.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

20 Aralık 2010 Pazartesi

EYNİMİZE GİYİNDİĞİMİZ ELBİSELER

Eynimize giyindiğimiz elbiseler: yerine, yurduna göre. Var mı bir babayiğit ev kıyafetiyle gidebilen bir makama, başvekilin huzuruna, bilmem kimin piyano resitaline? Sırtında eski bir kazak, boynunda atkı, saç-baş dağınık, ayacığında çift çorap terlik, altında eşofmanla...Bu kıyafetle değil o makama ulaşmak kapıdan çıktığında yadırganır ayıplanır o insan...İsterse o kişi başbakan olsun "hoop hemşerim giremezsin!" der kapıda bekleyen görevli-bekçi...Eskiden tebdil-i kıyafet gezermiş padişahlar halkın tansiyonunu ölçmek için zaman-zaman. Onlardan biri gibi giyinip çıkarlarmış halkın karşısına dem be dem.İnsan yapısı işte;

gördüğü kişinin önce dış görünümüne göre, kolundaki saat, sırtındaki mintan, ayağındaki ayakkabının kalitesine göre kesiyor ahkâm."buyrunn hoşgeldinizz!" diyor, ya da "sen şuraya geç!" diyor zaman-zaman.Yüzünü ekşiterek "Sen şuraya geç" dediği kişinin erdemi, ilminin yüceliği, insanlığının üstün olduğunu nereden bilsin "buyrun hoşgeldiniz!" dediği kişiden? Eşekliğimizi saklamak için Aslan postuna sarınıp da geziyoruz çoğu zaman.Ama ağzımızı açmaya görelimm ortalığı aslan kükremesi yerine, eşek anırması kaplıyor o an.Kulaklar posttan dışarı çıkmayagörsün, foyamız da,ipliğimiz de, çıkıyor pazara o an...
Boşuna dememiş Nasrettin hoca: "Ye kürküm ye!"diye, işte zaman: aynı o zaman.La Fontaine'nin dizeleriyle bitirelim sözlerimizi, birkere daha gözden geçirmeliyiz önyargılarımızı.
Eşeğin biri aslan postu giymiş,
Millet evinden çıkamaz olmuş.
Eşek hep o eşek,
Ama gören korkudan ölecek.
Bir gün aksilik etmiş kulakları,
Uçları çıkıvermiş posttan dışarı.
Açıkgözün biri görmüş,
Eşeğin şakası sona ermiş;
Vurmuş sopayı beline,
Sürmüş aslanı değirmene.
Şaşırakalmış görenler,
Aslanı eşek etti sanmışlar.
"Ülkemizde çok böyle aslan
Nice babayiğitlerimize
bu masal biçilmiş kaftan
Posta kanarsak YUF bize!"Hepinize sevgilerimizle.

Resim: Ben Goossens

Devamı Buradan ...>>

17 Aralık 2010 Cuma

İZMİR HİKAYESİ-1















"Hayatın koşturmacası içinde soluklandığımız, nefes aldığımızın ayırdına vardığımız yazı saatlerinde yazılarımızı öykülerimizi dostluğumuzu paylaştığımız ÖYKÜ ATÖLYESİ"nin yazı odasının aralık kapısından başımızı uzattığımızda, birçok değerli blog dostumuzu tanıdık.O aralık kapıdan adım attıktan sonra açıldık odalardan daha geniş salonlara, mekanlara ve dostlara. "Bugün ne yazsak acaba?" diye düşündüğümüzde verilen "kelimeler" ve "resimlerle" ne hikayeler, ne masallar, ne yaşanmışlıklarımızı paylaştık birbirimizle.Hiç unutulur mu "hadi YAZ" diyen o sihirli sesin anısı? Yazmamıza vesile olduğun için, bizi gönüllendirdiğin için teşekkürler sevgili adaşım Dilek, teşekkürler "ÖYKÜ ATÖLYESİ". Gelelim yeni kelimemiz: "ŞEHİR HİKAYELERİ"ne:
Bu yaz İstanbul'lu dostlarımız Girya-kettlebell Türkiye Başkanı Muratve Özgür'ün bizleri ziyaretinde (link veriyorum ki dostlara belki bir yararım olur diye)Çeşme -Alaçatı'dan dönüyorduk bir akşamüstü hepbirlikte... Özgür kızı, "Ya tontini, sen neden hiç lokma yapmıyorsun!" dedi bana...

Ben de "İzmir'de lokma yapmana gerek yok evden çıktığından şöyle bir havayı koklarsın, nereden lokma kokusu duyarsan oraya doğru yürü, karşına lokma döken birileri çıkar" demiştim. Anlayamamıştı doğal olarak ve ben de anlatmak zorunda kalmıştım."İzmir'li bir işinin olması için adakta bulunur,dileği olunca ya da bir yakını ölünce lokma döktürür ve İzmir'li sıraya girer sıcak lokmasını şerbetli ya da şerbetsiz duasını okuyarak ya da "allah razı olsun" diyerek neşeyle sokaklarda yer.Elinizde lokma tabağını görenler sorarsa da sağdan 3. sokak başında diye de tarif eder lokma dökenleri birbirine." demiştim. Neyse arabamızla Güzelyalı parkının trafiğine girdiğimizde parkın yanında bir kalabalık ve buram buram havada lokma kokusu Murat'a arabayı uygun bir yere bırakıp lokma almasını söyledik... O hala "parasız mı?" diyordu. "Sen sıraya gir" dememize kalmadı, kuyruktakiler 34 plakalının lokma konusunda acemi olduğunu düşünüp kuyruğun en önüne geçmesini teklif ettiler. Murat'ın eline bir tabak lokma anında ulaşınca şaşkınlığından zavallım mutluluğunu bile dile getirememişti... Türkiye'nin hangi şehrinde böyle bir uygulamayla karşılaştınız dostlarım Hıı? İzmir'linin ibadeti de duası da inancı da farklı işte. Sofrasındaki yemeğini birileriyle paylaşamadığı gün boynu bükülür; "acaba ne yaptım da, bugün ziyaretime HAK gelmedi!" der çoğu kişi.

Yılmaz Özdil dünkü yazısında:Ankara'da basılan restoranlardan bahsetmiş "Başkentin en medeni restoranlarından biri, sanki pavyonmuş gibi, polis tarafından basıldı, “İçki servisi yapılıyor, çocukların ne işi var!” diye babalarının kimliklerini topladı" demiş ve sözlerini "hadise İzmir'de yaşansaydı, emin olun, o restoranda bebek arabalarından oturacak yer bulamazdınız bu 5 gün zarfında, inadına...Çocuğu olmayan komşunun çocuğunu alır gelirdi... İddiaya girerim, çocuk bulamayan emzikle otururdu!" diye noktalamış.

İzmir'li bu: Belediye Başkanları Aziz Kocaoğlu adına twitter'de hesap açıyor ve (twitter'de hesabı olmadığını söyleyen) Aziz kocaoğlu'nun ağzından şöyle yazıyorlar; "Başbakan Erdoğan'ın İzmir'de yaşayan muhtaç vatandaşlarımıza 600'er lira maaş vermemizi öneren TBMM deki konuşmasını hayretle dinledim.Sayın Başbakan İzmir Büyükşehir belediyesinin işlerine karışmasın. İzmir'in kendisine her seçimde verdiği cevap yetmedi mi? Sayın Başbakan akıl vermek yerine kendi partisinin İzmir İl teşkilatına bir il başkanı atasın.AKP ye İzmir'de il başkanı dayanmıyor" gibi ifadelerle protestolarını göndermişler. İzmir'li deyince durup düşünmek gerek bence.Eh "gavur İzmir,kontrolsüz güç" ne de olsa. Hepinize sevgilerimle.

Fotoğraf:Görkem

Devamı Buradan ...>>

15 Aralık 2010 Çarşamba

ÖLÜM PAZARLAMACILARI

"Ah keşke benim de bir silahım olsa!" diye içgeçiren kaç İNSAN vardır yeryüzünde? İNSAN diyorum, insan olan hiç silaha ihtiyaç duyar mı, Allah'ın verdiği canı almak için kendini ehil ve yetkili görebilir mi? Yoksa koleksiyon yapmak gibi bir hobiden mi kaynaklanır üzerinde ve mekanında 3-5 silah bulundurma isteği. Yoksa hedef tahtasını tam 12 den vurmak mıdır dilekleri? Hııı? soruyorum sizlere nasıl bir duygudur bu? Birinin canına kıymak bütün insanlığın canını almak, birine can vermek bütün insanlığa can vermek gibiyken silah satmak ölüm pazarlamacılığı, silah satın almak ta öldürme içgüdüsünün gizli tepkisel dışavurumu değil mi? Teşvik eden suçu işleyen kadar suçluysa;Yasayı çıkaranlar ve silah satanlar tüm faillerin fiillerinden ve ölümlerden bilfiil sorumludurlar.Ölenin vebali ve günahı onların boynunadır.Öldürmeye geçit vermektir bence. Bir ahçı yemek yapacaksa mutfağında tuz bulundurur.Madenciyse kazması vardır toprağı kazmak için, doktorsa neşteri, kasapsa bıçağı...Ya SİLAH ne için gerekli? Polis mi Asker mi silah almak isteyen kişi? Ki onların bile kullanmalarına gerek yok bence.Öldürmenin çeşitli yöntemleri varken, yargılamadan hücrelerde yıllaca bekletmek dururken gel sen öldür bitir o kişinin işini.Olacak iş değil!Vay insanoğlunun geldiği duruma. Vay ki vay!!!Yuvarlanıyoruz ağır-ağır esfeli safiline Aşağıların da aşağılarına günbegün.
Başka sözüm yok dostlar, hepinize sevgilerimle.

Resim:Ben Goossens
Devamı Buradan ...>>

13 Aralık 2010 Pazartesi

NİYE BU MESLEĞİ SEÇTİN ?

Hiç anlayamadığım şeyler var şu hayatta. İnsanoğlu beni çok şaşırtıyor, çok üzüyor, çok düşündürüyor bazen...İşin içine bir girdim mi kendimi soyutlamak oldukça zorlu oluyor benim için. Bazı insanların bu kadar acımasız olabildiğini gördüğümde hayata karşı güvenimin yerini kocaman bir karamsarlık alıyor...Alıp başını gidiyor sonra o kapkara delik...Yakalamak, tekrar tutmak, herşeyi yoluna sokmak ise her seferinde daha yorucu...
Hepimiz belli bir zaman diliminde bazı meslekler seçmeye şartlandırıldık...Belkide zorlandık bilmiyorum. Toplum baskısı, aile baskısı, hayat şartları... Hep aynı şeyleri kazıdılar beynimize. "Oku adam ol...Oku da ne olursan ol....Yeter ki elinde bir altın bileziğin olsun!"...
"Amaan sen adam ol da okumasan da olur" sözlerini duyan var mıdır hiç ebeveynlerinden?..

Çoğu kez ne olmak istiyorsunuz sorusuna sırf ailemiz istiyor diye "doktor" deyiverdik. Ya da "öğretmen" veya "mühendis" İyi mesleklerdi çünkü. Saygın, paralı... Kimimiz başardı kimimiz başaramadı...Kimisi karşı çıkıp istediği mesleği seçti. Kimisi yenildi, çaresizce boyun eğdi..
Peki bunu başarmış olup, yani okuyup, bileziği koluna takanlara ama insanlığından çıkanlara ne demeli?.. İnsanlık diplomasını kaybedenlere, yada hiç alamayanlara... Devletin ve ailesinin belki de çevresindeki herkesin imkanlarını sonuna kadar sömürüp, bunun karşılığında onlara sadece utanç veren insanlara!..
Anlamıyorum, bir insan hiç mi düşünmeden seçer mesleğini, kendini tanımadan, bilmeden...
Hey sen!!! Sadece kazanacağın para mı önemliydi? Adının önüne koyacağın:" veteriner" sıfatı mı yoksa? Neydi senin bu mesleği seçmene sebep?..
Kuşların şarkılarına mı hayrandın?...Köpek yavrularının güzelliği mi büyüledi seni, küçük kedilerin nasıl şirin oynadığı mı yoksa?..
Kelebeklerin kanat çırpışlarına mı vuruldun?...Bir ata binip hızla sürerken mi karar verdin yoksa "veteriner" olmaya? İçinden gelen herkesin çok kolay anlayamayacağı bir sevgiden mi yoksa?...Kaplumbağanın yavaşlığına, kuzuların yumuşacık tüylerine, ineklerin en azından sütlerine, Tavşanın nasıl güzel havuç yediğine, ördeklerin ne de güzel yüzdüklerine mi vuruldun sen?
Arılardan mı etkilendin acaba? Yok yok karıncalardan... Belki de yunuslar sevdirdi sana bu mesleği, yapabildiklerini ilk öğrendiğinde çok heyecanlandın herhalde. Çocukluğunda oynadığın pis su birikintisinin içinde bulduğun, balık yavrusu sanıp eve getirdiğin yavruların büyüyünce uçabildiğini görünce mi oldu yoksa, aslında sivrisinek olduklarını öğrendiğinde yani... Buldummm...Eşeklerin gözlerini sevdin sen, pandalara mı üzüldün, fokların sevimli suratları da mı değil? O zaman ne? Hangisi ?
Hiç biri değilse ailen zorladı seni o zaman. Başına silah dayadılar belki de. Hımmm çok paralar kazanmaktan geçiyordu hayatın sırrı, sen onu çözmüştün belki kim bilir...
Peki bir insan olarak hiç mi sevmedin hayvanları be adam?..Küçükken hiç mi kedi yavrusuna bakmadın, yavrularını nasıl sahiplendiğine, köpeklerde ki o koruma içgüdüsüne hiç mi şahit olmadın sen...Neden o zaman seçtin bu mesleği... Hadi anlat bize...Sırf seçmek olsun diye mi?...Sevmediğin, değer vermediğin o hayatları, zamanı geldiğinde kendin gibi görüp korumayı, tekrar hayata döndürmak için çok çaba harcaman gerektiğini bile bile bu "işi" !!! kendine neden "iş" seçtin? Nasıl yaptın, sana nasıl izin verdiler...Hiç kimse farketmedi, anlamadı isteksizliğini, bu adam bu işi yapamaz demedi mi bir allahın kulu?... Sen neden kasap olmadın peki?
Keşke önce olman gerekeni olabilseydin... İnsan olsaydın...Keşke sistem senin bu mesleği yapamıyacağını, hatta yüzüne gözüne bulaştıracağını önceden görebilseydi de sen şimdi o kadar hayvanın hayatından sorumlu olmasaydın...Sen" hiç" olmasaydın...

Yaklaşık bir hafta önce artık hepimizin bildiği sosyal paylaşım sitesindeki bu görüntülerdir benim bu yazıyı yazmama sebep .Koruma barınağındaki zavallıların nasıl da korunamadığıdır. Hem de güvenebilecekleri ilk elden gördükleridir, yaşadıklarıdır...
Kimse şaşırmasın, kızmasın, gocunmasın... Herkes yapabileceği mesleği, katlanabileceği kadarını seçsin artık. İnsanları sevmeyen doktor olmasın, hayvanlara zülmedecekler veteriner, rakamlarla arası iyi olmayanlar muhasebeci, sudan korkan denizci, hastaları, yaşlıları anlamayanlar hastabakıcı, gülü sevmeyenler çiçekçi olmasın...
"hiç" olsunlar ama olmasınlar işte...
Herkese iyi haftalar diliyorum...
*ela*

Devamı Buradan ...>>

11 Aralık 2010 Cumartesi

YUMURTALARI İNCİTMEDEN KIRMADAN SÖZ SÖYLEYEBİLME

İlmi siyaset: Bir balerin gibi ayaklarının dibindeki yumurtaları incitmeden kırmadan dans edebilme söz söyleyebilme becerisidir bana göre.Kendine: kendinden söz söyleme sanatıdır. Dobra ve mert, sözünün eri, yalansız, riyasız olmak bir marifet de; öyle zamanlara geldik ki, peki ne yapmamız gerek bu erdemler günümüzde, öbür yarımızca geçerli akçe değilse?
Neyse biz hikayemize gelelim:
Dervişin biri birgün Bilge öğretmenine gider ve "Pirim üstadım, artık bana da bir görev ver ben de şehir şehir, köy köy gideyim insanlara; hakkın adaleti, Allah'ın tek ve bütünlüğünü anlatayım" der.

Piri; "evladım daha öğreneceğin çok şey var ilm-i cavidan, ilm-i siyaset bunlarsız yol alamazsın!" demesine rağmen ısrarlarına karşılık, "hadi yol veriyorum sana, bilmem ne köyüne git gerçek dinin ne olduğunu anlat" demiş..Derviş: bir sevinç ve heyecanla yola koyulmuş. Adıgeçen köye vardığında ilk iş gidip camiye oturmuş. Hoca vaazını verirken, biranda ayağa kalkıp; "ey ahali ey cemaat hocanın size yutturduğu bunca yalan, kin öfke sizi cehenneme götürür, siz din kardeşisiniz varın dost olun birbirinizle, vazgeçin onu dinlemekten dinin gerçeği budur benim dediklerimi yapın" demesiyle bütün cemaat ayağa kalkmış bir güzel pataklayıp, üstübaşı perişan yara-bere kan revan içinde köyün dışına atmışlar bizimkini. Neyapsın çar-naçar geri dönmüş pirinin eteklerine yapışıp "affet beni sözünü dinlemedim, öküz olmadan küpe sıçmaya kalktım" demiş.Bilge öğretmen; derviş iyileşince "haydi, tebdili kıyafet edip yola çıkacağız hazırlan!" demiş.Yola çıkıp yine aynı köye varmış, doğru hocanın vaaz verdiği camideki cemaatin arasına oturmuşlar..Hoca vaazını bitirince pir ayağa kalkıp "ey cemaat hocanız ne mübarek ne doğru sözlü bir zat, diyar-ı islamı gezseniz böyle bir hoca bulamazsınız" demiş ve ardından eklemiş, "onun sakalından bir kıl koparanın cenneti-âlada tahtı şimdiden hazırlanır, huriler gılmanlar hizmetine sunulur." demesiyle bütün cemaat o anda hocaya saldırıp tek tek sakalının tüylerini yolmuş.Bizimkiler de o sıra köyden sessizce uzaklaşmışlar.İşte, demiş öğretmen "sen doğruyu söylediğin sürece 9 köyden kovulursun hikayesi buradan çıkmış ilm-i siyaseti bilseydin sonun böyle olmayacaktı, hoca da dini menfaatine alet ettiği, halka kin nefret tohumları ektiği halde bu cezayı almayacaktı.Yılmaz özdil'indediği gibi millete "beyinsizler" diyen nasıl yargılanmıyorsa; Aziz Nesin de "bu milletin yüzde 60 ı aptaldır" sözünü siyaset çerçevesinde usulüne göre söylese belki yargılanmıyacaktı."İftira etmeyi dahi bilmiyor yabancı diplomatlardan iftira çalıyorsunuz" deniyorsa bu millete; "iftiranın kitabını yazandan" daha çok şey öğrenmeli..
Hepinize Sevgilerimle.

Resim:Manfredini

Devamı Buradan ...>>

9 Aralık 2010 Perşembe

İNCE HİCİV/ ŞAİR EŞREF

Söz söylemenin de, hakkını savunmanın da, yolunda gitmeyen düzene baş-kaldırmanın da bir yolu-yordamı olmalı.Geçmişin söz ustaları protest bir ruhNeyzen gibi,"özrün kabahatinden büyük olsun" diyen padişaha "özür dilerim sultanım sizi valide sultan zannettim" diyen İncili çavuş gibi, Şair Eşref'in yaptığı gibi söylenilen söz cuk yerine oturmalı.Eşref'in dediği gibi "numarasız gözlük" herkesin gözüne uymalı değil mi?

1847 de Manisa Kırkağaç ilçesi Gelenbe kasabasında dünyaya gelen Şair Eşref:

birçok il ve ilçede kaymakamlık vali yardımcılığı yaptığı yıllarda tanık olduğu yolsuzlukların üzerine çekinmeden giden usta bir kalemdir. Ancak sözlerini öyle usturuplu söyler ki; anlayan anlar...Eliyle ve zehirli diliyle dokunduğu yaprak incinse de yırtılmaz o zaman. Esref'e sormuşlar: "Neden o zehirli taşlamalarinda çogu kez isim kullanmiyorsun, kimin için yazildiklari belli degil ?" diye; Esref,
" Neden olacak, bütün alçaklara uygulanip,numarasiz gözlük gibi kullanılsın diye.." cevabını vermiş.

Sair Esref, birgün eşeğe binmiş,yolda giderken arkadan Izmir Valisi Kâmil Pasa'nin arabasi ile gelmekte olduğunu görmüş ve yol vermek için sol kenara çekilmiş. Yolun sol kenarinda da büyük bir çukur varmış.Kamil Paşa espri olsun diye:
" Esref,çok kenara çekilme,çukura düşersin! " deyince...Eşref:
" Merak etme Paşam,eşek kâmildir "cevabini vermiş.

Kâmil Paşa,Kıbrıs'a geziye giderken, Eşref'e " Bir isteğin varsa getireyim " demiş.Eşref buna çok sevinip: " Paşam görüyorsunuz artik yaşlandim,yürüyünce yoruluyorum yokuş da çikamiyorum.Bana bir Kıbrıs eşeği getirirseniz ömür boyu size duacı olurum " demiş.
Kâmil Paşa'yi dönüşünde,Eşref de karşilamaya gitmiş. Paşa, Eşref'i görünce: " Aaa, Eşref, affedersin istediğini getirmeyi unutmuşum, seni görünce eşek aklıma geldi " demiş. Esref'de:
" Aman Pasam,üzülmeyin,o eşek gelmese de olur,siz geldiniz,ya,sağolun" cevabını vermiş.

İzmir Valisi Kâmil Paşa trenle İzmir'e giderken,o tarihte Kırkağaç Kaymakamı bulunan Şair Eşref hemen İstasyona koşar:

-Paşam, İzmirliler kâfi derecede lûtfunuza nail oldular. Biraz da bizim beldemize misafirliğe tenezzül buyurun ve bizi de şereflendirin, der. Kalabalık önünde söylenen bu söz, Kâmil Paşayı daveti kabule mecbur etmiş. Paşa, zaten ötedenberi himaye ettiği Eşref’in bu ricasını kırmamış ve bir gün Kırkağaç'a gelmiş.Gündüz Kaymakamlık makamında resmi protokoller bitince Eşref mütevazi evinde Kâmil Paşayı misafir etmiş. Öteden beri hâmisi (koruyucusu) olan Kâmil Paşaya, Eşref; elinden geleni esirgemeyerek, yemek içmek, saz, söz, hasılı her türlü eğlenceli bir gece geçirtmiş. Bu güzel gecenin bir vaktinde Paşa ayakyoluna (WC)'ye girince ne görsün? (WC) kapısının iç tarafında kendi resmi asılı değil mi? Hiçbir mana veremediği bir şaşkınlık ve öfke ile dışarı fırlayarak Eşref'e
-Ben ki senin amirinim, benim resmimi memişhaneye(WC) nasıl asarsın? Sende hiç utanma, arlanma yok mudur? Deyince; Eşref, hürmetle el bağlayıp boyun bükerek şu cevabı vermiş:
-Bu bir utanma meselesi değildir efendim, müthiş bir korku ifadesidir! Bu nedenle oraya resminiz asılmıştır; deyince Paşa: -Ne demek istiyorsun? demiş. Eşref, arz edeyim Paşam diyerek şunları söylemiş:
-Mâlûmu âliniz bendeniz sizden pek ziyade korkarım. Son zamanlarda kölenize müthiş bir "kabızlık" ârız oldu; deyince, Paşa büsbütün çıldırmış. Bunun üzerine Eşref hemen atılmış:
-Müsaade buyurun efendim. Baktım ki kabızdan şişip çatlayacağım, derhal resminizi, "ayakyoluna" (WC) astım. İçeri girip heybetli fotoğrafınızı görünce, korkudan bir anda...!!!

Ve Eşref daha sözünü tamamlamadan, Kâmil Paşa ve salonda bulunanlar kahkahadan kırılıp bitap düşmüşler.

Bizler başaramıyoruz söyledik mi de kafa-göz yarıyoruz ama, böylesi ince hicivle söz söylemeyi bilenlerin de ruhları şad ola.
Hepinize sevgilerimle.
Resim: Samy Al Olabi

Devamı Buradan ...>>

7 Aralık 2010 Salı

ALEVLİ GÜNLER/ ÖLÜNCE BENİ YAKACAKSINIZ

Uzun zamandır kış beklentisi içerisinde olan bizler; soğuk havaların kendine özgü keskin ve sert yüzü ile nihayet karşılaştık. Meteorolojinin "Pazar günü soğuk dalgası geliyor, aman dikkat!" söylemlerini kulak arkası etmeyip içimizdeki sıcaklığı ve güneşi; karanlık ve puslu günlerde kullanmak üzere; hayattaki en korunaklı yer olan gönlümüzün içine sakladık.. Son günlerde yaşamın dayanılmaz ala-veresinin içinden bir tiyatro oyunu olan "ALEVLİ GÜNLER"e davet edilince ise mutlandık-keyiflendik.Oyun bitiminde "ölünce bizi de yakarmısınız?" sorumuzu değerli "Alevli Günler" oyuncularına sorma fırsatı bulduk.
“Alevli Günler”: Çocukluğundan beri ayrılmamış üç arkadaşın, biri mahallenin kasabı, biri muhasebeci, biri de şaman olan Türk kültürü profesörü üç kafadarın hikayesi. Şaman Profesör kanser olunca: inançları gereği öldükten sonra yakılmak istedi ve farklı olana yaşam hakkı vermeyen düzenle baş-başa kaldılar.Başvurdukları heryerde başka komediler yaşayıp, her türden anlaşmazlık ve anlayışsızlıklarla karşılaştılar, bize çağdaş bir “Yaşar-yaşamaz” hikayesi sundular. Irmak Bahçeci’nin yazıp Yıldıray Şahinler’in yönettiği ve zaman zaman oynadığı, Cem Davran, Bahtiyar Engin, Levent Üzümcü ve Erkan Can’ın bu güzel oyununun, yılın komedisi olmaya aday olduğu söylenmekte.

Vasiyetimi söylüyorum: Ömrünün son aylarını yaşayan biri olarak, tek ve son dileğim şu; Beni yakacaksınız. Yani, ben ölünce cesedimi yakacaksınız!

Ne? Seni yakalım mı? Manyak mısın sen be?

Ne diye manyak oluyor muşum? Gömülmek istemiyorum, o kadar...
Neden ki?

Şamanizm yasaklar gömülmeyi. Ateşten geldik, ateşe gideceğiz.

Ben onu toprak diye biliyordum...

Kandırmışlar seni.

Oğlum insan yakılır mı? Barbar mıyız biz? Yamyam mıyız?

Ben yakamam abi. Kıyamam.

Böyle başlıyor “Alevli Günler”.
Oyunda abartı olmayan aksine tüm diyaloglar günlük hayatta kullandığımız ve espiriler ise arkadaşlar arasında birbirimize yaptığımız türden. Oyunu komik yapanda bu zaten. Bizden birileri oradakiler...
Işıklar söner sahne kararır "hertürlü ses çıkaran kımıldayan aletlerinizi kapatın" anonsuyla oyun başlar.

Oyunun yazarı Irmak Bahçeci ve yönetmeni Yıldıray Şahinler’i unutmamak lazım. Bu mükemmellikte onların payı büyük. Senaryosundan kadrosuna, sahne tasarımından müziklerine ve de diğer detaylarına kadar her şey harikaydı.

8 Aralık 2010 saat:20:00 de aynı oyun İzmir Narlıdere Kültür Merkezinde engelliler yararına bir kez daha sahnelenecek."Tüh ben kaçırdım seyredemedim!" diyenlere duyurula.Sevgilerimizle.

Devamı Buradan ...>>

6 Aralık 2010 Pazartesi

MİSKE-MUSKE-MİKİ FAREE

Okul hayatım boyunca doldurduğum anketlerin haddi hesabı yoktur...Özellikle lisede kredili sisteme denk gelen şanssızlar grubunda olduğumdan, her ders ayrı sınıflara gitmek için ordan oraya koştururken, arada rastlaştığım arkadaşlar elime tutuşturuverirlerdi hep bir ansiklopedi kalınlağındaki anket defterlerini. "Tamam alıyorum ama akşam cevaplar yarın getiririm" derdim belki vermekten vazgeçerler diye ama ne çare! Mübarek sanki öss sorusu cevaplıyorum. Yaz yaz bitmez... Cevapla cevapla sonu gelmez...
Sorulan sorulara verdiğim cevaplar o dönemin ruh hallerine göre değişirdi tabii. İşte kullandığım parfümden tutun da, sevdiğim, dinlediğim şarkılara, kullandığım markalardan, seçmek istediğim mesleğe kadar...Gençlik işte bir günü bir gününü tutar mı hiç? Bütün cevaplar değişebilirdi de, bir tanesi vardı ya, işte o hep aynıydı. Değişmeyen tek cevap FOBİLERİNİZ?...

Şimdi bir araştırsam bulsam o anketleri eminim hepsinde aynı cevabı bulurum...Böcekler, sürüngenler ve fareleeer :)
Bu konuyla ilgili korkularımı mantıklı düşününce saçma bulsam da, hiç bir zaman yenemedim maalesef...Bazıları der ya hani; " ben korkmuyorum iğreniyorum" diye, ben baya baya korkanlardanım...Gördüğü zaman dünyası kararanlardan...Aslında bu konuda biraz da şanslı sayıldım, sayılırdım... Kaş'a yerleşince tanıştığım, bence mutasyona uğramış ve devleşmiş "uçan kabus kakalak" hariç :) çok karşılaştırmadım fobiciklerimle...
Şanslı sayılır(dım) evet...Taki geçen haftalard,a banyodan çıkınca yüzüme vuran serinlikle yatak odamın balkon kapısının açık kaldığını fark edip, kapatmak için odaya girene kadar...
Akşam olmuştu, oda karanlıktı haliyle...Yanımda bacaklarımda sarılı oğlum "bekle annecim kapıyı kapatalım, bak oda soğuk olmuş" elim düğmeye ulaştı nihayet. Bastım açıldı...O an aydınlanan odanın aksine, içimin kararacağını nerden bilebilirdim ki:)) o an işte o an benim için bir dönemin kapanması demekti işte. Hani şimdiye kadar" en büyük fobilerimden biriyle karşılaşmama dönemi" var ya işte o... :)
Birden gözlerime inanmak istemesem de kocaman bir fare görmüştüm...Evet evet koca bir fare hem de. Jet gibi girdi yatakcağızımın altına. O kadar hızlıydı ki, gözgöze gelemedik kendisiyle...Upuzun kuyruğuydu aslında karaltısından başka görebildiğim şey...Hemen Ege'yi kaptığım gibi dışarı çıktım ve kapıyı da kapattım...
Ve tabikiii
"Anneeeeeeeeei, Efe-eeeeeeee çabuk koşunn. Odada fare vaaaaarr... üüüüüüü!"
Annem en az benim kadar şaşkın yüzüme bakıyordu..Bayıldım, bayılıcam :) Fareden korkmaması gereken evin reisi yollandı odaya. Korkulu bekleyiş başladı dışarıda..
- Buldun mu?
- yoooooo!
- nasıl yoooo? yatağın altına girdi.
- yatağı kaldırıp altına bakamıyorum biriniz gelin.
- neeee? gelemeyiz, ölürüz de gelmeyiz:) telefona sarılıp bir arkadaş arandı...
- Okaaan çabuk geeel... böyle böylee..
- dalga mı geçiyosun ela?
- yooo... Beş dakika sonra beklenen yardım geldi...Bütün oda dışarıya çıkartıldı. Ziyaretçi ortada yok!!!
- çıkmıştır o.
- ne çabuk çıktı ya, bir yerlere girdiyse...
- heryere baktık işte yok... her şey bana tek tek gösterildi onaylatıldı. Balkon kapısı kapatıldı. Bense hala içimden konuşmaktaydım. "offf bu kadar çabuk çıkamaz. Ya bi yere girdiyse, saklandıysa...ben burda oğlumu nasıl yatırcam, neyse nöbet tutucam artık sabaha kadar". Oğlum uykuya dalmıştı bile...Dilime dolanmış ninni, beynimi kemiren korku eşliğinde perdeyi aralayıp, balkonu gözetlemeye başladım. Çok geçmeden arkadaş göründü. Ordaydı ve babasının balkonundaymış gibi geziniyordu. :) Tam bağıracaktım ki, dışarıda olduğunu idrak edebildim :) "her yer kapalı gelemez, korkma, birazdan geldiği gibi gider"...
Ertesi gün saat başı kontrol ettim balkonu, hiç görünmedi bizimki. "ohhh gitti galiba" ama kendisiyle çok konuşmuştum ya bir önceki akşam, aferin beni dinleyip gitmişti...Akşam olmuştu yine...Ve biz babamızı yan,i fareden korkmayan tek ferdimizi 10 günlüğüne yurt dışına uğurladık o gece... neyse, yine uyku saati gelmişti cancaazımın...Uyuyana kadar bekledim...Daldığından emin olunca yine perdeyi aralayıp bakıyım bi dedimm kiiiiiii! açmamla yine karşılaştık kendisiyle..".aaa bu kadarı da fazla 2 günde 3 kere" :) O gece bir yerlerden giremeyeceğini bildiğim halde bozulan sinirlerimin etkisiyle hiç uyuyamadım. Onunla telepatik yollardan anlaşmayı denedim..."Lütfen git, bak baba da yok, nolur nerden geldiysen ordan in. yavaşça in, düşme ama inemiyosan atla napıyım :))
Maalesef beni dinlemedi... Ev sahibimizin nuh nebiden kalma, kafesli kapanının içine girdiğinde son kez karşılaştık.. Neyseki canlıydı. Öbür türlü görsem birde bozulan psikolojimle uğraşacaktım çünkü biliyorum... İsteyerek hiç bir canlıya zarar vermeyen, verenlerden de hep tiksinen biri olarak olayın diğer tarafını da kabuslarla yaşadığımı itiraf etmeliyim :( Çuvalın içinde terketti evimizi...Gitti...Bütün gün "neden geldin be canım be neden ben bu kadar sene sonra"...üzüldüm...
Bütün gün izlediğimiz "miskeee, muskeee, miki fareeeee" yüzünden olmasın sakın? Zavallı onu çağırdığımızı mı sandı acaba?..
Neyse, hala korkuyormuyum evet, neden mi bilmiyorum... FOBİ işte...
Yine üzerine gidemedim, değiştiremedim ve birşey yapamadım. Aaa yaptım yaptım, geldiğini tahmin ettiğimiz yolun önüne, "fareler giremez, kakalaklar da gelmezse sevinirim" tabelasını koydum. Gönlümden ve içimden...
Korkusuz günler dilerim hepinize...;)
*ELA*

Devamı Buradan ...>>

3 Aralık 2010 Cuma

UYKULARA YATMAKTA BULDUM ÇÖZÜMÜ


Tombala torbasından boşalan rakamlar gibi kelimeler boca edilip boşalıverdi bugünlerde evrene. Tespih taneleri ipinden kurtulup dağılıverdi sanki 4 bir yana. Öyle çok söz, öyle çok isnat, dedi-kodu, yalan mı, doğru mu olduğu tartışılır söz çıktı ki ortaya; sanki yeniden açtı kutusunu Pandora...Bir gariban sade vatandaşın anlayacağı dil değil de bunlar, uzayda bilinmedik bir gezegendeki bilinmedik sözlerle konuşan yecüc-mecüc ordusunun kılıç kalkan sesleriyle birlikte hiç susmadan konuşan dilleri bunlar sanki. Alıp başımı dağlara kaçmak,kulaklarımı kapatıp, gözlerimi yummak, ağzımdan çıkacak sözlere "DUR" demek geçiyor içimden. "SUS konuşma,

kesrette boğulup ta vahdete yolculuğunu sakın unutma. Bu gördüklerinin hepsi aldatmaca, burası hayâl alemi, gönlünü TEK ve BİR olandan ayırma."diyen iç sesim ve sanki sırtımda taşıdığım bunca yükten sonra bu dünya ağır geldi bana be dostlarım... Çözümü ben uykulara yatmakta buldum, bu sıralar rüyalarımın zaman ötesinde kayboldum.Ararsanız; sırtımda yük, hamallık yaparken, ellerimde gümüş kaşıklar denizin mavi sularında yürürken, hiç tanımadığım mavi gözlü ak-pak bir kadının, sırtını sıvazlayıp şifa verirken, ya da bir devlet başkanına ok atan siyahinin okunu havada yakalarken bulabilirsiniz beni düşlerinizde. Ben beni kaybettim, haberiniz ola...
Hey yârenler bu dünyanın
Ne tuzu ne tadı kaldı
Tükendi balı-kaymağı
Ne yoğurdu sütü kaldı.

Şer tohumları ekildi
Şeriat göğe çekildi
Davaya akçe döküldü,
Ne müftü ne kadı kaldı.

Yandı gitti asıl ocak,
Ne kıyı kaldı ne bucak
Varıp müşkül danışacak
Fitne-fücur âdu kaldı.

Hey Allah'ım hey yareden
Kurtar bizi vâreden
Doğru söz kalktı aradan
Hemen dedi-kodu kaldı.

Ey Güzide mahlûk şaştı
İblis araya dolaştı
Karıştı cihan karıştı
Evvelkinin adı kaldı.
Güzide bacının bu deyişiyle sözlerimi noktalamak istedim, hepinize sevgilerimi gönderiyor ve AŞK illa ki AŞK kurtaracak bu dünyayı diyorum. Tontini.

Devamı Buradan ...>>