İlmi siyaset: Bir balerin gibi ayaklarının dibindeki yumurtaları incitmeden kırmadan dans edebilme söz söyleyebilme becerisidir bana göre.Kendine: kendinden söz söyleme sanatıdır. Dobra ve mert, sözünün eri, yalansız, riyasız olmak bir marifet de; öyle zamanlara geldik ki, peki ne yapmamız gerek bu erdemler günümüzde, öbür yarımızca geçerli akçe değilse?
Neyse biz hikayemize gelelim:
Dervişin biri birgün Bilge öğretmenine gider ve "Pirim üstadım, artık bana da bir görev ver ben de şehir şehir, köy köy gideyim insanlara; hakkın adaleti, Allah'ın tek ve bütünlüğünü anlatayım" der.
Piri; "evladım daha öğreneceğin çok şey var ilm-i cavidan, ilm-i siyaset bunlarsız yol alamazsın!" demesine rağmen ısrarlarına karşılık, "hadi yol veriyorum sana, bilmem ne köyüne git gerçek dinin ne olduğunu anlat" demiş..Derviş: bir sevinç ve heyecanla yola koyulmuş. Adıgeçen köye vardığında ilk iş gidip camiye oturmuş. Hoca vaazını verirken, biranda ayağa kalkıp; "ey ahali ey cemaat hocanın size yutturduğu bunca yalan, kin öfke sizi cehenneme götürür, siz din kardeşisiniz varın dost olun birbirinizle, vazgeçin onu dinlemekten dinin gerçeği budur benim dediklerimi yapın" demesiyle bütün cemaat ayağa kalkmış bir güzel pataklayıp, üstübaşı perişan yara-bere kan revan içinde köyün dışına atmışlar bizimkini. Neyapsın çar-naçar geri dönmüş pirinin eteklerine yapışıp "affet beni sözünü dinlemedim, öküz olmadan küpe sıçmaya kalktım" demiş.Bilge öğretmen; derviş iyileşince "haydi, tebdili kıyafet edip yola çıkacağız hazırlan!" demiş.Yola çıkıp yine aynı köye varmış, doğru hocanın vaaz verdiği camideki cemaatin arasına oturmuşlar..Hoca vaazını bitirince pir ayağa kalkıp "ey cemaat hocanız ne mübarek ne doğru sözlü bir zat, diyar-ı islamı gezseniz böyle bir hoca bulamazsınız" demiş ve ardından eklemiş, "onun sakalından bir kıl koparanın cenneti-âlada tahtı şimdiden hazırlanır, huriler gılmanlar hizmetine sunulur." demesiyle bütün cemaat o anda hocaya saldırıp tek tek sakalının tüylerini yolmuş.Bizimkiler de o sıra köyden sessizce uzaklaşmışlar.İşte, demiş öğretmen "sen doğruyu söylediğin sürece 9 köyden kovulursun hikayesi buradan çıkmış ilm-i siyaseti bilseydin sonun böyle olmayacaktı, hoca da dini menfaatine alet ettiği, halka kin nefret tohumları ektiği halde bu cezayı almayacaktı.Yılmaz özdil'indediği gibi millete "beyinsizler" diyen nasıl yargılanmıyorsa; Aziz Nesin de "bu milletin yüzde 60 ı aptaldır" sözünü siyaset çerçevesinde usulüne göre söylese belki yargılanmıyacaktı."İftira etmeyi dahi bilmiyor yabancı diplomatlardan iftira çalıyorsunuz" deniyorsa bu millete; "iftiranın kitabını yazandan" daha çok şey öğrenmeli..
Hepinize Sevgilerimle.
Resim:Manfredini
Devamı Buradan ...>>
11 Aralık 2010 Cumartesi
YUMURTALARI İNCİTMEDEN KIRMADAN SÖZ SÖYLEYEBİLME
Gönderen
sufi
zaman:
12:34
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Aralık 2010 Perşembe
İNCE HİCİV/ ŞAİR EŞREF
Söz söylemenin de, hakkını savunmanın da, yolunda gitmeyen düzene baş-kaldırmanın da bir yolu-yordamı olmalı.Geçmişin söz ustaları protest bir ruhNeyzen gibi,"özrün kabahatinden büyük olsun" diyen padişaha "özür dilerim sultanım sizi valide sultan zannettim" diyen İncili çavuş gibi, Şair Eşref'in yaptığı gibi söylenilen söz cuk yerine oturmalı.Eşref'in dediği gibi "numarasız gözlük" herkesin gözüne uymalı değil mi?
1847 de Manisa Kırkağaç ilçesi Gelenbe kasabasında dünyaya gelen Şair Eşref:
birçok il ve ilçede kaymakamlık vali yardımcılığı yaptığı yıllarda tanık olduğu yolsuzlukların üzerine çekinmeden giden usta bir kalemdir. Ancak sözlerini öyle usturuplu söyler ki; anlayan anlar...Eliyle ve zehirli diliyle dokunduğu yaprak incinse de yırtılmaz o zaman. Esref'e sormuşlar: "Neden o zehirli taşlamalarinda çogu kez isim kullanmiyorsun, kimin için yazildiklari belli degil ?" diye; Esref,
" Neden olacak, bütün alçaklara uygulanip,numarasiz gözlük gibi kullanılsın diye.." cevabını vermiş.
Sair Esref, birgün eşeğe binmiş,yolda giderken arkadan Izmir Valisi Kâmil Pasa'nin arabasi ile gelmekte olduğunu görmüş ve yol vermek için sol kenara çekilmiş. Yolun sol kenarinda da büyük bir çukur varmış.Kamil Paşa espri olsun diye:
" Esref,çok kenara çekilme,çukura düşersin! " deyince...Eşref:
" Merak etme Paşam,eşek kâmildir "cevabini vermiş.
Kâmil Paşa,Kıbrıs'a geziye giderken, Eşref'e " Bir isteğin varsa getireyim " demiş.Eşref buna çok sevinip: " Paşam görüyorsunuz artik yaşlandim,yürüyünce yoruluyorum yokuş da çikamiyorum.Bana bir Kıbrıs eşeği getirirseniz ömür boyu size duacı olurum " demiş.
Kâmil Paşa'yi dönüşünde,Eşref de karşilamaya gitmiş. Paşa, Eşref'i görünce: " Aaa, Eşref, affedersin istediğini getirmeyi unutmuşum, seni görünce eşek aklıma geldi " demiş. Esref'de:
" Aman Pasam,üzülmeyin,o eşek gelmese de olur,siz geldiniz,ya,sağolun" cevabını vermiş.
İzmir Valisi Kâmil Paşa trenle İzmir'e giderken,o tarihte Kırkağaç Kaymakamı bulunan Şair Eşref hemen İstasyona koşar:
-Paşam, İzmirliler kâfi derecede lûtfunuza nail oldular. Biraz da bizim beldemize misafirliğe tenezzül buyurun ve bizi de şereflendirin, der. Kalabalık önünde söylenen bu söz, Kâmil Paşayı daveti kabule mecbur etmiş. Paşa, zaten ötedenberi himaye ettiği Eşref’in bu ricasını kırmamış ve bir gün Kırkağaç'a gelmiş.Gündüz Kaymakamlık makamında resmi protokoller bitince Eşref mütevazi evinde Kâmil Paşayı misafir etmiş. Öteden beri hâmisi (koruyucusu) olan Kâmil Paşaya, Eşref; elinden geleni esirgemeyerek, yemek içmek, saz, söz, hasılı her türlü eğlenceli bir gece geçirtmiş. Bu güzel gecenin bir vaktinde Paşa ayakyoluna (WC)'ye girince ne görsün? (WC) kapısının iç tarafında kendi resmi asılı değil mi? Hiçbir mana veremediği bir şaşkınlık ve öfke ile dışarı fırlayarak Eşref'e
-Ben ki senin amirinim, benim resmimi memişhaneye(WC) nasıl asarsın? Sende hiç utanma, arlanma yok mudur? Deyince; Eşref, hürmetle el bağlayıp boyun bükerek şu cevabı vermiş:
-Bu bir utanma meselesi değildir efendim, müthiş bir korku ifadesidir! Bu nedenle oraya resminiz asılmıştır; deyince Paşa: -Ne demek istiyorsun? demiş. Eşref, arz edeyim Paşam diyerek şunları söylemiş:
-Mâlûmu âliniz bendeniz sizden pek ziyade korkarım. Son zamanlarda kölenize müthiş bir "kabızlık" ârız oldu; deyince, Paşa büsbütün çıldırmış. Bunun üzerine Eşref hemen atılmış:
-Müsaade buyurun efendim. Baktım ki kabızdan şişip çatlayacağım, derhal resminizi, "ayakyoluna" (WC) astım. İçeri girip heybetli fotoğrafınızı görünce, korkudan bir anda...!!!
Ve Eşref daha sözünü tamamlamadan, Kâmil Paşa ve salonda bulunanlar kahkahadan kırılıp bitap düşmüşler.
Bizler başaramıyoruz söyledik mi de kafa-göz yarıyoruz ama, böylesi ince hicivle söz söylemeyi bilenlerin de ruhları şad ola.
Hepinize sevgilerimle.
Resim: Samy Al Olabi
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:46
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
7 Aralık 2010 Salı
ALEVLİ GÜNLER/ ÖLÜNCE BENİ YAKACAKSINIZ
Uzun zamandır kış beklentisi içerisinde olan bizler; soğuk havaların kendine özgü keskin ve sert yüzü ile nihayet karşılaştık. Meteorolojinin "Pazar günü soğuk dalgası geliyor, aman dikkat!" söylemlerini kulak arkası etmeyip içimizdeki sıcaklığı ve güneşi; karanlık ve puslu günlerde kullanmak üzere; hayattaki en korunaklı yer olan gönlümüzün içine sakladık.. Son günlerde yaşamın dayanılmaz ala-veresinin içinden bir tiyatro oyunu olan "ALEVLİ GÜNLER"e davet edilince ise mutlandık-keyiflendik.Oyun bitiminde "ölünce bizi de yakarmısınız?" sorumuzu değerli "Alevli Günler" oyuncularına sorma fırsatı bulduk.
“Alevli Günler”: Çocukluğundan beri ayrılmamış üç arkadaşın, biri mahallenin kasabı, biri muhasebeci, biri de şaman olan Türk kültürü profesörü üç kafadarın hikayesi. Şaman Profesör kanser olunca: inançları gereği öldükten sonra yakılmak istedi ve farklı olana yaşam hakkı vermeyen düzenle baş-başa kaldılar.Başvurdukları heryerde başka komediler yaşayıp, her türden anlaşmazlık ve anlayışsızlıklarla karşılaştılar, bize çağdaş bir “Yaşar-yaşamaz” hikayesi sundular. Irmak Bahçeci’nin yazıp Yıldıray Şahinler’in yönettiği ve zaman zaman oynadığı, Cem Davran, Bahtiyar Engin, Levent Üzümcü ve Erkan Can’ın bu güzel oyununun, yılın komedisi olmaya aday olduğu söylenmekte.
Vasiyetimi söylüyorum: Ömrünün son aylarını yaşayan biri olarak, tek ve son dileğim şu; Beni yakacaksınız. Yani, ben ölünce cesedimi yakacaksınız!
Ne? Seni yakalım mı? Manyak mısın sen be?
Ne diye manyak oluyor muşum? Gömülmek istemiyorum, o kadar...
Neden ki?
Şamanizm yasaklar gömülmeyi. Ateşten geldik, ateşe gideceğiz.
Ben onu toprak diye biliyordum...
Kandırmışlar seni.
Oğlum insan yakılır mı? Barbar mıyız biz? Yamyam mıyız?
Ben yakamam abi. Kıyamam.
Böyle başlıyor “Alevli Günler”.
Oyunda abartı olmayan aksine tüm diyaloglar günlük hayatta kullandığımız ve espiriler ise arkadaşlar arasında birbirimize yaptığımız türden. Oyunu komik yapanda bu zaten. Bizden birileri oradakiler...
Işıklar söner sahne kararır "hertürlü ses çıkaran kımıldayan aletlerinizi kapatın" anonsuyla oyun başlar.
Oyunun yazarı Irmak Bahçeci ve yönetmeni Yıldıray Şahinler’i unutmamak lazım. Bu mükemmellikte onların payı büyük. Senaryosundan kadrosuna, sahne tasarımından müziklerine ve de diğer detaylarına kadar her şey harikaydı.
8 Aralık 2010 saat:20:00 de aynı oyun İzmir Narlıdere Kültür Merkezinde engelliler yararına bir kez daha sahnelenecek."Tüh ben kaçırdım seyredemedim!" diyenlere duyurula.Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
6 Aralık 2010 Pazartesi
MİSKE-MUSKE-MİKİ FAREE
Okul hayatım boyunca doldurduğum anketlerin haddi hesabı yoktur...Özellikle lisede kredili sisteme denk gelen şanssızlar grubunda olduğumdan, her ders ayrı sınıflara gitmek için ordan oraya koştururken, arada rastlaştığım arkadaşlar elime tutuşturuverirlerdi hep bir ansiklopedi kalınlağındaki anket defterlerini. "Tamam alıyorum ama akşam cevaplar yarın getiririm" derdim belki vermekten vazgeçerler diye ama ne çare! Mübarek sanki öss sorusu cevaplıyorum. Yaz yaz bitmez... Cevapla cevapla sonu gelmez...
Sorulan sorulara verdiğim cevaplar o dönemin ruh hallerine göre değişirdi tabii. İşte kullandığım parfümden tutun da, sevdiğim, dinlediğim şarkılara, kullandığım markalardan, seçmek istediğim mesleğe kadar...Gençlik işte bir günü bir gününü tutar mı hiç? Bütün cevaplar değişebilirdi de, bir tanesi vardı ya, işte o hep aynıydı. Değişmeyen tek cevap FOBİLERİNİZ?...
Şimdi bir araştırsam bulsam o anketleri eminim hepsinde aynı cevabı bulurum...Böcekler, sürüngenler ve fareleeer :)
Bu konuyla ilgili korkularımı mantıklı düşününce saçma bulsam da, hiç bir zaman yenemedim maalesef...Bazıları der ya hani; " ben korkmuyorum iğreniyorum" diye, ben baya baya korkanlardanım...Gördüğü zaman dünyası kararanlardan...Aslında bu konuda biraz da şanslı sayıldım, sayılırdım... Kaş'a yerleşince tanıştığım, bence mutasyona uğramış ve devleşmiş "uçan kabus kakalak" hariç :) çok karşılaştırmadım fobiciklerimle...
Şanslı sayılır(dım) evet...Taki geçen haftalard,a banyodan çıkınca yüzüme vuran serinlikle yatak odamın balkon kapısının açık kaldığını fark edip, kapatmak için odaya girene kadar...
Akşam olmuştu, oda karanlıktı haliyle...Yanımda bacaklarımda sarılı oğlum "bekle annecim kapıyı kapatalım, bak oda soğuk olmuş" elim düğmeye ulaştı nihayet. Bastım açıldı...O an aydınlanan odanın aksine, içimin kararacağını nerden bilebilirdim ki:)) o an işte o an benim için bir dönemin kapanması demekti işte. Hani şimdiye kadar" en büyük fobilerimden biriyle karşılaşmama dönemi" var ya işte o... :)
Birden gözlerime inanmak istemesem de kocaman bir fare görmüştüm...Evet evet koca bir fare hem de. Jet gibi girdi yatakcağızımın altına. O kadar hızlıydı ki, gözgöze gelemedik kendisiyle...Upuzun kuyruğuydu aslında karaltısından başka görebildiğim şey...Hemen Ege'yi kaptığım gibi dışarı çıktım ve kapıyı da kapattım...
Ve tabikiii
"Anneeeeeeeeei, Efe-eeeeeeee çabuk koşunn. Odada fare vaaaaarr... üüüüüüü!"
Annem en az benim kadar şaşkın yüzüme bakıyordu..Bayıldım, bayılıcam :) Fareden korkmaması gereken evin reisi yollandı odaya. Korkulu bekleyiş başladı dışarıda..
- Buldun mu?
- yoooooo!
- nasıl yoooo? yatağın altına girdi.
- yatağı kaldırıp altına bakamıyorum biriniz gelin.
- neeee? gelemeyiz, ölürüz de gelmeyiz:) telefona sarılıp bir arkadaş arandı...
- Okaaan çabuk geeel... böyle böylee..
- dalga mı geçiyosun ela?
- yooo... Beş dakika sonra beklenen yardım geldi...Bütün oda dışarıya çıkartıldı. Ziyaretçi ortada yok!!!
- çıkmıştır o.
- ne çabuk çıktı ya, bir yerlere girdiyse...
- heryere baktık işte yok... her şey bana tek tek gösterildi onaylatıldı. Balkon kapısı kapatıldı. Bense hala içimden konuşmaktaydım. "offf bu kadar çabuk çıkamaz. Ya bi yere girdiyse, saklandıysa...ben burda oğlumu nasıl yatırcam, neyse nöbet tutucam artık sabaha kadar". Oğlum uykuya dalmıştı bile...Dilime dolanmış ninni, beynimi kemiren korku eşliğinde perdeyi aralayıp, balkonu gözetlemeye başladım. Çok geçmeden arkadaş göründü. Ordaydı ve babasının balkonundaymış gibi geziniyordu. :) Tam bağıracaktım ki, dışarıda olduğunu idrak edebildim :) "her yer kapalı gelemez, korkma, birazdan geldiği gibi gider"...
Ertesi gün saat başı kontrol ettim balkonu, hiç görünmedi bizimki. "ohhh gitti galiba" ama kendisiyle çok konuşmuştum ya bir önceki akşam, aferin beni dinleyip gitmişti...Akşam olmuştu yine...Ve biz babamızı yan,i fareden korkmayan tek ferdimizi 10 günlüğüne yurt dışına uğurladık o gece... neyse, yine uyku saati gelmişti cancaazımın...Uyuyana kadar bekledim...Daldığından emin olunca yine perdeyi aralayıp bakıyım bi dedimm kiiiiiii! açmamla yine karşılaştık kendisiyle..".aaa bu kadarı da fazla 2 günde 3 kere" :) O gece bir yerlerden giremeyeceğini bildiğim halde bozulan sinirlerimin etkisiyle hiç uyuyamadım. Onunla telepatik yollardan anlaşmayı denedim..."Lütfen git, bak baba da yok, nolur nerden geldiysen ordan in. yavaşça in, düşme ama inemiyosan atla napıyım :))
Maalesef beni dinlemedi... Ev sahibimizin nuh nebiden kalma, kafesli kapanının içine girdiğinde son kez karşılaştık.. Neyseki canlıydı. Öbür türlü görsem birde bozulan psikolojimle uğraşacaktım çünkü biliyorum... İsteyerek hiç bir canlıya zarar vermeyen, verenlerden de hep tiksinen biri olarak olayın diğer tarafını da kabuslarla yaşadığımı itiraf etmeliyim :( Çuvalın içinde terketti evimizi...Gitti...Bütün gün "neden geldin be canım be neden ben bu kadar sene sonra"...üzüldüm...
Bütün gün izlediğimiz "miskeee, muskeee, miki fareeeee" yüzünden olmasın sakın? Zavallı onu çağırdığımızı mı sandı acaba?..
Neyse, hala korkuyormuyum evet, neden mi bilmiyorum... FOBİ işte...
Yine üzerine gidemedim, değiştiremedim ve birşey yapamadım. Aaa yaptım yaptım, geldiğini tahmin ettiğimiz yolun önüne, "fareler giremez, kakalaklar da gelmezse sevinirim" tabelasını koydum. Gönlümden ve içimden...
Korkusuz günler dilerim hepinize...;)
*ELA*
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:23
9
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
3 Aralık 2010 Cuma
UYKULARA YATMAKTA BULDUM ÇÖZÜMÜ

Tombala torbasından boşalan rakamlar gibi kelimeler boca edilip boşalıverdi bugünlerde evrene. Tespih taneleri ipinden kurtulup dağılıverdi sanki 4 bir yana. Öyle çok söz, öyle çok isnat, dedi-kodu, yalan mı, doğru mu olduğu tartışılır söz çıktı ki ortaya; sanki yeniden açtı kutusunu Pandora...Bir gariban sade vatandaşın anlayacağı dil değil de bunlar, uzayda bilinmedik bir gezegendeki bilinmedik sözlerle konuşan yecüc-mecüc ordusunun kılıç kalkan sesleriyle birlikte hiç susmadan konuşan dilleri bunlar sanki. Alıp başımı dağlara kaçmak,kulaklarımı kapatıp, gözlerimi yummak, ağzımdan çıkacak sözlere "DUR" demek geçiyor içimden. "SUS konuşma,
kesrette boğulup ta vahdete yolculuğunu sakın unutma. Bu gördüklerinin hepsi aldatmaca, burası hayâl alemi, gönlünü TEK ve BİR olandan ayırma."diyen iç sesim ve sanki sırtımda taşıdığım bunca yükten sonra bu dünya ağır geldi bana be dostlarım... Çözümü ben uykulara yatmakta buldum, bu sıralar rüyalarımın zaman ötesinde kayboldum.Ararsanız; sırtımda yük, hamallık yaparken, ellerimde gümüş kaşıklar denizin mavi sularında yürürken, hiç tanımadığım mavi gözlü ak-pak bir kadının, sırtını sıvazlayıp şifa verirken, ya da bir devlet başkanına ok atan siyahinin okunu havada yakalarken bulabilirsiniz beni düşlerinizde. Ben beni kaybettim, haberiniz ola...
Hey yârenler bu dünyanın
Ne tuzu ne tadı kaldı
Tükendi balı-kaymağı
Ne yoğurdu sütü kaldı.
Şer tohumları ekildi
Şeriat göğe çekildi
Davaya akçe döküldü,
Ne müftü ne kadı kaldı.
Yandı gitti asıl ocak,
Ne kıyı kaldı ne bucak
Varıp müşkül danışacak
Fitne-fücur âdu kaldı.
Hey Allah'ım hey yareden
Kurtar bizi vâreden
Doğru söz kalktı aradan
Hemen dedi-kodu kaldı.
Ey Güzide mahlûk şaştı
İblis araya dolaştı
Karıştı cihan karıştı
Evvelkinin adı kaldı.
Güzide bacının bu deyişiyle sözlerimi noktalamak istedim, hepinize sevgilerimi gönderiyor ve AŞK illa ki AŞK kurtaracak bu dünyayı diyorum. Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:27
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Kasım 2010 Pazartesi
HAYDARPAŞA /ANADOLUNUN KALBİ
Ben bir TCDD çalışanı yani
demiryolcu kızıyım. Okulda "baban ne iş yapıyor?" dendiğinde kısaca "demiryolcu" diye yanıtlardım gururla.O zamanlar önemli bir meslekti çünkü demiryolculuk.Ya da ben öyle sanıyordum. Manyetolu telefonların çalışma sisteminden, telgraf makinasından çıkan nokta-hatların ne anlama geldiğine, bataryaların nişadırla nasıl yapıldığından makasları indirip kaldırmanın ne anlama geldiğine dek sonu gelmeyen sorularımın yanıtını o zamanlar hep babamdan almışımdır çünkü. Türkiye'nin her neresine tayinimiz çıksa;
karavagonlara eşyalarımız yüklenip göçedişimiz hep trenlerle olmuştur dolayısıyla.Babamın Haydarpaşa garındaki hareket memurluğu görevi sırasında o kocaman adamın, hassas, duygusal babamın haydarpaşa garı binasını bana tanımlayışı hala kulaklarımda:" Kızım burası anadolunun kalbi" kalbe giden damarlar gibi trenler de buraya gelir buradan gider. Taşır şimendiferler tren yolcularını sevdiklerine ya da sevdiklerinden gurbete doğru" derdi. "Ben burada trene hareket emrini verirken çok gözyaşı gördüm, Anadoludan tahta bavullarıyla gelip kendilerini bekleyenlerle kavuşanlar birbirine sarıldığında yine gözlerim dolardı" derdi.
Ne zaman o çevrede 7 kuleli Dünya Ticaret Merkezi ve kruvaziyer liman yapılmasının planlandığını duydum, çocukça "Haydarpaşa'nın başına neler getirilecek acaba?" diye endişelendim.Binanın akustiği içinde yansıyan "BA-BA" diyen çocuk sesim yeniden kulaklarımda yankılandı.Ama ne yazık,rahmetli babacığımdan "efendim kızım!" diyen ses çıkmadı.28 Kasım 2010 saat 15:15 de yanan Anadolunun kalbiydi dostlarım. Yanan: kavuşmaların ve ayrılıkların mekânıydı.Yanan benim, bizim yüreğimizdi. Yazık oldu.Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:42
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Kasım 2010 Perşembe
YERYÜZÜNDE KASILIP KABARARAK YÜRÜME
Kendini beğenen,kibirli, kendine güvenip mağrur olanla tevazu içinde olup her fiilin failinin O olduğunu bilenin davranışları arasındaki fark; veli ile deli arasındaki fark kadar farkedilir farklılıktır. Yani zor ayırdedilir birbirinden. El kârda gönül yârda olmadan yeryüzünde kasılarak yürüyen kişi; kurula kurula kendini öven, karıncanın ayak sesi gibi nefsinin; "sen en yücesin, en akıllısın, en güçlüsün, en güzelsin" fısıltılarına inanan ve herkesten kendini üstün gören kişi örneği, cahilin ve cahilliğin gözle görünür örneğidir.
Kuran,17/37:
"Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen yeri asla yırtamazsın, uzunlukça da dağlara ulaşamazsın"
Kuran, 17/16: "Biz bir ülkeyi mahvetmek istediğimizde, o ülkenin servetle ve nimetle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler, böylece o ülke yok olmaya hak kazanır. Biz de orayı darmadağan ederiz" diyor.
Kuran Kasas suresi de,76-82 ayetleriyle kıssadan hisse çıkarabilenlere, servetten şımaran Karun'un hikayesini de pek güzel anlatıyor.
Anadolunun bağrında yetişen 7 ulu ozandan biri olan Kul Himmet Üstadın bir deyişiyle bitirelim istedik sözlerimizi mutlu ve esen kalın dostlarım sevgilerimle.
Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda?
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda?
Sen söylersin söz içinde sözün var
çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda?
Söylersin de sen sözünden Şaşmazsın
Haramını helalini seçmezsin
Tükenir kepeğin su da içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda?
Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirse
Dünya benim deyi zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda?
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:40
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Kasım 2010 Çarşamba
BİR YIĞININ ULUS OLABİLMESİ İÇİN ÖĞRETMENLERE GEREKSİNİMİ VARDIR

Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir ulus, henüz ulus adını almak yeteneğini elde edememiştir.Ona şöyle bir yığın denir.ULUS denmez.Bu yığının ulus olabilmesi için, kesinlikle eğiticilere, öğretmenlere gereksinimi vardır. Onlardır ki bir toplumsal varlığı gerçek bir ULUS haline koyarlar." Başöğretmenimiz: Mustafa Kemal Atatürk.
sufi-saja ekibi olarak biz de: Bize düşünmeyi öğreten tüm öğretmenlerimizin bu anlamlı gününü kutluyoruz.
Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
20 Kasım 2010 Cumartesi
UYKUSUZ BİR NESİL
Bayram ya da tatil biter bitmez rüyalardan rüyalara göçtüğümüz uykularımıza "ninni"lerle devam etmemiz ne kadar doğru bilmem ama, bizler uyurken uykusuz bir nesil yetiştiriyoruz galiba.Ne ninniler ne seramoniler ne sonatlar fayda vermiyor uykuya yatmalarına. Sizi uyutuyorlar yanıbaşlarında, sonra da karşılaşıveriyorsunuz kapanan gözkapaklarınızı aralamaya kalkışan minik parmaklarla...
Kanadını yolarım
Yelpazeler yaparım
Hanımlara satarım.
Uyuyacak yavrum ninni" ve
"Dandini dandini dasdana
danalar girmiş bostana
kov bostancı danayı
yemesin lahanayı"
Biz bu tür ninnilerle uyuduk ve büyüdük, çocuklarımızı büyüttük... Ya torunlarımız?
Küçücük duygu dolu yürekleriyle "ama Tontini! yolmayalım kanadını karganın, kovmasın bostancı danayı" dediklerinde ise birgüzel dersimizi alıp, o klasik sözleri değiştirdik.Zaman içinde bu sözleri:"karga seni tutamam,kanadını yolamam"
"kovma bostancı danayı, yesin ham ham lahanayı" yaptık.Ama ne fayda? Bu yeni nesil uyutur ama uyumaz çıktı çok şükür. Biz uyuduk da ne oldu? Varsın uyumasınlar da: Ya yorgun Ana ve Babalar ne yapsın? Bizim de elimizden ve dilimizden birşey gelmiyor onlara sabır ve selamet dilemekten başka!...Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

