısıdır bu… Öyle diyor bilim adamları. Peki, nasıl bir kalorifer sistemi termostatını kim ayarlıyor diye soruyorsunuz.
Bu sorunun da hazır cevabı; Troid bezlerimizin salgıladığı tiroksin molekülleri yapıyor bu işi. Peki, hangimiz fark ediyor bütün bu olanları?“Tiroksin hormonuna ihtiyaç duyulduğu anda hormonal sistemin beyni hipotalamus, hormonal sistemin orkestra şefi olan hipofiz bezine bir emir gönderir. Emri alan hipofiz bezi, tiroid bezinin harekete geçmesi gerektiğini anlar. O da hemen tiroid bezine bir emir gönderir. Emir-komuta zincirinin son halkası olan tiroid bezi de kendisine ulaşan bu emir doğrultusunda hemen tiroksin hormonu üretir ve kan yoluyla bunu bütün vücuda dağıtır” diyorlar.
Gelelim biz insan sıcaklığının insan üzerindeki olgularına: Kavuşma anındaki sarılmanın sıcaklığı, acı çekene kederle kıvranıp yakınana uzanan şefkatli bir elin yumuşak dokunuşunun iyileştirici gücü. Ağlayan ve titreyenin titreyişini durdurmaya muktedir o sıcak temas…Sarılmak kucaklaşmak okşamak isteği, el ele tutuşmak, birbirine sokulmak sığınmakla bilinçsizce gerçekleştirdiğimiz enerji alışverişi… Bizi hayata bağlayan, yaşama sıkı sıkı tutunmamızı sağlayan bizleri muhtemel kazalardan koruyan emniyet kemeri gibi bir şeydir bu insan sıcaklığı. ÖZÜN ÖZE ÖZLEMİDİR yani. Sıcak bir gülümseme ve sıcak bir dokunuş bulaştırır insana sevgi ve mutluluğu.
Teşekkürler tiroid bezleri, hormonal sistemimizin maestrosu hipofiz bezi ve sevgili hipotalamusumuza o emri veren yüce Öz, yüce TANRI.
Teşekkürler kelimelerimizle birbirimize uzanan sıcaklıklara.
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:57
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Şubat 2010 Çarşamba
SAKIN ARKANA BAKMA/ SİYAH ORFE

“Sakın arkana bakma” der eskiler, bir yerden bir yere yola çıktıysan eğer. Develer gibi menziline yol al, arkanda kaldıysa aklın ve gönlün onları gecikmeden çekip yanına al. Yoksa yolun uzar ha uzar! KEŞKE atının üstünde, pişmanlık eyer-ine binerek bitmez çünkü bu yollar.”Sakın arkana bakma; yükünü de arttırır sanma yüreğindekiler.”
Efsane bu ya Apollon’un hediye ettiği liri çalarak Orfeus da gezerdi çayırlarda. Kuşlar bile susardı onun güzel sesini duyunca dağlarda. Orfeus âşık oldu bir gün Eurdyice ismindeki perilerden güzel bir kıza… Onun için ırmaklar bile akmaz oldu işte bu aşkla söylenen şarkılar yamaçlarda yankılandığında. Meriç ırmağı boyunca el ele koşarlarken bir zaman Eurdyice’nin çıplak ayağını yılan sokmuştu o anda. İşte ne olduysa o zaman oldu dostlar:
Lir sustu, gökyüzü mateme döndü, şarkılar söylenmez oldular. O sıra bağrı yandı Orfeus’un, deli deli akan ırmağın, ağaçların ve kuşların… Kolay değildi formülü aşk acısını yüreklerden silmenin. İşte bu ateşle yalvardı, Tanrılara Orfeus. Yeraltına inen bir mağaranın, girdi kapısız kapısından korkusuz. Başladı içli içli lirini çalıp acıklı şarkılarını yeniden söylemeye. Ölüler ülkesinin tanrısı Hades’in gönlüne gireyim diye. Belki merhamete gelir de verir sevgiliyi geriye. Hades karşıladı onu yeraltında, sordu:
“Nedir böyle içli içli lirini çalıp, yakarışın dağa taşa”
Gönlümüzü dağladın aşkının köz olmuş ateşiyle,
Söyle senin niyazın nedir hadi gecikmeden söyle” diye.
Diz çöküp, sevgilisini geri istedi Orfeus tanrılardan.
Yoksa benimde canımı al çıkar şu fani bedenimden!
Hades merhamete gelip dedi ki;
“Buradan çık al git sevgilini,
Şu karşındaki ırmağı yürüyüp geç,
Arkana sakın dönüp bakmadan.“
İki sevgili çıkmak üzereyken tam mağaranın ağzından Orfeus ayak sesi duymayınca gelmiyor sandı sevgilisi, merak edip baktı geriye. Ne olduysa işte o zaman oldu, Orfeus işte o sıra orada yeniden yapayalnız kalakaldı. Üstünden geçtiği ırmağa karıştı sevgilisi, E-u-r-d-y-i-c-e diye çağıldamaya başladı Meriç nehri. Derler ki; Eurdyice Meşe ağacına dönüştü kimileri.
Efsane bu ya; 1959 yılında çekilmiş SİYAH ORFE (Orfeo negro)filmine de kaynak oldu bu öykü.1966 yılında izlediğim ilk aşk filmimin acısı gözyaşı ve müziği de koskoca bir ömre sokulup yerleşip böylece unutulmadı.
Filmden alınan bu kısa bölümü seyretmenizi ve o unutulmaz müziği dinlemenizi tavsiye ederim.Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:09
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Şubat 2010 Salı
TAKILDIM
Nasıl bir aşksa Mevlana ve Şems’i böylesine birbirine bağlayan, Yılmaz Erdoğan’ın Taksim Trio’nun bir etkinliğinde okuduğu nasıl bir şiirse kalbinizin orta yeri kanıyor, boğazınıza bir yumruk oturuveriyor dinlerken. Öyle bir aşk ki 800 küsur senedir her yeni doğan’ın yüreğine kazılı. Ki yüreklerimiz kirlendikçe uzak düşeriz özümüzdeki dövmemizden. Temizdir O oysa, aşktır bize “farz” edilen. Sarhoşluğumuz biz eskidikçe yön değiştirir. Yerini hırs alır, kin, kibir, aymazlık, çıkarcılık… Ucu bucağı olmayan bu kirlilik silsilesinde hepimiz birer ipin peşine düşeriz işte.
Doğru yol o kadar uzakta kalmıştır ki, sarhoşluğumuzdan ne fark ederiz uzaklığını, ne de gösteren birisi olursa inanırız… Çok özledim, içimde bir boşluk, dolmayı bekleyen. Sanki kalbimiz sökülmüş, yerinde sadece oyalanıcı bir kaç huy yadigâr kalan.
Ben âşık olmayı özledim aslında. İlk gün verdiğim söze/ aşka ihanet etmenin hüznü içimde. İşte bu şiiri her dinlediğimde yaram kanıyor, tazeleniyor. Kendime engel olamıyorum tekrar açıyorum tekrar, tekrar, tekrar… Bıkmadan. Ne güzel anlatmış yârini, ona ne temiz bir aşk duymuş. Bu günlerde müptelasıyım. Kimseye söyleyemiyorum ama ağlamak istiyorum her dinlediğimde. Dilini bilmediğim bir memlekette yer arıyor gibiyim. Kime sorsam, tarif etsem varacağım yerden habersiz, susuyorlar. Alay ediyorlar telaffuzumla. Paylaşmayı çok özledim, biliyor musunuz? Birilerinin beni anlamasına, aşkın tarifini duymaya ne kadar hasretim anlatılmaz.
Hasretliklerimiz en büyük öğreticilerimiz aslında. Ben bu özlemle aşkı hatırladım ve sınırlarımca susmam gerektiğini. Sağır birilerine bağırmamın bir anlamı olmadığını anladım; aşkın aslında ne kadar kıymetli bir hazine olduğunu ve bunu sadece hak edenlerin yaşaması gerektiğini yaşantılarımla. Bu şiiri burada(Van/Tursallı) da geçirdiğim buhranlı zamanlarımdan birinde yazmıştım. Umarım beğenirsiniz…
Anlatılmaz ki anlatasın, düşman gibi yürürler üstüne
Kinlerini kazanmaktan başka neye yarar çaban?
Onlar için içi boş sözler sarfettiğindir gerçek
Uğraşma boşuna yorma kendini.
Anlamazlar ki saygıyı, ahlakı, aşkı.
Dünyanın temeline oturtulmuş bir hurafedir bildikleri.
Senin fikirlerin paha etmez ki!
Yargılamak yapabildiklerinin en iyisidir çünkü.
Dinlemezler kalıp cümlelerin yoksa,
Sorgulamaz, düşünmezken sen kime, neyi anlatıyorsun?
SUS! sadece kendinle uğraş!
Kimseyi değiştirmeye kalkma.
Anlamıyorsa kapa yüreğini,
Açma kimseye en kıymetlini...
Resim: Selçuk Kızıldağ'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:51
11
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
31 Ocak 2010 Pazar
KÖR KUYUDAKİ EŞEK
Günlerden bir gün, köyün birinde, adamın birinin eşeği, kuyuya düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın! Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm... Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış, bağırmış kendi dilince.
Ayıptır söylemesi, anırmış yani.
Sesini duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hissedip köylüleri yardıma çağırmış. “Ne yapsak, ne etsek de eşeği kuyudan nasıl çıkarsak?” soruları havada kalmış! Sonunda karar verilmiş: “Eşeği kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek, eşeği işkence çektirmeden tez vakitte öldürmek.” Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükselip sonunda yukarıya kadar çıkmış. Köylülerin ağzı açık, baka kalmışlarrr.
Mevlana'dan alıntı.
Hayat bu! bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazen? Çoğu zaman... Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar olabilir. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil; dökülen toprakları silkeleyip,ayaklarımızın altına aldığımız o topraklar sayesinde yükselmek ve aydınlığa çıkmaktır.
Kör kuyulara düşsek bile...
Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
29 Ocak 2010 Cuma
MERSİN AĞACININ KOKUSUNU HAVAYA SAÇMASI GİBİ
Dünkü yayınladığımız yazıda “Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla şey vermiş sayılmazsınız. Gerçekten vermek kendinden vermektir" diyordu Halil Cibran. Çinlilerin bir atasözü vardır; "vermek; satın almaktır" diye. Satın almak amaçlı vermek; ardında menfaat barındırıyorsa (örneğin vererek oy toplamak gibi)o vermekten bahsetmiyor ünlü üstad. Adalet terazisini kendi nefsine değil de haklının ve doğrunun lehine çevirebilmekten söz açıyor bence. Ananın çocuğuna karşılıksız zamanını, uykusunu şefkatini, merhametini, sevgisini vermekten bahsediyor. Bir Öğretmenin talebelerine; iyilik güzellik ve dürüstlük tohumları ekmesinden bahsediyor. Barışı aşılayabilmek, sevinci bulaştırabilmek, acılı gönüllerine fazilet ve erdemin sihirli suyundan serpmekten bahsediyor.
Aşk acısı çekmişleri buluşturup yaralarının sarılmasından…
Hak yolunu arayanları aramayanları kutsal kitaplar doğrultusunda bilgilendirmekten…
Yine Çin atasözünde olduğu gibi yoksula;”Bir kilo balık vermek yerine, balık tutmayı öğretmek…”ten söz açıyor. Malımız mülkümüzde zaten yoksulun fakir fukaranın payı var diyor Yüce Kuran.
“Veririm ama hak edenlere”diyerek değil, ayırt gözetmeden verebilmekten söz açılmışsa satır aralarında;
“-Hadi gelin, mersin ağacı; kokusunu, meyvesini, yaprağını, kabuğunu nasıl sorgusuz sualsiz veriyorsa bizlere; biz de öyle verelim dostlarım.” Asıl pehlivanın; kızdığında bile öfkesine hâkim olabilen olduğunu bilelim. Nefretimizi sevgiye döndürüp bal edip sunalım.”
Kuran Fussilet suresi 34.Ayette:”Kötülüğü en güzel tavırla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir.”
Bakara:263. ayette dediği gibi de “güzel yapıcı söz, bir bağışlama; ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstün gelir.”diyor.
Hepinize Sevgilerimle.
Resim:deviantart'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:12
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Ocak 2010 Perşembe
ZENGİN BİR ADAM DEDİ Kİ: VERMEKTEN SÖZ ET
Sonra zengin bir adam dedi ki, bize Vermekten Söz Et.
Ve o yanıtladı: Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla bir şey
vermiş sayılmazsınız.
Gerçekten vermek kendinden vermektir.
Çünkü mal mülk, bir gün ihtiyaç olur endişesiyle alıkoyup sakladığınız
şeylerden başka bir şey değilmidir?
Ve yarın, yarın ne getirir, kutsal kente giden hacıların peşine
düşmüşken, iz tutmaz kumlara kemikler gömen aşırı tedbirli köpeğe?
Yokluk korkusu yoksunluğun bizzat kendisi değil midir?
Kuyunuz suyla doluyken susuz kalmaktan korkmak, asıl giderilemez
susuzluk değil midir?....
Çok şeye sahip olup çok azını verenler vardır- bunu şan olsun diye
yaparlar ve bu gizli arzu hediyelerini yoz eder (yararsız kılar).
Bir de aza sahip olup hepsini verenler vardır.
Bunlar yaşama ve yaşamın cömertçe verilmiş bir ödül olduğuna
inananlardır ve onların sandığı hiç boş kalmaz.
Sevinçle verenler vardır ve o sevinç onların ödülüdür.
Ve acıyla verenler vardır ve o acı onları arındırır.
Ve veren ve verirken acıyı bilmeyen, sevinç aramayan, faziletli olmayı
düşünmeden verenler vardır;
Şu vadideki mersin ağacının kokusunu havaya saçması gibi verirler.
Tanrı böylelerinin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinden
dünyaya gülümser.
İstenince vermek iyidir fakat istenmeden, ihtiyacı anlayıp da vermek
daha iyidir
Ve eli açık olanlar için, alacak olanı aramak vermekten daha büyük bir
sevinçtir.
Sanki alıkoyabileceğiniz bir şey var mı?
Tüm sahip olduklarınız bir gün verilecek;
Öyleyse şimdiden verin de, size ait olsun verme mevsimi
mirasçılarınıza kalmasın.
"Veririm ama sadece hak edenlere" dersiniz sık sık.
Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der, ne de çayırlarınızdaki sürüler.
Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.
Günler ve geceler bahşedilmeye değer bulunmuş olan, sizin
vereceklerinizi almaya da layıktır kuşkusuz.
Ve hayat ummanından içmeyi hak etmiş olan, sizin küçük derenizden
tasını doldurmayı da hak eder.
HALİL CİBRAN
Devamı Buradan ...>>
27 Ocak 2010 Çarşamba
AHLAK BEKÇİLERİM
Her ne varsa âlemde sizden yansıyor” diyorlar. “Gözünün gördüğü her şey, iliklerine kadar işleyen aşk, parmak uçlarını hareketsizleştiren soğuk, esen rüzgâr hatta ahlak bekçilerini bile içten dışa yaratanlar sizlersiniz” diyorlar!”Biri için "ne iyi insan!"diyorsan; o sensin... "Ne ahlaksız ne dinsiz!" diyorsan "ahlaksız da dinsiz olan da sensin" diyorlar. "Orman içinde oturur gibiyim” diyorum, “senden yansıyan ağaçlar onlar!” diyorlar. Anlamakta zorluk çekiyorum. Sevdiğim ve sevmediğim diye ayırdığım her şey burnumun dibinde bitiyor çünkü...
Dün gece nedensiz bir dizideki yakışıklı hakkında “hiç sevmiyorum bu adamı!” çıktı ağzımdan. Oysa genç kızlar belki hayrandır adama! Tavrını, kasılmasını, kendini çok beğenmesini sevmemişimdir belki. Ama bunların hiçbiri benim o sözü söylememe mazeret değil. Sana ne adamın tavırlarından? Hani benden bana yansıyordu ya her şey?Belki de ben kendini beğenmişin biriyim, hıı nedersiniz?
Geçmişte filmlerde kahramanlıklar gösteren atlayan zıplayan bir anda 20 kişinin başını gövdesinden ayırabilen (film gereği bile olsa ) Cüneyt Arkın için de söylemiştim aynı sözleri, ertesi gün tiyatrocu bir arkadaşımla Alsancak’ ta gezerken karşılaşmıştım kendileriyle ve oturup muhabbetini dinlemiştim kuzu kuzu. “Dün sizin için bunları söyledim, bugün karşıma çıktınız!” demiştim de, kahkahalarla gülmüştü bana. Yaşayanın yaşadıklarından ders alması gerekiyorken aynı hataları bir defa bir daha yapması hiç öyle affedilir gibi değil bence. Dün gece o söz ağzımdan çıkmasıyla bir anda öyle bir öksürüğe tutuldum ki uzun süre nefessiz kalıp sabahı göremeyeceğimi sandım. Denetim ve koordinasyon şefim, Ahlak bekçilerim özel güvenliğim için gerekli zamanda gerekli müdahalesini yapmış yargıya taşımadan olayı tam oracıkta cezamı kesmişti.
Sevgiden, aşktan, birlik ve bizlik bilincinden insan olmaktan bu denli söz açıp kelime türeten tontini’ ye bu tür konuşma yakışır mıydı sizce? Ü-hü ühü...
Hepinize (içine yargı katılmamış) sevgilerimle.
Resim:images com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:45
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Ocak 2010 Pazar
AŞKA AŞIKLARA AŞIĞIZ
Biz aşka aşıklara aşığız,aşkta yok olanlara..
Aşkın ateşinde yanıp da öz canından cayanlara…
Derdi tasayı unutup, her zerresi aşk olanlara
Aşığız aşkla yollara düşüp, Allah’ı bulanlara
Dikenli ayak, killi başla hak davetine koşanlara
Selim kalple maksadını fiili faile ulaştıranlara
Yüz sürmek gönül almak can bağışlayanlara
Biz aşka âşıklara aşığız aşkla serden cayanlara.
********
Kim demiş “sevgilinin cemali nurunda yanmam ben” diye
Kim demiş “onun emri fermanına dur denilebilir” diye
Haktan emir gelmeye dursun kılıç susar söylenen sözde
Cemali nur olan oturur aşk mabedinin baş köşesinde.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:39
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

