.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

11 Nisan 2010 Pazar

MASAL BU YA!

Masal bu ya!
Bir derttir sıkıntıdır sarmış ormanı...Düzen bozulmuş..
Duymuş hayvanlar: AS-oLANın üzerlerinden el-ayak çektiğini.
Aslan'ın; "Ben görevimi bırakıyorum artık, ne haliniz varsa görün,
Asaleten ve vekaleten hodr-i meydan yerime siz geçin."sözlerini...
Ormanda bir telaş, "kim geçecek ülkenin başına?"
Kuyruğunu uzunca bir sallayarak,tilki geçmiş kürsünün arkasına
Uzatmış burnunu havaya, bir koklamış uzunca...
Tilki bu, ezelden beri pek beğenirmiş kendini zira...
"Ben!" dermiş.. Ben, benim darda olana koşan.
Ormanı yaşanır hale sokacak olan.
Olacağım haklının hakkının bekçisi koruyucusu
İsterim sizler için olmak başkan ...


"Bu ülkeyi dostlarım, benden başka kimse kurtaramaz
Sizleri refah ve feraha kavuşturamaz.
Seçim yapılsın adalet kurulsun görün bakın,
Bana rakip varsa şimdi çıksın çabuk söylesin
Yoksa sussun ezelden-ebede" demiş "sonra konuşmasın."
Kurt uluyarak arz-ı endâm etmiş..Demiş ki; "benim rakip size."
Ama tilki seçilmiş oy çokluğuyla ne çare!
Tilki; "bu ülkede Aslanın kuralları geçer, inanırım ben yüce Aslan-a,
çıkmam emir ve komutlarından" diyormuş önce..
Sözlerine, hep yüce Aslan'ın adıyla başlayıp,
"Bu ne hakkaniyet, bu ne mazlumiyet, bu ne dost başkan" diyormuş halk onu duyup dinleyince.
İkinci sırada kalan kurtsa ayağını tilkinin kulağına götürüp diyormuş;
"sana muhalif gibi görünsem de, sen bakma...
Senin en sadık destekçin ben olacağım bu ormanda.
Tilki; yardakçılarını toplamış başına.
Ulaklar göndermiş ormanın dört bir yanına.
"İnekler,eşek ve koyunlar otlasın geniş bereketli çayırlarda." demiş önce.
Birgün satarız ırmakları, gölleri, çayırları inanıyorum kazanırız çok para .
Hava deniz kara hayvanlarını önce bir-bir mühürleriz.
Ormana hak ve adaleti böylece sonradan getiririz.
Ak-ı kara, kara-yı ak almış ormanda çok geçmeden,
Sonra da ülkede bir karış toprak kalmamış satılmayan..
Doluşmuş komşu ormanların öküzleri otlağa
Bizim hayvancıklara bir dirhem ot kalmamış.
Bu ne hak bu ne adalet diye ses vermiş çoğu hayvanlar.
Onları dinleyen kim onları da kafeslere tıkmışlar.
Diğerleri de "nasıl bir başkan seçmişiz biz" diye hayıflanadursun,
Padişahım çok yaşa-cılar, gelmişler meydana el-etek öpe öpe,
Yuvamız bacamız yıkıldı,
Orman kanunları acilen yapılmalı yoksa mağduruz biz diye.
Tilki birgün yine kürsüye çıkıp;
"Bakın ülkemi ne güzel yönettim!" demiş,
Seçim olunca yine oyunuzu bana verin.
Daha refah ve ferah günlere benimle gelin.
Sizin için izin çıkardım, açtım bütün sınırları
Getirdim sizlere Özgürlüğü ve demokrasiyi.
İsterseniz Siz de ben gibi orman orman gezinin.
İstemezseniz de siz buralardan gidin...

Şimdi bu hayvanlar ne yapsın?
Çareyi sizden bekler Tontini...

Sevgilerimle.
Resim:gallery.foto.net.

Devamı Buradan ...>>

10 Nisan 2010 Cumartesi

MAĞDURİYET POSTUNDAKİLER










Mağduriyet postuna çöktüyse bir insan,
Ne maldan geçmişse ne de mülkden
Çıkarsan postunu kalsa da üryan
Yılanlar çiyanlar çıkar altından...

Bir iki yalan, iftira, gözyaşı ile,
Taraftar bulduğunu sanır hile aşk ile
Bu Alemin akıllısı sansa, kendini bile
Onu, bir bilen gören vardır Allah'tan.

Resim:gallery.photo.net
Devamı Buradan ...>>

8 Nisan 2010 Perşembe

MİNİK ELLERİM

Küçüktüm... Hayat etrafımda gördüklerim ve hayallerimden ibaretti. Küçük dünyamda hem yalnızdım hem de o kadar kalabalıktım ki… İlkokul çağlarımda olduğumu hatırlıyorum. O zamanlar annemin çalışıyor olmasını, nedenini bilmesem de kabullenmiştim. Evin içinde koridor ve salona açılan eski kapı stüdyom, görkemli büyük salonumuzsa; kimi zaman öğretmen olduğum bir sınıf, kimi zamansa konser verdiğim sahne oluveriyordu. Ne garip ki etrafım hep insanlarla doluydu yalnızlığıma rağmen. Bu oyunu oynamam, sanırım ilerde bir çok güçlükle yalnız başımayken bile mücadele etmemi sağladı. Elimde kitabım, ayağımda annemin topuklu ayakkabıları, öğretmencilik oynuyordum genellikle. Derste öğrencilerime, okuduğum bölümden sorular soruyordum, yanıtı yine ben veriyordum kendimce. Çocukluk işte...


Cılız ayaklarımı öğretmenimin o sevimli tombul ayaklarına benzetiyordum, eteğimi onun giydiği gibi dizimin altında giyiyordum. Ne de çok sevmişim öğretmenimi demek ki!
Şimdilerde bir öğretmen olarak o çocukların bana ne gözle baktıklarını anlamam hiç de zor olmadı. Bununla ilgili küçük bir anımı sizlerle paylaşmak istedim şimdi.
Geçenlerde yatılı bir okulda nöbet görevime yeni başlayacaktım. Okulun içine girdiğimde etrafımı bir sürü sevimli çocuk kapladı. Hareket edemiyordum adeta. Soru üstüne soru soruyordu her biri. Nerden geldiğimi, ne öğretmeni olduğumu, evli olup olmadığıma kadar hakkımdaki her şeyi bilmek istiyorlardı. Hiç birinin ailesi yanlarında yoktu. Bir hüzün kapladı içimi. Kendi küçüklüğüm geldi aklıma. Onlar için öyle büyüktüm ki, farklı belki. Benim için minik elleriyle etüt saatlerinde gizlice bir şeyler yaptıklarını sezdim. Ses çıkarmadım. Acaba benim öğretmenim de mi böyle yapıyordu diye içimden de geçirmedim değil hani. Yemek sonrası her biri henüz 11 yaşında bile olmayan bu miniklerin odalarına davet edildim. Işıklar kapalı. Muzip gülüşler altında her bir yatakhanede muhteşem bir karşılama töreniyle karşılandım. Konfetiler hazırlanmış, kalpler yerlerde, bir ranzadan diğerine uzanan kağıttan kurdelalar. Kendimi göklerde hissettim. Bir çocuk öğretmenini hayatının neresine oturtur? En tepesine demek ki öğrendim.
İlkokul öğretmenime duyduğum anlatılamaz hayranlığı, bir başka temiz yüreğin bana hissetmesi, o çoooook eskilerde unuttuğum küçük kız çocuğunu bana tekrar hatırlattı. Şimdilerde o oyunu sıkça oynar oldum. Çoğu zaman yalnız olmama(hissetmeme) rağmen aslında o kadar kalabalığım ki... Benim bu dünyada hiç kimsenin sahip olamayacağı kadar minik ellerim var… Çünkü ben bir öğretmenim!
Sevgilerimle Ahu.

Resim:Aleksey Brikov

Devamı Buradan ...>>

7 Nisan 2010 Çarşamba

VİCDAN: TANRI'NIN SESİ OLAN EN BÜYÜK YARGIÇ


Çoğu kez darda kaldık mı; "Vicdanının sesini dinle!" deriz birbirimize...Oysa bu günlerde Vicdanımızın kalbine paslı bıçak saplanmış gibi acı çekmekteyiz.Zulüm, doymazlık, bozgunculuk ve vicdansızlık; Kıyametin 4 atlısı gibi ateş arabalarını mazlumların üstüne üstüne sürmekte. "Yetiş ya VİCDAN,""Yetiş ya ALİ"diye çığlık atıyor insan gibi insan olanlar sanki...Aysema, Onuncu köyün adamı, Yılmaz Özdilgibi.

Terazi-yi derûnumuzda bir afeti vicdan yatar.
Tanrının mahkemesidir bu, anahtarıysa gizli
Var git sebepsiz cümle-âlem taşlasa da seni
Kaldırır mazlumu yerden şefkatle tutar ellerini.

Ya vicdan yoksa! Ayıbını yüzüne vurmaz,Zulüm girer içeri...
Olur vicdan hapishanesinin kaçkın-ı sanki bir deli.
Vicdan rehberinden ırak kaldıysa gönül;gönül değil ki.
Sen; kötülüğü emreden nefsin olmuşsundur kulu kölesi.


Kuran,Neml suresi 14.Ayet:"Vicdanları kabul ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler.Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." Diyor.
Tevrat, (Yeremya, 5:25-26) "Kötü kişiler var... Kuş avlamak için pusuya yatanlar gibi tuzak kuruyor, insan yakalıyorlar. Kuş dolu bir kafes nasılsa, onların evleri de hileyle dolu. Bu sayede güçlenip zengin oldular, semirip parladılar, yaptıkları kötülüklerle sınırı aştılar. Kazanabilecekleri halde öksüzün davasına bakmıyor, yoksulun hakkını savunmuyorlar."
İncil, "Temiz bir vicdan en yumuşak bir yastıktır."
Bonapart, "Vicdan, bin kılıca bedeldir."
Pascal, "Vicdan, adaletten ve insana özgü uzman mahkemelerden daha güçlü olduğundan kimi zaman kendini bile yargılar ve mâhkum eder."
De Lamartine, "Adalet dağıtımı içimizdeki Tanrı'nın sesi olan bu en büyük yargıç olan vicdana teslim ve emanet edilmiştir."

Tanrı toplumumuza; " Kötülüklerden sakınmayı emreden Vicdanımızın sesine kulak vermeyi nasip etsin inşaallah." Hepinize sevgilerimle.Tontini.

Resim:images.com.

Devamı Buradan ...>>

6 Nisan 2010 Salı

AMAN ANALAR DİKKAT



















Çocuklar sessizdirler...Konuşmayı sökmeden önce; ya ağlayarak, ya kendi lisanlarınca istek ve şikayetlerini ifade ederler.Annelerinin gönüllerinden, onların gönüllerine kıldan ince, hassas ve dengeli bir yol vardır çünkü. Bedenleşmeyi bekleyen bu duygu yoğunlaşma tarlalarına ilk tohumlar, biz annelerin el ve dillerinden düşer.
Önce güveni öğretiriz onlara; heran yanlarında hazır ve nazır olarak. Sonra uyarılarımızla "elini ateşe sokma yanarsın" "oraya çıkma düşersin!" diyerek endişeyi.İlk adımlarını atarken "haydi yaparsın sen! aferin" der, cesareti öğretiriz. Sonra öğretiriz; korkuyu, kıyası, bencilliği, beklentiyi, sabrı ya da sabırsızlığı,rekabeti,acıma,yalan, riya, üçkağıt, ikiyüzlülük,dalavere ve hatta hırsızlığı bile biz öğretiriz isteyerek ya da istemeden. Vebal de günah da annelerin boynuna...Bir bedel ödemeden birşeye sahip olunamayacağını da biz öğretiriz."Eğer uyursan sana o oyuncağı alırım" diyen vaadlerimizle.


Güzel-çirkin ayırdetmez önce çocuklar, iyi-kötü, doğru-yalnış gibi bir fikre sahip değillerdir. Onların bu tür saflıklarına form verip toplum tarafından belirlenmiş kurallara uydurmak analara düşer.
Adı bende saklı bir kız çalışanım vardı birzamanlar.İşe ilk başladığı günden itibaren, deneyimimin bana verdiği bilginin ışığında ya da içgüdüsel olarak yalan söylediğinin ve hırsızlığa meyilli olduğunun farkındaydım. Birgün müşterimin biri;bana gizlice, " benim altınımı çaldı o kız!" dedi. Satışa götürdüğü kuyumcu da bu duruma onay verdi.Benim iki sene içinde tespit ettiklerim defterimin bir sayfasında tarih tarih kayıtlıydı. Bu arada düzelir umuduyla rızasız kimsenin malına parasına tamah edilmemesi gerektiği iyi insan olmanın kurallarından olduğu kibar bir şekilde kendisine anlatılmıştı. Bu olay bardağı taşıran son damlaydı.Efendim hikaye şöyle:
Bu kızcağız küçükken çok zayıfmış.. Bir sitede oturuyorlarmış bahçede oynayıp yorulunca, bakkala gidip hızlıca birşeyler alıp kaçıyormuş.Bakkal annesine şikayet ettiğinde annesi, "Beyefendi kızım çok zayıf gün içinde ne yerse kârımız, siz not alın akşam gelince babası size öder" diyormuş.Ve bu kız bu tolerans içinde büyümüş ve şimdi aldıkları yani çaldıklarını şuuraltında haklı buluyormuş.Çünkü "akşam babam öder" diye düşünüyormuş.Onca gözyaşına, "evet o not aldığınız herşeyi ben aldım doğru... Beni tedavi ettirin öyleyse!" demesine rağmen müdürlerim tarafından iş aktine son verildi.Vebal anneye de kesilse, daha başka vukuatları da tesbit edildiğinden kızcağız işinden olmuştu.
Aman anneler dikkat! Yapacağınız ufacık bir ihmal ya da hata çocuklarınızın hayatlarında derin izler bırakmasın!


Resim:Pino Daeni

Devamı Buradan ...>>

5 Nisan 2010 Pazartesi

BİR GECELİK GELİN

"My queen of the night" ya da "nightblooming cereus."
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde demeyeceğim bu sefer.Fi tarihinde de değil bu masal.Ama, Babamın bahçesindeki bir çiçeğin benim için masal tadındaki bir gecelik öyküsüdür bu..."Bir gecelik gelin çiçeği bu, kızım" derdi babam.Kahverengi-yeşil estetikten yoksun uzun yaprakları dalları taşıyamaz da, babam onları uzun çubuklarla desteklerdi.Rüzgarına, güneşe, suyuna dikkat edilir kışın soğukta küsmesin diye delikli naylonlara sarılıp muhafaza edilirdi kendisi. "Sen bir de kızımı çiçek açtığında gör!" der başka bir şey demezdi de...


Ben; "bana da bu kadar ihtimam edilip, gözümün içine bakılsa ben de çiçek açarım şimdi seni gördüğümde açtığım gibi" der, babama takılırdım. Görevim gereği ben İzmir dışındaydım o zamanlar.Temmuz sonu İzmir'e geldiğimde o yaprakların kenarlarında yumrular oluşmaya başladığına şahit olduğumda, "bir-kaç gün var göreceksin!" demişti babam.Ne göreceksem?
Bir hafta geçti geçmedi gece günün üstüne örtüsünü örtüp de yıldızlarını serpmeden önce Sevgili Babam; "Dilek! çabuk gel..." diye yavaşça seslendi bahçeden.Komşulara haber verdirdi, fotoğraf makinasını ayarladı ve beklemeye koyulduk tüm cemaat dört gözlen.5 dakika geçti-geçmedi yaprakta bir titreme, kenarından uzanmış yumrudan tek tek ayrılmaya çalışan taç yapraklar ve 1 dakika gibi bir zamanda muhteşem kokular saçarak açılan o çiçeği gördüğüm anda: Baba'mın yanaklarından iki damla yaş da süzülüyordu usuldan...O zaman ağlamamıştım ama şimdi bu gözyaşlarım bilmem neden? "Bir gecelik gelin çiçeği" bu kızım demişti, "yaşayacak yarın sabaha kadar..." Buzlu rakısından bir yudum alıp Akordiyonuyla Tuna valsini çalmıştı ona, o gece hafiften.Sabah gün ışırken açıldığı gibi tek-tek kapandı tüm beyaz yapraklar.Öykü hazin ama, bu gelinin bir gecelikti ömrü işte o kadar...
Şimdi neden mi ağlıyorum? Babam öldükten sonra o güzel gelin küstü ve kurudu da galiba ondan...

Sevgiyle kalın.Tontini.

Devamı Buradan ...>>

3 Nisan 2010 Cumartesi

AYAKLAR TAŞIR BAŞI

Konumuz: Akıl, zihin, ruh oldu mu yazacak ne çok şey buluyoruz değil mi? Hele aşk ve sevgi yürekte olduğunda koşar gideriz Hacıbektaş'a günde bin kere çağrıldık mı? "Neyle gideriz?" sorusuna ilk cevabımız belki gönülle olur, belki havayollarıyla, olmadı özel araçla, yürüyerek bazen, koşarak hatta. Oysa; "Ayaklarımız ufukları aşıp götürür bizi gitmek istediğimiz yere."Ayaklar taşır başı..Onlardır gönlümüzü götüren de, yâri getiren de...Kavuşturandır halvet olacağımız sevgiliye bizi...

Karasular da inse onlara, ayağımız suya erdi mi, aldırmaz oluruz ayaklarımızın tozuna-toprağına.Yorganımıza göre uzatırız ayaklarımızı sonrasında. "Ayaklarına sıcak su mu soğuk su mu dökeyim?" diye sorulduysa hele, değme keyfimize.Bir beyit düşer dudaklarımızdan... Divan şairlerinden Necâti'nin (sevgilinin zülfünde idam edilen aşığın sevinçten ayaklarının yere basmaması gibi) basmaz ayaklarımız sonra turaba.

"Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk-ü şevk ile verir cân-u seri döne döne" deriz...

Ellerimizin içinde nasıl bütün bedenimiz saklıysa, ayaklarımızın altında da tüm organlarımızın sinir uçları saklı.Shiatsu bilenler bilir bilinçli yapılan ayak masajının vücudumuzdaki ağrıyan yerlerimize olan yararını.

Cefakar Ayaklarım sizi sevmek geldi bugün içimden,
Bunca gün taşındığı için şükretti sizlere bu beden...
Sevgilerimle Tontini.

1.Resim:Rene Mağritte
2.Resim:bakterim net

Devamı Buradan ...>>

2 Nisan 2010 Cuma

KÖPEKİSTAN CANHÜRRİYETİ

Fİ tarihinde, fi tarihi nedir bilirmisiniz? Öyle çok eskiii bir tarih işte...Bir hafta ise ölçümüz; bugüne göre hafta başı eski bir tarih...Bu yıla göre, on yıl önce de çok eski...İşte böyle eski bir fi tarihinde: apaydınlık gökyüzüne sahip, denizleri süt-liman, topraklarından bet-bereket fışkıran bir ülke varmış...Bu ülkede bal-şeker insanlar ve köpekleri huzur içinde yaşarlarmış... Mutlu-mesut, can-cana, severlermiş komşularını...Yokmuş bahçe çitleri, kaldırmışlarmış taştan-duvardan kırmızı hatla çizilmiş çizgilerini. "Gel zaman git zaman" demişler, "gelen de bizden giden de bizden"diye birbirlerine hep destek vermişler.

Ellerinde dürbün, gözlerinde görünmezi gösteren gözlük, ülke dışı ülkelerin milyonlarca insanı bu güllük-gülistanlık ülkenin nedir demişler bizim ulaşamadığımız bu düzeni? Merak işte, baştan çıkarır insanı. Gün gelmiş ikide bir dua aralarında "elem-tere fiş kem gözlere şiş" de deseler neticede kem gözlere gelmişler bu ülkenin insanı...Masal bu işte...Bilmem hangi uzak ülkenin hava yollarıyla gönderilen gözle görünmez elle tutulmaz hastalık virüsünün gazabına uğramışlar.Sarı-salgın bir hastalıkmış bu...İnsanlar hep tersten konuşmaya başlamışlar önce, yaz sıcağında buz kesmiş vücutları, gözleri eriyip akmış, yanmış akılları...Kaçanlar olmuş bu arada dünyanın taa öbür ucuna. Kaçınca kurtulduğunu sananlar... Virüsü üreten ülkeye sığınanlar kurtulmuş bu dertten ve ölümden anca.Bu virüs insanlar içinmiş sadece ülkenin köpeklerine ise hiçbirşey olmamış.
Köpekler bu arada toplanmışlar sevgili sahiplerinin başında; önce uzun uzun yas tutup kendi aralarında bir karara varmışlar.Sahiplerinin bu güzel ülkesini, virüs üreten ülkenin kötü kalpli üreticilerine kaptırmamaya and içmişler.Ülkelerinin adına da "Köpekistan Canhürriyeti" koymuşlar.Haa unutmadan söyleyelim, bu köpeklerin içinde köpek kılığına giren, atalarının mirasını gözünden bile sakınan, asalet doğruluk ve birlik bilincini, atalarının ilmini yabana kaptırmayan babayiğit insanlar da varmış. Nasılsa bu virüsten bu insancıklara bulaşmamış."Gel deyince gelen, git deyince giden" ikiyüzlü riyâkarlara bulaşmış meğerse bulaşması gereken.Neyse köpekbaşımız (yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi) geçmiş milletinin başına; "ey sevgili köpekistan memleketinin asil ve sadık milleti!" demiş."Bundan böyle köpekistanın başköpeği" benim.Bu ülkenin eşi-emsali bulunmaz atalarının yüzüsuyu hürmetine; kuyruk sallamadan, el ayak yalamadan yönetecek olan da benim...Ülkemizin bir çanak kadar toprağını bile beni çiğnemeden, boynumda keskin bıçağını bileyip canımdan can almadan hiçbir ülkenin başı alamaz bunu bilin."

Bu masal da böyle bitmiş.İsterseniz devamını siz yazın, bu ülkeyi düze çıkarıp selamet budur diye imzanızı siz atın.
Sevgilerimle tontini.

Resim:Anna Ymexuba

Devamı Buradan ...>>

1 Nisan 2010 Perşembe

HÜZÜN HANIM dedi


Hüzün-le karşılaşmamış, o hanımefendi-nin gazabına uğramamış bir tek kişi var mıdır yeryüzünde merak etmişimdir.Ben onu hep dişi olarak algıladım nedense ve sürekli ürediğini, kendinden kendini doğurduğunu düşündüm.
HÜZÜN-ün çelik gibi ince parmakları, taştan ağır yüreği, bizim bilmediğimiz akıl almaz sırları var bence. Sayfalarından acı mor-kırmızı renge bürünüp, süzülerek en korunmuş kalplerin bile derinlerine ulaşabilen ezelde yazılmış kitabı var. Sonra da insan,Aysema arkadaşımın dediği gibi; "hüzün geldi yüreğime oturdu."der.

Hüzün; mekânlara genelde sevinç ve neşenin ardından girip salladı mı tırpanını, bir bakmışsınızdır ki; ayırmıştır gövdelerden başları.Kaç kaçabilirsen! Eynine bulaşmıştır yine de acıyan yüreklerden sıçrayan acının mor damlaları.
HÜZÜN hanım; "görevim bu benim, ağıtlar ve gözyaşlarıyla besleniyorum, gıdam bunlardır benim!" diyor ve sözlerine söz ekliyor. "Sizlerin yüreklerinizde acımak ve sahiplenmek olduğu sürece benim işime son veremeyecek kimse. Ben mevsimlerden, HAZAN-ın HÜZÜN haliyim, hüzne düşenin hali ise ne HAZİN...Bahar mevsiminde ise AŞK atar beni sıradan geriye. Varsın oyalansınlar bir müddet derim sizler için, ufacık bir cızırtınızda hemen kapı eşiğinizde biterim. Sırrım sırdır ama, ah bir bilseniz beni de üzer; İçindekini dışarı sızdırmayan dışardan da hava almayan çatlağı olmayan testi gibileriniz. Beni gıdasız ve halsiz bırakan; aşkla sarılmış BİR olan ikilerin arasına giremeyişim...Ah yine bahar geldi ben uykuya yatmalıyım...Bu gün 1 NİSAN hiç değilse bugün sizleri şaka ve sevinçlerinizle başbaşa bırakmalıyım."
Böyle buyurdu HÜZÜN ben de yazdım.
" Uzak dur hüzün, artık gelme insanlarımızın üstüne üstüne..
Zarar verme acıtma artık milletimin çatlağı sıvanmış küpüne..."dedim.
Sizlere sevgilerimi gönderdim. Tontini.

Devamı Buradan ...>>