.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

6 Aralık 2010 Pazartesi

MİSKE-MUSKE-MİKİ FAREE

Okul hayatım boyunca doldurduğum anketlerin haddi hesabı yoktur...Özellikle lisede kredili sisteme denk gelen şanssızlar grubunda olduğumdan, her ders ayrı sınıflara gitmek için ordan oraya koştururken, arada rastlaştığım arkadaşlar elime tutuşturuverirlerdi hep bir ansiklopedi kalınlağındaki anket defterlerini. "Tamam alıyorum ama akşam cevaplar yarın getiririm" derdim belki vermekten vazgeçerler diye ama ne çare! Mübarek sanki öss sorusu cevaplıyorum. Yaz yaz bitmez... Cevapla cevapla sonu gelmez...
Sorulan sorulara verdiğim cevaplar o dönemin ruh hallerine göre değişirdi tabii. İşte kullandığım parfümden tutun da, sevdiğim, dinlediğim şarkılara, kullandığım markalardan, seçmek istediğim mesleğe kadar...Gençlik işte bir günü bir gününü tutar mı hiç? Bütün cevaplar değişebilirdi de, bir tanesi vardı ya, işte o hep aynıydı. Değişmeyen tek cevap FOBİLERİNİZ?...

Şimdi bir araştırsam bulsam o anketleri eminim hepsinde aynı cevabı bulurum...Böcekler, sürüngenler ve fareleeer :)
Bu konuyla ilgili korkularımı mantıklı düşününce saçma bulsam da, hiç bir zaman yenemedim maalesef...Bazıları der ya hani; " ben korkmuyorum iğreniyorum" diye, ben baya baya korkanlardanım...Gördüğü zaman dünyası kararanlardan...Aslında bu konuda biraz da şanslı sayıldım, sayılırdım... Kaş'a yerleşince tanıştığım, bence mutasyona uğramış ve devleşmiş "uçan kabus kakalak" hariç :) çok karşılaştırmadım fobiciklerimle...
Şanslı sayılır(dım) evet...Taki geçen haftalard,a banyodan çıkınca yüzüme vuran serinlikle yatak odamın balkon kapısının açık kaldığını fark edip, kapatmak için odaya girene kadar...
Akşam olmuştu, oda karanlıktı haliyle...Yanımda bacaklarımda sarılı oğlum "bekle annecim kapıyı kapatalım, bak oda soğuk olmuş" elim düğmeye ulaştı nihayet. Bastım açıldı...O an aydınlanan odanın aksine, içimin kararacağını nerden bilebilirdim ki:)) o an işte o an benim için bir dönemin kapanması demekti işte. Hani şimdiye kadar" en büyük fobilerimden biriyle karşılaşmama dönemi" var ya işte o... :)
Birden gözlerime inanmak istemesem de kocaman bir fare görmüştüm...Evet evet koca bir fare hem de. Jet gibi girdi yatakcağızımın altına. O kadar hızlıydı ki, gözgöze gelemedik kendisiyle...Upuzun kuyruğuydu aslında karaltısından başka görebildiğim şey...Hemen Ege'yi kaptığım gibi dışarı çıktım ve kapıyı da kapattım...
Ve tabikiii
"Anneeeeeeeeei, Efe-eeeeeeee çabuk koşunn. Odada fare vaaaaarr... üüüüüüü!"
Annem en az benim kadar şaşkın yüzüme bakıyordu..Bayıldım, bayılıcam :) Fareden korkmaması gereken evin reisi yollandı odaya. Korkulu bekleyiş başladı dışarıda..
- Buldun mu?
- yoooooo!
- nasıl yoooo? yatağın altına girdi.
- yatağı kaldırıp altına bakamıyorum biriniz gelin.
- neeee? gelemeyiz, ölürüz de gelmeyiz:) telefona sarılıp bir arkadaş arandı...
- Okaaan çabuk geeel... böyle böylee..
- dalga mı geçiyosun ela?
- yooo... Beş dakika sonra beklenen yardım geldi...Bütün oda dışarıya çıkartıldı. Ziyaretçi ortada yok!!!
- çıkmıştır o.
- ne çabuk çıktı ya, bir yerlere girdiyse...
- heryere baktık işte yok... her şey bana tek tek gösterildi onaylatıldı. Balkon kapısı kapatıldı. Bense hala içimden konuşmaktaydım. "offf bu kadar çabuk çıkamaz. Ya bi yere girdiyse, saklandıysa...ben burda oğlumu nasıl yatırcam, neyse nöbet tutucam artık sabaha kadar". Oğlum uykuya dalmıştı bile...Dilime dolanmış ninni, beynimi kemiren korku eşliğinde perdeyi aralayıp, balkonu gözetlemeye başladım. Çok geçmeden arkadaş göründü. Ordaydı ve babasının balkonundaymış gibi geziniyordu. :) Tam bağıracaktım ki, dışarıda olduğunu idrak edebildim :) "her yer kapalı gelemez, korkma, birazdan geldiği gibi gider"...
Ertesi gün saat başı kontrol ettim balkonu, hiç görünmedi bizimki. "ohhh gitti galiba" ama kendisiyle çok konuşmuştum ya bir önceki akşam, aferin beni dinleyip gitmişti...Akşam olmuştu yine...Ve biz babamızı yan,i fareden korkmayan tek ferdimizi 10 günlüğüne yurt dışına uğurladık o gece... neyse, yine uyku saati gelmişti cancaazımın...Uyuyana kadar bekledim...Daldığından emin olunca yine perdeyi aralayıp bakıyım bi dedimm kiiiiiii! açmamla yine karşılaştık kendisiyle..".aaa bu kadarı da fazla 2 günde 3 kere" :) O gece bir yerlerden giremeyeceğini bildiğim halde bozulan sinirlerimin etkisiyle hiç uyuyamadım. Onunla telepatik yollardan anlaşmayı denedim..."Lütfen git, bak baba da yok, nolur nerden geldiysen ordan in. yavaşça in, düşme ama inemiyosan atla napıyım :))
Maalesef beni dinlemedi... Ev sahibimizin nuh nebiden kalma, kafesli kapanının içine girdiğinde son kez karşılaştık.. Neyseki canlıydı. Öbür türlü görsem birde bozulan psikolojimle uğraşacaktım çünkü biliyorum... İsteyerek hiç bir canlıya zarar vermeyen, verenlerden de hep tiksinen biri olarak olayın diğer tarafını da kabuslarla yaşadığımı itiraf etmeliyim :( Çuvalın içinde terketti evimizi...Gitti...Bütün gün "neden geldin be canım be neden ben bu kadar sene sonra"...üzüldüm...
Bütün gün izlediğimiz "miskeee, muskeee, miki fareeeee" yüzünden olmasın sakın? Zavallı onu çağırdığımızı mı sandı acaba?..
Neyse, hala korkuyormuyum evet, neden mi bilmiyorum... FOBİ işte...
Yine üzerine gidemedim, değiştiremedim ve birşey yapamadım. Aaa yaptım yaptım, geldiğini tahmin ettiğimiz yolun önüne, "fareler giremez, kakalaklar da gelmezse sevinirim" tabelasını koydum. Gönlümden ve içimden...
Korkusuz günler dilerim hepinize...;)
*ELA*

Devamı Buradan ...>>

3 Aralık 2010 Cuma

UYKULARA YATMAKTA BULDUM ÇÖZÜMÜ


Tombala torbasından boşalan rakamlar gibi kelimeler boca edilip boşalıverdi bugünlerde evrene. Tespih taneleri ipinden kurtulup dağılıverdi sanki 4 bir yana. Öyle çok söz, öyle çok isnat, dedi-kodu, yalan mı, doğru mu olduğu tartışılır söz çıktı ki ortaya; sanki yeniden açtı kutusunu Pandora...Bir gariban sade vatandaşın anlayacağı dil değil de bunlar, uzayda bilinmedik bir gezegendeki bilinmedik sözlerle konuşan yecüc-mecüc ordusunun kılıç kalkan sesleriyle birlikte hiç susmadan konuşan dilleri bunlar sanki. Alıp başımı dağlara kaçmak,kulaklarımı kapatıp, gözlerimi yummak, ağzımdan çıkacak sözlere "DUR" demek geçiyor içimden. "SUS konuşma,

kesrette boğulup ta vahdete yolculuğunu sakın unutma. Bu gördüklerinin hepsi aldatmaca, burası hayâl alemi, gönlünü TEK ve BİR olandan ayırma."diyen iç sesim ve sanki sırtımda taşıdığım bunca yükten sonra bu dünya ağır geldi bana be dostlarım... Çözümü ben uykulara yatmakta buldum, bu sıralar rüyalarımın zaman ötesinde kayboldum.Ararsanız; sırtımda yük, hamallık yaparken, ellerimde gümüş kaşıklar denizin mavi sularında yürürken, hiç tanımadığım mavi gözlü ak-pak bir kadının, sırtını sıvazlayıp şifa verirken, ya da bir devlet başkanına ok atan siyahinin okunu havada yakalarken bulabilirsiniz beni düşlerinizde. Ben beni kaybettim, haberiniz ola...
Hey yârenler bu dünyanın
Ne tuzu ne tadı kaldı
Tükendi balı-kaymağı
Ne yoğurdu sütü kaldı.

Şer tohumları ekildi
Şeriat göğe çekildi
Davaya akçe döküldü,
Ne müftü ne kadı kaldı.

Yandı gitti asıl ocak,
Ne kıyı kaldı ne bucak
Varıp müşkül danışacak
Fitne-fücur âdu kaldı.

Hey Allah'ım hey yareden
Kurtar bizi vâreden
Doğru söz kalktı aradan
Hemen dedi-kodu kaldı.

Ey Güzide mahlûk şaştı
İblis araya dolaştı
Karıştı cihan karıştı
Evvelkinin adı kaldı.
Güzide bacının bu deyişiyle sözlerimi noktalamak istedim, hepinize sevgilerimi gönderiyor ve AŞK illa ki AŞK kurtaracak bu dünyayı diyorum. Tontini.

Devamı Buradan ...>>

29 Kasım 2010 Pazartesi

HAYDARPAŞA /ANADOLUNUN KALBİ

Ben bir TCDD çalışanı yani
demiryolcu kızıyım. Okulda "baban ne iş yapıyor?" dendiğinde kısaca "demiryolcu" diye yanıtlardım gururla.O zamanlar önemli bir meslekti çünkü demiryolculuk.Ya da ben öyle sanıyordum. Manyetolu telefonların çalışma sisteminden, telgraf makinasından çıkan nokta-hatların ne anlama geldiğine, bataryaların nişadırla nasıl yapıldığından makasları indirip kaldırmanın ne anlama geldiğine dek sonu gelmeyen sorularımın yanıtını o zamanlar hep babamdan almışımdır çünkü. Türkiye'nin her neresine tayinimiz çıksa;

karavagonlara eşyalarımız yüklenip göçedişimiz hep trenlerle olmuştur dolayısıyla.Babamın Haydarpaşa garındaki hareket memurluğu görevi sırasında o kocaman adamın, hassas, duygusal babamın haydarpaşa garı binasını bana tanımlayışı hala kulaklarımda:" Kızım burası anadolunun kalbi" kalbe giden damarlar gibi trenler de buraya gelir buradan gider. Taşır şimendiferler tren yolcularını sevdiklerine ya da sevdiklerinden gurbete doğru" derdi. "Ben burada trene hareket emrini verirken çok gözyaşı gördüm, Anadoludan tahta bavullarıyla gelip kendilerini bekleyenlerle kavuşanlar birbirine sarıldığında yine gözlerim dolardı" derdi.
Ne zaman o çevrede 7 kuleli Dünya Ticaret Merkezi ve kruvaziyer liman yapılmasının planlandığını duydum, çocukça "Haydarpaşa'nın başına neler getirilecek acaba?" diye endişelendim.Binanın akustiği içinde yansıyan "BA-BA" diyen çocuk sesim yeniden kulaklarımda yankılandı.Ama ne yazık,rahmetli babacığımdan "efendim kızım!" diyen ses çıkmadı.28 Kasım 2010 saat 15:15 de yanan Anadolunun kalbiydi dostlarım. Yanan: kavuşmaların ve ayrılıkların mekânıydı.Yanan benim, bizim yüreğimizdi. Yazık oldu.Hepinize sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

25 Kasım 2010 Perşembe

YERYÜZÜNDE KASILIP KABARARAK YÜRÜME

Kendini beğenen,kibirli, kendine güvenip mağrur olanla tevazu içinde olup her fiilin failinin O olduğunu bilenin davranışları arasındaki fark; veli ile deli arasındaki fark kadar farkedilir farklılıktır. Yani zor ayırdedilir birbirinden. El kârda gönül yârda olmadan yeryüzünde kasılarak yürüyen kişi; kurula kurula kendini öven, karıncanın ayak sesi gibi nefsinin; "sen en yücesin, en akıllısın, en güçlüsün, en güzelsin" fısıltılarına inanan ve herkesten kendini üstün gören kişi örneği, cahilin ve cahilliğin gözle görünür örneğidir.

Kuran,17/37:

"Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen yeri asla yırtamazsın, uzunlukça da dağlara ulaşamazsın"

Kuran, 17/16: "Biz bir ülkeyi mahvetmek istediğimizde, o ülkenin servetle ve nimetle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler, böylece o ülke yok olmaya hak kazanır. Biz de orayı darmadağan ederiz" diyor.

Kuran Kasas suresi de,76-82 ayetleriyle kıssadan hisse çıkarabilenlere, servetten şımaran Karun'un hikayesini de pek güzel anlatıyor.
Anadolunun bağrında yetişen 7 ulu ozandan biri olan Kul Himmet Üstadın bir deyişiyle bitirelim istedik sözlerimizi mutlu ve esen kalın dostlarım sevgilerimle.

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda?
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda?

Sen söylersin söz içinde sözün var
çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda?

Söylersin de sen sözünden Şaşmazsın
Haramını helalini seçmezsin
Tükenir kepeğin su da içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda?

Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirse
Dünya benim deyi zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda?

Devamı Buradan ...>>

24 Kasım 2010 Çarşamba

BİR YIĞININ ULUS OLABİLMESİ İÇİN ÖĞRETMENLERE GEREKSİNİMİ VARDIR


Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir ulus, henüz ulus adını almak yeteneğini elde edememiştir.Ona şöyle bir yığın denir.ULUS denmez.Bu yığının ulus olabilmesi için, kesinlikle eğiticilere, öğretmenlere gereksinimi vardır. Onlardır ki bir toplumsal varlığı gerçek bir ULUS haline koyarlar." Başöğretmenimiz: Mustafa Kemal Atatürk.
sufi-saja ekibi olarak biz de: Bize düşünmeyi öğreten tüm öğretmenlerimizin bu anlamlı gününü kutluyoruz.
Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>

20 Kasım 2010 Cumartesi

UYKUSUZ BİR NESİL

Bayram ya da tatil biter bitmez rüyalardan rüyalara göçtüğümüz uykularımıza "ninni"lerle devam etmemiz ne kadar doğru bilmem ama, bizler uyurken uykusuz bir nesil yetiştiriyoruz galiba.Ne ninniler ne seramoniler ne sonatlar fayda vermiyor uykuya yatmalarına. Sizi uyutuyorlar yanıbaşlarında, sonra da karşılaşıveriyorsunuz kapanan gözkapaklarınızı aralamaya kalkışan minik parmaklarla...

"Karga seni tutarım
Kanadını yolarım
Yelpazeler yaparım
Hanımlara satarım.
Uyuyacak yavrum ninni" ve

"Dandini dandini dasdana
danalar girmiş bostana
kov bostancı danayı
yemesin lahanayı"
Biz bu tür ninnilerle uyuduk ve büyüdük, çocuklarımızı büyüttük... Ya torunlarımız?
Küçücük duygu dolu yürekleriyle "ama Tontini! yolmayalım kanadını karganın, kovmasın bostancı danayı" dediklerinde ise birgüzel dersimizi alıp, o klasik sözleri değiştirdik.Zaman içinde bu sözleri:"karga seni tutamam,kanadını yolamam"
"kovma bostancı danayı, yesin ham ham lahanayı" yaptık.Ama ne fayda? Bu yeni nesil uyutur ama uyumaz çıktı çok şükür. Biz uyuduk da ne oldu? Varsın uyumasınlar da: Ya yorgun Ana ve Babalar ne yapsın? Bizim de elimizden ve dilimizden birşey gelmiyor onlara sabır ve selamet dilemekten başka!...Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

15 Kasım 2010 Pazartesi

BAYRAM NASİHATİ

BEN;
"Bugün BAYRAM öyle diyorlar. "Neyin bayramı?" diye sorasım geldi.
Sığır koç kurban ederler. "Hak böyle mi istedi?" bilesim geldi.
Baş gövdeden ayrılır bilmem kimin elindedir BU keskin satır?
Neden “kurbanlarınızın kanları bana ulaşmaz demiş!” Hz.Basir."


KOÇ;
"Çok şükür kuzu kardeş ben hep bu günü bekledim koç olalı beri.
Dedim,"ne zaman gelecek benim kanlı düğün merasimi?"
Maldan mülkten geçip kapısında kendimi kurban edeyim,
Bayramımdır o gün bedenimle kellemin birbirinden ayrılışı."

KUZU;
"Küçük kuzu meledi bilemedi ne der bu iriyarı koç baba,
Sürdürdü zevkle yayılıp otlamayı, kafa yormadı bu muammaya
Böbreği ciğeri ayrıldı önce bağırsaklar ayaklar kesildi sonra
Parça pinçik edildi oldu etleri kavurma, tuzlama sonra haşlama."
KOÇ;
"“Kurtulacağım bu kalıptan” dedi koç, bugün bayram olacak bana.
Özleyin beni kuzucuklarım çimenlikte dağda engin yeşillikli ovada
Özlesem de sürümün çobanını, kavalının o engin içli sesini
İnsan sıfatına göçüm var bugün ahla geçen ömürden bana ne fayda?"
KOÇUN NASİHATİ:
"Kuzucuk önce palazlan hele, kafanı kaldırıp daha yıldıza bakma.
Bu bir uzun yolculuk, canına canan ateşinden başka bir şey katma.
Bekle ki gelsin o mutlu ve muhteşem gün, bayram olsun sana.
Hadi hoşça kal genç kuzu, senin bayramın kalsın son bahara."

Tontini; işte böyle yazdı koçun kurban masalını
Kutladı kurban olmayı seçen dostların bayramını.


İlk yayınlanma tarihi:Kasım 2009
Resimler:www.İmages.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>

11 Kasım 2010 Perşembe

SÖKÜLMEK PENELOPE GİBİ ÖRÜLMEK YENİDEN













Bugün kanatlı sözler demeyeceğim sizlere, alıp başlarını uçup gitmeyecekler... Sadakat sözcükleri yüreğimize girip çöreklenecekler... Mâna gidebildiği yere gitse de ... Penelope'nin dokuması gibi geceleri sökülüp, gün ışığında bu kefen yeniden yeniden örülecek beynimize. Ve sabırla bekleyeceğiz bundan böyle giden sevgilileri, sevgi ve sadakatin sembolü aynı Penelope gibi...Sevgiliye dönüş yollarındaki her zorluğa göğüs gereceğiz, aynı İthake kralı Odysseus gibi...Beklemek gerek işte o mutlu günü. Beklemek gerek giden sevgiliyi...
İlk ingilizce hocam anlatmıştı bize bu hikayeyi, böylece sevdirmişti bize kıssadan hisseler almamız gereken mitolojiyi.

Efsane bu ya:
İthake kralı Odysseus: Savaşa giderken demiş ki,sevgili karısı Penelope'ye; "babamın kefenini örüp bitirene dek döneceğim Truva'dan sana geri...Ne olur bekle beni!" Penelope ve oğlu Telemakhos el sallamışlar ardından yiğit kral Odysseus'a ve ordusuna.İthake Adasında sanki yas ilan edilmiş o anda...

Truva kentinden küçük bir gemiyle yelken açıp kara görününceye kadar yol almak olsa olsa iki ya da üç hafta sürerken; Ne var ki, bu yolculuk Odysseus’un on yılını almış. Bir de Su perisi Kalypso tarafından alıkonmasa, iki sevgili on yıl sonraki o an kavuşacakmış. Baş düşman Poseidon acıyıp Odysseus’a izin verse de gemisinin yol almasına.. Ne gezer? "Kocan öldü!" mesajı ulaştırılmış komşu ülkenin ileri gelenlerince Penelope'ye. "Artık evlen aramızdan biriyle" diye teklifler getirilmiş. Ancak amaçları ülke topraklarını Penelope ile birlikte ele geçirmekmiş. Penelope, Odysseus’un yaşlı babası için dokuduğu kefeni bitirdikten sonra karar vereceğini söyleyerek taliplerini oyalamış,gündüzleri dokuduğu kumaşları geceleri gözyaşlarıyla söküp zaman kazanmış. Aslında sevgi ve sadakatin sembolü Penelope: gündüz kendini örüp, geceleri yine kendini sökmekteymiş...Aşkın; uçup gitmesine izin vermemekte... Zamanı; durdurmaktaymış ... Ta ki dönene dek yüce sevgili.
Kavuşmasına kavuşmuş ta iki aşık-sevgili...
Hikaye epeyce uzun:
Belki yazarız onu da başka bir sefere.
Hepinize sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

10 Kasım 2010 Çarşamba

ATATÜRK BİZDEN BİRİDİR


Cumhuriyetin 12. yıldönümü için, görevli erkân çeşitli dövizler hazırlamışlardı;
"Atatürk bizim en büyüğümüzdür."
"Atatürk bu milletin en yücesidir."
"Türk milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı" gibi.Atatürk yazılanları dikkatle gözden geçirdi ve onları tek tek sildi.Hepsinin yerine şunu yazdı:
"Atatürk bizden biridir..."
***************************************************************
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı:

Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek. Ve Latife'yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyrederken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyordu:
"Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim. İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: 'Anamız öldü paşam!'. Diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, 'Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah demez mi?' 'Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
"Emret Paşam".
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"
"Uyku tutturamadım da Paşam"
"Annemden bir haber mi var?"
"Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
"Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah."

Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.

"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Ben Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..."

Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!"
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor."
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.
"Millet sağ olsun."
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş "Ağlama paşam" diye yalvardı.
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulurum. Benim için ikisi bir."
İşte ben bunun için:
"Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e?
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarılıyorlar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.

Bizden biri olan Atamızı özlemek de, emanetini taşıyamadığımızda için için ağlamak da bizim en insani hakkımız değil mi?
Hepinize sevgilerimizle.

Devamı Buradan ...>>